• zehra
    zehra Zaman Makinesi Nasıl Yapılır?'ı inceledi.
    245 syf.
    Zaman makinesi nasıl yapılır ? Bir insan zamanda yolculuk etmeyi neden ister ? Yolculuk edeceğimiz evren nasıl bir şey ? Tüm bunların ortaya çıkış kaynağı olan ‘zaman’ nedir ?
    Bunu kolay ve basit bir dille kim açıklayabilir ki ?
    Eğer kimse sormazsa, zamanın ne olduğunu gayet iyi biliriz lakin birisine anlatmaya kalkışacaksak, tıkanıp kalırız.

    Prensipte yıl, ay ve gün doğal zaman birimleridir.
    Dünya Güneş etrafındaki dönüşünü bir kez tamamlayınca “yıl”,
    Ay tüm evrelerini tamamlayınca “ay”,
    Dünya kendi etrafındaki dönüşünü tamamlayınca da “gün” olur.
    Günün 24 saat oluşu da Mısırlılardan gelir. (Mısırlıların gündüzü ve geceyi on iki saate bölen uygulamaları varmış zamanında.)
    Saatin dakikalara bölünmesine kadar inelim. Bunu da Babillere borçluyuz. (Sümerlerden miras aldıkları 60 sayısını temel alan sayısal sistem kullanmakta imişler.)

    Saat, gün, ay, yıl hallettik buraları hocam. Tanımlamaları iyi hoş yaptık amma zamana dair yine net bir şey yok elde avuçta olamaz da zaten. Sebep ? Sebebi bildiğimiz üzere zamanın göreceli olması.. Göreceli zaman derken öznel saatten bahsediyoruz, o da tam bir dönek. Misal, normalde 45 dakika süren konferans sizin için 3 saatmiş gibi geçmiş olabilir. Bu da zamanın karmaşıklığını gözler önüne seriyor.

    Tamam zamanı rafa kaldıralım ve yolculuğa geçelim. Peki biz nerde yol alacağız ? Elbette evrende. Evren hani şu uçsuz bucaksız, gittikçe genişleyen. İçinde yaşadığımız evren. Ne kadar tanıyoruz ki sahi kendisini, neredeyse hiç. Hafiften göz atıp çıkalım evrene, tanımına..
    Uzay ve uzayda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerini içeren bütünün adıdır ve elimizde bir değil tamı tamına iki modeli vardır.
    Bunlardan birisi Blok evren. Blok evrene göre geçmiş, şimdi ve gelecek olarak gördüklerimiz arasında bir fark yok. Hepsi aynı anda başlayıp son bulur.
    Alternatif bakış açısı olarak ele alınan diğer evren ise Genişleyen evrendir. Genişleyen evrende ‘şimdi’ kavramı evrenin bütününde geçerlidir.

    Zaman içinde ilerlemekte ve bilinmeyen evrene doğru yol almaktayız adım adım… Bu adımlarımızın hızını öğrenmeye ne dersiniz ? Tek tek zamanda yolculuğun alternatif yollarını inceleyelim o vakit.

    1- Uyuyarak. Evet çok basit. Sonuçta uykuda olduğunuz dönemdeki zaman diliminde, saatlerin geçtiğini tecrübe etmiyorsunuz. 7 saat uyuduysanız son günü ve geceyi 17 öznel saat içinde geçtiniz demektir.
    2- Komada olmak peki ? 19 yıl komada kalmış Terry Wallis gibi. Yıllarca başkalarının insafına kalmış bir korumaya ihtiyaç duyacaksınız ve koma hali bedenin yaşlanmasını da engellemediği için uyandığınızda yaşlı bir bedende olmuş olacaksınız.
    3- Bunun yerine ‘dondurulmuş’ olarak yol almayı tercih etmeye ne dersiniz ? Tabii hayata dönüş masraflarınız için ciddi bir teminat fonuna ihtiyacınız var, ayrıca dondurulma sürecine tabi olmak için de ölmüş olmanız gerekmekte. Zaten ölmek üzere iseniz sıkıntı değil fakat değilseniz geleceğe yolculuk uğruna ödenecek çok büyük bir bedel gibi gözüküyor.
    Ayrıca şöyle bir soru çıkıyor ortaya; iyi hoş binlerce kişiyle beraber dondurdunuz kendinizi ve gelecekte çözümlenerek hayata karıştınız. Peki gelecekteki toplum için sizin ve bunca insanın katkısı ne olacak ? Anlaşılan bunlar pek iyi yol değil.
    Olsun elimizde nice alternatifler var. Bilimsel olanlarından.
    4- Einstein’ın özel göreleliğini kullanabilirsiniz. Ama bunun sonucunda gelecekte sadece 2.7 yıl ileri gitmek için 17 yılınızı vermeye hazır olmalısınız. Uzay geminiz için gerekli enerji de çok bir şey değil bea. Birleşik Devletler’deki bütün enerji santralleri 4.5x10^11 W civarında enerji üretmekte bunun sadece 10 milyar katı uzay gemimizin ışık hızının %90’ına yaklaştırmak için yeterli. Aşağı yukarı 250 yıl boyunca Birleşik Devletler’deki her santralin enerjisini kullanırsanız bu enerji işi tamam.
    5- Ya da bunların yerine Dünya’ya en yakın olan Calvera nötron yıldızına binip ileriye doğru hızlı bir yolculuk yapmaya ne dersiniz ? Biraz fazla sıcak olabilir. Ne olacak canım 1 milyon Santigrat dereceye dayanıklı bir ısı kalkanı yapılsa bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Nötron yıldızının sağlam kütle çekim gücü yüzünden öldürücü bir gelgitle karşılaşmayı göze almanız da gerekli tabi. (:

