• Hükümdarlığı zamanında metro ve tramvay ilk defa Türkiye’ye geldi.
  • 336 syf.
    ·187 günde·10/10
    Ali Haydar Paşa’nın Hatıratlarıyla: Arap İsyanı

    Osmanlı yönetimi, Arabistan yönetimini ellerinde tutmak için ve Arap İsyanını başlatan Şerif Hüseyin’e karşı, Şerif Ali Haydar Paşa’yı 1916'da tayin etmişlerdir. Böylece Şerif Ali Haydar Paşa, son Osmanlı Mekke Emir’i olarak karşımıza çıkar. Ancak İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin’e karşı Şerif Ali Haydar Paşa başarılı olamadı. 1866 ile 1935 yılları arasında 69 yıllık bir ömründe yaşadıklarını bir günlük tarzında yazarak ortaya çıkartmıştır. Türkçe olan bu günlüğü ikinci eşi İngiliz asıllı Sultan Fatma Haydar, İngilizceye tercüme ederek, aile dostları George Stitt’e gönderilerek gerekli eklemeler yapılarak neşrettirilmiştir. Alanında çok farklı bir yere sahip olan bu eseri çevirmen Yusuf Selman İnanç tarafından Türkçe’ye çevrilerek Kronik kitap tarafından yayınlandı.
    Şerif Ali Haydar, Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul’un Nişantaşı’nda tarihi bir konakta dünyaya geldi. O dönemde dedesi Şerif Abdülmuttalip, Mekke Emiri olarak tayin edilmesini bekliyordu. Babası Şerif Ali Cabir, annesi de dokuz yaşındayken ölen güzel bir Çerkez hanımmış. Ali Haydar'ın ilk hanımı, Sabiha Hanım’dır. Bu hanımından Şerif Abdülmecid, Şerif Muhiddin Targan, Şerife Nimet, Şerif Muhammed Emin Bey ve Şerif Faysal Targan isimli çocukları olmuştur. Müslüman olan ikinci hanımı Fatma Hanımdan da Şerife Süfeyne ve Şerife Misbah adında iki kız çocuğu olmuştur. Ayrıca Şerif ailesinin hemen hepsi sanatla ilgilenirlerdi.
    Şerif Ali Haydar Paşa, adını pek fazla duymamışızdır. Bunun bir çok sebebi vardır. Özellikle kurulan Yeni Türkiye devleti ile beraber var olanı ortadan kaldırma/değiştirme faaliyetleriyle bir inkılap dönemi yaşandı. Yeni devletin, alt temellerini oluşturacak iki önemli alan var: Tarih ve Dil alanları. Kurulan Türk Tarih Kurumuyla, var olan tarih birikimi yeniden yazıldı. Halka; eğitim ve öğretim seferberliğiyle farklı/yeni bir bilgi, anlayış, bakış açısı verilmeye çalışıldı. Sancılı biçimde bir süreliğine, bu durum devam etti. Bu konuda Osmanlı Tarihi ret edilmedi, eğitimde Osmanlı Tarihi öğrenilme seviyesi, ihtiyacı azaltıldı. Tamda bu konuda Şerif Ali Haydar Paşa ve bu padişaha benzer şahsiyetler; gündelik hayattan ve devletin müfredatında az anlatılma ihtiyacı gerek duyuldu. Bu ismin bilinmesi için Ortadoğu yada Arap İsyanı konularında okumaların yapılıp, eğitimin alınması gerekli oldu.

    Şerif Ali Haydar’ın günlüklerine baktığımızda ilk çocukluk yıllarından, dedesi Şerif Abdülmuttalip’in üçüncü kez Mekke Emiri tayin edilmesiyle Mekke’ye yolculuğu, okul günleri ile başlayıp gençlik, evliliği ikinci bölümden devam eder. Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Harbi ne kadar oradan da Şerif Hüseyin’e karşı mücadelesi ve ömrünün son yıllarına kadar devam eder.

