"Duygularını açıklayabilseydi, hiçbir sesin Villa Kennan’ın sesi kadar tatlı olmadığını söylerdi."
Alıntı
Lüks'ün hududu nedir? Neyi lüks sayacağız? O kadar da karanlık bir mesele değil. Bir cevap: İki kişisiniz. Bir karı bir koca. İki katlı, sekiz on odası olan, havuzlu bir villa nedir? Lükstür. Eğer bu ülkede insanların kahir ekseriyeti başını sokacak bir konut bulamıyorsa; sizin şu villa lükstür. Bir geline bir düğünde zavallı kızın taşıyamayacağı kadar altın takmak (on-on beş kilo) hem görgüsüzlük hem lükstür. Hakkında üç beş yazı yazdığım büyük otellerin 'açık büfe'si lükstür. Yahu insaf. İki yüz çeşit yemek, tatlı, salata vb. Elbette tümü tüketilemiyor. Artanı ne yapıyorsunuz? Otel sahibi gururla dikiliyor: 'Biz israf etmiyoruz, artanını fakirlere dağıtıyoruz. İçimden herifin suratını dağıtmak geçiyor. Ulan özrün kabahatinden büyük. Fakir fukara dediğin insan değil mi? Ona layık gördüğün senin yemek artıkların mı?
Sayfa 42·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Ondan hoşlanmamıştı: Buna rağmen sonsuza dek, Villa Rondine'nin salonunda, kulağını okşayan o nağmeli, tatlı sesi dinleyebilirdi. Eğer düşünecek olursa ağlamaklı bir ses gibiydi: hem rahatsız edici hem de heyecan verici. "Yaşamak ne güzel, ne güzel! Çok da tehlikeli! Evet, gerçekten tehlikeli, ama çok güzel!" diye düşündü.
Sayfa 60 - Can·Kitabı okudu
Doktor konuşmasını sürdürdü: "Düşünüp taşınmaktan, zihinsel gerilimden kaçının" Oblomov,"insaf edin,ben insanım,titrek kavak odunu değilim herhalde!" "Keyfiniz bilir benim görevim sizi uyarmak; ihtiraslarınızı da bir kenara koymanız gerek, at binme,dans, temiz havada makul egzersizler,kalp atışlarını yalnızca tatlı duygularla hafifçe hızlandırabilmek için de özellikle hanımlarla tatlı sohbetler ve bunun gibi şeylerle kendinizi oyamalamaya gayret gösteriniz" "Ya sonra?" "Pencereleri güneye bakan bol çiçekli bir villa kiralayın, çevrenizde kadın ve müziği eksik etmeyin" "Aman Tanrım!" diye inledi Oblomov.
En iyisi hiç uyumamak" diye geçirdi içinden. Ama pencereden ıslak bir soğuk geliyordu. Yerinden kalkmadan yorgana uzandı, üzerine çekip iyice sarındı. Mumu yakmadı. Hiçbir şey düşünmüyor, düşünmek de istemiyordu, ama kafasının içinde birtakım hayaller, başsız ve sonsuz birtakım düşünce kırıntıları parlayıp sönüyordu. Sanki yarı uykuda gibiydi. Soğuk, karanlık ve ıslaklıktan mı, yoksa pencerenin altında ağaçları sallayan rüzgardan mı, nedense hep fantastik birtakım istekler duyuyordu içinde. Ama en çok çiçekler geliyordu gözlerinin önüne. Göz kamaştırıcı bir manzara vardı karşısında: Aydınlık, pırıl pırıl bir gün; ılık, hatta sıcak denebilecek bir paskalya günü... Dört bir yanı çiçek tarhlarıyla çevrili İngiliz üslubunda güzel, gösterişli bir villa... Merdivenlerine sarmaşık gülleri sarılmış... Üzerinde göz alıcı bir halı serili bulunan aydınlık, serin merdivenlerin iki yanına, içlerinde nadir çiçeklerle Çin saksıları sıralanmış... Pencere kenarlarındaki içi su dolu saksılarda, çevreyi nefis kokulara boğan, uzun saplı, beyaz, nazenin nergisler özellikle dikkatini çekiyor... Canı bunlardan hiç ayrılmak istemiyor, ama yine de merdivenlerden çıkarak yüksek tavanlı, geniş bir salona giriyor... Burada da pencerelerde, terasa açılan kapının yanında, terasta, her yerde, her köşede çiçekler var... Yere yeni biçilmiş, taze, kokulu çimler serpilmiş... Pencereler açık... Tatlı, serin bir rüzgar esiyor... Pencerelerin altından kuş cıvıltıları duyuluyor... Salonun ortasında, beyaz atlasla örtülü bir masanın üzerinde bir tabut var... Tabut, kenarlarına beyaz ve çok sık saçaklar dikilmiş Napoli ipeklisiyle kaplı... Her yanına çiçekler serpilmiş... Tabutun içinde, çiçekler arasında, beyaz tüller giyinmiş bir kız çocuğu var... Mermerden yapılmışa benzeyen kollarını göğsünde
Sayfa 544 - Panama Yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat
Sherlock Holmes keyif için sokağa çıkan, keyif için gezen bir insan değildir. Tanıdığım en kuvvetli insandır, fevkalâde boks bilir. Fakat lüzumsuz yere vücudu yormanın enerji israfından başka bir şey olmadığı kanaatindedir. Ama iş icabı hareket etmeye, yürümeye, enerji sarfına başladığı zaman da yorulmak bilmez. O gün hava çok güzeldi, ilkbahar vaktinden evvel gelmişti. Öğleden sonra huyundan vazgeçen Holmes: —Haydi gezmeye gidelim, dedi. Hem hayret, hem sevinçle sordum: —Nereye gidelim? —Hyde Parkta dolaşalım. —Olur. Parka gittik, her yer yeşeriyor, dallar tomurcuklanıyordu. Tam iki saat yürümek zevki için yürüdük. Birbirini pek iyi tanıyan, daima beraber olan iki insan gibi, hiç konuşmadan yürüyorduk. Eve döndüğümüz zaman saat beşti. Uşak bizi kapıda karşıladı: —Sizi biri aradı, dedi. Holmes yüzüme sitemli baktı: —Boş yere gezmeye gitmek işte böyledir. Sonra uşağa sordu: —Beni arayan insan gitti mi? —Gitti efendim. —İçeri buyurun demedin mi? —Dedim efendim. —Girmedi mi? —Girdi efendim. —Ne kadar bekledi? —Yarım saat kadar. —Nasıl bir adamdı? —Çok asabi, çok heyecanlıydı. Odaya girdikten sonra hiç oturmadı, hep dolaştı. Kapının önünde beklediğimden ayak seslerini duyuyordum. Nihayet çıkıp: —Bu adamın geleceği yok!... diye haykırdı. —Sen ne yaptın?