    Yok geleceğe hızlı biçimde gidemiyoruz iyisi mi gün gün yol alalım. Peki ya geçmişe gidebilir miyiz ? Hangimiz “Keşke geçmişe dönebilsem ve…” diye düşünmemiştir ki değil mi ? Bunun için de bir yol var.

    Kara delikler ! Kara deliğin kozmik çöp kutusu olmadığını, bir tür taşıyıcı olduğunu düşünmekten bizi alıkoyan ne ? Bir kara deliğe girseniz ve bir yerinden çıksanız ne olur ?
    Uzay gemisiyle kara deliğe doğru gittiğinizi düşünün. Çekim kuvveti çok büyük olduğundan bir erişte gibi uzarsınız. Gerildikçe gerildiniz ve bir şekilde girmeyi başardınız. Ama şimdi de çıkış yok. Kara delik tam bir çıkmaz sokak. Ne kadar hızlanırsanız hızlananın, kaçış yok. Güle güle Dünya.

    Bu da olmadı ama umudu kaybetmek yok hocam. Bu teknolojilerle olmasa da gelecekte bir gün başarabiliriz belki. Ne dersiniz, zaman yolculuğu bir fantezi olarak mı kalacak, yoksa gelecek nesillerin yaşayacağı bir deneyim mi olacak ? Kitabı okuyarak dopdolu fikir sahibi olabilirsiniz bu soru hakkında. Tek solukta okunacak kitap değil belki ama zamanda yolculuğun yöntemlerinin her birini soluğunuzu tutarak okuyacağınız bir kitap. Çok şey kaçırabilirsiniz eğer okumaz iseniz.

