• 2016 yılında Türk okuru, Latin Edebiyatının yeni bir ismi ile tanıştı. Kolombiyalı yazar Evelio Rosero’nun iki kitabı, aynı anda, Can Yayınları tarafından okurların ilgisine sunuldu. Bu kitaplardan birisi “Öğle Yemekleri”, diğeri ise “Ordular”. “Öğle Yemekleri” orijinal dilinde, 2001 yılında, “Ordular” ise 2006 yılında yayınlanmış.

    Sabit Fikir Dergisinin, Türkiye’de 2016 yılında yayınevleri tarafından basımı yapılmış en iyi 50 roman listesinde, “Öğle Yemekleri” 20. Sırada yer almıştı. Kitap benim dikkatimi de bu listede çekti. “Kutsalı günah çıkarmaya davet eden” tanıtıcı metninin de etkisi ile 2016’nın son okuma listemde yerini aldı.

    119 sayfadan oluşan kitabı, romandan çok uzun bir hikâye olarak değerlendirmek mümkün. Bu değerlendirmeyi kitabın içeriği de haklı çıkarıyor. Yaklaşık 24 saati kapsayan bir anlatıyı içeren, karakterlerin derinliğine işlenmediği, geçmişten gelen izlerin gölge gibi düştüğü bir zaman kesiti hikâyesi.

    Hikâye, Kolombiya’nın başkenti Bogota’da bir kilisede geçiyor ve hikâye boyunca dışarıya hiç adım atmıyoruz. Kilisenin pederinin özel talebi ile, her gün farklı bir muhtaç grubuna yönelik düzenlenen öğle yemeklerinde, ihtiyarlar için düzenlenen günle açılıyor sahne. Aynı anda hikâyenin baş kahramanı, kambur peder yardımcısı Tancredo ile tanışıyoruz. İhtiyarların öğle yemeklerini bekleyişlerini, yemek yemelerini anlatan sahneler oldukça ilgi çekici;

    “…diğer yaşlılarsa , içlerinden birinin ölmesine rağmen, yemeğe devam ettiler gönül rahatlığıyla ve gülüşüp eğlendiler merhumun ardından, yemeğine kondular, ‘Artık işine yaramaz bu senin.’ Şapkasına, atkısına, mendiline ya da ayakkabılarına el koydular.”

    Hikaye, peder Almedia ve zangoç Machado’nun öğle yemekleri için yeni fikirler geliştirmek istemeleri ile başlıyor. Ancak, hikâye kısa sürede bir yasak aşk hikâyesi ne dönüşüyor. Bir geceliğine bir ayini yönetmek için gelen bir başka pederin dâhil olduğu yağışlı gecede, Latin Edebiyatının imgeli, puslu ve sırlı çerçevesi hikâyenin üzerine çöküyor.

    Her ne kadar kilisenin dışına çıkmasak da, öğle yemeklerinin değerlendirmesi üzerinden Kolombiya toplumunun, özellikle muhtaçların durumunu görebiliyoruz. Zaten bir toplumun da en zayıf halkası kadar güçlü olduğunu düşünecek olursak, muhtaçların genel yoğunluğu ve muhtaçlık düzeyleri bir toplumu analiz etmemize yardımcı olur.

    Bu noktada, kitaptan da anladığımız kadarı ile, Kolombiya da, Latin Amerika ülkelerinin genel dengesiz, eşitliksiz toplum yapısından azade değil. Eşitsizliğin olduğu yerde, kutsallar bu açığı kapatmak yolunda girişimde bulunuyor ama bu yol ne yazık ki, kısa vadeli çözümün ötesine geçmiyor. Çözüm derinleşmediği ölçüde de, sığ içeriğin yüzeyindeki yaldızlar kısa sürede dökülmeye başlıyor. Kitapta bir kilisenin içten içe nasıl çürüdüğünü gözlemliyoruz. Aslen ülkemizdeki yurt ve pansiyonlardaki tacizleri, kurban bağışları, yardım kampanyaları üzerinden yapılan yolsuzlukları düşününce, bu durumun kutsalın rengine göre değişiklik göstermediğini görüyoruz.

    Evelio Rosero, bu konuyu kör gözün parmağına dile getirmiyor. Ama hikâyenin ruhuna sızan “kutsalı günah çıkarmaya davet eden” anlayışı görmemek mümkün değil.
    Hikâyede karakterler çok fazla derin işlenmese de, destek karakterler fazlası ile renkli; Kilisenin çalışanı 3 Lilia’lar, kilisenin müdavimleri “Kent Derneğinin yaşlı hanımefendileri”, geçici peder Matamoros…

