• [Birisi bütün gece hastanın başı ucunda ağlamış,
    gündüz olunca ağlayan ölmüş; hasta kalkmış, yaşamış.
    Nice rahvan at olur ki yolda kalır; buna mukabil,
    topal eşek menzile varır.
    Nice sağlam adamları toprağa gömdüler. Beri tarafta nice müthiş yara yemiş insan ölmedi.]
    Şeyh Sadi Şirazi
    Sayfa 378 - Meral Yayın Evi
  • SARI SICAK (1)
    Birinci Bölüm
    Gün doğmadan çay tarlasında çaylar arasında arı gibi çalışıyor kelebek gibi uçuyordum iki kardeşim anam cıvıl cıvıl yeşilin içinde noktalar...
    Ta ki babam gelene kadar o heybetli cüssesi ile yeri göğü inleten fırtınalı hortum ...
    Hüüpp içine çekti.
    Haşere ilacı ile ilaçlar gibi silleleriyle uçurdu; yerdeydik...
    Savrulduk üstüne basılmış sinek gibi...
    Sanki biz fazlaydık yada bu dünyada yerimiz yoktu...
    Arkadaşlarıma bakıyordum babalarına
    Koşuyorlardı kocaman sarılıyorlardı.
    Ciklet ,çikolata ,çakı ,saat elleri dolu gözleri ışıl ışıl ...
    bak babam getirdi diyorlardı...
    Bazen düşünüyorum neden niçin sevmedi babam beni ve kardeşlerimi anamı ,bulamıyorum tek bir sebep...
    Kapının önünde oturur ve seyrederdim diğer çocukları anaları babaları...
    Ve anlamaya çalışırdım ; çocuktum anlayamazdım...
    Akşam oldu mu korkular sessizliğin içinden çıkıp yüreğime yerleşirdi.
    Hepimiz odanın kuytu köşelerine siner
    Tıp oynar gibi sessizce içip zıbarmasını beklerdik. Anam arı gibi döner etrafında şikayet etmesin diye, dualar ederdi.
    Ama babam hiç bir şey bulamasa yemeğin tuzu çok olmuş diye anamdan başlar sırayla hepimizi elden geçirirdi.
    Tek kurtuluş büyümekti anamın ilk oğluydum ben büyürsem anamı kardeşlerimi koruyacak babamın dövmesine engel olacaktım...
    Hayallerim vardı...
    Burayı sevmiyordum hep duyuyordum komşu teyzelerden Hatçe'nin oğlu İstanbul’da iyi kazanıyor anasına kardaşına da gönderiyor...
    Aklıma geliyor nasıl hayaller kuruyorum
    Tan ağarırken yola çıkacağım otobüsün bagajında saklanacağım...
    Ver elini İstanbul...
    Ondan sonra bize acı yok...
    Hayaller işte...
    Düşlerin gerçek olmadığını öğrendim acı bir şekilde öğrendim...
    Bir kaç kez denedim her defasında yakalanıp babama teslim edildim sonrası ne ben söyleyeyim ne siz duyun...
    Kırıldı umutlarım...
    Alındı çocukluğum elimden...
    Ömür merdivenli ben hiç çıkamadım
    Sanki bir kuvvet yerin dibine doğru çekiyordu ve merdivenler ayağımın altından kayıp gidiyordu...
    İlkokul ortaokul iteleye kakalaya bitti...
    Lise daha zordu iki defa denedim çok zayıfım geldiği için kilere bağlayarak dövdü babam ...
    aslında az gelir sadece dövdü dersem...
    Üzerimden bir tır geçti desem daha doğru olur...
    Bir kaç gün sonra babam gidince anam açtı urganları gözyaşları içinde dokunmaya kıyamadı ...
    orada sıcak su leğenle yıkanmama yardım etti dilinde beddualarla temiz kıyafetleri giydim ekmek soğan su çıkın yaptım ve anama son kez sarılıp çıktım...
    Bir daha asla dönmedim...
    İstanbul otobüsüne bindim biniş o biniş...
    Kurtuluşa adım atmıştım...
    İstanbul da indim önce sokaklarda dolandım çok insan vardı ve hepsi koşturup duruyor ve bir sürü araba demek ki İstanbul’un taşı toprağı altın sözü gerçek...
    Yoruldum ve acıkmıştım deniz kenarında oturdum çıkını açtım biraz atıştırdım.
    İyi de nerde kalacaktım tanıdığım yok
    Nerde iş bulacağım diye düşünürken uyumuşum. Vapur sesleri ile uyandım.
    Baktım etrafında insanlar koşuşturuyor takıldım kalabalığın peşine. Elbette bir iş bulacağım. Önce iş ardından kalacak yer.
    Sonraları öğreneceğim istiklal caddesini üzerinde iş yerleri var. İçeri girdim ve tek tek sordum iş var mı diye. Çoğunlukla yok dediler. Yorulana kadar vazgeçmedim bir iki gün sürekli sordum.
    Sonunda çaycıya ihtiyacımız var dediler.
    Uçtum havaya hemen başladım çay tarlasında büyümüşüm zor gelir mi?!
    Çok sevdiler beni. Zamanla kalacak yer de buldum. Çevrem genişledi. Yeni şeyler öğrenmek haz verdi.
    Sonra bir gün farkettiler ki kalemi iyi kullanıyorum, şiir yazıyorum...
    Özlemim büyük. Anam kardeşlerim burnumda tütüyor. Bir kaç yere gönderdiler şiirlerimi beğendiler.
    Kanatlarım vardı martılar kıskanır.
    İstanbul ayaklarımın altında uçuyorum.
    Artık çaycı da değilim matbaaya geçtim
    Bu arada şiirlerime yoğunlaştım.
    Kapı açıldı, içeri sarışın kıvır kıvır saçları ile bir ceylan girdi; insan olamazdı!..
    SARI SICAK!
    Değil, değil düş görüyorum. Çimdik attım koluma ama orda duruyor bana bakıyordu.
    İyi günler dedi. Su Perisi şakıdı sanki. Baktı ben de ses yok...
    İyi günler beyefendi dedi.
    Kulaklarında sorun var der gibi baktı...
    Pardon hanfendi iyi günler dedim. Buyrun nasıl yardımcı olabilirim, dedim zor zahmet...
    Basılacak kartvizitim var örnek gösterir misiniz dedi.
    Hemen dedim. Örnekleri çıkarttım. İki de kahve söyledim sadeden. O kadar tatlıydı ki, şekere ne hacet; bal bal şakıyor sanki bülbül...
    Karar verdi, bitince adreslerine elimle teslim etmek sözüyle ayrıldık.
    Sonra ki günler de onu görmek için iş çıkışlarında tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıyor, her fırsatta bir kahve sözü alıyor derin gözlerinde boğuluyordum.
    Şiirlerim artık, özlem, vuslat, ana, kardeş bağırmıyordu .
    Aşk ayaklanmış hücremde
    Kalbimin içinde sen; senin içinde şiirlerime iliklenmiş bir ben. Benden içeri sarı sıcak bir sen.
    sen
    sen...
    Birinci bölümün sonu.













    SARI SICAK (2)
    İkinci bölüm
    —SARI SICAK KIZARDI AL AL gerdanından saçıldı turunçlar bal bal...
    Sevdalı matbaacı kuşlar gibi tünüyor iş çıkışları konduğu daldan salınıyor kapının koluna girip dansa kaldır beni diye inliyordu...
    Sarı Sıcak merdivenleri su perisinden hallice uçarak akarak geliyor...
    Sevdalı matbaacı yer ile gök arasında
    Uçsa kuş değil
    Açsa kök değil
    Sarı sıcak kollarında artık yer gök aşk
    Günle gece kavuşmuş artık vakit sarı sıcak...
    Yıldızlar kayıyor
    Gözler kapanıyor dudaktan kalbe ağıl ağıl bir türkü söyleniyor.
    Hayaller, umutlar ,düşler arasında körebe oynuyorlar...
    Matbaacı bir oğlumuz olsun, adı atadan, çehresini senden, yüreği benden olsun der...
    Umudu terkisine atardı.
    O günde Sarı Sıcak muhabbetini alarak eve gitmişti. Ertesi gün iş çıkışı diye konuştu her gün gibi..,
    Matbaacı iş çıkışında bekledi
    Bekledi
    Tırnaklarını yedi.
    Kapıyla kavga etti, küfürler havada uçuştu...
    Ama gelen giden yok
    Sordu her çıkana...
    Bugün gelmedi.
    Gelmedi.
    Haberiniz var mı?
    Adresi?
    Ya da nasıl ulaşırım?
    Kimseden cevap alamadı..,
    Kudurdu.
    Nafile.
    Sanki hiç yokmuş, tanımamış gibi…
    Her gün gitti iş yerinin kapısına
    YOK...
    Sırra kadem bastı..,
    Matbaacı artık sapıtmıştı. Her gün önce beraber gittikleri kafeler, restoranlar ardından meyhaneler, unutmak için içiyordu zil zurna oluncaya kadar..,
    Uzun bir zaman böylesi devam etti .
    Artık yoldan çıkıyor diye annesini aradı matbaanın sahibi, durumu anlattı davet etti ve annesini otagardan aldı .
    Oğlunun halini gören anne hemen evlendirmek lazım dedi. Bir iki güne kalmadan memleketten bir kız buldular.
    Bir akşam sarhoş matbaacı ile imam nikahı kıydılar..,
    Matbaacıya ne zaman sorsam nasıl evlendin diye, abi çok sarhoştum girmeyelim o konuya der...
    Bir oğlu oldu matbaacının adını atasından canını babasından çehresi sarı sıcak sevdasından..,
    Her gün oğlunu alır Sarı sıcaklı kahvelere gider; aynı masa, aynı sandalye bir eksik oturur bekler..,
    Aklından geçer hayalleri...
    Atasından addaş candan oğluna bakar, Sarı Sıcak’la yaptığı konuşmalar aklına düşer.
    -şunları söyledi, oğlunla babanla kuramadığın ilişkiyi kur, bu sefer rolleri değiştir babandan daha iyi bir baba ol! İncinen, öykünen yerlerini sar oğul babanla...
    Öyle de yaptı matbaacı. Şimdi atadan gelen yaralar kanamıyor. Sarı Sıcak’ın açtığı yara oluk oluk kanıyor...
    Günler geçiyor oğul okula başlıyor.
    Çantalar, kitaplar alırken şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor matbaacı...
    Nerdeyse oğlunu kaybedecek o kadar şaşkın...