    Keyifli ve biraz da kafa karıştırıcı bir yolculuğa çıkmanın tam vakti. İyi okumalar dilerim (:
  • Yeni Şafakda bugün çıkan Salih Mirzabeyoğlu Roportajından çıkartılan kısımlarında olduğu, roportajın eksiksiz ve tam hali.
    O bir fikir adamı...
    Bir şair...
    Bir romancı...
    Bir hikâyeci...
    Boksta Türkiye şampiyonluğu olan bir sporcu...
    Ve belki de burada ilk kez duyacağınız şekliyle; hat sanatı ile modern resmi yepyeni bir terkipte buluşturup çığır açan bir ressam...
    Siyaset, sanat, felsefe, hukuk, etimoloji, mitoloji, edebiyat, matematik, fizik, iktisat, şiir... gibi çok geniş bir skalada yazılan 60'a yakın eserin müellifi. Ve öğrendiğimiz kadarıyla baskıya hazırlanan 4-5 eseri de yolda…
    Kitapları İngilizce ve Arapça’ya çevrilmiş bir mütefekkir...
    Bu eserler, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Mısır’dan Tunus’a, Kuveyt’ten Filistin’e, Türkistan'a kadar geniş bir coğrafyada takip edilmekte...
    Özellikle “Başyücelik Devleti” isimli eseri, önemli birçok devlet lideri tarafından bizzat tetkik edilmiş...
    Bu kişi kim mi?
    İsmi; Salih Mirzabeyoğlu...
    Kendisi, tam 16 yıldır esir...
    Şu ân da Bolu F Tipi Cezaevi'nde…
    Kimi medya organlarınca “illegal bir örgüt” şeklinde lanse edilen İBDA-C'nin liderliğini yaptığı iddiasıyla kendisine idam cezası verildi.
    Daha sonra bu ceza, AB müktesabatı çerçevesinde “ağırlaştırılmış müebbet hapse” çevrildi...
    Peki suçu neydi?..
    Suçunun ne olduğunu kendisini yargılayan hâkim de, iddianameyi hazırlayan savcı da tam olarak ifade edememiştir.
    “Her ne kadar bir eylemi ve eylem talimatı tespit edilememiş olmakla beraber...” denilerek örgüt liderliği münasip görüldü ve neticede kendisine olağanüstü dönemin mahkemeleri olan DGM'lerce idam cezası verildi.
    Necip Fazıl Kısakürek’in; “Fikir haysiyetinin müstesna genci” olarak vasıflandırdığı Salih Mirzabeyoğlu ile Bolu F tipi Cezaevi’nde, yeniden yargılamaya ilişkin meselelerin tartışıldığı şu günlerde, bir röportaj yaptık.
    Heyecanlıydım tâ ki ilk cümlesine kadar...
    Birçok gazetecinin istediği şey, bana nasip olmuştu.
    Bolu F Tipi Cezaevi tabelasıyla karşılaştığım ân yüzümü bir sıcaklık kaplamıştı.
    Avukat Ali Rıza Yaman’la birlikte defalarca arandıktan sonra, yüksek güvenlikli cezaevinin soğuk koridorlarında Salih Mirzabeyoğlu’na doğru gidiyorduk.
    İlk cümlesini merak ediyordum.
    Ve kendi ilk cümlemi.
    Bütün bildiklerimi sanki unutmuştum.
    Aldığım notların hiçbir önemi yoktu.
    İrâdeme nüfûz eden tek hissim; heyecandı.
    Görüşme odasına girdik...
    Yüzünde kalbe inşirah veren bir tebessümle bizi bekliyordu...
    Nezâket timsâli bir adamla karşı karşıyaydım...
    Selâmlaştık ve karşılıklı oturduk.
    Nereden ve nasıl başlayacağımı hiç bilmiyordum...
    Mütebessim çehresi heyecanımı üzerimden atmama yardımcı olmuştu.
    Karşılıklı hâl-hatır faslından sonra, avukatı Ali Rıza Yaman Bey’in de tavsiyesiyle resim sanatına olan ilgisinden başlamak istedim.
    “Salih Bey, kamuoyunda sizinle alâkalı ciddi bir operasyona şahit oluyoruz. Sizi yasadışı bir örgütün lideri gibi gösterme çabaları var.
    Bununla birlikte en azından birkaç senedir uğradığınız haksızlık, hukuksuzluk ve hatta işkence üzerinden değişik kesimlerden size bir ilgi de var. Muhakkkak ki şahsiyetinizin temeli, fikir adamı olmak. Ve aslında bu vasfınız her kesim tarafından biliniyor. Fakat bu fikir tarafınıza her nedense özellikle yaklaşmaktan kaçınılıyor.
    Halbuki birçok alanda kitaplar yazdığınız gibi modern resmin tıkandığı bir zamanda geleneksel hat sanatıyla, resmi birleştirip yeni bir terkip meydana getirmişsiniz. Örneğin, Cim harfiyle çene, Kaf ile kulak, Ayn ile göz çizerek bir portre çalışmanız var. Gerçekten muhteşem. Nasıl başladınız ve bunun sizdeki karşılığı ne? Ve niçin bu yönleriniz topluma hiç gösterilmiyor?”
    Ve 16 yıl tecride mahkûm edilmiş, adaletsizce cezalandırılmış bir insanın merak ettiğim ilk cümlesi dökülüyor dudaklarından:
    “Hukuk; normatif bir ilimdir... Bir formasyon ilmidir... 'Olması gereken'e dairdir. Öte yandan 'olan'ı da tanzim eder. Bu yönüyle; ideolocyayla âdeta denk bir yerdedir. Her şey demektir. Zaten İmam-ı Azam Hz.'i herşeyin temeli olarak; fıkhı görür. İmam-ı Gazali Hz.'i ise; siyaseti önceler. Esasında ve neticede; ikisi de aynıdır. İkisi de; hayatı bir bütün hâlde hâl ve fasletmeye ilişkindir. Biz, sırlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eserlerimizde birçok bahsettiğimiz “sır idrâki” meselesi... Sır idrâki; 'şiir idrâki'dir... Şiir idrâki tekâmül için şarttır ve bu yönüyle ahlâkî bir zorunluluk belirtir. Tekâmül sonsuz ve herkesin kendi istidadınca... Ve her şey kendi hâddizâtı içinde... İdrâk için, mânâların bilinmesi şartı vardır... Muhîddin-î Arabî Hz.'nin söylediği meşhûr söz... “Sûret olmadan da mânâlar ebedîyyen tecellîye gelmez.” Sûret denildiğinde hemen müşahhas nesneler anlaşılır... Her şeyin bir sureti vardır. Misâlen dil, ses suretine binmiş mânâlardır. Yani mânâlar da birer sûrettir. Sûreti küçümsememek lazım gelir. Bedeni nefsanî yönden ele aldığımızda ne kadar süfli olduğunu düşünürüz. Halbuki o ruhun üflendiği mekândır... Bunu böyle belirttiğimizde 'fizik'in ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılır. En basitinden şu; fizik olmasa, ruhu tanıyamayacaktık.