    Romanların ve hikâyelerin, farklı toplumları, yaşamları tanımaya katkısı göz önüne alındığında, “Öğle Yemekleri” bu işlevi fazlası ile yerine getiriyor. Latin edebiyatı ise Türk edebiyatına oldukça dost bir edebiyat. Gabriel Garcia Marquez’in takipçilerinden olduğu iddia edilen Evelio Rosero ile tanışmak, Latin Edebiyatı severler için kaçınılmaz bir görev olmalı.
  • Tarih ölülerle yürür! Ne yazık ki bu dünyada insan toplulukları böyle. İnsanların akılları başka türlü gelmiyor tarihte.
  • "Yalnız siyasal partilerin çöküşü söz konusu değil. Bütün bir toplum çöküyor! çökecektir.
    (Yeni bir yazının uç vermesi de bunu haber veriyor önceden.)
    Tarih ölülerle yürür! Ne yazık ki bu dünyada insan toplulukları böyle. İnsanların akılları başlarına başka türlü gelmiyor tarihte.
    Yakınımızdaki partilere gelince; özellikle "Sosyalbürokratlar", pardon! dilim sürçtü! bizim sosyal demokratlar iyice pörsümüştür.
    Bir ara, çevrilerek gündeme getirilmişti: "Devlet" -"Toplum" ikiliği. (Cumhuriyet'ten yaralanmışlardan söz etmiyorum daha.)
    Bugün 1992'de "Devlet" ve 'Toplum" birbirlerine adamakıllı ters düşmüşlerdir.
    Ters çevirirsek, öncelik Toplum'da olmalı, yani insanlarda. (Sözcük düzeyinde bile "Toplum" gülen bir sözcüktür, "Devletse çatık kaşlı!)
    Bana, kurularak sivillik yapılmaz gibi geliyor.
    Yalın bir çözüme dahi izin verilmiyor.
    Ne, yapalım ki, tarih ölümlerle yürüyor!"
  • Doğan cüceloglunun kitaplarini okudugumda icimdeki his ayni hep ..Degiştirmek icin birseyler yapasim geliyor ama elimde olmadigi icin karamsarlik cöküyor .Herseyi gercekci ve cesur bir sekilde elestirmis bu kitabinda toplum olarak topluca degismeliyiz yani herkes ayni anda bu kitabi okumali ..
  • Hey insanlık neredesin,
    İnsan ölüyor,toplum çöküyor.
    Hey insanlık neredesin?
    Dostlar ölüyor,yaşamlar bitiyor.
    Hey insanlık neredesin?
    Yanındayım,başucunda,
    Neredesin?
    İçindeyim,senim,
    Bir ol,insan ol diyeyim.
    Toplum sensin,sen bireysin.
    Yapacakların benim olacaklar sen.
    Ben her şeyim,
    Sen ise ben...

    Neredeyim,neredesin...
  • Etrafında kilometreler boyunca uzanan ağaçlar arasında, arkasında kendisini diğer şehirlerden ayırt etmemizi sağlayacak bir isim bile bırakmadan kaybolmuştu...” Bunlar, bugün Maya kalıntılarını gören turistlerin hâlâ yaşadıkları ve Maya’nın çöküşünü bu kadar büyüleyici bulmamıza neden olan duygulardır. Maya hikâyesinin, tarih öncesi yıkılışlarla ilgilenen bizler için çeşitli avantajları bulunmaktadır, öncelikle, eksiklikleri olsa da, elimizde Maya’nın tarihini, Paskalya Adası ve Anasazi tarihinden çok daha detaylı şekilde ortaya çıkarmamızı sağlayacak yazılı kayıtlar mevcuttur. Eğer Mayalar sadece avcılıkla uğraşan ve mimari açıdan hiçbir şey üretmemiş bir toplum olsaydı, şu an büyük sanat ve mimariye sahip Maya şehirlerini inceleyen bu kadar fazla arkeolog olmazdı, iklimbilimciler ve paleoekologlar son zamanlarda Maya’nın çöküşüne katkıda bulunan eski iklim ve çevre değişikliklerine ilişkin birçok işaret görmüşlerdir. Son olarak günümüzde, eski yurtlarında yaşayan ve Maya dillerini konuşan pek çok Maya insanı bulunmaktadır.
  • Maya’ya bir bölüm ayırmamızın diğer bir nedeni, orantısız şekilde küçük topluluklardan oluşan, her nasılsa kırılgan ve coğrafi olarak izole edilmiş çevrelerde bulunan ve çağdaş teknoloji ve kültürün gerisinde kalmış geçmiş toplumlarla ilgili diğer bölümlere bir panzehir olmasıdır. Maya böyle bir toplum değildi. Aksine kültürel olarak Kolombiya öncesi Yeni Dünya’nm en ileri toplumuydu (ya da en ileri olanları arasındaydı), bugüne kadar korunmuş geniş bir yazı arşivine sahipti ve Yeni Dünya medeniyetinin (Mezoamerika) iki kalbinden birinde yerleşmişti. Bulundukları çevre, karst araziyle ve beklenmedik şekilde yağan yağmurlarla bağlantılı birtakım problemler arz etse de, dünya standartlarınca dikkat çeken bir kırılganlığı yoktu ve kesinlikle eski Paskalya Adası, Anasazi Bölgesi, Grönland ve modern Avustralya’ya göre çok daha az kırılgandı. Çöküşlerin sadece kırılgan bölgelerdeki küçük çevre toplumlar için bir risk olduğunu düşünmek gibi bir hataya düşülmemesi için, Maya bizi çöküşlerin en ileri ve yaratıcı toplumlarda da olabileceği konusunda uyarmaktadır.