Dünya,
uzayda dönen mavi bir bilye.
.
(Geceyi gündüze bağlayan
ince bir salıncak gibi
dönüyor sessizce.)
.
Güneş,
her sabah kapısını çaldığı evlere
adaletle ışık bırakan bir derviş.
Rüzgâr,
uzak kentlerin yorgun postacısı,
Işık,
karanlığın inatçı alnında
açan bir beyaz zambak.
Zeytin dalı
barışın nazik parmağı.
-Doğada
her şey paylaşmanın dilini bilir.-
.
Bulut yağmurunu saklamıyor,
toprak tohumdan esirgemiyor koynunu,
ağaç gölgesini seriyor, meyvesini veriyor.
Arı balını.
Çiçek rengini kokusunu salıyor.
Deniz, derinindeki incileri cömertçe sunuyor.
-Bir tek insan sofrasına kilit vuruyor.-
.
Ayak basılmamış yollarda, Gölcüklerin kıyısındaki çalılıklarda,
Kaçarak kendini sergileyen hayattan, Şimdiye kadar yazılmış bütün değerlerden, hazlardan, karlardan, uyumlu şeylerden,
Ki uzun zaman ruhumu bunlarla beslemeye çalıştım,
Şimdi artık anlıyorum yazılmamış değerleri, anlıyorum artık ruhumu, Söz ettiğim insan ruhu keyif alır yoldaşlarından, İşte burada, tek başıma, uzakta şamatasından dünyanın,
Hoş kokulu diller konuşup anlaşıyor benimle,
Artık utanmıyorum, (bu kuytu yerde başka yerde cesaret edemediğim kadar konuşabilirim rahatça,)
Hissediyorum üstümde kendini sergilemeyen ancak her şeyi içeren hayatı.
Üstadım’ın tabutunu çalmışım... Bir odada sandalyeler üstüne koyuyorum... Üstadım, içinde oturur vaziyet alıyor ve hayatta... Tekrar yatıyor, kapak örtülüyor... Bu sırada evin içinde, uykudan kalkıp helaya girip çıkanlar ve namaz kılmak için abdest alanların o odaya girmelerinden çekiniyorum... Neyse ki girmiyorlar... Ben, daha önce abdest almadığım için üzülüyorum... Ama iki sandalye üzerine yerleştirilmiş tabutun başında Fatiha okuyorum... Sonra yatak odasına yatağa gidiyorum... Galiba Faik anlamadı... Benim arabayla tabutu oradan kaçırmayı düşünüyorum!..Tablo: Tabuta KonulmuşHayır ile yadedilen ölü... Yukarı kaldırılmış… Fakir olduktan sonra sevindirilmiş... Alışılmış... Alışık... Ünsiyet edilmiş... Beğenilmiş... Ateş... Beslenip yetişilen yer... Esas... Kök... Bir şeyin çıktığı yer... Sürür, neşe... İsteme, talebetme...
Levha: 4 Haziran 1986, ″HATTAB OĞLU ÖMER″ başlıklı bölüm, İBDA Yayınları
Öyle de şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir sâni' ister. Çünki şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki: Ay, Güneş lâmbaları; yıldızlar, mumları; zaman, bir ip, bir şerittir ki, o Sâni'-i Zülcelal her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntazam suretlerini tecdid ediyor. Kemal-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin enva'-ı masnuatıyla tezyin ediyor. Had ve hesaba gelmez enva'-ı ihsanatıyla dolduruyor.