    Stıtt, bu kitabın anladım konusunda günlüklerde anlatılan konuları öncesinden açıklık getirir. Yer yer günlüklerin aralarına girerek bütünlük sağlamaya çalışır. Böylece anlatım gücünü arttırarak, sade bir üslup kazandırır. Bütün bunlar, bir Şerif ve Osmanlı padişahın gözünden padişahlardan Abdülmecid, Abdülaziz, II. Abdülhamit, Sultan Reşat ve Sultan Vahdeddin dönemlerini öğrenme Balkan, Birinci Dünya Savaşı ile Arap İsyanlarını anlama konusunda birinci derece bir kaynak haline gelir. Bütün bu olaylardan sonra 1935’e kadar ortaya çıkan yeni devletleri kavramamız konusunda yardımcı olacaktır.

    Şerif Ali Haydar Paşa’nın ömrünün son dönemlerine baktığımızda, çok zorluklar içinde geçtiğini görmekteyiz. Bir hanedan içinde bir çoğu İngilizlerin sömürge topraklarına yönetici oluyorlarken, Ali Haydar Paşa’nın düşmanla olmadığı için Barut’ta fakirlik içinde son yıllarını yaşamıştır. Öyle ki fakirlikten satacak bir şeyi kalmadığında üstündeki rozetleri mücevher zannedip, satmak istediğinde renkli cam parçaları olmasından başka bir şey değildir.

    Çözülen Ortadoğu’da yükselen ve yıkılan Portreler: bu konuya dair portre analizi yapmak, çok meşakkatli bir iştir. Bu zor işe yeltenmek, cesaretle başlayıp bir ömre sığacak sabırlı bir yolda ince ince yürümek gibi bir şeydir. Ancak biz elimizde ki Şerif Ali Haydar Paşa’nın hatıratını/günlüğünü baz alarak portre kısmını incelemeye çalıştığımızda Ali Haydar Paşa, Fahrettin, Cemal ve Muhiddin Paşalara karşı, Serif Huseyin ile İngiliz ajan T. E. Lawrence başta olmakla Edmund Allenby, I. Faysal ve Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah ile mücadele ettiler. Şerif Ali Haydar Paşa, Osmanlıya sadık bir insandı. Kendi ailesinden bazıları böyle sadık iken bazıları ise Osmanlıya ihanet ederek İngilizlere bağlı, Ortadoğu’da krallık kurmuş ve günümüzde de bir çok krallıkların devam etmesine sebep olmuştur.

    Mekke Emirliği, kavramına değinmek istediğimizde kendine has belli özellikler taşımaktadır. En başta Mekke’nin yönetim, güvenlik, asayiş gibi görevlerle en iyi biçimde bir yönetim birimidir. Bu özelliklerin yanında başka bir özellik ise Sevgili Peygamberimizin (sav)’in mübarek soyuna kadar gitmektedir. Bir anlayış/gelenek/kanun olarak tarih boyunca merkez Mekke, sonra Medine ve Hicaz Bölgesini Sevgili Peygamberimizin(sav); soyundan gelenlere verilir ve o kişilerin hakkıdır. Mübarek soyu, torunu Hz. Hasan'dan gelenlere Şerif, Hz. Hüseyin’den gelenlere ise Seyyid denilmektedir. Osmanlı'nın Hicaz bölgesinin yönetimi I. Selim’in Memluklerden bu toprakları almasıyla başlar. Osmanlı I. Dünya Harbi ne kadar Hicaz topraklarını koruyup, yönettiler.

    Arap Hayali yada İngiliz Oyunu: Büyük Arap Devleti

    Osmanlı Devleti, güçsüzleştiği ve denge politikası izlediği bir dönemde kendi sınırlarını ve varlığını korumaya çalışmıştır. Bu denge politikası ile çok uzun süre varlığını devam ettirmeyi başarmıştır. Ancak dünya siyasetinde yaşanan olaylar bazı devletleri birbirine yaklaştırırken, bazı devletleri de birbirine yaklaştırılmıştır. Ali Haydar Paşa’nın hatıratında da siyasi olaylar çok güzel bahseder. Reval görüşmesine baktığımızda İngilizler, Rusların Osmanlı üzerindeki hakimiyet ve çıkarlarına izin verme kararı almışlardır. Bu karar, Osmanlı’nın denge politikasını da çok önemli değişimlere sebebiyet vermiştir. Elbette bu değişim durup dururken ortaya çıkmamıştır. İngilizlerin çıkarlarını tehlikeye koyacak yeni ve güçlü bir devlet ortaya çıkmıştı, o da Almanya’ydı. Birinci Dünya Harbine kadar, Osmanlı ile Almanya yakınlaşması gerçekleşecekti. Reval görüşmesinden 6 yıl geçtikten sonra Birinci Dünya Harbi’ne Osmanlı Almanya’nın yanında savaşa katılır.

