• Yeni Dünya Düzeni'nde, artık gazete bile okumayan insanlar 328 kanallı TV'lerinden durmadan özgür seçimler yapıyor, devlet için de "gölge etmesin başka ihsan istemem" deniliyordu. Başbakanların,başkanların adını bilmek şöyle dursun, Dünya'nın Güneş'in etrafında döndüğünü bilenlerin sayisi bile giderek azalıyordu.
    Gündüz Vassaf
    Sayfa 17 - İletişim Yayınları
  • Bu zamana kadar yaptığım tüm seçimler şüphesiz saçmalık, şüphesiz aptallık ama iyi kötü beni buraya getirdi.

    Bugüne kadar yaptığınız tüm seçimler sizi tam olarak şu ana getirdi ve bu cümleyi okumanızı sağladı.
  • Başarı şizofrenik derecede zıtlıkları bir arada düşünebilmeyi, ama bu düşünceler arasında dengesini kaybetmeyip, sağduyulu seçimler yapabilmeyi gerektirir.
  • "İnsanlar özgür olduklarını sanırlar," diye yazar Spinoza. "Çünkü istemlerinin ve arzularının bilincindedirler ve rüyalarında bile, hiçbir şekilde bilinçli olmadan onları istemeye ve arzulamaya eğilimli kılan nedenleri düşünmezler." Ne istersen onu mu yapıyorsun? Elbette! Fakat neden onu istiyorsun? İsteğin, gerçeğin bir parçasıdır, o da geri kalan tüm diğer şeyler gibi yeter neden ilkesine (hiçbir şey nedensiz var olamaz: Her şey açıklanabilir), nedensellik ilkesine (hiçbir şey hiçlikten doğmaz: Her şeyin bir nedeni vardır), son olarak da mikroskobik varlıkların genel belirlenimciliğine tabidir. Yine de mikroskobik düzeyde, son haddine varan bir belirlenimsizlik (Epikürosçuların düşündüğü ve kuantum fiziğinin bugün doğrular göründüğü gibi) olsaydı bile, nörobiyolojik düzeyde, seni oluşturan atomlar tarafından bundan daha az belirlenmiş olmayacaktın. Onların hareketleri rastlantısalsa, senin isteğine uymaları da düşünülemez. Demek ki daha çok senin isteğin onlara uyacaktır. Rastlantı özgür değildir. Rastlantısal bir istek nasıl özgür olur?
    İçine girilmesi oy kabininin içine girmekten zor olan bir sır daha vardır: Bu da, sen dahil kimsenin içine giremediği, beyninin sırrıdır. Zarfın içine hangi pusulayı koyacaksın? Seçeneğin var mı? Kuşkusuz. Fakat sana seçim yaptıran sinirsel düzenek hakkında ne biliyorsun?
    Sonuçta bu seçim, bunu özgürce yaptığın varsayılsa bile, senin ne olduğuna bağlıdır. Diğer milyonlarca insan farklı şekilde oy verecekler. Ve sen başkası değil de sen olmayı ne zaman seçtin? Hiç şüphesiz en zor sorun budur. Eğer seçen özneyi (ben), ben seçmiyorsam yaptığım tüm seçimler seçmiş olmadığım ben tarafından belirlenmiş olarak kalır ve o halde mutlak
    olarak özgür olmazlar. Peki, bütün seçimler buna bağlıysa ve ne seçersem seçeyim sadece önceden biri ya da bir şey olma şartıyla seçim yapabiliyorsam olduğum kişiyi nasıl seçebilirim?
    Bu, Diderot'nun Kaderci Jacques yapıtındaki iki soruyu birbirine bağlar: "Ben, ben olmayabilir miyim? Ve ben olarak, benden başka bir şey isteyebilir miyim?" O zaman bu durumda ben, bir hapishane olur. Yoksa nasıl özgür olur?
  • Dünya edebiyat tarihi yazarlık yapabilmek için benzer seçimler yapıp evlenmeyi büsbütün reddeden ya da erkek kılığına giren veya erkek takma ismiyle yazan kadınlarla doludur. Tabii bir de yeteneği ve azmi olduğu halde, sırf kadın olarak dünyaya geldiği için mumu çabucak sönen ya da hiç alev alamayanlarla…
  • Geçen gün bir kitap okuyordum -bir kadın yazmış- evet, okuduğum bu kitabın bir yerinde şöyle bir şey diyordu -kitap yanımda değil bu yüzden tamı tamına aktaramayacağım- her ilişki, kendi içinde, olmadığı bütün öteki ilişkilerin hayaletlerini ya da gölgelerini barındırır, gibi bir şey. Terk edilmiş bütün alternatifler, unutulmuş seçimler, yaşayabileceğin halde yaşamadığın hayatlar. Bu düşünceyi son derece avutucu buldum çünkü doğruydu ve aynı zamanda da son derece üzücüydü. Artık adına ne dersek diyelim,
  • https://youtu.be/_mGQpUO40hw

