Gazap Üzümleri'ni hâlâ okuyorum. Fakat şimdiden hissettiğim şey şu: Steinbeck yoksulluğu anlatmıyor sadece; insanın dünyadaki yerini sorguluyor. Bir evini kaybettiğinde aslında neyi kaybeder? Toprağını mı, anılarını mı, kimliğini mi?
Belki de insanın en büyük korkusu aç kalmak değil, ait olduğu yerden kopmaktır. Çünkü bazen insan ekmeğini kaybetmeden önce anlamını kaybeder.
Kitap ilerledikçe anlıyorum ki yoksulluk, yalnızca cebin değil, dünyanın insana karşı sessizleşmesinin de adıdır.
Benim, Kemale kabiliyetli kardeşim!... Hak, muradınızı gerçekleştirsin.. Bu dünya, sadece ahiret ekininin tarlasıdır. Yazıklar olsun o kimseye ki, bu dünya fırsatını kaçırır, kabiliyet toprağını ekmez ve fazilet tohumlarını heba eder.
kucağıma aldım aşkı
baktım olacak gibi değil, kalbime bastım
sen ki benim en kurak toprağımdın
yağmur suyu hürmetine sana kandım
kandım... içe içe yandım.
yalnızlığımsan da, yalnızsan da gel artık
sözüm geçmez oldu kalbimde silkelenen atlara
bitmemiş bir şiir gibi
ya da yitirilmiş, hatırlanmayan
gökyüzünde bile dikiş tutturamayan martılar
artık hangi denize sığar
artık hangi hayali süsler
sanki bir şeyler hep eksik kalacak, bir şeyler
toprağının altında upuzun bir su olacağım
gözlerimle kamaştım bedenine sanki
yağmurun önünde utanmadan ağladım
iki denizfenerinin bana gözkırptığı o gece
silivri'de bile, seni hiç aldatmadım
boynundaki o cumartesi kokusu
nerden geldi, nerden sızdı yalnızlığıma
sana baktıkça içimden koşmak geliyor...
Avrupa'dan kalkıp gelenlerin ne humustan ne de falafelden haberleri vardı ama yine bunları "otantik Yahudi mutfağı"nın yemekleri ilan etmişlerdi. Katamon'daki köşklerin "eski Yahudi evleri" olduğunu söylemişlerdi. O toprakta yaşayan, onu seven, ekip biçen atalarına ait tek bir fotoğrafları yahut da eski bir çizimleri yoktu. Yabancı ülkelerden gelip Filistin'in toprağını kazmışlar ve Kenanlılara, Romalılara ve Osmanlılara ait sıkkeler çıkartıp onları "kadim Yahudi kalıntıları" diye satmışlardı. Yafa'ya gelmiş, karpuz büyüklüğündeki portakalları görünce, "Duyduk duymadık demeyin! Yahudiler portakallarıyla bilinirler!" demişlerdi. Halbuki o portakallar, narenciye yetiştirmeyi sanat haline getirmiş Filistinli çiftçilerin yüzlerce yıllık emeğinin meyveleriydi.
"Zira bir ülke altın madenleriyle zengin olmaz;toprağının verimliliği, sanayii ve ticaretiyle olur, ki bunlar da genellikle altın bölgelerinde eksik olan şeylerdir. "
Anadolu ve Rumeli ufkun iki ucunda iki ahşap konak gibi yanıyor; yangından çıkanların uçan saçlarıyla ufukta insanlar koşuyor: Doksan üç muhacirleri... Muhacir, gideceği yer olmadan biteviye yürüyen hayalettir; adını bilmediği bir başka hayaletin ekmeğini yiyecektir. Fakat Moskof atı ve neferinin altı ayaklı vahşetle kovaladığı Türk muhacirine nisbet başka muhacirler seyyah kadar eşyalı, erzaklıdır
93 harbinde üç şeyin hududu yoktu: Hastalığın, açlığın, vatan toprağının! .. Alevde iki göz, demirde 32 diş: Bu, Moskof ordusu, Moskof süngüsü idi! 93'te ölümün uykudan uyanmış gibi sersem bir hali vardı: Kudurmuş kurt bile, kazalaşan kader bile ölümü bu kadar haksız bir şekle koyamamıştır. Dünyanın her yerinde aczin muhterem olan dört şekli (çocuk, kadın, hasta, ihtiyar) Moskof bayrağı altında yürüyen ölümün ilan ettiği müsavat önünde bir asker gibi demirle öldürüldü. 93 muhacirinin Edirne'de gömleği, Ayastefanos'ta eti, İstanbul'da derisi yoktu.