• 169 syf.
    ·4 günde·8/10
    'Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku' kitabı ile tanıştığım İlhami Algör'den okuduğum 2. kitap. Tabii ki ilkinin tesirinde kalarak hiç düşünmeden aldım. İlhami Algör'ün müthiş bir kalemi var. O kadar güzel kelime oyunları düşündürücü birçok söylem mevcut ki kitapta, hayran olmamak elde değil.
    Kitapta kendi yaşadığı olayları ve kendini sorgulayan bir genç var. Ve bitmiş bir ilişkisi, kopuk bir aile yaşantısı var. Kendi tabiri ile 'ismi lazım değil' bu genç sürekli iç sesi ile bir konuşma halinde ve hayaline geçmişte yaşayan insanları çağırıyor, o an yaşayan insanları çağırıyor. Onlarla konuşuyor, onları birbiriyle konuşturuyor. Müthiş diyaloglar ortaya çıkarıyor. Kitapta altı çizilecek o kadar çok cümle var ki yetişemedim bile.
    Okurken çok keyif aldım ve yazarın kalemine bir kere daha aşık oldum. Ama araya sıkıştırdığı birkaç cümle, bilmiyorum sanki 'bu kadar güzelliğin arasına şunları sıkıştırayım da okunsun, zihinde yer etsin' düşüncesi ile yazılmış gibi geldi. O da beni müthiş soğuttu çok tuhaf bir durum. Yani hem severek okudum, hem okumak istemedim ve acayip bir ikilemde kaldım. Bu durum birçok kişiyi rahatsız etmiyordur eminim fakat bendeki bu saplantı değişik bir durum. Hani açık açık bir konuyu işlemek vardır, hangi fikir ve düşüncede olursa olsun alır, tamamını okur ve fikir üretirim. Onunla ilgili araştırma yaparım ama böyle ufak ufak çaktırmadan kitabın içine yerleştirilmiş bir şeyler bunlar rahatsız ediyor. Bu durumu saymazsak çok tat alarak, zevk alarak okudum.
  • 476 syf.
    ·12 günde·9/10
    Yazar, romanını böyle tarif ediyor. Daha yazarken tuhaf, acayip, değişik olacağını bildiğini söylüyor. Haklı. Ayrıca bu, okuması zor bir kitap. Özellikle ilk çeyrekte zorlanıyor insan. Ardından dil kullanımı ile ilgili aşağıda açıklayacağım zorluklar devam etse de anlatımdaki, kurgudaki yine aşağıda değineceğim mesele anlaşılınca hem daha kolay devam eden hem de merak uyandıran bir hal alıyor. Beraber olmaktan haz aldığım bir arkadaşımla buluşmadan bir saat önce son sayfalarını okumaya başladım. O gelmeden kitabı bitirmeyi umuyordum, olmadı. Son iki bölüm kaldı. Arkadaş geldi. Hoş bir sohbet, laf lafı açtı, derken ben “Artık söz bitti, karşılıklı oturup kitaplarımızı okusak mı yaw?” deme aşamasına geldim. Zira Galip ne yapıyor, merak ediyordum.

    Öyle paldır küldür yazmaya başladım ve bunu 1K’da inceleme kısmına ekleyeceğim ama bu kitabı incelemek haddim değil. Zaten benim ilk Orhan Pamuk okuyuşum. Sadece, bu kitabı okumak konusunda kararsız insanlara bir fikir vermek ve okumayı düşünenlere okuma deneyimini kolaylaştırabilecek bir iki noktaya değinmek amacıyla yazıyorum. Yazacaklarım hayli dağınık olacak, rahat okuyun, birleştirmeye bir bütün oluşturmaya çalışmayın. Zaten bir bütün de etmez.

    Son söylenecek şeyi en baştan söyleyeyim. Bu kitap özellikle ilk çeyreğindeki ZORLUĞUNA RAĞMEN OKUMAYA DEĞER. Kesinlikle değer. Bu, (öyle aman aman bir okuma geçmişim olmasa da) benim daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyor. Olumlu anlamda çok değişik. Hatta öyle ki bu yazarın yazdığı her şeyi okumalıyım, dedirtti bana. Bu düşünce bende Dostoyevski, Tolstoy ve Atay için gelişmiş ve bunu büyük ölçüde gerçekleştirmiştim. Sırada bu minvaldeki yazar olarak benim için artık Pamuk var.

    Şehirde, etraftaki insanların olduğu herhangi bir yerde bir iki saniye etrafınıza bakın. Neler göreceksiniz? Onlarca kişi, bir sürü nesne, birkaç hareket, birkaç bakış, bir çuval detay. İşte Pamuk, bu manzaradaki tüm bunları bir kazana koyup başınızdan aşağı boca ediyor. Sahneyi canlandırmakta güzel bir etki yaparken okuma yükünü de artırıyor, cümleleri karmaşıklaştırıyor. Birçok detayın aktarıldığı uzun cümleler aslında yapıları basit olsa bile okuması zorlayıcı olabiliyor.

    Ama kitabı okumayı zorlaştıran asıl şey cümlelerin yapısının zorluğu. Birkaç örnekle açıklayayım.

    “Galip telefonu fişten çekti. Dün ilk gördüğünde aklına takılan bir yıllığı koridordaki dolaptan alıp, akşamları yorgun argın buraya döndüğü zaman Celal’in oturduğu koltuğa oturdu.”