    İBDA; Batı Tefekkürü ile İslâm Tasavvufu kanatları arasında yükselirken, birinciyi ikincinin önünde hesaba çeker, dönüştürür, sıçrama tahtası ve arınma teknesi olarak görür. Hat sanatı ile resim sanatı arasındaki ilişkiye bakışımız da bunun gibidir. Bu, İslâm’a Muhatap Anlayış'a nisbet etmiş bir insanın iç âlem düzeninin resim plânındaki bir anlayışıdır. Bahsettiğiniz ve benzeri çalışmalar, ressam ve sanatçılık iddiamız olmaksızın amatör bir ruhla, fikir adamı kimliğimiz ile yapılmıştır.
    Resim, yani sûret, nesnelerin dış görünümleri, bugün kullanılandan çok daha reel faydaları haizdir. Resim; özünde bir fikri taşır. Yani o da bir fikrin sûrete binmiş hâlidir. Bir yanda sanat bir yanda sanat üzerine düşünenin varlığı…
    Bir dönem merhum Cevat Ülger ile birlikte olmuştuk. O mimari ile ilgili anlatırdı. Taşın musikisinden bahsederdi. Şimdi ben mimar ve ressam değilim ama, eser kadar onu yapan insana da ilgi duyduğumdan, anlatılandan zevk duyarım. Picasso'nun bir sözü vardır... “Ressamın şahsiyeti, eserinden daha mühimdir...” Anlatabiliyor muyum? Resime bakarsın, sana belki birşey ifade etmez. Ama o ressamın hayatını illâ ki merak edersin.
    Resim ve mimarî gibi hususlara ilgimi de buna bağlayabiliriz. “Suret olmadan manalar tecelliye gelmez!” esası üzerine bizim resmimiz. Ve bu genel fikir örgümüz içerisinde sadece hevesimi temsil eder resmim…”
    Telegram'a Şâhit oldum!
    Röportajın tam burasında Mirzabeyoğlu’nun kelimeleri toparlarken birden zorlandığına şâhit oldum. Meselenin Telegram'la alâkalı olduğunu bizzât kendisi belirtti.
    Devamla...
    “Süryanice’de vardır. Bir kelimede her harfin ayrı bir anlamı vardır. Bu dili konuşanlar o söyleniş biçiminden, ses tonundan, hangi kelimedeki anlamın kastedildiğini anlar. Kuşların ötüşünün de böyle bir anlamı vardır. Bu ses klişesi değil de sanki Süryanice gibi o sesle taşınan duyguyu aktarmaktadır. Zaten bizim gibi konuşsalardı, Hiyeroglif’leri çözercesine kuş dili de geçen 5000 sene içinde herhalde çözülürdü.”
    “Âdeme Mahkûm Etmek Komünistlerin İşidir!”
    “Şahsiyetimizden ayrı düşünülemeyecek fikrimizin ısrarla sükûtla karşılanması sorunuza gelirsek... Cevabı Üstadım'dan vereyim... Üstadım’ın şahsımın maruz kaldığı hâli de özetleyen meşhûr sözüdür; “âdeme mahkûm etmek komünistlerin işidir”... Sizi görmezler, duymazlar... Hakkınızda konuşmazlar... Sanki siz hiç yaşamıyorsunuz gibi davranırlar. Oysa ki çok iyi okurlar, yazılarınızı büyük bir ilgiyle takip ederler. İsminizi ağzına almadan yazılarınıza cevap bile verirler. Bununla ilgili olarak Büyük Doğu’nun bir kapağı vardı... Kapak yazısı şöyleydi: “Üzerimize bir milyon ton sükût külü döküyorlar!” Biz de bugün aynı hâldeyiz. Fakat eskiden beri bu metodu tatbik edenler Müslüman geçinenler olmuştur.
    Romanlarınız hakkında, hikâyeleriniz hakkında edebiyat mahfillerinden niçin olumlu-olumsuz görüşler yazılmaz? Bir dönem çok meşhur olan mitinglerde yüzbinlerce kişiye bugün çok tanınmış kimi siyasilerce okunan Aydınlık Savaşçıları isimli eseriniz neden artık unutulmuş?
    “Üstadım'ın bizim hakkımızda yazdıkları, söyledikleri malûm... “Müjdelerin Müjdesi” dedi, “bundan sonra onlar benim arkamdan gelmeyecekler, ben onların arkasından gideceğim” dedi, vs... Daha sonra bir takdim yazısı yazdı. Bizim zuhurumuzu “Dünya Çapında Bir Hâdise” şeklinde ândı... Bu TAKDİM yazısı bir devrimdir. Fakat bunun niçinini, nasılını, sonucunu benim değil, başkalarının kritik etmesi ve anlatması gerekirdi. (Burada konuşma dağılıyor... Çünkü Telegramcılar Salih Mirzabeyoğlu'nun konuşmasını engellemek istercesine devreye giriyor.) Fikir adamı olmanın zevkini ömrümde sadece Üstadım'ın yanındayken tattım. Ondan sonrası da artık pek ilgilendirmiyor açıkçası... Bak şimdi hatıralarım canlandı… (İç çekiyor, birdenbire durgunlaşıyor, derinlikli bakıyor…) Hatıra kabilinden anlatayım... Üstad benden üçüncü kişiden bahseder gibi bahsederdi: “Elime bir genç geçti, pîr geçti”... O, perşembenin gelişini çarşambadan anlayandı... Biraz önce söylediğin husus; “fikir haysiyetinin müstesna genci”... (Gözlerinin içi parlıyor. İç huzurunu o an fark edebiliyorsunuz)”
    “Bu Sözler için Geceler Boyu Ağladığımı Bilirim”
    “Üstadım'ın bu sözlerini hak eden bir fikir adamı olabilmenin verdiği sorumluluk duygusundan dolayı geceler boyu ağladığımı bilirim. Hakediyor muyum? Bunu bir ömür boyu haketme şuur ve çabası... Anlatabiliyor muyum?”