    Birinci Dünya Harbi’ne büyük/temel sebebiyet olan İngiliz ve Alman sömürge mücadelesinde, Osmanlı da büyük bir zarar görmüştü. Dahası Osmanlı'nın yıkılmasına sebebiyet verdi. İslam coğrafyaların Osmanlı Halifeliği etrafında toplanma amacıyla ne kadar mücadele edildiyse de Arap İhaneti/İngiliz Oyunlarıyla bu gerçekleşemedi. İngiliz ve Alman sömürge mücadelesi, jeopolitik öneme sahip Ortadoğu’ya kayınca bu mücadele İslam Coğrafya üzerinde devam etti. “Büyük Arap Devleti" İngiliz yalanıyla/kandırmacasıyla, Osmanlı’ya ihanet/coğrafyanın parçalanmasına sebep oldu. Keza bu parçalanma düzen üzerinde kurulup; sükuneti, huzuru getirecek bir parçalanma değildi. Huzursuzluğu ve yıkımları getirdi. Büyük ihanetlerin acısı, durmayacak bir pişmanlığın başlangıcı da olmuştu. “İngiliz Oyunu"n kuklası olan Şerif Hüseyin, Kıbrıs da son günlerinde vicdanın sesiyle, pişmanlık ve azap için de olduğunu dile getirir. Çünkü İngilizler sözünde durmayarak, vaat ettikleri “Büyük Arap Devleti” değil de Fransa ile paylaştığı bir çok bölünmüş sömürge krallıklarını oluşturdular, üstüne de bir İsrail devletini kurdular.

    Yakın Dönem Ortadoğu Tarihi, günümüze kadar gelen ve devam eden cereyanların sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi yapılarının içinde bulunduğu durumlarının oluşturmasıyla; geleceği de etkileme gücüne sahiptir. Biz Ali Haydar Paşa’nın bu hatıratı ile o dönemin önemli kişilerin hatırat, günlük tarzlarda yaşanmış tarihi belgelerin ışığında, karanlık Ortadoğu Tarihi’nin aydınlata biliriz. Alanında nadir bir eser olan bu kitap, analiz çalışmaları konusunda ağırlığı olan bir hatırattır. Böyle sadık, haklı bir duruşa sahip ve bu duruşun bedellerini ödeyen Ali Haydar Paşa’nın emin olmamamla beraber günümüze gelen tek eseri olabilir.

    Şerif Ali Haydar Paşa, Son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa Anlatıyor, Çev. Yusuf Selman İnanç, Kronik Kitap, Haziran 2018.

    Yunus Özdemir.
  • Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya (Kutsal Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür.

    Birinci kilise, İmparator Konstantios (337-361) tarafından 360 yılında yapılmıştır. Üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen (bazilikal) planlı birinci yapı, İmparator Arkadios’un (395–408) karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, patriğin sürgüne gönderilmesi üzerine 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmıştır. (Bugün patriğin mozaik tasviri, Ayasofya’nın kuzey tymphanon duvarında görülebilmektedir.)
    Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir.

    İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios (408-450) tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir.

    Kilise, İmparator Justinianos’un (527–565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmıştır.

    1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m altında görülebilen II. yapının Propylon’una (anıtsal giriş kapısı) ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir.



    Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda, Ayasofya’nın açılış günü İmparator Justinianos’un, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı geçer.

