Ruhsal yaşamdaki olayların determinizm ilkesi uyarınca olup bittiğine ilişkin pek sağlam bir inancın, psikanalistlerin karakteristik özelliğini oluşturduğunu artık anlamışsınızdır sanırım. Bir psikanalist ruhsal dışa vurumlar da önemsiz, keyfi ve tesadüfi diye bir şey tanımaz; genellikle bir nedene bağlanmadan geçilen tüm olayları, yeteri kadar neden bularak açıklamaya çalışır hatta bizim doğarken beraberimizde getirdiğimiz söylenen nedensellik gereksinimi, belli bir olayda bir tek ruhsal etkenle yetinirken, psikanalist aynı olayda birden çok etkenin söz konusu olabileceğini düşünür, böyle bir şeye her vakit hazırlıklı davranır.
“Saplantılı düşünmeden ya da saplantılı durumlardan yakınan nevrotiklerde -çoğu kez çok zeki olan bu kişilerde- boşinanın, bastırılmış düşmansı ve acımasız nitelikli itkilerden geldiği açıkça görülebilir. Boşinan, büyük ölçüde, bir kötülük beklentisidir; ve başkalarına karşı sık sık kötücül duygular besleyen ancak iyi bir insan olarak yetiştirilmiş olmanın etkisiyle bu türden arzuları bilinçdışına bastırmış olan bir kişi, bilinçdışı kötülüğünün cezalandırılmasını, dışarıdan tehdit eden bela biçiminde beklemeye özellikle hazır olacaktır.”
“Uyanık durumdaki herhangi bir anımızda, beynimiz bir sürü sersemletici duyusal girdi bombardımanıyla dolar taşar; üstelik bunların tümü, kendimize ve dünya hakkında neyin gerçek olduğunu söyleyen depolanmış belleğimize dayanan tutarlı bir bakış açısına dahil edilmek zorundadır. Tutarlı eylemler üretmek için, beynimiz bu ayrıntı bolluğunu elemek, dengeli ve içsel olarak tutarlı bir "inanç sistemi" -yani mevcut kanıtlarla birlikte mantıklı bir hikâye- düzenleyecek bir yola sahip olmalıdır. Ne zaman yeni bir bilgi maddesi gelse, onu mevcut dünya görüşümüze ek yeri belli olmayacak şekilde ekleyip istifleriz. Bunun esas olarak sol yarıküre tarafından yapıldığını düşünüyorum.
Şimdi varsayalım ki gelen girdi içinde bir şeyler mevcut taslağa uymuyor. Ne yaparsınız? Seçeneklerden biri tüm senaryoyu yırtarak işe sıfırdan başlamaktır: Hikâyenizi gözden geçirerek, dünya ve kendiniz hakkında tamamen yeni bir model oluşturmak. Buradaki sorun şu: Tehdit yaratan her bilgi kırıntısı için bunu yapsaydınız, davranışlarınız kısa süre içinde kaotik ve düzensiz hale gelirdi; çıldırırdınız.
Bunun yerine sol yarıküremizin yaptığı şey, anormalliği tamamen görmezden gelmek ya da dengeyi korumak için eğip bükerek daha önceden var olan çerçevenin içine tıkıştırmaktır. Bunun, Freudcu savunma denen ve günlük yaşantımızı yöneten tüm inkâr, bastırma, uydurma ve diğer kendini kandırma biçimlerinin arkasındaki temel mantık olduğunu düşünüyorum. Adaptasyon kavramının dışında olmaktan çok, bu tür gündelik savunma mekanizmaları, duyularımızla algılayabileceğimiz tüm malzemeyi kullanarak yazılabilecek olası hikâyelerin "kombinasyon patlaması"yla, beynin belirli bir yönü olmayan kararsızlıkların peşinden gitmesini önler. Bunun cezası, elbette, kendi kendinize "yalan söylüyor" olmanızdır, fakat sistemin