    Sarı sıcak orada oda alışveriş yapıyor, pembe çanta görüyor elinde..,
    Önce anlayamıyor
    -Anne ne buldum diye konuşan, koşan kıvırcık siyah saçlı bir kız çocuğu ..,
    Matbaacı dışarı çıkıyor. Elinden tuttuğu oğluyla bir banka oturuyor, titreyen bacaklarına sahip çıkmak için...
    Nice sonra
    Sarı Sıcak görünüyor elinden tuttuğu kızıyla. İçim acıyor gördüklerime inanamıyorum...
    Önümden geçiyorlar şakıyan küçük Sarı Sıcak minik bir serçe...
    Görmüyorlar beni ve oğlumu ...
    Ardından bakakalıyorum, sanki yürüyen benim hayallerim, her adımda uzaklaşıyor düşüm, gecem gündüzüm...
    Ayaklarıma hakim olamadım peşinden sürüklendim oğulla ...
    Sürekli bir ses kulaklarımda
    Baba nereye?
    Baba nereye?
    Acıktım.
    Yoruldum.
    Neden sonra duruyorum.
    Sarı sıcaklar bir apartmana girdi.
    Biraz daha bekledim, ikinci katta ışık yandı ...
    Anladım ki akşam olmuş ...
    Etrafıma baktım, iyice baktım sonra, oğlumu kucağıma alıp eve döndüm.
    Şimdi merak had safhada...
    Ne oldu da terk edildim. Tek söz havalanmadan...
    İlk fırsatta hesap verecek en azından bir sebep...
    Gün ışımaya başlarken yola düştüm
    işte...
    Binayı karşıma aldım duvarı sırtıma bekliyorum bir açıklama.
    Otobüsler işlemeye, insanlar karınca gibi koşturmaya başladı ; arıyorum Sarı Sıcak bir yüzde şimşekler çaktıran gülümsemeyi...
    Çıktı kapıdan otobüs durağına doğru yürüyor saatine bakıp bakıp...
    Tam karşısındayım görmüyor.
    Otobüse el etti bindi ardından bende bindim.
    Kartlar basıldı gölge gibi izliyorum.
    Cam kenarına oturdu yanına oturdum.
    Farketmedi...
    İçim daha bir sızladı beynim zonkluyor ama sesim çıkmıyor...
    Kendimle çebelleşirken ellerine takıldı gözlerim aradı yüzük; ama yoktu...
    Ohhh dedim...
    Kendime şaşırıyordum.
    Aptallaşma seni hatırlamayan umursamayan Sarı Sıcak, sen hala yüzüğe bakıyorsun...
    Sanki ben çöpsüz üzüm.
    Düşünceler içinde kendimle savaş ederken izin verirseniz inebilirmiyim dedi
    Yüzüne baktım kaldım...
    Gözlerimiz buluştu, öyle ne kadar kaldık bilmiyorum...
    Sonra özür dedi devam edemedi göz yaşları sel oldu gitti
    Soramadım ; saramadım
    Kal geldi ...
    Hadi inelim konuşacaklarımız var dedi.
    Kedi gibi takip ettim.
    En dipte bir masa seçti ve oturduk.
    Garson geldi iki çay dedi ve anlatmaya başladı...
    Ailem dedi...
    Ağlamaya başladı..,
    Kelimeler ağzında yuvarlanıyor bir türlü anlatamıyordu...
    Bekledim mantıklı bir açıklama...
    Sensizliğin içinde kayboldum bile diyemedim...
    Sonunda döküldü sözcükler. Ailem üniversiteden mezun olduktan sonra baskı yapıyordu, ben de öteliyordum.
    En son buluştuğumuz gece eve döndüğüm de kapıyı açtılar; apar topar zorla, döve, söve götürdüler dinlemediler. Telefonumu çantamı aldılar. Karga tulumba arabaya bindirdiler. Zorla evlendirip kendilerince baş göz ettiler.
    Kız kısmı kendi başına yaşayamazmış.
    Bir kaç sene sürdü işkenceden farksız evlilik, ayrıldım; ilk fırsatta kızımı alarak kaçtım. Bir süre kadın sığınma evlerinde kaldım. Tehditlerden korunmak için kızımın ve kendi ismimi değiştirdik. Devlet korumasında iş bulundu, ev, derken yaşıyoruz. Silmeye çalışıyorum belleğimden acıyı; tek hatıra kalsın o da sen ...
    Sade ve sadece SEN...
    Çok sevdim çok...
    Ben seni terketmedim ...
    Ben benden çalındım...
    İlikledim yarama senden kalan hatıraları.
    İzlerim geçmişi bir eksik.
    Dolanırım kahkaların kol gezdiği masalarda ararım senli dizeleri.
    Ahhh dönebilsek!
    O mutlu günlere.
    Sade ve sadece,
    Bir çift göz,
    Bekleyen,
    Matbaacıya,
    Ahhh dönebilsek!..
    Arkası yarın










    SARI SICAK (3)
    telefon numaralarımızı alalım daha çok konuşacaklarımız özlemlerimiz var ama işe yetişmem lazım sonra kızımı alacağım müsait olunca arayacağım ve çok merak ediyorum sen ne yaptın ...
    El çabukluğuyla numaralar verilir görüşmek üzere hoşçakal der ve çıkar.
    Matbaacı kalır düşüncelerin içinde şimdi sevinsem mi üzülsem mi...
    Terketmemiş
    Aldatmamış
    Hala beni seviyor...
    Bu düşünceler bile silmişti öfkeyi boşa geçen yılları hatta içinde ılık bir meltem esiyordu...
    Şiirler
    Sarı sıcağım
    Ve geçen yıllar
    Umut kanadına yapışmış ürkek ürkek çırpınışta...
    Biraz sindirmesi gerekiyor kabullenişler
    Kolay değil ama iyi bir tarafı var sarıldı canıma hala beni seviyormuş benim onu sevdiğim gibi...
    Bu düşünceler içinde eve geldim baba diye açtı oğul öyle güzel sarıyor Kİ sanki canım havalanmış izliyor kahkahalarımızı
    Günün yorgunluğunu alan oğul
    Canıma can katan oğul
    Allah razı olsun senden
    Seni bana veren Rabbime şükürler olsun
    Sen de olmasan hayata tutunurmuydum
    Gerçekten oğul dünyaya geldi matbaacı onun için yaşamaya başladı.
    Aslında kötü bir evliliği yoktu karısı iyiydi hiç şikayet etmez ,kavga etmez ,istekte bulunmaz ağzı var dili yoktu...
    Ancak matbaacı sevmiyordu sadece acıyordu ...
    Çünkü sevdiği vardı ,unutamadığı ,hayelleri...
    Kim verebilirdi ki düşlerini geri
    Nasıl zevcen dedikleri yabancı bir kadını düşlerinde büyütebilir..,
    Büyütemedi de zaten
    Öyle işte oğulun annesi sadece bu kadar
    Oysa Sarı sıcak onun için düşlerin prensesi şiirlerinin ilham kaynağı
    Hayat...
    Günle doğar
    Ay ile biter
    Matbaacı için hayat
    Sarı sıcak
    Gerisi buzdan kesik
    Telefon çalar ekranda Sarı sıcak yazıyor
    Kaptığı gibi balkona çıkar
    Açar Alo demez
    Şiiri dizelerden çıkar ete kemiğe bürünmüş
    Alo der
    Yeter bu
    Yeter...
    Yarın iki de aynı yer der kapatır...
    Matbaacı oturur ilk baktığı saati akşam sekizi gösteriyor şimdi nasıl geçer onca saat...
    Ve saatler ağır da olsa geçer matbaacı buluşma yerine bir kaç saat önce izin alıp gelir beklerken düşüncelerine hakim olamaz hep hayalini kurduğu sarı sıcak yakmış gönlünün ateşini seyrine dalmış bir düşten diğerine harman olmuş hayaller denizinde kulaç atıyor garson da yirmi dakika da bir gelmese dünyada olduğunu hayatın devam ettiğini anlayamayacak...
    Güneşi doğmuş adım adım masasına akıyor yer kaymış uçan halı üzerinde annesinin beşiği gibi tıngır mıngır sallanıyor...
    Ayağa kalkamıyor ayaklarına hükmedemiyor kalbi yerinden çıktı çıkacak...
    Sarı sıcak merhaba diyerek sarılıp öptü...
    Matbaacı sarhoş öyle içerek değil mutluluk sarhoşu...
    Ben anlattım sıra sende...
    Hadi dinliyorum...
    Matbaacı silkinir ve başlar...
    Hatırlamak istemediğim bir batış çok zor çıktım kendi susuz kuyularımdan tam olarak çıktığımda söylenemez.
    Çok aradım İstanbul kazan ben kepçe bulamadım...
    Bulamadığım her günü şişenin dibinde kapattım çok defa intihar ettim ama öldürmeyen Allah öldürmüyor...
    Sarhoş olduğum bir gün imam nikahı ile evlendirildim ;anamın işleri belki hayata tutunurum ümidi ile evlendirildim nasıl bir çukursa sonra apar topar askere gittim orada başladı kuvvetsizliğim hiç bir şey yapamıyor eğitimden sonra ayağa kalkamıyordum silah eğitimlerinde hedefi çift görüyor netleştiremiyordum bir kaç kez arkadaşlarımı yaraladım göremiyordum sonra revire çıkarttılar tahlil üstüne tahlil ,beyin emarı ve belden sıvı almamız gerekiyor dedi askeri doktorlar tamam dedim yapıldı çok zordu
    Tanı koyuldu MS hastalığı dediler; şaşırdım hiç duymamıştım nasıl dedim beyin ve omurilikten gelen emir komuta zincirinin bozulması ; beynin gönderdiği komutların yapılamaması...
    Anlamadım dedim...
    Ağzım açık kalmıştı hala söylediklerini hazmedemiyorum ben herkes gibiyim
    Dr anlatmaya başladı daha düz anlatayım
    Örneklendireyim ...
    Diyelim ki telefonun şarjı bitti takıyorsun şarja yarım saat olmuş ama şarj dolmamış ancak kapanmayacak kadar dolmuş kabloyu çıkarıp takarken farkediyorsun ki
    Kablonun etrafı soyulmuş teller çıkmış napıyorsun kabloyu sarıyorsun ki şarj olsun.
    İşte bizim beynimizde de plakalar var etrafı miyelin tabakası ile çevrili emir komuta zincirinde bilgilerin yada mesajların iletilmesini sağlayan ,buraya kadar anladık mı..
    Kafamı sallıyorum şaşkınlık içinde...