    Konuyu Telegram mevzuuna getiriyorum.
    “2014 yılındayız ve devlet adamlarına yapılan bir sürü başvuruyu ciddiye alıp araştırması bile yapılmadı Telegram konusunun. 'Devlet, Telegram yok desin' şeklinde beyanatlarınız oldu. Ama bu bile denilemedi. Telegram devam ediyor mu ve sizde ne gibi etkileri oluyor?”
    Devam ediyor. Bu mesele, sadece basite, âlete indirgenecek bir mevzu değil. Fizik yanında metafiziğe bakan bir yönü de var. Her neyse; Türkiye’de varlığı hem teori hem pratik anlamda benimle gündeme birlikte gündeme taşındı. Ben, bana verilen zehri, bana uygulanan işkenceyi şifâya tahvil ettim... “Telegram Feylesofisi” olarak özetlediğim şekilde fikrimi tahkim ettim. Ruhçuluğun hakikatini ortaya koydum. Bu gücü bana verdiği için, Allah’a şükür makamında olduğumu söylemek isterim.…
    Öbür yönden, geniş ayrıntıları ve uzmanları ile konuşulacak olan bir konu. Telegram'da, Ölüm Odası'nda vd. kitaplarımda konuyla alakalı izâhlar mevcut. Oraya müracaat edilebilir.
    “Yaşama Sevincimi Hiç Kaybetmedim!”
    Bolu F Tipi Cezaevi'ne giderken beni tedirgin eden konulardan biri de; yaşama sevinci hususuydu. Tam16 yıl toplumdan, özgürlüğünden, yaşamın bütün güzelliklerinden uzaklaştırılmış, hem de haksızca, hukuksuzca, alenice bir zulme maruz bırakılmış bir insanla görüşmeye gidiyordum. Acaba geç kaldık diyebilir miydik? Kim bilir, 16 yılda konuşma, anlatma isteği dahil bütün ümidini yitirmiş biriyle karşılaşacaktım. Gözlerinde yaşama sevincini görebilecek miydim? Konuşmanın bu noktasında bunu sordum.
    “16 yıldır hapistesiniz. İnsan sesinden, hayatın güzelliklerinden, özgürlüğünüzden mahrum bırakıldınız. Bir de bunun haksızca olması üzerinizde bir yük olarak acınızı arttırmış olmalı. Anne ve babanızın cenazesine bile katılmanıza izin verilmedi. Ailenizle bir arada görüşme izniniz bile yok.”
    Öncelikle görüş mevzuunu izah edeyim…Ayda 1 açık ve bir kapalı, 1’er saat; ancak dediğiniz gibi hepsi ile bir arada değil tek tek. Görüşmeciler tek tek görüşe alındıkları için mesela 4 kişi ise her biri ancak 15-20 dakika görüşebiliyor. Ziyaretçisi kalabalık olan için bu zaman adam başı 5 dakikaya kadar inebiliyor. Düşünün 8-10 kişilik ailenin halini !.. Cezaevinde geçirdiğim bu süreç hiç değiştirmedi hayata bakışımı. Yaşama idealimi hiç kaybetmedim. Ben hâlâ biraz sonra sanki dışarı çıkacakmış gibi ümit içindeyim. Çünkü davama güveniyorum…Ben 16 sene “çıktım çıkamadım” gibi meseleler içinde şuurlu olarak, bulunmadım. Mesela bana, “uğraş, 16 sene sonra çıkacaksın!” deselerdi, bugün o zaman dolmuş olmasına rağmen söylüyorum, bunu kabul etmezdim. Her zaman söylediğim gibi; “Eğer ben, bensem, olacak olan olur...” Bilmem söylemeye gerek var mı; ben “hayatı fikir, fikri hayat” anlayışının insanıyım. Ve herşeye, en başta da Telegram'a rağmen 16 seneyi verimli geçirdiğimi söyleyebilirim. Her zaman ettiğim duamdır: Allah herşeyin hayırlısını nasip etsin... Allah hayırlı ömür versin...”
    Güncel konulardan konuşmak istemediğini biliyordum. O yüzden tekrar sorup güzel ahengi de bozmak istemedim. Anlayışına sığınarak şu kadarını sorabildim:
    “Son günlerde 28 Şubat davasında Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak gibi bazı paşaların da tahliye haberi geldi. Siz de duymuşsunuzdur. Bu sizi yaraladı mı?”
    “Bunu hukuk haysiyeti çerçevesinde ilgilileri söylesin. Bu konuları daha önce birçok kez anlattım ve defaatle yazdım. Avukatlarım belirttiler, belirtiyorlar... O dönemde hem hukuk, hem ahlâk ve hem de İslâm adına en haysiyetli duruşu biz sergiledik. Karşılığında idam cezası verildi. İktidar değişti, ama bizim durumumuzda değişen birşey olmadı. Bu durum da gösteriyor ki; bütün iktidarların ortak düşmanı biziz. Anlıyorsun değil mi? Allah'a şükrederiz ki, bizde (işaret parmağıyla zik-zak işareti yaparak) böyle durumlar yok.”
    Süremiz bitmişti. Kimse ayrılmak istemese de gardiyanların uyarıları ile ayrılmak zorundaydık.
    “Son olarak "sizi sevenlere söylemek istediğiniz birşey var mı?" diyorum.”
    (Tebessüm ederek) Herkese çok selâm. Bize dua etsinler. Teşekkür ederim.
    ***
    Bir fikir adamının, bir şairin, bir sanatkârın, sessiz fakat Davudî çığlıklarına şâhit olmuştum adetâ.
    Herşeye rağmen bizi ayakta tutan, Salih Mirzabeyoğlu'nun moral olarak gayet iyi olmasıydı.
    Çok çok geç olsa da her şey bitmiş değil.
    Avukatı Ali Rıza Yaman'ın belirttiği gibi; “Salih Mirzabeyoğlu hak ettiği şartlara bir ân önce kavuşturulmalı. Devlet, hükümet, sanat ve fikir ricâlinin ilk gündem maddesi bu olmalı!”
    Röportaj: Halil Kurtbeyoğlu
  • 304 syf.
    ·17 günde·9/10
    -Bir şiirin ne kadar iyi, ne kadar edebi ya da ne kadar kötü olduğu hususunda fikir beyan edebilecek eğitim düzeyinde değilim. Bu sebeple burada yazdıklarım bir inceleme değildir, sadece benim yorumumdur.-

