Uyuyamadan yattığı yatağında kafası durmadan yazdıklarıyla uğraşırdı. Çoğu geceler, o gün üstünde en uzun durduğu cümle gelip onu bulurdu. Alışmayı anlıyordu. İşte insan beyni bile alışıyor hep aynı şeyi tekrarlıyordu. Boyuna, “Karıncalar bilmeden severler,” diyordu. Öte yanına dönüyor, kurtulamıyordu. “Uyumam gerek,” diye düşündükçe kafası sanki “Olmaz!” diyordu, “Karıncalar bilmeden severler.”
Bazı Müslümanlar da bu tuhaf ikileme düşebilir, Allah'a itaatsizlik ederken aynı anda "Allah'ı seviyorum" diyebilirler. Resûlullah'ı severler, bayramları kutlarlar. Sıra emirlerine gelince, içlerinden başka biri çıkar ve sanki hiç Müslüman değilmiş gibi davranabilirler.
Zaten tabiatın vahşisini, heybetlisini ne diye severler bilinmez. Vahşilikten, heybetten ne çıkar? Mesela deniz. Tanrı eksik etmesin ama bizden uzak olsun daha iyi! İnsana hüzün vermekten başka şeye yaramaz. Baktıkça ağlayacağınız gelir. Bu uçsuz bucaksız su kitlesi önünde ruh ezilip büzülür; hiç değişmeden, alabildiğine uzayıp giden bu güzel manzarada yorulan göz, dinlenecek bir yer bulamaz.
Dalgaların azgın atılışları, vahşi gürleyişleri insanın zayıf kulaklarını incitir; dünyanın ilk gününden başladıkları esrarlı, hüzünlü şarkılarını tekrarlayıp dururlar; hep aynı inilti, hep aynı şikâyetler; işkence edilen bir ejderin şikâyetleri; bir de bunlara katılan keskin, uğursuz, kimin olduğu bilinmeyen bağrışmalar. Etrafta kuş cıvıltılarından eser yoktur; yalnızca sessiz martılar, birer mahkûm gibi kâh kıyıda, kâh sular üstünde dertli dertli uçuşurlar.