    Şimdi senin plakalar miyelin tabakasını yitirmiş onun için çift görüyorsun onun için denge sağlayamıyorsun ayakta durmak zorlaşıyor...
    Nasıl düzelirim...???
    Tedavi...???
    Neden olmuş ...???
    Sakinleşelim önce kavrayacağız kabul edeceğiz sonra başlayacağız.
    Bu şekilde askerlik yapamazsın heyete girip rapor Alman lazım.
    Sonrası muafiyet belgesi ile askerlik bitti
    Bende bittim...
    Tedaviler ataklar ardı arkası kesilmedi
    Yaşıyormuşum , gün doğmuş gün batmış
    Farkında BİLE değilim...
    Bir oğul var hayata bağlayan birde senin bitip tükenmeyen közün ...
    Sarı sıcak gözyaşları arasında dinler ve kollarını açıp senin sarı çiçeğin bir sana açar bir sana kokar gerisi kurumuş toz toz
    Der matbaacı sarılır ...
    Sonra her gün buluşurlar ayrı oldukları her anda yazışırlar...
    Ama ne yazma sarı sıcakta içini dökercesine dizeleri ağlatır ...
    Matbaacı da özlemini mısra mısra üfler sevdiğinin kulağına...
    Dilimin döndüğü içimin çağladığı ince belli kalemin hükmü...
    Zinhar yürekten kovalamalı hüznün gözyaşlarını...
    Ferman dinlemiyor içimdeki çoçuğun
    Ağlayan sesi...
    Susuz açan kaktüsün yazgısı
    Harlı ateşin közü
    Karartma geceleri
    Umarsız küçüğün sözü
    Mayasız özü
    Korku yayılışa geçer sarar gözü
    Sonbahar giydirir örtü
    Çare-Siz kumar
    Maviden Umar
    Atar eteğindeki taşları
    Akar zındık gözyaşları
    Mesaj atar Sarı sıcak ertesi sabah matbaacı ...
    —Günaydın
    —Günaydınnn mükemmelsin çekirge....
    —Gerçekten mi
    —-Ben umutsuz vaka diye düşünüyorum
    —-yooo gayet başarılı...
    —-Diyorsun
    Hece ölçüsü yok Kİ
    Yani başaramadım
    ——hece olayı başka...
    sen serbest yazıyorsun...
    hece zor bende tam manasıyla yazamıyorum onu...
    Başka bir tane daha yazar sarı sıcak
    ESKİMEYEN EKSİ EKİM
    Vakit Eylül’ün son saniyeleri
    Bir kaç saniye sonrası Ekim
    Ek-si-liş-im
    ESKİ EKİM
    Ne doğru ...
    Eksiğim çookkk
    Eskimeyen eksi Ekim
    Yalansız dosdoğru
    Çokkk eksiğim çoookkk...
    Ortak bir dilde özlemi bağırıp
    ÇIĞIRIMDAN çıkıyorum...
    DUYAR mı...
    Sanmam acıyı büyütüp BÜYÜTÜP Dizelerle saracağım hepsi bu...
    Hepsi buuuu...
    Eksilişler...
    Eskimeyen eski EKİM
    —-Beğendin mi
    —-Hemde çokkkk
    biraz daha da uzayabilir bu şiir küçük dokunuşlarla...
    —-Mesela
    —-onu sen tasarlayacaksın çekirge ——Hımmm
    —-bak mesela zincir kafiye denediğim bi şiir bu...
    Sarı sıcak yazar
    İpin ucu serde
    Un serdim yerde
    Ekim hanım koş
    Sardı beni ateş
    —-Güzel
    —-De ben beceremiyorum
    ——ben çok becerebiliyom da sanki

    ——Sen iyisin
    Hafife alma
    —-/öyle olduğumu söyleye söyleye gaz veriyola...
    ——Ağır bir ünlem işaretisin
    ——Güzel bir benzetme...
    ——Ben de kırık nokta
    ——/nokta kırılınca virgüle döner...
    soluklanmak için...
    ____Nefes alamıyorum
    Soluksuz günü yudumluyorum
    Nefeslen neşelen
    silkin sonbahar hüznünden...
    yudumladığın gün yansın,
    dudaklarının dokunuşuyla...
    dön,
    bak bana...
    gamzelerinde rengarenk çiçekler,
    uçurtmalarla...
    ——Waaaaaawww
    Çok güzel
    Aslında ünlemden başlayıp devam etse konuşmayı şiirleştirsen süper olurdu
    ——olurdu ama ben olurdu...
    ——Sensin zaten Soooonnn şair
    Düşünüyorum
    Bir kere demiştin sonra
    Şiirle her şeyi yaptın sonra
    Sonra
    Çok düşündüm
    Sonrası Son Nefes
    Son nefese kadar son şiiri okumaya devam
    —-şiirin sonuna nokta mı,
    yoksa bir ağır ünlem mi koymalı...?
    —-Ünlemin altında kırık bir nokta
    Ünlemin altında ezilen kırık bir nokta
    Daha doğrusu
    —-ezilmek?
    yücelmeli o kendini kırık hisseden nokta...
    devleşmeli harfleri sesleri sözcükleri...
    isyan ateşi gibi...
    yanmalı barikatlar...
    alev topu sözler
    yakmalı ortalığı...
    sertleşmeli...
    rüzgarlar gibi sert esmeli...
    yakmalı değdiği her harfin yüreğini ki;
    bir daha kimseler bir noktayı kırmaya
    cesaret edememeli...
    —-Sen ne güzel bir ünlemsin
    Kara çarşaflarla bezenmiş sofamı...
    Ebem kuşağından hallice
    Yüreğimdeki prangayı sökercesine...
    Itıra renk katarcasına
    Baharın ayak sesleri
    Adım adım geliyor
    Rengini aldan
    Ala ala geliyor
    —-Bi daha oku...
    —-Hangisini
    —-son yazdığını...
    duygu tamam
    ama bi eksik var sanki...
    —-Hımm kahvaltı yaparken yazdım
    —-afiyet olsunnnn
    —-Çok zorluyorsun yaşlı beynimi çekirge...
    —-Yaşlı beyin
    Akıllıca
    Kafa kağıdı derler eskiler
    Senin kafa kağıdın küçük
    Ergen sivilcesi gibi
    Biliyorsun
    İtiraz edeceğimi
    Ondandır beyne bağlayış
    Akıl küpü ÜNLEMİM.!!!!
    —-susuyorum dinle...
    Sarı sıcak bir yaz güneşi girdi sen girince şu kapıdan...
    Süpürdü saçları hazanın tüm sararmış hüznünü
    bakamadım göz alıcı gülümsemene...
    ama içimde gümbür gümbür,
    gürül gürül çağladı kokun...
    gel otur kıyılarıma,
    ve ruhumun doruklarına dokun...

    KAN/Atsız BİR ÜRKEK SERÇE
    Ömür diyorum ömür
    Bugün mü
    Yarın mı
    Son nefeste
    İçim şehla
    Dışım ebem kuşağı
    Oysa karadan bir kırık NOKTA...
    Belki son nefestir
    Aldığım
    Verdiğim
    Umuda
    kanat taksam Ne YAZAR
    TAKMASAM NE YAZAR...
    Kanatsız bir Ürkek serçeyim
    gören de var
    Görmeyen de
    Duyan da Var
    Duymayan da
    Umurumda mı
    Ne takdir beklerim
    Ne yüceltilmek
    İçimi boşaltıyorum
    Sen ordan isyan de
    Ben buradan direniş
    Son nefese inceden serzeniş
    SARI SICAK
    SON MU...
    Matbaacı boşanamaz
    Sarı sıcak evli bir adamla olamaz
    Aşk yolu bu su akar yolunu bulur...
    Kurgusal değil duygusal...
    Kim bilir belli mi olur
    Belki son nefeste
    Belki son şiirde
    Belki son mısrada
    Buluşurlar...
    Bitti.
    SİBEL KARAGÖZ
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE Grigory Petrov
    TARİHTEN İBRET
    Kitaba ilgiyi üstüne çeken bir başlıkla bir bölümle başlanmış Moskova’daki Devlet Tiyatro'sunun duvarlarında oluşan çatlakların bir süre sonra temellerden çatıya uzanarak artmasını zamanında en sağlam bina temeli ahşaptan yapılmasınin ardından gevşek olan zemine kazıklar çakılarak ustüne de kalın taş duvari örülmüş.
    dayanıklık bu kadar sağlanabiliyormus fakat zamanla ahşap direkler çürümeye temel kaymaya başlamış binayı yıkmak yerine köşelerinden başlayarak temelleri açıp direkler yerine sağlam granit taşlar yerleştirmişler,binayı yenilemişler.
    Bu durum Devletlerin tarihi ve ulusların hayati ile ilişkilendirilmiş.

    KAHRAMANLAR VE MİLLET
    Bir devletin güçlü veya zayıf oluşu kitapta şu sözlerle özetlenmiş “Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur.”ve her ulusun tarihini kim yaratır sorusuna iki büyük filozofun görüşünü eklenmiştir birincisi
    Büyük İngiliz filozofu Carlyle kahramanlar Leo Tolstoy ise halkın birer yaratici olduğunu ileri sürmüş ilgili konularda eserlerinde düşüncelerini ifade etmiştir.
    SUOMİ'NİN TARİHİ
    Yazar Finlandiya'yı anlatirken biz okuyuculari umutlandırıyor,Fin ulusunu anlatırken hayranlığını gizleyemiyordu.Ulusun kültürü her bir Fin ulusunun vatandaşının durmadan dinlenmeden çalışmaları sonucu ilerlemiş muasır medeniyetler seviyesine ulaşmıştır.Isveç egemenliği altında kaldıkları zamanlar Finler her anlamda bilim,kültür ekonomi,düşünce ve ahlakta geri kalmış ve yazar bunu yani Fin ulusunu bu süreçte küçük havasız bir mahzende yetişen zayıf bir çiçeğe benzetmiş ben eğitimden yoksun kalan bir çocuğa benzettim.
    Rusya ve İsveçliler arasinda 1808 yılında yasanan savasta Rus Çarı l. Aleksandır Finlandiya’nın yarısını ele geçirmiş ardından Fin Ulusal Meclisinin “Şeyim”i toplanmaya davet etmiş bunu ustune toplanmış ve Çar’ın rusya’ya katılmayı kabul etmiştir.
    Finlandiya isveç’in boyunduruğu olmayı bırakmasının ardından Rusyaya bağlı bir ülke olmaya başlaması kendi iç meselelerini eğitim öğretim kanununu kendi belirlemek istemesindendir.Iste burada o mahzende yetişen zayıf, fikirleri çıplak çocuk dışarı çıktı güneşi gördü.