    Bir kitabı daha nihayete erdirirken hakikaten güzel bir şiir kitabı okumanın sevinci içerisindeyim.

    Yavuz Bülent Bâkiler'in siyasi hüviyetini bir kenara koyduktan sonra kendisinin nazarımda iyi bir şair olduğunu söyleyebilirim.
    Ayrıca şiirlerini okurken bir kez daha Yavuz Bülent'in Türkçesine ve Türkçe hassasiyetine hayran kaldım. Kaldı ki zannederim kendisi bu konuda yaşayan devlerimizdendir. Zaten benim Türkçeyi sevmemi ve Türkçe hususunda son derece dikkatli davranmamı sağlayan iki isimden birisidir.

    Ben kendisiyle 11. sınıfta iken tanışmıştım. O gün nöbetçiydim ve herkes dersteyken koridorda yürüyüp duruyordum. Gözüm kütüphaneye ilişti. Şu anda onarılmak üzere boşaltılmış olsa da o gün tam anlamıyla harap haldeydi. Raflara gözlerimi gezdirirken yan yana dizilmiş bir halde bir sürü Yavuz Bülent Bâkiler'e ait kitap gördüm. Bunlar kendisine ait ilk üç şiir kitabı idi: Yalnızlık, Duvak, Seninle. Bunların her birinden birden fazla mevcuttu ve ben yeni bir şair ile tanışmanın heyecanı ile her birinden birer tane almıştım. Ardından hemen okumaya başladım ve deyim yerindeyse aşık oldum.

    Bilhassa memleket şiirlerini hayranlık ile okudum. Çünkü öylesine naif, öylesine sıcak, samimi ve müessir şiirlerdi ki ben sanki bir kadına, sanki bir sevgiliye yazılmış gibi hissettim. Her mısra sonunda sanki şairin gözyaşları dökülmüş gibiydi.

    Oraları gerçekten özlüyor olmalıydı...

    Azerbaycan ve Karabağ üzerine yazmış olduğu şiirlerin ise özel bir yeri vardır. Zira kendisinin dedeleri Azerbaycan'dan Türkiye'nin muhtelif illerine göçmüş. Bu sebeple olacak ki hepsinden ayrı olarak kalbinde Karabağ ve haliyle Azerbaycan için bambaşka bir hicran hissi söz konusu:

    "Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır
    Ben Yâkub gibiyim uzun yıllardır
    Onda Yusuf'umun kokusu vardır.
    Ve hasreti, gönlümde, büyük Türkistan kadardır
    Âyettir kitabımda, bayrağımda rüzgârdır
    Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır."
    #59944877

    Yavuz Bülent'in Türkçe hassasiyetinden bahsetmiştim. Kendisini bu hususta -bence- şu iki mısrasıyla özetlemiş:

    "Akrep zehiri katmam onun helâl sütüne
    Arı-duru bir Türkçe süzülür hep dilimden"
    #59788483

    Bu şiir kitabını 09.11.2019 tarihinde İstanbul Kitap Fuarı'ndan almış ve fuarda bizzat kendisine imzalatma şansına nail olmuştum. Bir şairin ruhunu bıraktığı ve onun biricik yavrusu diyebileceğim bir kitabı imzalattığım için memnun olmuştum.

