• konu başlıklarında neden tiyatro yok, tiyatronun sinema kadar popüler olmadığı için mi?
  • Dünyanın ilk süperstarı sarah bernhardt (1844-1923), etkileyici fiziği, yeteneği ve çelik gibi iradesiyle yıllar içinde fransa’nın itibarlı tiyatrosu comédie française’in en dikkat çekici aktrisi olmuş, sonra kendi tiyatrosunu kurarak kimi zaman mali açıdan zorlansa da sahnelerden kazandığını yine mesleğine yatırmış ve paris’e enfes bir tiyatro binası kazandırmıştır. sadece seyircisini esir eden müthiş oyunculuğuyla ve erkekleri bağlayan baskın kişiliğiyle değil, aklına estiği gibi yaşamasıyla, aşk skandallarıyla ve geniş çevresiyle de her zaman kendinden söz ettirmiştir. sahnede yüzden fazla karakter canlandırmıştır. hem ophelia’yı hem de hamlet’i oynama başarısını gösteren sayılı oyunculardandır. alexandre dumas’nın kamelyalı kadın’ı ile oscar wilde’ın salomé’sine ilham vermiştir. marcel proust tarafından kayıp zamanın izinde’deki berma karakteriyle ölümsüzleştirilmiştir. avrupa’ya, amerika’ya, rusya’ya defalarca turne yapacak kadar izleyici çeken, abd’de red kit çizgi romanına dahil olan, istanbul’da abdülhamit’ten ihsanlar alan büyük aktris, bacağı kesildikten sonra bile kopmadığı sahne tutkusunu ve coşkulu hayatını hakkıyla dile getiren elinizdeki biyografide hayat buluyor.

    “sarah bernhardt’ın bir benzeri yoktur. bütün zekâsını, bütün içgüdülerini ve deneyimlerinden edindiği sahne bilgisini rolüne katar.”
  • geleneğe başkaldıran, alışılmışın dışında mecralara açılan, farklı disiplinleri bağdaştıran, uzmanlığa, ustalığa yüz vermeyen kolektif dada girişiminin zürih’teki başlangıcında, kabare voltaire’deki gösterilerin oluşumunda iki kadın dadacının hatırı sayılır katkıları vardı: emmy hennings ve sophie taeuber. bu iki sıradışı kadın dada gösterilerinde yaratıcılıklarına açılan bir alan buldular. becerilerini, yeteneklerini sınayacakları işbirliklerine girdiler. alışılagelmiş toplumsal normları ihlal ettiler, sanatsal kategorileri aştılar.
    1906’da, 21 yaşındayken gezici bir tiyatro kumpanyasına katılan hennings, sonraları turnelerde, operetlerde, gece kulüplerinde gösterilere çıktı; almanya haricinde moskova’dan budapeşte’ye, birçok yerde çalıştı. bir yandan da şiir yazıyordu. morfin bağımlısıydı. hep para sıkıntısı çekti. 1911-1914 arasında defalarca tutuklandı. birkaç kez hırsızlıktan, bir kez de sokaklarda fahişelik yaptığı için. bu yüzden vesikalı oldu. hennings bir romantikti; başta fahişeler, toplumun dışladığı kişilere derin bir yakınlık duyuyordu. son tutuklanışı savaştan kaçmak isteyenlere sahte pasaport hazırlaması dolayısıyla oldu. o ta başından savaşa karşıydı. halbuki hugo ball dahil ekspresyonist çevredekiler her ne kadar sonradan savaşa şiddetle karşı çıksalar da, önceleri savaşın wilhelm dönemi almanya’sının sonunu getireceğine ve yeni bir başlangıca yol açacağına inanmışlardı.
    hennings hem cinsel çekiciliği olan bir kadındı hem de çocuksu ve naif; hem toplumun geleneksel değerlerine meydan okuyan cüretkâr bir dişiydi hem dünyevilikten uzak saf bir varlık. hugo ball’la birlikte aniden zürih’i terk edip altı ay kadar bir köye çekildiklerinde katolik gizemciliğe kapılacaklardı. hatta zürih’e geri döndüklerinde, hennings dördüncü dada suaresinde tanrı’nın gizemine dair bazı ortaçağ metinlerinden bölümler okuyacaktı. hayatı o kadar ilginçti ki, insanlar çoğu zaman onun gösterileri ve şiirleriyle ilgilenmek yerine hayat hikâyesine odaklandılar. 1948’de ölümünden birkaç ay önce günlüğüne “kimsenin benden bir yapıt talep ettiği yok” diye yazmıştı, “kendim için bunu arzu eden yalnızca benim; insanların istedikleri ise kişi olarak ben’im.”