    SNELMAN(BATAKLIK ÜLKESINI BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESINE CEVIREN BIR HALK ÖĞRETMENİ)
    Fin kültürünü yükseltmeye çalışan büyük bir bilgin,derin bir filozof ve unlu bir politikacı, Snelman bir ideal öğretmenden daha fazla şey ifade ediyor benim için, ülkenin en uç noktasındaki öğretmene öğrenciye ulaşması onlara kültürlerini hatırlatmak,yukseltmek istemesi,Finlerin ruhunu uyandirmak istemesi idealden daha öte bir öğretmene isaret ediyor.Meclisteki konuşmaları,eserleri hep daha yüksek bir uygarlığa ulaşmanın adımlarını içeriyor gittiği her yerde bilgiyi kültürü yaymaya çalışmıştır.Okuyanlarin ulusal zekayı açmaya ulusal vicdanı uyandırmayı ulusal iradeyi güçlendirmekle zorunlu olduğunu belirtmiş halkın an salt tabakalarına ulaşmayı hayatin değerinin bilincinde olmaları gerektiğini koruması gerektiğinde defalarca sonu olmayan satırlara mektuplara yazmis çizmiş anlatmış benimsetmiş bir ülkenin aydınları doktorlar,öğretmenler,avukatlar,memurlardır kısacası her kesimdir onların görevidir bu ülkenin bireylerine nasil çalışılmasını,evlerin nasil inşa edilmesi gerektiğini mutlu ailenim formülü,erkeğin kadına ce kadının erkeğe nasil davranması gerektirdiğini kısacası halkın bilgisizliğini kabalığı sarhoşluğunun tek suçlusu okumuslarindir görevini yerine getirmeyenlerindir.
    EĞİTMEN VE MEMURLAR
    Snelman'in Seym’de Isveçliler çok uygar insanlar demiştir.Onların her yönde başarı görmesini dilediğini ve aynı zamanda Isveç Devleti degil İsveç memurlarından kurtulmasının sevincini dile getirdi.Isvec hükümetinin yetiştirdiği en ıyi memurlarını merkeze,önemli ve ıyi makamlara,çoğu okumamış ailesine yük olmuş veya ortaokulun ikinci ve üçüncü sınıfından çıkmış yalancı bilgisiz,vaktinin çoğunu meyhanelerde geçiren kötü memurları Finlandiyalı yolluyorlardı.
    Yavaş yavaş kendi Fin memurlarını makamlarına yelerstirerek kanunsuzluğun önüne halka eziyet etmenin önüne geçti halkta adalet duygularını uyandırmayı gittiği her yerde memurlar arasinda sevgi ve saygıyı arttırdı imi üç nesil sonra halkın övündüğü ve hatta kutsadığı memurlar sınıfı oluştu.
    KIŞLA-HALK OKULU
    Küçük Fin ordusunu da ulusallaştırma çabaları da Isveç subayların erlere olan davranışları kabul edilir durumda değildi.Kendi kültürlerini geliştirmek için Finleri kullanırlardı.Fin ulusu güçlü aydınları ile makamlar sirayla ele geçirdiler.Erler boş zamanlarını iskambil oynayarak,içli içerek geçirirlerdi çoğunun okuması yazmadı yoktu bu davranışları onlara “kışla öküzleri”gibi aşağılayıcı sözlerle hitap eden tüm gün kağıt oyunları oynayan ve içmekten başka bir sey bilmeyen ağzından küfür eksilmeyen sosyal ve ulusal idealleri olmayan İsveç subaylardan öğrenmişlerdi
    Snelman ve Fin aydınları orduya talimlerden başlayarak el attı. Universite eğitimlerini bitiren hatta liselerin en seçme öğrencileri de askerlik eğitimine başladılar 5 hatta 10 yıl süren askerlik hizmetini başarıyla tamamladılar bu süreçte bilimsel inceleme ve araştırma da yapan bu öğrenciler düşüncelerini Snelman yolu dile getirdiler.
    Kışla bir aile ocağına döndü hijyen temizlik giyim kuşam derken eğitim icin gerekli olan her şey ile donatıldı.Genç Fin subayları büyük bir kültür gücü haline gelerek erleri her açıdan ahlak,okuma yazma,birey olma yolunda eğittiler hatta onlardan birer eğitmen subaylarda yetiştirdi.
    Ordunun önemi vatani canı pahasına koruyan askerlerin değeri bir kez daha güçlü bir şekilde ifade edildi.
    FUTBOL
    Napolyonun Ingiltereyi fethetmek için çıktığı yolda emellerini gerçekleştirmeden geri dönmesi ve Saint Helene adasına dönmesi bunun üzerine Ingilere’nin her şeyine özenen avrupa ulusları öğrenimini dahi bitirmeyen gençlerin spora sanki bir dinmiş tapmaları en kötüsüydü. onlar gibi giyinmeye konuşmaya başlamaları tamamen kusurlu taraflarının birer kopyası olmaya başladılar.O zamanlarda herhangi ciddi bir fıkra sahip olmayan Fin gençleri de kendilerini futbola kaptırdılar.Snelman ve arkadaşları güçlü zihin deyip yola çıktılar.Güçlü bir manda bacağı yerine sağlam bir kafa diyen Snelman Fin gençlerine Sokrat'tan Cervantes'e birçok örnekle gençlere sporla ilgilenmelerini görünce sevindiğini fakat yalnızca Macarları degil ingiliz ve fransızları da yenmenizi sadece topla degil bilimle de isterim dedi.
    ANNE-BABA VE ÇOCUKLAR
    Birey değişirse toplum değişir,birey bilinclenirse toplum bilinçlenir...
    Zamanlarının çoğunu kahvehanelerde geçiren babalarda ev ışlerini temizliği,yemeği üstlenen anneler çocukları ile ilgilenmiyor,konuşmazlar boş vakitlerinde ise çocukların ellerine oyuncak,şekerleme tutuşturup,uzaklaşmalarını bir köşede oynamalarını isterler.iyi eğitilmemiş her çocuk işlenmeyen bir tarladır ve o tarlada sadece diken ve ısırganlar yetişir Fin ulusunun uyanışı ailelerin Bilinçlendirilmesi ile devam etti.
    Ünlü pedagoglar ve ruhbilimciler nerde olursa olsun ailelere ulaşıp tarım uzmanlarının halka en güzel fidanların,en iyi ekinlerin nasıl yetiştirildiğini öğretmesi gibi,onlarda anne babalara çocuklarının akla uygun bir şekilde nasil eğitilmesi gerektiğini açıklamaya çalışmışlardır.
    HALK ÜNİVERSİTESİ
    Genç Fin aydınları Snelman’ın çevresinde toplanarak bir grup oluşturmuş ve bu grup üyelerinin sayısı gittikçe artmaya devam ediyordu,aralarında çoğunun Helsinfors Üniversitesi’nden genç profesörler,Finlandiyanın her köşesinden doktorlar,avukatlar,memurlar çıkar gözetmeksizin ülkenin gelişmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı.Finlandiya'nın her köyüne,her köşesine araştırdıkları kaynakları gezici kütüphaneler hâline getirerek gönderdiler,her Pazar günleri halk anlayacağı dilde edebiyat,sağlık,ekonomi ve ahlak konulari ile ilgili konferanslar kendini bu alanda gelistirmis en iyi öğretmenler ve konferansçılari seçerek her bölgeye konferanslar vermek uzere gönderdiler.
    Zenginler evlerini kütüphaneye dönüştürmek üzere devlete verdi.Eğitim için vakıflar kuruldu.
    JARVİNEN'İN SÖYLEVI
    Zamanında yoksul ve hor görülen bir satıcı olan ve Reçel Kralı olan anılan, Jarvinen Halk Üniversitesi’nin düzenlediği ulusal bayramda konuştu hayat serüvenini anlattı.
    Fin ulusu'nun en güzel köşelerinden biri Jarvinen zamanla isini büyütmüş ve geri kalan Jarvinenlerin hayatının ne kadar kötü süreçlerden geçtigini,nasıl olduğundan söz etti
    “Fin ulusu Jarvinen demektir” sozlerinj tamamladı.

    HAYDUT KAROKEP
    Jarvinen konferansta bir zamanlar Finlandiya’nın korkulu ruyasi olan Johan Karokep’in sağ olduğunu, Italya’da bulunduğu sürede gördüğünü onunla görüştüğünü söyledi.Iflah olmaz bir hırsız olan Karokep üç oğlunu yetiştirmiş hepsinin hayata atılmasını sağladı, ıyi mevkilerde kendini geliştirmiş üç oğlu avrupanın en iyi okullarında okumuştu.
    Karokep, Jarvinen’in çocukluk arkadaşıydı.Ticarethaneleri,kiliseleri hiçbir yararı olmamasına rağmen soyarken yakalandı,ardından deli hastanesine gönderildi bu sırada ordan kaçarken peşinde olan polislerinkurşunlarından öldüğü ve arkadaşlarının cesedini sakladığı düşünüldüğü için unutulmuştu.
    Bir tüccarın yanında çalışan Karokep efendisinin güvenini kisa Sürede kazanmış hatta efendisi ona büyük bir miktar para emanet etmiş,Efendisinin mağaza sahibi ile köylüleri Kandırdığını anlayınca bütün parayı köylüler dağıtmış ardından mağaza sahibini de iyice dövmüş ve mahkemede efendisinin köylüleri sahte kantarlarla kandırdığını anlatmamış ve suçlu durumuna düşmüş çünkü köylüler efendisi ile taahhütname imzalamıştı.
    Insanlar,sevgilerinden Tanrı’ya ulaşmak için tapınaklar inşat ettiler onun yanıp tutuştular ama birbirlerini soyarlar,soyulurlar diyen,insanlar ve Tanrı’ya karsi isyan etmeye onlardan intikam almaya başladı.
    Bankalar soymaya,papazları öldürmeye başlamış.En son öldürmeye çalıştığı ama yaralı olduğunu iyileştiğini öğrenmiş onu tekrar öldürmek için evine gitmiş ve ordan ondan bir ders almis tamamen değişmiş biri olarak çıkmış.Kendini çocuklarının hayatına eğitimine adamış.
    Jarvinen’e çocukluk arkadaşının tüm hikayesini kendisinden dinlediği gibi konferansta ulusal üniversitenin profesörlerine anlatmış
    Biz hepimiz,tüm Jarvinenler,Karokepler bu ulusun evlatlarıyız kotu şeyler yaşamamız veya iyi şeyler yaşamamız bizim meziyetimiz değildir.