    Üçüncü Ayasofya’nın mimarisindeki yenilik geleneksel bazilikal plan ile merkezi kubbeli planın bir araya getirilmesidir. Yapının üç nefi, bir apsisi, iç ve dış olmak üzere iki narteksi vardır. Apsisten dış nartekse kadar uzunluk 100 m. genişlik 69.50 m.dir. Kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 m, çapı ise kuzey güney doğrultusunda 31,87 m, doğu batı doğrultusunda ise 30.86 m.dir.

    İmparator Justinianos Ayasofya’nın daha görkemli ve gösterişli olması için, maiyetindeki tüm eyaletlere haber göndererek, en güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılması için toplatılmasını emretmiştir. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmıştır. Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında; tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekânda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuştur. Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir. Yapıda 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun bulunmaktadır.

    Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışındaki tüm yüzeyler birbirinden güzel mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmıştır. Yapıdaki bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi 730- 842) sonrasına tarihlenir.

    Ayasofya Doğu Roma Döneminde İmparatorluk Kilisesi olması nedeniyle İmparatorların taç giyme merasimlerinin yapıldığı mekândı. Bu sebeple Ayasofya’da ana mekanın (naos) sağında bulunan, renkli taşlardan yuvarlak ve geçmeli desenli yer döşemesi (omphalion), Doğu Roma İmparatorlarının taç giydiği bölümdür.

    IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul Latinler tarafından 1204- 1261 yılları arasında işgal edilmiş, bu dönemde gerek kent, gerekse Ayasofya yağmalanmıştır. 1261 yılında Doğu Roma kenti tekrar ele geçirdiğinde, Ayasofya’nın oldukça harap durumda olduğu bilinmektedir.

    Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilmiştir. Fetihten hemen sonra yapı güçlendirilerek en iyi şekilde korunmuş ve Osmanlı Dönemi ilaveleri ile birlikte cami olarak varlığını sürdürmüştür. Yapıldığı tarihten itibaren çeşitli depremlerden zarar gören yapıya, hem Doğu Roma, hem de Osmanlı Döneminde destek amacıyla payandalar yapılmıştır. Mimar Sinan tarafından yapılan minareler ise aynı zamanda yapıda destekleyici payanda işlevi görmektedir.

    Ayasofya’nın kuzeyine, Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiş, en kapsamlı tamir çalışması Sultan Abdülmecid Dönemi'nde (1839-1861) Fossati tarafından yapılmıştır. Sultan Abdülaziz Döneminde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869- 1870 yılları arasında yıktırılmış ve1873- 1874 yılları arasında ise yeniden yaptırılmıştır. 1936 yılında yıkılmış olan Medresenin kalıntıları 1982 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

    Osmanlı Dönemi’nde, 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya’nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir.

    Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiştir.

    Ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 4.-3. yy) ait iki mermer küp ise, Bergama’dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya’ya hediye edilmiştir.

    Ayasofya’da, Sultan Abdülmecid Dönemi’nde 1847-1849 yılları arasında, İsviçreli Fossati Kardeşlere kapsamlı bir onarım yaptırılmıştır. Bu onarım çalışmaları sırasında, daha önce mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılmış, yerine mihrabın solunda, sütunlar üzerinde yükselen, etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili Hünkâr Mahfili yapılmıştır.

    Aynı dönemde Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 7.5 m. çapındaki 8 adet hat levhası ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiştir. “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” yazılı bu levhalar İslam âleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin ortasına ise Nur Suresi’nin 35. ayetini yazmıştır.

    Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935’de müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır. 1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” adına tapuludur.
  • Dönemi için pek alışık olmadığımız tarzda bir hayata ve her dönem için son derece sıradışı sayılacak bir ölüme sahip gazeteci, düşünür ve daha bir çok sıfatın sahibi, halk üzerinde oldukça değişik tarzda bir etki bırakmış olan Beşir Fuad'ın ilginç öyküsüne bir göz atalım.

    1852 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Beşir Fuad, bir süre Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz'in yaverliğini de yapmış.
    Mutsuz bir evliliği olan, bir çocuğunu ufak yaşta kaybeden ve annesi bir akıl hastalığı yüzünden öldüğü için bir gün delirmekten korkarak yaşayan Beşir Fuad'ın ölümü oldukça ilginç bir vaka.
    Beşir Fuad dostu Ahmet Mithad Efendi'ye yazdığı bir mektupta iki yıl sonra gerçekleştireceği intiharını haber verir.

