esra k., bir alıntı ekledi.
13 dk. · Kitabı okuyor

Çünkü aklın,
her şeyi tutkuya dönüştürmek gibi
tuhaf bir köyü vardır

Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 95 - Everest Yayınları)Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 95 - Everest Yayınları)
Nazlıcan Arslan, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatini çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Satranç, Stefan Zweig (Sayfa 10)Satranç, Stefan Zweig (Sayfa 10)

“Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü benim kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
“Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” bir çocuk demiş.”

Meri, Beyoğlu Rapsodisi'yi inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Okuduğum 4. Ahmet Ümit kitabı idi Beyoğlu Rapsodisi. Öncelikle tadı damağımda kalan bir kitap olduğunu söylemeliyim. Her ne kadar asıl olaylar yaklaşık 250 sayfa sonra başlamış olsa da, oraya gelene kadar sıkmadan karakterleri ve olayın nasıl gelişeceğini anlatmış Ahmet Ümit. Bir sonrakine geçmek için heyecanla okudum hep bölümleri. Bazı kısımlarda sürekli aynı konu üzerinde dönüp duruyormuş hissi yaratsa da insanı sıkmayacak bir süreklilik bu. Okuyanları da bunaltacağını düşünmüyorum.

Karakterleri çok güzel çözümlemesi yanında, Ahmet Ümit bu kitabında gerçek bir Beyoğlu, eski adı ile ‘Pera’ fotoğrafı çekmiş bize sokak sokak. Nerede ne yenir, ne içilir, nerede gezilip alışveriş yapılır, hangi yollarda hangi saatlerde trafik vardır, hangi sokaklar tehlikeli, hangileri sakin hepsini ayrıntısı ile anlatmış. İstanbul âşıklarının kesinlikle Beyoğlu betimlemeleri için okumaları gerektiğini düşünüyorum. Beyoğlu’na hiç gitmemiş olmama rağmen, bir gün yolum düşerse bu kitap sayesinde nereye ayak basıp nereden uzak durmam gerektiğini çok iyi saptarım herhalde. Şu ana kadar okuduklarımdan çıkardığım neticeler doğrultusunda, bu betimlemeleri çoğu kitabında yapıyor sanırım yazar. Olayın geçtiği mekânı tarihi dokusu, sosyal yaşantısı, mimarisi, kendince iyi ve kötü yönleriyle öyle bir betimliyor ki, hepsi gözünüzde canlanıyor. Bahsettiği yerlere gitmiş olsanız hiç yabancılık çekmeyeceğinizi hissediyorsunuz çoğu okur gibi. Bu yönüyle Ahmet Ümit’in birçok kitabının bir romanın yanında aynı zamanda şehirleri, semtleri tanıtan bir broşür, bir gezi rehberi gibi işe yarayabileceğini düşünüyorum. Sizi romanını okuturken aynı zamanda o mekânda yaşatmayı başarıyor.

Tekrar Beyoğlu Rapsodisi’ne dönecek olursak, kesinlikle şaşıracağınız bir son yazmış. Bazı okurlar gibi tuhaf bulmadım ancak sonuca çok çabuk, birkaç sayfada ulaşması bende minik bir hayal kırıklığı bıraktı. Olayların gelişimini bölümlere yayarak yazmış olması gibi, katili bize verirken de aynı ölçüde geniş tutmuş olmasını isterdim sonuç kısmını. Son 20 sayfada her şey çabucak oluyor ve siz katile şaşırmakla bu kadar çabuk ve keskin bir şekilde ortaya çıkmasına şaşırmak arasında gidip geliyorsunuz. Buraya kadar neredeyse katille ilgili bir fikir yürütmeniz imkânsız. Katili tahmin edemiyor oluşumuz güzel ancak yine de buralara kadar bize ciddi manada bir iki tane şüpheli vermiş olmasını isterdim. Buna rağmen kitabın kapağını kapattığımda uğradığım şokun etkisinden bir süre çıkamadım. “Ama nasıl olur ya?” diye kendinize soracağınızdan eminim.

Okumaktan zevk aldığım ve asla pişman olmadığım, kaliteli bir Ahmet Ümit kitabı oldu benim için. Hayata, İstanbul yaşamına, siyasete, tarihe dair ufak dokundurmaları dahi sizi rahatsız etmeyecektir tahminimce. Kitap bitince gerçekten kalemine bir saygı duyuyorsunuz yazarın. Eğer kitaplığınızda varsa okumayı, edinmeyi düşünüyorsanız da satın alıp kitaba başlamayı geciktirmeyin derim.