    JARVİNEN,OKUNEN VE GULBE
    Jarvinen ,Reçel Kralı,Küçük kulübesinde kurabiye satarken nasil birden bir dünya markası olan reçel fabrikatörü olduğunu,onu bu konuma getiren bir konferansla olduğunu anlattı.
    Robinson Cruise’den ilham alarak hayatta kalma mücadelesini canlı örneklerini ele alarak anlatan Bilgin'den etkilenmiş,o zamanlarda biri demirci,biri yumurtaci biri de kunduracı olan üç arkadaşını da konferansa götürmüş birlikte çıktıkları yolda her biri Fin ulusunun kalkınması için ve kendilerini ilgilenmekten hoşlandıkları alanda geliştirmek için durmadan çalışarak dünya çapında bilinen Ticarethaneler,Şirketler ve Fabrika zincirleri sahibi oldular,bu üç adam da Jarvinen gibi Köy okullarına,Fin bilginlerinin denizaşırı araştırmalar yapabilmeleri için her yıl 100,000 ila 300,000 mark arasında değişen yardımlarda bulunmuşlardır.
    Jarvinen’nin bu konuşmaları ve Törenin tüm ayrıntıları Fin gazetelerinde aynen basıldı.
    Bu olanlar ülkede olay oldu uzun zaman konuşuldu,Zenginler halk üniversiteleri için bina hediye ettiler,veya inşası için para verdiler.
    KÖYLÜLER,İŞÇİLER VE ESNAFLAR
    Çocukluğudan beri halk işleri,ilişkileri,dünya işlerine hep saray zihniyeti ile yaklaşımlarına,yorumlanmasına karşı tepkiliydi kalabalık halk kitlelerinin kültürden yoksun bırakılması herkesin felâketidir bu bir cinayettir demiştir,tarihi anlatan tüm ders kitaplarında,gazetelerde halktan,halkın hayatta kalma çabasını,üretkenliğini,azmini yazılmaz hatta şair ve büyük alimlerden,krallar ve bakanları,ailesinden onların kavgalarından günlerce bahsedilir.Halka yer verilmezdi..

    Bu bölümde her zaman her yerde sabırlı ve dayanıklı olmaya çalışan halkın önemi ifade edilmiştir.Halkın hem maddi hem de manevi anlamda yükseltilmesi için atılmayan adımlar tartışılarak ve halk tabakasını ormana benzeterek çok anlamlı örnekler ışığında açıklamış köylüler,işciler esnaflar en geniş halk tabakalarının her yönden aydınlatılmasını halk ile aydınlar arasındaki bu uçuruma son vermek için gerekli olan uyarıları yapmis ve halkın bu sefil durumdan çıkarılmasının herkesin borcu ve görevi olduğunu defalarca dile getirdi.
    SATILMIŞ YAZAR
    Bu bölümde Slav azınlığına mensup olan fakat Ulusunu satmış ahlaktam yoksun ve yaşadığı donemden dolayi yeteneğini içinden ciktigi ulusu yazıları ile yok etmeye çalışan yazarın hayatından söz edilmiştir.
    Kalemini satan bu yazar Almanlarin ona verdigi para karşılığı ile Slav'ları kötüleyen dürüst olmayan yazılar yazardı.Bir gün Snelman'nın yaptığı konuşmada içindeki buzlar eridi pişmanlık duygusuna büründü her hücresi ve bu konuşmadan sonra Finlandiya'ya dönen Snelman ondan gelen mektubu okuduktan sonra intihar haberlerini gazetelerden görür.Burada Vatanseverlik ve ulus bilincininbilincinin edinimine dikkat
    çekmiştir.
    HALKIN SAĞLIĞINI KORUMAYA ÇALIŞAN DOKTOR
    Bir köy doktoru hatırasını yazıyor.Köylülere şöyle sesleniyor:Efendiler!ne zamana kadar bu saklambaç oyununa devam edeceksiniz?Sürekli vatanseverlikten bahsedersiniz ama millet için vatan için,insanlık için ne yapıyorsunuz devlet büyük bir ailedir.Onun mensupları sizin küçük kardeşlerinizdir.Alt tabakanın kusurları,kısmen de üst tabakanın ihmallerinden ve duyarsızligindan kaynaklanmaktadır.Kitap sayesinde köylerdeki kötü durumu herkes görür ve anlar yardımlaşma artar olumsuzlukların çoğu ortadan kalkar. Ülkede üretime katılan eller çoğalır.Milletin sağlığı için mücadele eden büyük kahraman doktorun heykeli dikilmez çünkü onun yaşattığı bütün insanlar doktorun birer heykelidirler.
    YANSIMALARIM
    Öncelikle kitabımız yazarı Grigory Petrov’un Rusya ve Avrupa arasında yaşadığı sürgün hayatınin etkileri görülüyor ve kitaba eşssiz anlamlar katıyor.Bir zamanlar Isveç egemenliği altında olan olan ve her anlamda diger ülkelerden geri kalan Finlandiya'nın kamu,aile ,kültür,tarım,eğitim,devlet alanlarında kalkınmasını anlatıyor .
    Bu kitabı okuyup,özetledim ve Eğitim psikolojisi kapsamında değerlendirdiğimde,Snelman’ın eğitime el atmaya ülkenin psikolojik ve Sosyolojik verilerini toplayıp eğitime uygulama ile başlamış olması ciddi anlamda gözlem ve görüşme yerinde görme,adım-adım deneysel yöntemlerle ülkenin her yerinde olan her bireye ulaşması çok güzel bir strateji olmuş.Ögrenenlerin gelişim süreçleri,Bilginlerin ve aydın kesimin attığı adımları bir bir takip ederek kontrol altına alması öğretmenlerin yanlış eylemlerde bulunmasını engellemiştir ayrıca Tarihten ibret olarak açılan başlıkta geçmişte yaşanan olaylar,yapilan yanlışlardan söz edilmiştir,öğrenme psikolojisi konusunu baz alarak degerlendigimde öğrenme için geçerli olan ilkeler,kuramlar,ve öğrenme ile birlikte bireylerde görülen değişimler,öğrenmeyi kolaylaştıran ve zorlaştıran koşulları göz önüne serer her alanda görülen değişiklik diğer alanları da etkilemiş Kışlada verilen eğitim subayların davranışları ülkedeki aile yapısına da damga vurmuş eskiden çocuklarının kışlaya gidip döndükten sonra herhangi bir değişme gelişme görmeyen aileler daha sonra “çocuğum kışlaya gitse de adam olsa”gibi dileklerde bulunmaya başladı degişim çevre ve kalıtım etkiler ilkesini göz önünealdığımda çevre için güzel bir ornek olduğunu iddia edebilirim.
    Futbola olan ilgi davranışçı kişilik kuramlarına örnek verilebilir. Snelman’nın yaptığı konusmadan etkilenen Fin sporcuların alandaki kurallardan insanların davranışlarının sonucunda karşılaştıkları ödül veya cezalara bağlı olarak davranışlarında azalma veya tekrar etme olduğunu açıklamaktadır.
    Kışladaki erler ve subaylar davranış sekillerinin değişmesi sosyal sinif farki olmaksızın her bireyi etkilemiştir. sosyal sınıf faktöründe bireylerin ait olduğu sosyal sınıfın Yaşama biçimi düşünce ve eğilimleri etkisinden söz edebiliriz ayrı faktörü ailenin birey üzerindeki şekillendirici etkisi ile ilişkilledirilebilir.
    Finlandiya İsveç egemenliği altındayken memurlar işlerini keyiflerine göre yapardı ve her şey her şey rayına girip onların yerine gecen Fin memurları sırayla halk tarafından Hatta kabul görülen kanunlar çevresinde toplanarak halka hizmet etmenin bir görev olduğunu ,ahlaki anlamda bir borç olduğunun farkına varmışlar.
    Ailelerin çocuklarına sorumsuzluğu hakkında verilen bilgiler doğum öncesi dönemden başlayıp ileri yetişkinlik dönemine kadar devam eden bazi fiziksel,bilişsel ve psiko-sosyal alanlarında da etkileşimler değişen değişmeyen veya motor becerilerini geliştirememesi olabilir
    Çocuk yaşla birlikte bilinç zeka ve algılama hatta dil kullanma becerileri bilişsel gelişim anlamında edinemediği psikososyal gelişim alanında benlik duygu mizaç, ahlak ve kişilik gibi kazanamadığı, bu kavramları hayatında gösteremediği davranış eğilimleri onun eğitim hayatını ortaya çıkarır. Sonuç olarak bir ütün olarak baktığımızda eğer ebeveynler zamanlarını çocuklarına çocukluğundan başlayıp bir birey Olana Kadar ona eğitim vermesi yetiştirmesi yolu göstermesi gerekir bunların olmaması durumunda birey kendini keşfetme kendini gerçekleştirme yolunda herhangi bir hedef belirlemez ve kurduğu hayatta çevresi ile hep aynı seviyede olacaktır ebeveynler çocuklarına verdikleri öğütleri kendi davranışlarında da uygularsa aslında çocuklar bundan etkilenerek taklit yolu ile edinmiş olacaktir.
    Hicbir alanda değişim gelişim veya eğitim rastgele olmamıştir uzun bir sureci kapsayan bir çalışma sonucu olur.
    Eğitim psikolojisinde Yapılandırmacılık konusu bağlamında Sosyal ve Bilişsel yapılandırmacılık görüşlerine dayanan birçok ornek ile karşılaştım.
    Kitaptaki karakterler daha çok Vygotsky’nin sosyal Yapılandırmacılığina göre çevrelerinden ortamdan bilgi ile etkileşim halinde olmuşlar.
    Bilişsel Yapılandırmacılık ile ilgili olarak da Halk üniversitesinin kurulmasi,Kütüphanelerin kurulması kitaplarin bölgeden bölgeye gönderilmesi öğrencilerin veya bireylerin bilgiye ulaşmasını sağlamıştır bu da bilişsel yapılandırmacılığa bir örnektir.Ayrica Mustafa Kmal Atatürk bu kitabın okunmasını önermiştir.
  • HAYATIN ÇIĞLIKLARI
    Doktorun odasından çıktığımda moralim oldukça bozuktu. Kolesterolüm yüksekmiş. Diyet yapmalıymışım. Elimde yememem gerekenlerin listesi ve reçeteyle yürürken hayatımda hiçbir zaman diyet yapmadığımı düşündüm. Dahası, şimdiye kadar bana dayatılan hiçbir yasağa gönül rızasıyla boyun bile eğmemiştim. İçimdeki asi ruh burada da kendisini gösteriyordu. Biliyordum, belki birkaç gün o yiyeceklerden uzak duracak sonra da bildiğimi okuyacaktım.