    İntiharı dillendiren çoktur ama Fuad gibi bunu çok önceden detaylı bir şekilde planlayıp hayata geçiren nadir bulunur. Hele ki böyle ilginç bir sebeple ve ilginç bir şekilde.

    Yazdığı mektupta nasıl intihar edeceğini, ölürken neler hissettiğini kaleme alacağını ve kadavra sıkıntısı çeken Tıbbiye'ye cesedini bağışlayarak ölümüyle de bilime hizmet edeceğini belirtir.
    Hayatım boyunca fenne hizmet ettiğim gibi cenazemin de öyle olmasını isterim" der.

    Dostuna yazdığı mektupta şunları söyler:

    “İntiharımı fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına klorit kokain şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim. Kan akmakta iken her zaman şiryanı sıkıca tutarak vesair tedbire müracaat ederek muhafaza-i hayat mümkün olduğu halde azmimden nükul etmeyeceğim!"

    *şiryan atardamar
    *seyelan-ı dem: kan akma

    Beşir Fuad seçtiği metodun özel olduğunu çünkü isterse ölümüne engel olma şansı olduğu halde eylemine devam ederek bunu gerçekten istediğini gösterebileceğini de şu şekilde anlatır mektubunda:
    "Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyari elden gider."

    Fuad dediğini yapar. 1887 yılının Şubat ayında, henüz 35 yaşındayken intihar eder. Hem de tam olarak iki yıl önceki mektubunda anlattığı şekilde.

    Kendine klorit kokain enjekte edip bileklerini usturayla keserek ölümü beklerken hissettiklerini kaleme alır. İnsan ölürken neler hisseder bunları bildirerek insanlığa bir faydam olsun istedim der.

    İçtiği karışımın etkisiyle vücudu uyuşmuş olduğundan çok fazla acı hissetmediği ve kendini yavaş yavaş keserek bazı organlarını dışarı çıkardığı da rivayet edilir.
    Ölmeden hemen evvel bir kan gölünün ortasında ölümü beklerken şunları yazmıştır:

    "Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geri savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı"

    İntiharını bir tecrübeye dönüştürmüştür Fuad. Kendini parça parça keserek akan kanın dalga dalga yayılışını seyretmiş, o an hissettiklerini yazıya dökerek belki de bir ilki gerçekleştirmiştir.
    Son anlarını istediği şekilde uzun uzadıya yazıya dökememesinin sebebi muhtemelen yaşadığı kan kaybı sonucu bilincinin bulanıklaşmasıdır.

    Bağırışları üzerine kendisini bulup doktor çağırmışlar, gelen doktora “Beyhude uğraşmayınız, beş dakikalık ömrüm kaldı” demiştir ölmeden hemen önce.

    İntihar kavramına oldukça yabancı olan halk bu haberden çok etkilenir. Fuad’ın ölümü hem işlediği bu büyük günah yüzünden hem de bunu uygulayışı bakımından tepki çeker ama o dönem için bir efsane haline gelir.

    Gazetelerde olayın detayları yayınlandıktan sonra İstanbul’da bir intihar salgını başlar adeta.
    Gazetelerde olayın detayları yayınlandıktan sonra İstanbul’da bir intihar salgını başlar adeta.
    Arka arkaya pek çok intihar vakası yaşanır. Beşir Fuad bu eylemi ile sadece zihinlerde bir kavram olan ve pek zikredilmeyen intiharı görünür ve mümkün kılmıştır halkın gözünde.

    Arka arkaya gelen intihar haberleri üzerine dönemin padişahı 2. Abdulhamid intihar haberlerine yayın yasağı getirir ve bu yasak intihar vakaları durulana kadar yaklaşık 6 ay devam eder.

    Beşir Fuad ülkenin entelektüel gelişimine katkıları, ürettikleri ve çok yönlü kişiliğiyle hem de bir pozitivist olarak son anında bile kendini bilime adayan ölüm şekliyle tarihimizin en sıradışı karakterlerinden birisi olarak hatırlanmayı hak ediyor.