    Kol saatimi kurmayı unutmuşum. Kim bilir hangi ölü adamın saati. Ne diye ölü adam saati takarsın ki? Ocağı da açık bırakmışım zaten. Belki de kaynayan çaydanlıktan taşan sular yüzünden sönmüştür, ya da açık pencereden giren rüzgardan. Kış günü neden pencereyi açarsın ki? Üşümeyi seviyorum ondan belki de, bilmiyorum. Saat 3 ocak, saatimin takvimi 20/32'yi gösteriyor. Kurmayı unuttum sanırım, evet. Yoksa bu tarihe başka zamanda ulaşamazdım. Aslında bu noktada benim hikayem başlıyor mu yoksa bitiyor mu, inanın hiçbir fikrim yok. Dün gece yanlışlıkla dokunmuş bulunduğum çiçek küsmüş. Küstüm çiçeği miydi adı yoksa mimosa pudica mıydı hatırlayamadım. Ne önemi var, küsmüş, hala da küs. Su versem biraz içine şeker koyup, çay mı damlatsam biraz yoksa kanyak mı? Kanyaklı çay daha iyi olur bu soğuk havada. Gidip kendime de bir bardak alayım. Ocak sönmüş. Saatim durmuş, saat 3 ocak, takvim 20/39... Birimini bilmediğim bir zaman geçmiş aradan. Sanırım anam beni doğurmuş olsa gerek. Haylice zaman geçti, doğmuş olsam gerek, yoksa bu tarihe bir daha asla gelemezdim. Bilmiyorum. Çaydanlığa uzanıyorum, elim kana boyalı, diğer elim de. Yüzüm, göğsüm, kan akışını izlediğim ayak bileklerim... baştan aşağı vıcık vıcık kan. İstemiyorum çay falan, ne o adını bilmediğim çiçeğe ne de kendime. Midem bulanıyor, birisi mideme dokunuyor, midem küsüyor. "infracta nostra pervicacia offensus ventris" çiçeği, o da kan renginde. Belki bir çay içsem içine kanyak katıp, her şey yoluna girecek.

    Mutfaktan çıkarken hırkamın kolu kapıdaki bir kıymığa takılıyor. Kıymık, beynimdeki cerahat toplamış kıymığa benziyor. Çekiyorum, ilmik kaçmış, sökülüyor. Daha fazla çekiyorum, çekiyorum... hepsi sökülüyor. Hırkamı bir yün yumağı halinde oracıkta bırakıyorum. Ama yün ip derime yapışmış, derim de sökülüyor. Hışımla gidiyorum, sökülen bedenim peşim sıra geliyor, kurtulamıyorum ne ipimden ne de bedenimden. Saatime bakıyorum. Saatim durmuş, saat 3 ocak, takvim 20/65. Vakit hayli geç oldu. Ölmeyi mi unuttum yoksa ocağı mı açık unuttum yoksa "infracta nostra pervicacia offensus ventris" e çay vermeyi mi, bilmiyorum. Pencere açık, içerisi soğuk. Mutfak gaz kokuyor, ben ise çay mı yapsam kanyak mı içsem, mısır mı çalsam, kavgaya mı karışsam yoksa uçurtma mı uçursam.... bilemiyorum. Ölürken seçimler zorlaşıyor, hali kalmıyor hiçbir şey için. Koşması gerekirken zepline, acele etmiyor. Zeplin sevmem zaten. En çok uçurtmayı severim., bir de şeytan çanlarını ve de anamın gözü gibi baktığı menekşeleri. Ama hepsi öldüler, artık yoklar, tıpkı sökülen hırkam gibi. Saatimi geri alıp tekrar ölmeyi denesem belki o zaman saatimi kurmayı unutmam ya da ocağın altını açık bırakmam. Bunların pek de bir önemi yok artık.

    Saatimi kuruyorum. Saatim, saat 3 ocak, takvim 20/54. Burnumdan kan geliyor, neden ki? Yoksa çayın altını yakmamış mıydım? Hayır, yakayım, belki o zaman başarırım...

    Bedenim tortop oluyor. Yanıyor avuçlarım ve kulak zarım ve de ayak bileklerim. Saatim durmuş, saat 3 ocak, takvim 20/55.