    Ayrıca bu imza gününden yaklaşık 7-10 gün sonra beni telefonla aradı ve 15-20 dakika kendisiyle konuşma şansına da malik olmuştum. Kitaplarımı imzalatırken bir mektup vermiştim. İçerisinde telefon numaram da bulunuyordu. Tabii bunlar benim için çok hoş hatıralar. Neticede aramayabilirdi. Lakin aramak inceliğini göstererek saygımı ve sevgimi kazandığını söylemeliyim.

    İlk defa okuduğum günden beri ne zaman bir daha okusam içime işleyen ve canımı yakan şu mısralarını da sizlerle paylaşmak istiyorum:

    "Çirkinim.
    Usandım tek başıma türküler çağırmaktan
    Biliyorum güzel değil gözlerim, dudaklarım
    İçinizden çıkıp gitsem bir gün diyordum
    Başladığım bütün türküler yarım
    Öyle bakmayın yüzüme kahroluyorum.

    Türküler unutturmaz çirkinliğimi..."
    #59315308

    Kitap içerisindeki beğenmediğim tek fasıl olarak İstanbul üzerine yazılmış olan şiirler olduğunu söyleyebilirim.

    Uzun lafın kısası, içerisinde Türkçenin tadına, naif ve yaralı bir ruhun, bir gencin ıstırabına, bir sevgiliye duyulan hasret gibi memleket hicranına ziyadesiyle varacağınız bir şiir kitabı olduğu kanaatindeyim.

    Keyifli okumalar diliyorum.
    Esen kalınız.
  • 235 syf.
    ·8/10
    Zaman zaman sinemaya giderim. Tercihim daha çok macera türü filmlerdir.

    Bilim kurgu filmlerini sevmiyorum. Olmamışın olmuş gibi anlatılması ve hayalin cisme dönüşmesini sevmiyorum. Belki romanını okurum. Çünkü onu hayalde cisimleştiren başkaları değil, benim.

    Aşk filmlerinden de hoşlanmıyorum. Belki de süflileşmesinden, belki de kolay olmasından. Belki rezilliğinden. Ben aşkın zor olanını severim. Ben aşkın bilinmeyenini, ben aşkın sır olanını severim. Belki de hiç anlaşılmayanını. Bu sebeple vıcık vıcık, yolda bulunup parkta kaybedilen aşkların filmlerini de izlemiyorum.

    Fantastik filmlerden de hoşlanmıyorum. Hele böyle garip yaratıkların bir biriyle savaştırılmasını hiç anlamıyorum. Büyücülerin, şeytanların, garip yaratıkların ortalarda dolaştırılmasından hoşnut değilim. Benim hayal dünyamı öldürüyorlar desem yeridir. Harry Potter ilk yayınlandığında üç cildini okudum. Ama hiçbir filmini izlemedim.

    Bütün bunları niye anlattım. Bugünlerde kitaplığımı yeni yerine taşıdım ya, sepetlerden bir kitap düşmüştü yere. Kitap son 30 yıl içerisinde vizyona girmiş filmlerden alıntılar yapmış. Her filmden birkaç kare söz. Ama olsun. Onlar da fikir vermeye yetiyor. Keyiflenmek istediğim ara zamanlarda kitabı okudum, bitirdim.

    Elimde bir de Nurullah Ataç’ın Karalama Defteri kitabı var. Deneme tarzında yazılmış kitapta sinemaya değinen Nurullah Ataç, sinemayı sanatın dalları arasında görmüyor. Çabuk tüketildiğini, izlenip bittiğini, sonrasında kimselere salık veremediğini belirtiyor. Arşivlere girmediğini, alıp kütüphanesine koyamadığını, çevirip çevirip okuyamadığını söylüyor. Belki o zamanlar için bu böyleydi. Ama, Nurullah Ataç şimdilerde yaşayıp, filmlerin değil kütüphanelerde elde taşındığını görseydi sanırım böyle düşünmeyecekti.

    Yazıyı daha fazla uzatmadan o filmlerden birkaç alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum: Belki birçoğunu sizler de hatırlayacaksınızdır:

    “Herkes ölür, ama herkes gerçekten yaşamaz.” Cesur Yürek Filmi’nden.