Selda, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bu gezegende tuhaf şeyler oluyor, sistemli bir tuhaflık... Kurulan bu ilkel yaşantıya işçi yetiştirmek için geliştirilmiş bir eğitim sistemleri var. Yavrularını prototip bir şekilde, insan organizmasının en büyük özelliğinin, bireylerdeki farklılıklar olduğunu anlamamış bir halde eğitiyorlar. Kalıplar var, ya bu kalıpların içinde konfordasın ya dışında cehennemde. Kalıplara uygun olmadıkları belirlenen çocuklara ilaç veriyorlar. Evrenin, bu insansıların saçmalıklarını değiştirmek için gönderdiği ruhları ilaçla uyuşturup zehirli sistemlerine uymayan herkesi dışlıyorlar.

Aeden, Akilah Azra Kohen (Sayfa 348)Aeden, Akilah Azra Kohen (Sayfa 348)

Eskici
Vapur rıhtımından kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeğe gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar;
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardım ile halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi, gürül gürül işleyen vinçlere, üstleri yazılı can kurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmaları ile de güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı. Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul'daki gibi:
Hasan gel!
Hasan git!
Demiyorlardı ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
Taal hun yâ Hassen.


Taal hun yâ Hassen.
Diyorladı yanlarına gidiyordu.
Ruh yâ Hassen.
Derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu, Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakil çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçe­ er de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarda keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti: göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile. Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.


Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağı ile göstererek sordu;
- O ne?
-Cemel! Cemel! dedi.
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulak­larından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallana sallana kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs.
- Yâ habibi! Ya aynî!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Bir­çok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle, haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.
Hep sustu.


Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak gelen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Eskici iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkıyordu ki... Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul'da gördüğü maymun gibi, avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.


Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu.
- Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
Türk çocuğu musun be?
İstanbul'dan geldim?
Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
Eskici saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına, kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve güldüğü, İstanbul taraflarından geldiği için Hasan şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?


Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu:
- Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini söyle salladı. Uzun iş mânâsına ve mırıldandı:
- Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan. Durmadan, dinlenmeden nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de ara sıra "Ha! ya? öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişmeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.


8 Hasan, yüreği burkularak sordu:
Gidiyor musun?
Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları bir biri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini, geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
- Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
- Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı nasırlanmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı ama yapamadı, kendisini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

REFİK HALİT KARAY

Hilal, bir alıntı ekledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Yalnızlık tutkularda gezer çoğu kez;
körkütüğünden sırıksıklamına,
zilzurnasından akla yatkınına kadar
bütün tutkularda.
Çünkü aklın,
her şeyi tutkuya dönüştürmek gibi
tuhaf bir köyü vardır;
ve tutkular,
insanı tutmaya yarayan en eski kulplardır
-ki, birini göğe çıkarır
ya da yere batırırken
çoğunlukla oralardan tutulur.

Bu yüzden,
önce tutkuları öğrenilir insanın,
sonra tutkuları unutulur.

Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 95 - Everest Yay.)Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 95 - Everest Yay.)
Persona Non Grata, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

İdam cezasi son derece aptalca, salakça, dehşetli biçimde bilinçdışı. " Ölünceye değin boynundan asılmak" toplumun tuhaf bir ifade biçimi...

Yıldız Gezgini, Jack LondonYıldız Gezgini, Jack London
minerva, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okuyor

Geceye Direnme
Vaktiyle zirvelere âşık olan, sonra da hayâl kırıklığına uğrayan bizler, sonunda düşüşümüze canı yürekten bağlanırız; tuhaf bir infazın aletleri olarak, koyu karanlıkların sınırına, geceye bağlı alınyazımızın hudutlarına dokunma yanılsamasıyla büyülenerek, düşüşümüzü tamamlamak için acele ederiz.

Çürümenin Kitabı, Emil Michel Cioran (Sayfa 61 - Metis Yayınları)Çürümenin Kitabı, Emil Michel Cioran (Sayfa 61 - Metis Yayınları)

Bir kişi bütün dünyayı sevincine katar da güldürür, ağıdına alır da ağlatır. Böyledir bu. Bir tuhaf yaratıktır şu insanoğlu