    Hastane koridorları oldukça kalabalıktı. İnsanlar sürekli bir koşturmaca içerisindeydi. Herkes kendi derdinin çaresinin peşindeydi. Tıpkı dışarıdaki hayat gibi… Yaşam mücadelesi veriyordu. Ben de doktorun söylediklerini düşünüyordum. Yok iyi kolesterol, yok kötü kolesterol… Bir de trigliserit diye bir şeyden bahsetmişti. Doktor sanki karşısındaki kişi bu işten anlıyormuş gibi tıbbi terimler de kullanarak uzun uzun konuştu. Hiçbir dediğini anlamadım. Sadece kanımda biraz fazla yağlanma varmış. O da ilerde damarlarımdaki kanın akmasını yavaşlatabilirmiş. Tek aklımda kalan buydu.
    Hiç de önemsemiyordum. Zaten doktorlar her şeyi fazlasıyla abartırlar. Belki de kanım yağlanmayacak. Bunu kim bilebilir ki. Daha şimdiden doktorun söylediklerini kafamdan silmeye başlamıştım Bu düşüncelerle hastane içinde ağır adımlarla yürürken iki doktorun konuşmasına şahit oldum.
    --30 yaşında akciğer kanseri olan bir kadına hastalığının oldukça ilerlediğini söylemek öyle zordu ki. Hem de Üçüncü Evre… Bazen nefret ediyorum bu meslekten.
    --Haklısın. İdam hükmünü mahkumun yüzüne karşı söylemek gibi bir şey. Üstelik de af yok. Temyiz yok.
    Doktorların arkasından konuştuğu kadın az ileride yürüyordu. Aramızda birkaç metre mesafe vardı. Yüzünü görmek istiyordum. Neden bilmem ama merak etmiştim. Hızlı adımlarla ona yetiştim. Uzun boylu, zayıf, şık giyimli bir kadındı. Fark ettirmeden yüzüne baktım. Biraz solgundu. Ama daha çok hüzün doluydu. Öylesine çekici ve öylesine güzeldi ki. Yüzündeki hüzün bile güzelliğini engelleyemiyordu. O yorgun adımlarla az ötemde yürürken gözlerimi ondan alamıyordum. Sonra kendime geldim. Bakışlarımı kaçırdım. Beni fark edebilirdi. Rahatsız olabilirdi. Ama o kadar iç dünyasına çekilmişti ki, kimseyi görecek durumda bile değildi.
    Belli etmeden onun her hareketini izliyordum. Hastane çıkışında bir süre durdu. Derin derin nefes almaya başladı. Gözleriyle etrafı taradı. Sonra gökyüzüne baktı. Sanki bir şey arıyordu. Ya da bu güzellikleri bir daha göremeyeceğini düşünüyordu. Bu düşüncemden rahatsız oldum. Belki de içinden dua ediyordu, kim bilir. Ama yüzündeki hüzün daha da artmıştı sanki. Düşünceliydi. İçinde yaşadıklarını o kadar merak ediyordum ki.
    Beş dakika öncesine kadar beni rahatsız eden kolesterol derdinden sıyrılmıştım. Aklıma bile gelmiyordu. Sadece kadını izliyordum. Aklımda sadece o vardı. Hüznün bile gölgeleyemediği güzellik vardı.
    Hastane bahçesinde ağır adımlarla bir süre dolaştı. Sonra yeşili bol olan sessiz bir yer bulup, oradaki banka oturdu. Elindeki telefona bir şeyler yapıp çantasına koydu. Sonra da çantasından kalın bir dosya çıkarıp dikkatlice okumaya başladı. Uzaktan izliyordum onu. Dosyayı tekrar çantasına koyduğunda derin bir sessizliğe büründü. Endişeli olduğu belli oluyordu. Ne de olsa hayatı o dosyadaki yazılanlara bağlıydı. Orada yazan değerlere, rakamlara… Üçüncü Evrenin ne olduğunu bilmiyordum ama doktor idam mahkumu dediğine sonun başlangıcı olmalıydı. Galiba o biliyordu, bu evrenin sonuçlarını. O yüzden de endişeleniyordu.
    Yanına gitmek, onunla konuşmak istedim ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Çekiniyordum. Daha fazla üzülmesini istemiyordum. Belki yalnız kalmak isteyebilirdi. Belki de acısını tek başına yaşamak… Hem böyle bir durumda olan kişiye ne söylenebilir ki. Zaten bir kaç dakika önce bir insana söylenebilecek en ağır cümleleri duymuştu. Nasıl teselli edilebilir ki. Ama gitmeliydim yanına. Bir şekilde onunla tanışmalıydım. Başka türlü rahat edemeyecektim.
    --Merhaba.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme baktı.
    --Merhaba.
    Gerçi bu söz dudaklarından kendiliğinden döküldü. Anlamsızca…
    Gülümsüyordum ama yüzümdeki gülümseme daha öncekilere benzemediğini biliyordum. Çünkü kendimi zorluyordum.
    --Bence en iyisini siz yapıyorsunuz. Hastane gibi böylesine soğuk bir ortamın en güzel yerini bulmuşsunuz kendinize.
    Anlamamıştı. Saf saf yüzüme bakıyordu. O kadar çaresizdim ki ben de. Saçma sapan sözcüklerle kadının ilgisini çekmeye çalışıyordum.
    --Bir arkadaşım yoğun bakımda kalıyor. Kalp krizi geçirmiş. Onu görmeye geldim ama bana göstermiyorlar. Kaç saattir bekledim, göremedim. Durumuyla alakalı bir şey de söylemiyorlar.
    Sonra sesimin tonuna biraz merak unsuru katarak sordum.
    --Siz de mi birini ziyarete geldiniz?
    Aslında onu yönlendirmek istiyordum. İstediğim cevabı vermesini bekliyordum.
    Bir süre şaşkınlığını üzerinden atamadı.
    --Efendim? Şey… Evet… Evet, bir arkadaşımı ziyarete geldim.
    Sahte bir endişe içinde sordum.
    --Umarım durumu iyidir?
    --Evet... Evet, gayet iyi… Yakında tamamen iyileşecekmiş. Hiçbir sorunu kalmayacakmış. Doktorları öyle söyledi.
    Sesi titriyordu. Sanki kabahat işlemiş bir çocuk masumiyeti içinde konuşuyordu.
    Yüzüne sevgiyle baktım. Dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı. Sesimin titremesinden korktum.
    --Umarım arkadaşınız tamamen iyileşir. Umarım tez zamanda ayağa kalkar. Bunu yürekten diliyorum.
    Başını önüne eğdi.
    --inşallah.
    Ama umutsuz olduğu belli oluyordu. Sanki biraz önce yakında tamamen iyileşecek, hiçbir sorunu kalmayacak diyen o değilmiş gibiydi. Gerçi bu sözlerde farklı bir ima gizliydi.
    İkimiz de birbirimize yalan söylüyorduk. Ama ikimiz de yapmacıktan uzaktık. İkimizin yalanları da oldukça masumdu.
    Bir süre sessiz kaldık. Bir şeyler söylemeliydim, en azından sohbeti devam ettirecek bir şey. Aklıma sadece hasta ve hastane ile ilgili sözcükler geliyordu. Oysa ben onu bu ortamdan uzaklaştırmak istiyordum. Yüzündeki bu hüznü silmek istiyordum.
    Bir anda kendisine elimi uzattım.
    --Ben, Kerem…
    Gülümsedi. Belki de ilk kez… Öyle güzeldi ki. Eli o kadar sıcaktı ki. Ya da bana öyle gelmişti.
    --Ben de, Hayat…
    --Çok memnun oldum, Hayat Hanım. Sizi tanıdığıma gerçekten çok mutlu oldum.
    Abartılı bir coşku vardı, sesimde. O da bu coşkuya kayıtsız kalamadı.
    --Ben de çok memnun oldum, Kerem Bey.
    Sürekli sorular soruyordum. Bunu yaparken de neşeli tavırlar sergiliyordum. Aslında zihnindeki karabulutları dağıtmak istiyordum. Annesi, babası ve bir kız kardeşi varmış. Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyormuş. Ama son günlerde işine pek sık gitmiyormuş. Zaten yıllık iznini kullanıyormuş. İzni bitince belki de işten ayrılabilirmiş. Bu son sözleri söylerken bakışlarını kaçırıyordu. Ben de pek fazla üzerine gitmedim. Kendimden bahsederken de oldukça neşeli bir profil çiziyordum.
    --35 yaşımdayım. Kendime ait bir ofisim var. Sigorta poliçesi satıyorum. İki kardeşim ve annem var. Kardeşlerimin ikisi de evli. Annemin tek düşüncesi bir an evvel beni eli yüzü düzgün biriyle evlendirmek. Kadının tek kriteri bu. Eli, yüzü düzgün biri… Haftada bana en az iki tane kısmet buluyor.
    Benim bu neşeli tavrıma Hayat da gülümseyerek katılıyordu.
    --Siz de üzmeyin kadını. Bir an önce evlenin.
    --Aslında iki kardeşimi de annem evlendirdi. İkisi de onun bulduklarıyla evli. Yani bir nevi görücü usulü… Ama ikisi de gayet mutlu. Çocukları bile var.
    --Demek ki anneniz bu işi biliyor. Bence siz onun bulduğu biriyle evlenin. Hem siz annenizin baskısından kurtulur, mutlu olursunuz. Hem de onu mutlu etmiş olursunuz.
    --Ben evlensem asıl o zaman sorun başlayacak. Asıl annem o zaman boşlukta kalacak. Çünkü onun tek işi bu. Oğlu için birini bulmak değil, o kişiyi aramak. Böyle avunuyor. Böyle zaman geçiriyor.
    Normal bir ortamda böyle bir konuyu asla açmazdım. Ama farklı bir ortamdaydım. Değer yargılarımı düşünecek zaman değildi. Bir an durdum. Hiç düşünmeden bir soru sordum.
    --Siz evli misiniz, Hayat Hanım? Parmağınızda yüzük göremedim?
    Sol elini düz tutup bir süre anlamsız gözlerle baktı. Sonra da gülümseyerek bana döndü.
    --Hayır. Evli değilim.
    Sesinde farklı bir duygusallık vardı ama kendisini çabuk toparladı.
