İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu. Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi. Ama çoğunluk görmezden gelmeyi tercih ediyordu, hayatın akıntısının içinde kaybolup gidiyordu ya da büyük bir kayaya çarpıp parçalanıyordu.
Bir met pişiricisi sıklıkla Freon (akciğer hasarıyla ilişkili), eter (solunum yetmezliğine neden olur), hidroklorik asit (yanıklara yol açan toksik buharlar oluşturabilir), kırmızı fosfor (kararsız ve yanıcıdır) ve aseton (üreme bozukluklarına sebep olur) gibi malzemelerle çalışır, ortaya çıkan uyuşturucunun ne kadar tehlikeli olduğuna artık siz karar verin.
Demek ki, görebildiğimiz kadarıyla, Schopenhauer aklın potansiyel gücünü ve güvenilirliğini sarsarken, bir yandan da felsefe içindeki ilahiyatçı argümanların otoritesini yıkmaya çalışır. Kant’ın duyum dünyasını da içine almaya çalışan transzendental felsefesini fizyolojik temellere dayandırarak dönüştürdüğünü söylemiştik; buradan edindiği dayanak, onun hem ahlak felsefesinin hem de din felsefesinin en önemli taşıyıcı direği olur. Akıl beyin denen maddenin küçük bir bölümünün faaliyetine tekabül eder ona göre; hani her insanda eşit büyüklükte olduğunu bile söyleyemeyeceğimiz beynin. Beynin ürünlerine, idelere ve tasarımlara, bunları bedenin eylem ve davranışlarının motifi konumuna yükseltebilecek bir statü tanınmamalıdır. Çünkü bu durumda neden-sonuç ilişkisi ters döner. Beyin malzemesinin işlevleri dünyayı hareket ettirmezler; bunlar bizatihi beynin ürünüdürler. Ne yazık ki sayısız filozof ve ilahiyatçı, sebep ile sonucu birbirine karıştırıp durmuşlardır. Bunlar beyin faaliyetinin işlevlerini, ürünlerini doğum yerlerinde bırakmak yerine, bunları dünyanın özü konumuna yükseltmişlerdir. Hegel’in dünya aklı, Platon’un dünya ruhu, Kant’ın ding an sich’i birer düşünce ürünü nesne oldukları halde fenomenlerin meçhul nedeni konumuna gerilemişlerdir. Tanrı tasarımının doğuşunu da bu yoldan açıklayabiliriz. Beyin maddesinin sahip olmadığı, hak etmediği onuru, filozoflar ve ilahiyatçılar beynin ürünlerine atfederler. 1823’te not defterine, “felsefe yazıları yazan deliler, hiç sorup sorgulamadan ve kuşkulanmadan, dünyanın son amacı, hedefi olarak gördükleri şeyin bir spekülasyon ürünü olduğunun farkında değillerdir,” diye not düşer. “Tanrı bilgisi, aslında bunların kendi ben’lerinin bilgisinden başka bir şey değildir. Bunu en azından Kant açıkça söylemiştir, ama aradan sanki yüz
“Öldüğümde birilerinin, şu uzak ve korkunç akrabalarmdan birinin, etimi karaborsada satacağını biliyorum. Bu yüzden sigara ve içki içiyorum, etimin sert olması ve kimsenin ölümümü keyfini çıkaramaması için.” Sigarasından kısa bir nefes alıyor ve “Bugün bir kasabım ama yarın sığır olabilirim,” diyor. O, bir anda şarabını içiveriyor ve anlamadığın, parası olduğunu, pek çokları gibi onu da ölümünü pekâlâ güvenceye alabileceğini söylüyor. Kadın ona acırcasına bakıyor. “Kimsenin hiçbir şeyi güvence altına aldığı falan yok. Beni yiyecekler işte ama korkunç bir mide fesadı geçirmelerine sebep olacağım.” Ağzını aralıyor, dişleri gözükmüyor, gırtlaksı, kahkahaya benzer ama kesinlikle kahkaha olmayan bir ses duyuluyor. Etrafım ölümle çevrili, her gün, her saat, ve buzdolaplarındaki karkasları işaretediyor: “Her şey kaderimin böyle olacağını gösteriyor, yoksa sen bunun bedelini ödemeyeceğimizi mi düşünüyorsun?”
“Madem öyle neden bırakmıyorsun? Neden kasap dükkânını satıp başka bir şey yapmıyorsun?”
Ona bakıp sigarasından uzun bir nefes alıyor. Sanki cevap çok açıkmış ve kelimelerle ifade edilmesine gerek yokmuş gibi geciktirdikçe geciktiriyor yanıtlamayı. Dumanını yavaşça dışarı veriyor ve, “Kim bilir, belki de günün birinde iyi bir fiyata senin kaburgalarını satarım. Ama önce tadına bakarım,” diyor.