    Yazı : Onedio
  • Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır!

    Hakkında en çok iftira kampanyası başlatılan bir padişah…
    Devrinin insanların anlayamamasının geçelim, vefatının yarım asır sonrasında azda olsa anlaşılmaya başlanan, şimdilerde ise tamamen anlaşılmaya çalışılan, suikasta, ihanete, iftiraya, istibdada sürüklenen zihni fikir çilesi ile dolu bir padişah…

    Necip Fazıl’ın “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır!” hükmünce Cennet Mekân Sultan Abdülhamit Han’ı bir nebze olsun anlamaya çalışalım.
    Abdülhamid’i anlamak nefsine hasis, vatanına cömert bir padişah demektir.
    Abdülhamid’i anlamak gerekirse saray masraflarını kısıp, bütün dış borçları ödeyip, ülkenin dört bir tarafını mamur, tren rayları ile örmek demektir.
    Abdülhamid’i anlamak uluorta atılmak, taarruz etmek değil, bir müdafaa ve eldekini muhafaza dehasıdır.
    Abdülhamid’i anlamak kötülük adına kim ne yaptıysa kabahati Sultan’a çıkartmaktır.
    Abdülhamid din kitaplarını yaktırıyor!
    El-cevap: Abdülhamid’i anlamak tersine; din maskesi altında dini bozan kitapları yaktırmak demektir.
    Abdülhamid’i anlamak yetiştirdiği adamları düşmanları tarafından göklere çıkararak, yetiştirilmesindeki şeref payını ulu hakandan çalmaya kalkmak demektir.
    Abdülhamid’i anlamak Sultan Abdülaziz Han’ın katillerinin bütün devlet ricalinin ittifakıyla idamına karar verilmişken Sultanın kalemini eline alıp “mucebince” demesinden başka bir şey beklenmezken, memur ve muvazzaf olduğu bir işte bile elini kana batıramaz bir melek olduğunu anlamak demektir.
    Abdülhamid’i anlamak tahtan indirileceği zaman İstanbul üzerine yürüyen “Hareket Ordusu” isimli isyancılar grubuna kan döktürmemek için, emrindeki Hassa Ordusu ile karşılamaması ve ezmemesi demektir. (Huzura çıkıp yere kapanan ve ağlarcasına yalvaran “İzin ver, onları saray kuvvetlerinin en küçük birliğiyle karşılayıp darma-dağın edeyim ve zincire vurup huzuruna getireyim! Diyen ve ağlayarak huzurdan çıkan Tahsin Paşa’ya cevaben:
    -“Hayır, Paşa, ben nefsim için tek damla Müslüman kanının akmasına razı değilim!”) demektir.
    Abdülhamid’i anlamak kız çocukların eğitim öğretim konusunda milat cumhuriyet dönemi değil Abdülhamid dönemi olduğunu bilmek demektir. Abdüllatif Subhi Paşa ilk defa bir kız sanat okulu açma konusunda tereddüt gösterince Sultan Abdülhamid Han’ın, “Ben arkandayım” teşviki ile sonuca ulaşmıştır.
    Abdülhamid’i anlamak Filistin’de bunca kanın dökülmemesi demektir. “Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.” Sultan‘a ait olan yukarıdaki sözler 1895’de yazılmış hatıra defterine.
    Abdülhamid’i anlamak gerektiğinde kolera salgınını def için (Pastör) den bile yardım istemek demektir.
    ( Abdülhamid Han Pastör’e araştırmalarında maddi destek sağlamış, onu Osmanlı Nişanı ile onurlandırmıştır. Türkiye, baktoroloji ilmini ona borçludur.)
    Abdülhamid’i anlamak her an derinleşen bir fenayı önleyici ve kimseden yardım görmeyici çilekeş demektir.
    Abdülhamid’i anlamak odasına bir hademe girdiğinde bile, sırf Allah’ın mahlûkuna saygı göstermek için ayağa kalkmak demektir. (Ayağa kalkışını gizlemek maksadıyla masasında bir kâğıt arıyormuş gibi yapar. Yalnız Allah’ın görüp, kulların farkına varmadığı şekilde nefsini küçülttüğü, hiç kimsenin bilmediği bu mahrem levha, tarihte ikinci bir devlet reisine nasip olmamış bir ulviyeti çerçevelemektedir.)
    Abdülhamid’i anlamak Peygamberi Efendimiz rahatsız olmasın diye Medine-i Münevvere’ye giden tren raylarına keçe sardıracak kadar hürmetkâr, ömrü boyunca abdestsiz imza atmayacak kadar dini bütün bir padişah demektir.
    Abdülhamid’i anlamak tarihte birçok büyük adam gibi kalabalık içinde yalnızlık demektir.
    Abdülhamid’i anlamak Yavuz ve Kanuni dönemine nispetle Himalaya yüksekliğinde bir tepenin eteğinde ve uçurumun dibinde dev boylu bir hükümdar demektir. Ya tepenin üzerinde olsaydı, ya da Yavuz’un oğlu olsaydı.
    Abdülhamid’i anlamak dünya siyasetçilerinin en zekisi, onu araç olarak kullanan en dahidir.
    Sonuç olarak;
    Abdülhamid’i anlamak geçmişte geleceği görmek demektir.
    Abdülhamid’i anlamak bütün düğümleri çözmek demektir.
    Abdülhamid’i anlamak ön yargıyı kökünden kazımak, dikeyleri yatay hale getirmek demektir.
    Kaynak: Necip Fazıl’ın “ULU HAKAN” kitabından istifade edilmiştir
  • 464 syf.
    ·99 günde·Beğendi·7/10
    Ahmet Bedevi Kuran'ın İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler kitabı bidayette umumî olarak Birinci Meşrutiyet'e takaddüm eden vak'alara, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin teşekkül etmesine, Kuleli'de cereyan eden olaylara, buna müteakip süreçte Sultan Abdülaziz'in hâl' edilmesine değinerek giriş kısmını nihâyete erdirmektedir.