    --Belki de evlenmem için baskı yapan bir annem olmadığından…
    İkimiz de güldük.
    O an güzelliğine övgüler sıralamak geldi içimden. Sustum. Bir başlayabilsem zaten susmazdım.
    --Hayat Hanım. Haydi, bir yere gidip bir şeyler yiyelim. Tam da yemek vakti…
    Önce kabul etmedi. İşi olduğunu söyledi. Ama o kadar ısrarcıydım ki. Ve o kadar şirinlikler yapıyordum ki. Dayanamadı.
    Ağır adımlarla park yerine doğru yürümeye başladık. Hayat’ı içinde bulunduğu durumdan kurtaramıyordum. Bir an için bile kendi dünyasına çekilse yüzündeki hüzün belli oluyordu. O yüzden de sürekli konuşuyordum. Belki de hayatımda hiç olmadığı kadar konuşuyordum.
    Arabada da sessizliği devam ediyordu.
    --Hayat Hanım. Nerede yemek yemek istersiniz?
    Yüzüme öyle güzel baktı ki. Sanki bir teslimiyet vardı bu bakışlarda.
    --Bilmem. Siz nerede isterseniz…
    Başka bir şey sormadı. Yol boyunca tek bir laf bile etmedi. Ben de konuşamıyordum. Sanki tüm sözcük stoğumu bitirmiş gibiydim. Yüzüne bakmaya çekiniyordum. Yüzündeki hüznü görmeye dayanamayacağımı biliyordum.
    Sahilde salaş bir lokantaya gittik. İçerisi yeterince kalabalıktı. İki kişilik bir masa bulup oturduk. Garson siparişleri almaya geldiğinde salata dedi.
    --Sadece salata almak istiyorum.
    Gülümseyerek karşı çıktım.
    --Bence çok ideal bir kilonuz var. Eğer düşünceniz diyet yapmaksa inanın bana, buna hiç ihtiyacınız yok.
    Hafifçe gülümsedi.
    --İsterseniz bu işi bana bırakın.
    Sonra da cevabını beklemeden garsona siparişi verdim.
    Gergindi. Hiçbir şeye adapte olamıyordu. Biraz olsun ilgimi üzerinden çektiğimde sisler ülkesinde kayboluyordu. Yemek geldiğinde onu da iştaha getirmek için hemen birkaç lokma aldım. Ama Hayat benim kadar aceleci davranmıyordu. Lokmaları hem küçük hem de hareketleri oldukça yavaştı. Zoraki yediği belli oluyordu. Gerçi benim de ondan farkım yoktu. Benim de lokmalar boğazıma diziliyordu.
    --Keşke sadece salata almama izin verseydiniz. Pek aç değildim. Bunca yiyeceklere yazık olacak.
    --Acele etmemize gerek yok, Hayat Hanım. Nasılsa bizi kovacak değiller ya. Yemeğimizi bitirdiğimiz zaman kalkarız.
    --Sizi de işinizden ettim.
    --Rica ederim. Merak etmeyin, benim ofiste çalışanlar var. Bugün bütün günümü size ayırabilirim. Hem sayenizde ben de biraz olsun kaytarmış olurum.
    Nezaketen gülümsedi. Ama sıkıntısını atamıyordu üzerinden. Haklıydı. İçinde pimi çekilmiş bir el bombası taşıyordu. Sanırım ne zaman patlayacağını biliyordu.
    Dayanamayıp sordum.
    --Hayat Hanım. Sizin bir sorununuz var sanki. Yoksa hastanede yatan o arkadaşınıza mı üzülüyorsunuz?
    Yine yönlendirici bir soru sormuştum.
    --Şey, evet…
    Bir süre yüzüme baktı. Sonra da tane tane konuştu. Sesindeki hüznü hissedebiliyordum.
    --Arkadaşım akciğer kanseri…
    Normal bir zamanda olsak aşırı bir tepki verirdim. Ama kendimi tuttum.
    --Kanser mi? Allah yardımcısı olsun. Üzüldüm. Umarım şifa bulur. Tıp çok ilerledi. Artık neredeyse tüm hastalıkların çaresi var.
    Söylediklerime kendim de inanmıyordum. Ne de olsa söylenmek için söylenen sıradan sözcüklerdi. Bakışları hala üzerimdeydi. Üstelik de tepkisiz davranıyordu. Ama çektiği duygusal acıyı saklıyordu.
    --Sanırım iyileşme şansı pek yok. Çünkü hastalık çok ilerlemiş. Yani Üçüncü Evrede…
    Üzüntümü saklamak için bir çaba sarf etmenin anlamı yoktu. İçimden geldiği gibi davranıyordum.
    --Üçüncü Evre mi? O ne demek…?
    Metanetini hala koruyordu.
    --Eğer iyi bakılırsa en fazla bir yıllık ömrün var, demek.
    O an mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Bu kadarını beklemiyordum. Oysa görünüşte gayet sağlıklıydı. Ya da öyle görünüyordu. Bir yıl… En fazla… O da iyi bakılırsa… Bu haksızlıktı. Böylesine genç, böylesine güzel bir kadının ölmesi…
    Aman Tanrım…
    Hayat’ı hasta olarak görmeye alışmıştım. Evet, kötü bir hastalığı vardı. Ama onun adını ölümle aynı cümle içinde kullanmak hiç aklıma gelmemişti. Evet, hastaydı. Ama hep de hasta olarak yaşayacak sanıyordum. Hayat ve ölüm… Hayır, bu olamazdı. Olmamalıydı.
    --Lütfen, Hayat Hanım… Arkadaşınız hakkında bu kadar olumsuz düşünmeyin. Yarının neler getireceğini bilemezsiniz. Kimse de bilemez. Ben umutluyum, arkadaşınız eski sağlığına kavuşacak. Siz de inanın. O kişi yeniden ayağa kalkacak.
    Bu sözleri o kadar yürekten söylemiştim ki; gülümsedi. Gülümsemesi içtendi.
    --Umarım dediğiniz gibi olur, Kerem Bey.
    Bir şey hatırlamış gibi konuşmanın seyrini değiştirdim.
    --Sahi, biz neden hala birbirimize siz diye hitap ediyoruz ki. Lütfen bundan sonra bana sadece Kerem deyin. Ben de sana Hayat diyeceğim. Sakıncası var mı?
    Yeniden gülümsedi. Gülümsediği zaman o kadar güzel oluyordu ki.
    --Hayır, yok. Hiç sakıncası yok, Kerem.
    İkimiz de güldük. Birlikte gülmek o kadar güzeldi ki.
    Başarmıştım. Sonunda Hayat’ın yüzündeki hüznü biraz olsun silmiştim. İçindeki karabulutları dağıtmıştım. En azından şimdilik… Bu da bir şeydi. Yanındaydım. Üstelik de bana güveniyordu. Bunu hissediyordum.
    Hesabı ödeyip kalktığımızda ikimizin de yüzünde bir gülümseme vardı ama yine de o gülümseme içimizde sakladığımız düşünceleri tam olarak engelleyemiyordu. Arabaya bindiğimizde elini direksiyonu tutan elimin üzerine koydu.
    --Kerem. Sana çok teşekkür ederim. Ama eve gitmem gerek.
    --Elbette, Hayat. Kusura bakma. Genelde çenem bu kadar düşük değildir. Bugün nedense bir şey oldu bana.
    Yüzüme bakarak gülümsedi.
    --Bence çok sevimliydin.
    Bir şey diyemedim. Gülümseyemedim bile.
    Arabada yeniden sessizliğe büründük. İkimiz de konuşamıyorduk. Sanki bir şey bizi engelliyordu. İkimiz de belli bir tedirginliği yaşıyorduk. Evine yaklaştıkça Hayat’ın tedirginliği daha da arttı. İçinde sakladığı duygular harekete geçmişti. Çantasını tuttuğu eli istemsizce titriyordu. Yüzü daha da solmuştu.
    --Hayat…?
    Cevap vermedi. Sabit bir noktaya bakıyordu ama bir yeri gördüğünü sanmıyordum. Titremesi artmıştı. Daha fazla dayanamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
    --Hayat…!
    Arabayı uygun bir yerde park ettim. Elini tuttum.
    --Hayat, ne oldu? Neden ağlıyorsun?
    Ne yapacağımı bilemiyordum. Nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Öylesine çaresizdim ki. Biraz önce uzun uğraşlar sonucu gülümsettiğim kadın şimdi hıçkırıklara boğulmuştu.
    --Hayat, ne olur yapma. Kendimi çok kötü hissediyorum.
    Belki de ağlaması lazımdı. İçinde gün boyu biriktirdiği tüm olumsuzlukları belki de bu şekilde dışarı atabilirdi. Ama dayanamıyordum ağlamasına. Onun bu hıçkırıkları benim de içimi dağlıyordu.
    --Hayat. Ne olur konuş benimle. Lütfen.
    Yüzüme baktı. Gözyaşları yanaklarını tamamen ıslatmıştı. İsyan eder gibi haykırdı.
    --Ben kanserim, anlıyor musun! Kanser…! Yakında öleceğim!
    O yeniden hıçkırıklara boğulurken ben susuyordum. Bir şey söyleyemedim. Gerçi bu durumda olan birini hangi söz teselli edebilirdi ki. Ya da hangi söz inandırıcı olabilirdi. Çaresizdim. Bir o kadar da güçsüz…
    Düne kadar benim de kendi hayatıma karşı isyanlarım vardı. Sorunlarım, ilişkilerim, faturalar, yaşamın zorluğu… Hepsi öyle sıradan şeylerdi ki. O an yaşamanın tek bir amacı var diye düşünüyordum. Yaşamanın kendisi…
    Ellerini sımsıkı tutuyordum. İçim kan ağlıyordu bu güzel gözlerden akan yaşlar için. Bir dileğim olsa, tek bir dileğim; Hayat’ı yeniden güldürmek için kullanırdım. Onu yeniden hayata döndürmek için… Bunu yapardım.
    Sonra elimi omzuna attım. Başını omzuma gömdü. Bir şey yapamıyordum ağlamasına. Durduracak gücüm yoktu. Sadece sarıldım. Sadece yanında olduğumu bilsin istedim. Keşke acılarını paylaşabilseydim.
    Uzun süre ağladı. Sonra kesik kesik hıçkırmaya başladı. Sonra da sustu. Gözleri kapalıydı. Hafif hafif saçlarını okşamaya başladım.
    Fısıltı şeklinde konuşuyordu. İçliydi.