    Şimdi bu cümleye Galip ile başlıyoruz yorgun argın dönme meselesine kadar Galip’teyiz. Demek ki yorgun argın dönen kişi Galip diye düşünürken birden Celal çıkıyor. Meğerse akşamları yorgun argın dönenin Celal olduğunu ancak yorgun argın gelme kelimelerinden sonra algılayabiliyoruz. Gizli bir o göndermesi cümlenin gerisine değil ilerisine atıfta bulunduğu için okuyucu anlamın beklemediği gibi çıkması sonunda cümleyi ancak yeniden okuyarak kavrayabiliyor. Aklımıza hemen geliveren çözüm, “Celal’in” kelimesini öne taşımak ama o haliyle de Celal yorgun argın gelmişken Galip’in koltukta oturduğu anlamın çıkması tehlikesi var. Yani cümlenin muhtemelen en düzgün hali yine kitaptaki. Ama anlamak için iki kere okunmaya muhtaç.

    “Alaaddin’in, gövdesine don lastikleri ve mandallarla renkli dergiler astığı kestane ağacının karanlık ve çıplak dallarına bakarken bir korku duydu.”

    Alaaddin’in, gövdesinde ağrıları olmasına rağmen koşar adım gelmesi falan diye akacak sanıyoruz. Gövde, Alaaddin’in gövdesi olacakmış gibi bir izlenimle okuyup tufaya düşüyoruz. Başa dönüp yeniden okuyunca anlamlı oluyor.

    “Maun bir masada oturan Katip’ine yazdırırken ancak kendisi olabildiğine inanırdı Şehzade.”

    Bu cümledeki ‘ancak’ın yeri dertli. İlk okumada ‘ancak kendisi olabiliyordu’ gibi oluyor. Yani sadece kendisi olabiliyor, başkası olamıyormuş gibi, lafın öncesiyle çelişen bir anlam çıkıyor. Buradaki ancak’lık veya sadece’lik durum bu yazdırma işiyle alakalı. Yani Şehzade sadece yazdırırken kendisi olabildiğini düşünüyor. O zaman bu ‘ancak’ı öne taşıyıp böylece ancak ile ilgili şeyin önüne alalım desek bu sefer maun masayla karışacak ve sanki sadece bu masada yazdırılırsa olabiliyormuş gibi olacak. O daha dertli. Yine en iyi alternatif yazarın seçtiği ama hala ikinci kere okunmakla anlaşılabiliyor.

    Buraya kadar verdiğim örneklerdeki gibi cümleleri sık sık iki kere okumak ihtiyacından gocunmazsanız başlayın bu kitaba. Veya benim yazdıklarımın hatalı olduğunu, bu cümleleri ilk seferinde yazarın kast ettiği gibi anladığınızı düşünüyorsanız zaten kitap sizin için zor olmaz.

    Romanın akışını kavramayı geciktiren ve zorlaştıran anlatımı da şöyle özetleyeyim. Üç kişi var. Avukat Galip, kuzeni, çocukluk aşkı ve eşi Rüya, Rüya’nın yaşça oldukça büyük, köşe yazarı üvey ağabeyi Celal. Birinci bölümden kitabın sonuna kadar tek numaralı bölümlerde (1, 3, 5, 7, ...) Galip’le beraberiz. Onu izliyoruz. Çift numaralı bölümlerde ise Celal’in Milliyet’teki köşe yazıları var. Bu iki bölüm dizisi en başlarda bağımsızmış, alakasızmış, gereksizmiş gibi görünürken sonradan yazar “Lakin ki öyle değildir,” dedirtiyor.

    Ben önsöz okumam, arkaya eklenen sonsözleri öyle aman aman oku diyen olmazsa sallamam. Hani aradığım bir şeyler olursa, dişe dokunur bir şey okuyabileceğimi düşünürsem sonradan bakarım nadiren. Arkadaş, sonsözü bile güzel olan kitap mı olur yahu? Herif çiçek gibi yazmış.

    Orhan Pamuk’un ilk kitabı olarak okumayı önermem. Black Mirror’un ilk sezon ilk bölümü izleyip bırakan insanların çokluğu gibi talihsiz sonuçlanabilir. Black Mirror’a ilk sezon ikinci bölümden başlayın, severseniz arada ilk bölüme dönersiniz. Bu kitap da bence öyle. Orhan Pamuk’a başka kitapla başlayın, severseniz, zor okunduğunu bilerek yüksek enerjiyle, sebatla gelin buna başlayın.

    Dünyaya dair ilke odaklı değil de tarihsel kişilik odaklı, tabusal düşünen insanları rahatsız edebilecek bazı laf sokmalar mevcut. Ama çok yer tutmuyor, olur o kadarcık. İdare edin.

    Kitapta bazı karmaşık, kimine göre deli saçması, kimine göre hayatın en temel meselesi olabilecek temalara sıklıkla değiniliyor. Değişik. Gerçekten zengin ve değişik bir düşünce dünyasını yansıtıyor. Okurken bu kitabı ve (ben buna benzer başka kitap bilmiyor olsam da) buna benzer kitapları seven, sıkça böyle şeyler okuyan insanları merak ettirdi bana. Bunlar nasıl insanlar? Onlarla sohbet etmek, düşünce ve hayal dünyalarına, zihin yapılarına yakından bakmak, yarenlik etmek isterdim onlarla. Dahası bütün bunları ortaya çıkarabilen yazar nasıl bir tip? Bunu sevenler başka hangi kitapları seviyor?

    Bu yazarın daha kolay okunan tavsiye edeceğiniz kitabı hangisidir? Lütfen yoruma yazın, okuyacaklarım listesine ekleyeyim. Ben şimdilik Kara Kitap hakkında yazılmış incelemeleri okumaya gidiyorum.