    Kitapta Birinci Meşrutiyet ilânına müteallik süreç tafsilatlı incelenmiş ve İttihat ve Terakki'nin teşekkülüne yer verilmiştir. Damad Mahmud Paşa'nın Jön Türklerle olan ilişkileri teferruatlı işlenmiş olup, Sultan II. Abdülhamid'le olan ilişkilerine geniş yer ayrılmıştır. Bu bölümde telgraf yazıları dahî istimal edilmiş olup, müteaddit tahriratı da ihtiva etmiştir.

    İttihat ve Terakki kısmının müterakki sahifelerinde mutat bilgilerin dışında bilgiler aktarılmakta, parti dahilindeki rekabete değinilmekte ve Prens Sabahattin Bey'e müteallik muhtevata yer verilmiştir.

    Muharririn eserinde Jön Türk Kongreleri, 31 Mart Vak'ası ve bilhassa II. Meşrutiyet dönemi mufassal aktarılmıştır.

    Buna mukabil, Trablusgarp ve Balkan Harbi'nde takip edilen politikalar hususunda münakaşalı muhtevat aktarmaktadır. Umumî Harp ve Mütareke yılları birinci ağızdan aktarılmakta ve Cumhuriyet'in ilânı ile birlikte kitap nihâyete ermektedir.

    Muharririn bahsedilen eseri müfrit bir müzahir istikâmette olmakla birlikte, İttihat ve Terakki erkânı tabir-i caizse yerden yere vurulmakta ve mutat dışı ithamlara uğratılmaktadır. Muharririn dönemi bizzati yaşamış olması, kitabı muntazam belgelerle zenginleştirmesi; alanında elân önemli başvuru kaynakları arasında olmasını sağlamıştır. Muharririn üslûbu ağır olmakla birlikte mütekasif fikirleri müspet düşünceler istihsal etmemize manî olmaktadır. Eser fazlaca Osmanlıca kelimeyi ihtiva ettiğinden bir sözlük vasıtasıyla okunmasını tavsiye ederim. Akademik çalışmalarda kullanılacak bir eser olup, sıradan okuyucuya pek fazla bir faide sağlamayacaktır.