  • “Pip, iki gözüm dostum benim, yaşamak dediğin nedir ki? Kaynakla birbirine tutturulmuş ayrılık halkalarından bir zincirdir, sözgelişi."
    Ezberimde kalan yegane kitap cümlelerinden biri oldu işte bu sözler. Yazar o kadar iyi bir üsluba sahiptiki 512 sayfanın hepsini sıkılmadan bitirdiğim için şaşırdım sanki tiyatro izlemişim gibi bir his bıraktı içimde, şimdi yazarın diğer kitaplarına yönelicem umarım onlar içinde böyle hissedebilirim.
  • Oğuz ATAY külliyatına genel bir bakış; Okuyun, Selim IŞIK’ı, Turgut ÖZBEN’i, Günseli’yi, Esat Abi’yi, Süleyman KARGI’yı, Tutunamayanlar Ansiklopedisi’ni, İsa Efendimiz’i, Olric’i okuyun, “Tutunamayanlar”ı okuyun. Hikmet BENOL’u, Hüsamettin TAMBAY Albay’ımı, Nurhayat Hanım’ı, haylaz çocuk Salim’i, askerdeki Hidayet’i, üç oda bir salon ev isteyen Sevgi’yi, Bilge’yi, Hikmet II’yi, Hikmet III’ü, Hikmet IV’ü okuyun, “Tehlikeli Oyunlar”ı okuyun. Okuyun, piyes yazmak için emekli olan tarih öğretmeni Çoşkun’u, Osmanlı paşalarıyla kafayı bozmuş yarım akıllı Saadet Nine’yi, evdeki deliliklere maruz kalan Cemile’yi, şaşkın oğul Ümit’i, tiyatro oyuncuları Saffet’i, Servet’i, Coşkun’un büyük aşkı Emel SEVİNİR’i okuyun, “Oyunlarla Yaşayanlar”ı okuyun. “Beyaz Mantolu Adam”ı, tavan arasında “Unutulan” eski aşığı, Gizli tarikatın mesajıyla evinde “Korkuyu Beklerken” ölen adamı, “Bir Mektup”u, “Ne Evet Ne Hayır”ı, “Tahta At”ın içine saklanan okuyup ayrıklaşmış Tuğrul TUZCUOĞLU’nu, bir “Babama Mektup”u, “Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya” daki sucuk ekmek satar gibi hikaye satan üç kişiyi, sansürcü istasyon şefini okuyun. Okuyun, “Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan”ı okumakla kalmayıp adam olacak çocuklara mutlaka okutun. Okuyun, bir yazarın gizlerini size açtığı “Günlük”ü okuyun. Okuyun, Profesör Server GÖZBUDAK’ın gözünden, üniversitelerdeki kısır ideolojik çatışmaları, yarım kalmış bir “Eylembilim”de okuyun. Lütfen Oğuz ATAY okuyun, okuyun da konuşalım yine!
  • Hakkında çok da bir şey söylenemez sanırım. Bunu alıntılamış olayım: "Tiyatroya ve dolayısıyla tiyatro oyuncularına ve oyun yazarlarına olumlu yaklaşmanı isterim Sancho; çünkü bunların hepsi, adım başı karşımıza bir ayna koyup insan hayatındaki olayları canlı olarak bize göstermekle, halka büyük bir hizmette bulunmuş olurlar; hiçbir kıyaslama, bize ne olduğumuzu ve ne olmamız gerektiğini, oyunlar ve oyuncular kadar canlı gösteremez. Söyle bakalım, sen kralların, imparatorların, papaların, şövalyelerin, soylu hanımların ve daha bir çok kahramanın sahneye çıktığı hiçbir temsil görmedin mi? Biri haydut rolü oynar, öteki düzenbaz, bir başkası tüccar, beriki asker, bir tanesi bilge aptal, bir diğeri saf aşık rolü; oyun bitip kıyafetlerini çıkardıktan sonra, bütün oyuncular eşittir." "Evet, gördüm." Diye cevap verdi Sancho. "İşte bu dünya tiyatrosunda, sahnesinde de aynı şey olur." dedi Don Quijote. "Kimileri imparator rolü oynar, kimileri papa; kısacası, bir tiyatroda bulunabilecek bütün roller vardır. Ama sonunda, yani hayatın sonuna gelindiğinde, ölüm herkesin sırtından, onları birbirinden ayıran giysileri çıkartır; mezarda herkes eşittir." "Güzel bir benzetme," dedi Sancho; "ama pek yeni sayılmaz; ben çok çeşitli kereler duydum. Bir de santranç oyunu benzetmesi vardır; oyun sürdükçe, her taşın görevi ayrıdır, bellidir; oyun bittiğinde hepsi bir arada, karmakarışık halde bir torbaya sokulur; tıpkı ölülerin mezara tıkıldığı gibi"