Yakınları son hasretlerinden birinin, iyi olursa bir yaylaya çıkmak, orada artık yalnız serin kaynak suları ve süt içmek olduğunu söylemişlerdi. Rumeli yaylalarındaki koyun sürülerinin çan sesleri kulağında, bu vatan ve millet kurtarıcısı, bir gurbet ve sıla acısı içinde idi.
Yaptığımız her şeyin yalnızlık korkusundan yapıldığı doğru mu? Hayatımızın sonunda pişmanlık duyacağımız her şeyden vazgeçmemiz bu yüzden mi? Düşündüklerimizi bu kadar nadiren söylememizin nedeni bu mu?Yoksa niye bütün o şiddetli geçimsizlik çekilen evliliklere, yalancı arkadaşlıklara, can sıkıcı doğum günü yemeklerine tutunup kalıyoruz ki? Bütün bunlardan vazgeçseydik, sinsice gelişen şantaja bir son verseydik ve kendimize tutunsaydık, ne olurdu? Bastırılmış arzularımızın ve onların tutsaklaştırılmasına duyduğumuz öfkenin bir fıskiye gibi fışkırmasına izin verseydik? Çünkü korkulan yalnızlığın temelinde ne vardır aslında? Söylenmeyen sitemlerin sessizliği mi? Evlilik yalanlarının ve dostane yarı-gerçeklerin mayın tarlasından soluğunu tutarak görünmeden geçmek için duyulan zorunluluğun olmaması mı? Yemek yerken karşımızda kimsenin oturmaması özgürlüğü mü? Yaylım ateşi gibi süren buluşmalar kesildiğinde önümüzde açılan zamanın bolluğu mu? Bunlar harika şeyler değil mi? Cennetsi bir durum? Öyleyse neden korkuyoruz bunlardan? Nesnesini düşünmediğimiz için var olan bir korku mu duyuyoruz sonunda?
Demek sen de özgür kalmaya can atıyorsun. Böyle bir dileğin gerçekleşmesi yeterince kötü, fakat olur da gerçekleşirse, o zaman yaşamanın son derece düş kırıklığı yaratan bir iş olduğunu anlamış oluyorsun: Dünya daha en başından aydınlık bir yer değildir ama anlamsızca gerçekleşen anlamsız bir dilek onu çok daha karanlık bir yer haline getirir.
Böylesine sıra dışı bir durumu yaşarken aklımdan hangi düşünceler ya da anılar geçiyordu dersiniz? Sibylla'nın kehanetini, kurt yavrusu alametini, Pollio'nun tavsiyesini veya Briseis'in rüyasını mı düşünüyordum? Dedemi ve özgürlüğü mü? Babamı ve özgürlüğü mü? Üç selefim Augustus, Tiberius ve Caligula'nın hayatlarını ve ölümlerini mi? Komplocular, Senato ve Kamp'taki Muhafız taburları yüzünden hayatımın hâlâ büyük tehlikede olduğunu mu? Messalina'yı ve doğmamış çocuğumuzu mu? Babaannem Livia'yı ve ona verdiğim sözü, İmparator olursam onu ilahlaştıracağım sözünü mü? Postumus'la Germanicus'u mu? Agrippina'yla Nero'yu mu? Camilla'yı mı? Hayır, aklımdan geçenleri hayatta tahmin edemezsiniz. Ama neler düşündüğümü size açıkça söyleyeceğim, bu itiraf benim için utandırıcı olsa da. Şöyle düşünüyordum: "Eee, İmparator mu oldum yani? Ne saçma! Ama en azından insanlara kitaplarımı okutturabilirim artık. Büyük dinleyici kitlelerine kitaplarımı okuyabilirim. Gayet de iyi kitaplar; otuz beş yıllık emeğim var onlarda. Bu adil olur. Pollio lüks şölenler düzenleyip, insanların kendisini can kulağıyla dinlemelerini sağlardı. Çok iyi bir tarihçiydi ve son Romalı'ydı. Benim Kartaca Tarihi'm eğlenceli anekdotlarla dolu. Milletin hoşuna gidecektir eminim."
İşte bunları düşünüyordum. İmparator olarak gizli arşivlere erişip geçmişe ilişkin bilgiler edinme fırsatı bulacağımı da düşünüyordum. Düzeltilmesi gereken o kadar çok yalan yanlış öykü vardı ki hâlâ! Bir tarihçi için ne mucizevi bir kader! Ve göreceğiniz gibi, elime geçen fırsatlardan sonuna kadar faydalandım. Olgun tarihçilerin sahip olduğu bir ayrıcalık, sadece özünü bildikleri konuşmaları ayrıntılarıyla yazma hakkıdır; ben buna bile pek başvurmadım.
"... bazıları tarafından dinin, adeta nesnesi olarak görülmesidir. Halbuki insan, dinin öznesidir. Zira din; tefekkür ister, irade/özgürlük ister. Kur'an'ın birçok ayetinde, insanın aklını kullanmasından, düşün mesinden, çıkarımlarda bulunmasından bahsedilir. Her konuda illâ da bir delil mi olması lazım? “Lafın tamamı ahmağa söylenir” demiştir ecdadımız. Arife tarif gerekmez. Akıllıya bir işaret yeter.
Bazıları istiyorlar ki; her şey hazır olsun; biz hiç kafayı yormayalım, zihin konforumuzu bozmayalım.
Böyle hazır bir şey yok. İfade ettiğimiz gibi Kur'ân insanı nesne değil, özne yapıyor. İkra' (Hakikati Oku, O'na çağır!) diyor. Bu, vahyin verdiği ilk ders. Hayat okulunun ilk dersi; içinde yaşayacağımız doğa ve sosyal yasaları (sünnetullah) bilip, ona göre yaşamayı öğrenmektir.
Son derste de; Hz. Peygamber, yine insana sesleniyor. Bu sesleniş; öz itibariyle insan haklarını, bütün insanların yaratıcının katında eşit olduklarını, herkesin can ve mal emniyetinin sağlanması gerektiğini, kutsalın yapısal değil, fonksiyonel olduğunu ve insanın kutsal adına ihmal edilmemesi gerektiğini içeren veda hutbesi olarak biliniyor. O veda hutbesi var ya, muhteşemdir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesindeki ana fikirler dünyada ilk defa hem de aşîret ve kabile düzeninin egemen olduğu bir çölde insanın vicdanına emanet edilmiş ve hemen neticesini vermiştir. Enternasyonal, nasyonal bütün kurum ve kuruluşlar hâla bunları gerçekleştirmeye çalışıyor.