    “Korku seni hapiste tutar, umut seni özgür kılar.”
    “İstediğin şeye inan, fakat sana bu duvarların tuhaf olduklarını söylemiştim. İlk önce onlardan nefret edersin, sonra onlara alışırsın. Yeterli zaman geçtiğinde ise onlara bağlanırsın.” Esaretin Bedeli Filmi’nden

    20. Yüzyılın en derin gerçeklerinden biri: “Ne okuyorsanız osunuz.” Mesajınız Var Filmi’nden

    “Hayat bir kutu çikolata gibidir.”
    “Bir gün yağmur başladı ve dört ay boyunca dinmedi. Var olan her türlü yağmuru yaşadık. Küçük damlalı yağan yağmur, eski büyük damlalı yağmur, yandan gelen yağmur, ve bazen de alttan yağıyormuş gibi yağan yağmur.” Forrest Gump Filmi’nden

    “Deliliğin tanımı: Her seferinde farklı sonuçlar bekleyerek, aynı davranışı defalarca yinelemektir.” 28. Gün Filmi’nden

    “Kardeşlerim! Hayatta yaptıklarımız sonsuzlukta yankısını bulur.”
    “Hayat bir rüya, korkulu bir rüyadır.”
    “Ölüm hepimize gülümser, yapabileceğin tek şey senin de dönüp ona gülümsemendir.” Gladyatör Filmi’nden

    “Sence başka gezegenlerde hayat var mı? Bilmiyorum Sparks. Ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak korkunç bir yer israfı demektir.” Mesaj Filmi’nden

    “İnanılmaz. Sizi kötülüğe götüren kapı geniş ve cezbedicidir.”
    “Benden ne istiyorsun? Kendin olmanı istiyorum. Biliyorsun evlat, suçluluk; sırtında taşıdığın bir çuval tuğla gibidir. Tek yapman gereken yere bırakmak.” Şeytanın Avukatı Filmi’nden

    “Sen mükemmel değilsin evlat. Aslına bakarsan evlat, tanıştığın bu kız, o da mükemmel değil. Asıl soru şu: Birbiriniz için mükemmel misiniz? Bütün olay bu. Samimiyet denilen şey bu.” Can Dostum Filmi’nden

    “Dedi ki: Rüzgarı yüzünde hissetmezsen, kanatlar neye yarar?” Melekler Şehri Filmi’nden

    “Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık, tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış.” Olağan Şüpheliler Filmi’nden

    “Yıllardır günahlarımın dönüp beni bulmasından korkuyordum. Bu bedel, dayanamayacağım kadar ağır.” Vatansever Filmi’nden

    “Ailesine yeterince vakit harcamayan asla gerçek bir erkek olamaz.”
    “Düşmanlarından asla nefret etme, bu muhakemeni etkiler.”
    “En zengin adam, dostları en güçlü kişilerden oluşandır.”
    “Düşmanların, hep geride bıraktıklarından yararlanarak kuvvetlenirler.”
    “Çok önemli, kulağına fısıldamalıyım: Güç, gücü olmayanları yıpratır.”
    “Bakın bu taşa. Çok uzun zamandır suyun içinde. Ama su içine işleyememiş. Bakın kupkuru. Avrupa’daki adamlara da aynı şey oldu. Asırlarca Hıristiyanlık onları çepeçevre sardı. Ama İsa içlerine giremedi. İsa içlerinde yaşamıyor.” Baba Filmlerinden.

    “İyiliğimizin ölçüsü kucakladıklarımız, oluşturduklarımız ve aramıza aldıklarımızdır.”
    “Eğer görmemeniz gereken bir şey görmüşseniz diğer tarafa bakmayı öğrenmişsinizdir.”
    “Eğer kazara umutlarınız yıkılırsa asla daha fazla istememeyi öğrenmişsinizdir.” Çikolata Filmi’nden

    “Herkesin cehennemi farklıdır. Hepsi alevler ve acıdan oluşmaz. Gerçek cehennem, yolunda gitmeyen hayatındır.”
    “Bazen kazandığında kaybedersin.” Aşkın Gücü Filmi’nden

    “Dağlar yeterince yüksek değil, vadiler yeterince derin değil. Nehirler yeterince geniş değil. Seni benden ayırmayı hiçbir şey başaramaz. “ Bridget Jones’in Günlüğü Filmi’nden

    “Bir keresinde bana ne demiştin hatırlıyor musun? ‘Her yeni dakika hayatı değiştirmen için yeni bir fırsattır.’ Seninle yeniden karşılaşacağız.” Vanilla Sky Filmi’nden

    “Sen de bundan nefret eder misin? Neden? Susmaktan. Neden hep konuşmak zorundayız? Kendimizi iyi hissetmek için mi? Ne bileyim, iyi bir soru. Özel biriyle birlikte olduğunu, çenesini kapatıp, karşılıklı susabildiği zaman anlıyor insan.” Ucuz Roman Filmi’nden

    “Zafere kurban vermeden ulaşılmaz.” Pearl Harbor Filmi’nden