Elveda Gülsarı, Cengiz Aytmatov'un basit ama harikulade anlatımıyla insanı içine çeken müthiş eserlerinden sadece bir tanesi. Her ne kadar bir atın hikâyesi gibi görünse de, özünde; yitip giden zamanın, gençliğin, inancın, emeğin ve aşkın romanıdır. Birbirine paralel iki hayatın, Tanabay ve Gülsarı'nın hikayesi.
Tanabay, yıllar süren savaştan sonra zaferle memleketine döner ve gönülden inandığı komünizm devrimi için canla başla çalışmaya başlar. En yakın arkadaşı Çora'nın ricası üzerine yılkı atlarına bakmak için karısı ve çocuklarıyla birlikte dağlara taşınır. Gülsarı ile de orada, henüz gencecik bir tay iken tanışır. Ve zamanla aralarında çok güçlü bir bağ oluşur. Ama bu bağ bir sahiplik değil, yoldaşlıktır. Gülsarı'nın, Tanabay'dan başka insanlara da "yoldaşlık" ettiği süre zarfında iğdiş edilmesi, adım adım yavaşlaması ve nihayet gözden düşmesi, tıpkı Tanabay'ın da yaşlandıkça inandığı değerleri sorgulaması, yıllar boyunca devrime verdiği emeklerinin karşılığını alamaması bir yana, Parti tarafından 'halk düşmanı' olarak ilan edilmesi ve hayatına karşı yaşadığı kırılmaların bir aynası gibidir. Gülsarı'nın nasıl ki bir zamanların dillere destan yorga atı olduğu unutulmuş ise, devrime hayatını adayan hatta bu uğurda abisine bile acımayıp sürgün eden Tanabay da unutulmuştu.
Bu yüzden çıktıkları yolculuğun Gülsarı'nın son yolculuğu olduğunu anlayan Tanabay, bir kenara çekilir ve Gülsarı'nın başında oturup bütün bu yaşadıklarını bir bir gözünün önüne getirir. Çünkü Gülsarı'ya edeceği veda sadece bir ata değil, gençliğe, umutlara, hayal kırıklıklarına, kısaca koca bir geçmişe vedadır.