    --Çok kötüyüm, Kerem. Kaç aydır tedavi görüyorum. Umudum yoktu ama yine de bir umut işte. Bu sabah sonuçları aldım. Kanserli hücre her yeri sarmış. Düşünebiliyor musun, düşmanlar bedenimde. Sahip olduğum, sığındığım kale düşman işgali altında. Yakında tamamen ele geçirecekler.
    Benim de canım yanıyordu. Duygularım kanıyordu. Gözyaşlarım içime akıyordu.
    --Seni anlıyorum.
    Başını omzumdan hızla çekerek doğruldu. Kolumu omuzundan almak zorunda kaldım.
    --Beni anlıyor musun. Demek beni anlıyorsun, ha. Siz beni anlayamazsınız, Kerem Bey! Kimse de anlayamaz! Beni anlamak için tüm yaşadıklarımı teker teker yaşamanız lazım! Kemoterapiyi, radyoterapiyi… Yuttuğum tonlarca ilacı…! Beni anlamanız için insanların bana nasıl acıyarak baktıklarını görmeniz lazım! Sabah uyandığınızda bu günde ölmemişim diye sevinmeniz lazım!
    Bir an irkildim. Ben hiç bunları hiç düşünmemiştim. Bir süre sustu. Derin derin nefes alıyordu. Sonra yüzüme baktı. Biraz olsun sakinleşmişti. Öyle mahcup bir ifadesi vardı ki; sanki sesini yükselttiği için özür diliyordu bu bakışıyla. Zaten biliyordum, o an bağırdığı, isyan ettiği kişi ben değildim. Hem bu şekilde rahatlayacaksa eğer, bana istediği kadar bağırabilirdi. Yeniden konuşmaya başladığında sesi titriyordu. Daha bir duygusallaşmıştı. Öfke yoktu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu koskoca dünyada öylesine yalnız hissediyorum ki kendimi. Sanki tüm dertler benim sırtımda gibi. Sanki bu dünya ancak ben ölünce kurtulacakmış gibi. Kendimi zaten bu dünya için bir fazlalık gibi görmeye başladım son günlerde… Sanki ben ölünce herkes rahat edecek. Çok yalnızım, Kerem. Ben çok yalnızım.
    Sesimin titremesine aldırmıyordum artık.
    --Doktor tam olarak ne söyledi?
    Yüzüme baktı.
    --Üçüncü evre ile ilgili bir şeyler söyledi. Sesi beynimde yankılanıyordu. Kendimi hep güzel şeyler için şartlamıştım. Doktor hastalığımın her yere sıçradığını söyleyince o an düşünme yetimi kaybettiğimi sandım. Sözlerinin anlamını kavrayamıyordum. Panik halindeydim. O an yanından kaçmak istedim. Sanki o sözleri duymazsam hastalığım beni ele geçiremeyeceğini düşünüyordum. Ve odasından kaçarak uzaklaştım. Sonrasını biliyorsun zaten…
    --Ben yanındayım, Hayat. Yalnız değilsin. İnan bana, her zaman yanında olacağım.
    Yüzüme baktı. Güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı.
    --İyi ki varsın. Bugün iyi ki karşıma çıktın. Yoksa ben bu travmayı atlatamazdım.
    --Ama ilk karşılaştığımızda oldukça güçlü görünüyordun. Benden bile güçlü…
    --Sen öyle san. O anlarda ne kadar kötü bir durumda olduğumu tahmin bile edemezdin. Aklımdan öyle aptalca düşünceler geçiyordu ki. Hatta çantamdaki tüm ilaçları yutmak da bunlardan biriydi. Belki de sen beni yeniden hayata döndürdün.
    Hınzırca gülümsedi.
    --Tabi, şimdilik…
    --Saçmalama, Hayat. Böyle kötü fikirleri kafandan at. Seni sevenleri düşün.
    O an yüzünde bir endişe oluştu.
    --Sahi, Kerem… Bizimkilere ne söyleyeceğim? Ya da nasıl söyleyeceğim? Benimle birlikte gelmelerini istemedim. Üstelik de telefonumu bilerek kapattım. Eminim defalarca aramışlardır beni. Onlar da sabahtan beri benden gelecek müjdeli haberi bekliyorlar.
    --İstersen bir şey söyleme. En azından bugün söyleme. Daha sonuçlar belli olmamış, de. Ya da yeni tetkikler yapacaklarmış, de. Geçiştir şimdilik. Halin çok kötü çünkü. Biraz kendine gel. Sen bu düşünceye alış, sonra söylersin. Telefon için de şarjı bitti, dersin.
    --Sanırım en doğrusu bu.
    Bir yerden su aldık. O suyla yüzünü yıkadı. Sonra da kağıt havluyla sildi. Yüzündeki solgunluğu kapatmak için de hafif bir makyaj yaptı. Evine doğru giderken biraz olsun kendine gelmişti. Kartvizitimi uzattım.
    --Hayat, burada telefon numaram yazılı. Yarın öğle vakti beni arıyorsun ve buluşuyoruz, anladın mı?
    Şaşırmıştı.
    --Neden? Zaten sana yeterince zahmet vermedim mi?
    Kararlıydım.
    --Lütfen, Hayat… Yarın buluşuyoruz ve o doktora birlikte gidiyoruz. Anlaştık mı? Her şeyi öğrenmek lazım. Kaçarak bir şey elde edemeyiz.
    Çoğul cümleler kullanıyordum. Tavrım hoşuna gitmişti. Gülümseyerek başını salladı.
    --Peki. Dediğin gibi olsun.
    Evlerinin kapısında arabayı durdurdum. Ben de indim. Ona elimi uzattım. Ama o kollarını açarak bana sarıldı. Öyle sıcacıktı ki.
    --Teşekkür ederim. Her şey için teşekkür ederim sana, Kerem.
    Sonra da apartmandan içeri girdi. Bir süre arkasından baktım. Gerçekten de yalnızdı. Çok çaresizdi. Üzerinde taşıyamayacağı kadar büyük bir yük vardı.
    xxx
    Hayat telefon ettiğinde saat 12 ye geliyordu. Hastanede buluşalım teklifini kabul etmedim. Kendisini evinden aldım. Arabada gülümseyerek konuşuyordu benimle. Dünkü o kötü durumundan sıyrılmıştı. Ya da öyle görünüyordu. İçindeki fırtına dinmişti. Ya da çok iyi gizliyordu.
    Doktoru aradığımızda hemen gelebileceğimizi söyledi. Kısa bir zaman sonra odasındaydık. Hayat’ın yüz ifadesini gördüğünde sevindi. Bu hastalığın en önemli ilacının moral gücü olduğunu özellikle belirtti. Hayat pek fazla konuşmuyordu. Benim içimde ise sorulması gereken onlarca soru vardı. Daha öncesinde kanserle ilgili bir şeyler biliyordum. Onlar da tamamen ya kulaktan dolma bilgiler ya da tanıdıkların yaşadıklarında edindiğim izlenimlerdi. İlk kez gerçek anlamda bir şeyler öğrenmek istiyordum.
    --Doktor Bey. Hayat Hanım’ın durumunu bize anlatabilir misiniz? Ama ne olur, bizim anlayabileceğimiz şekilde…
    Gülümsedi. İnanıyorum ki daha önce pek çok kez bizim yaşadığımız durumla karşılaşmıştı.
    --Hayat Hanım bize geldiğinde hastalık oldukça ilerlemişti. Kemoterapi, radyoterapi uyguladık. Bunun sonucunu almak istedik. Ama tümörler lenf bezleri de dahil pek çok organı sarmıştı. Dünkü tetkiklerde gördük ki tümörlerin çapı oldukça büyük. Yani hastalık üçüncü evrede...
    --O ne demek? Yani üçüncü evre…?
    Bir süre durdu. Hayat’ın yüzüne baktı. Oysa Hayat oldukça sakindi. Sanki sorun bir başkasına aitmiş gibi dinliyordu. Doktorun bakışlarıyla kendine geldi.
    --Lütfen anlatın, Doktor Bey. Bütün gerçekleri bilmek istiyorum. Nelerle karşılaşacağımı bilmek istiyorum.
    --Bu evre çok tehlikeli bir dönem, Hayat Hanım. Şu an ki durumunuzla ortalama ömrünüz bir yıl diyebilirim. Gerçi çok nadir olarak bunun üzerinde hatta çok üzerinde yaşayanlar olabildi. Onlar tedaviye uyum sağlayabildiler.
    Doktorla konuşurken Hayat oldukça rahattı. Sesi hiç titremiyordu. Onu hayranlıkla izliyordum.
    --Yani tedaviye uyum sağladılar ama yine de öldüler, öyle mi?
    --Evet. Tedavinin amacı da zaten bu. Hastanın ömrünü uzatmak...
    O an Hayat’ın gözlerine baktım. Sarsılmıştı ama belli etmiyordu. Yarası acıyordu ama acısını saklıyordu. İsyanı vardı ama çaresizdi. Haykırışlarını kimsenin duymayacağını biliyordu.
    Doktorla 15 dakika kadar konuştuk. Hastalığın seyriyle ilgili bir şeyler anlattı. Zamanla akciğer zarında iltihaplanma olacağından bunun da akciğerde su toplamasına neden olacağından bahsetti. Çok ağrılı bir dönemmiş. Üstelik de solunum güçlüğü çekmeye neden olabilirmiş. Hastanın psikolojisiyle alakalı bir şeyler de söyledi. Ama ben sadece o bir yıllık ömre takılmıştım. Dinliyordum ama kendimi o kadar kötü hissediyordum ki. Zaman zaman Hayat’a bakıyordum. Onun tepkisini ölçmek istiyordum. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Sanki bir başkasıyla alakalı konuşuyorduk. Oysa özne kendisiydi.
    --En kısa zamanda yeni bir tedaviye başlamamız lazım.
    Doktorun busözünden sonra Hayat ayağa kalktı. Ona elini uzattı. Anlamıştım, konuşma bitmişti. Sonra da oradan ayrıldık.
    Hastane koridorunda ikimiz de sessizce yürümeye başladık. Bir süre sonra Hayat koluma girdi. Sanki; iyi ki varsın, diyordu. Sanki varlığımdan destek alıyordu. Bu şekilde dışarı çıktık. Ama ikimiz de konuşmuyorduk.
    Hayat arabada da sessizliğini korudu. İçinde fırtınalar esiyordu, biliyorum. Düşünüyordu. Yarınını düşünüyordu. Sonra birden elimi tuttu. Gülümsedi.
    --Teşekkür ederim, Kerem. Varlığın benim için o kadar değerli ki.
    Gülümsemesi içtendi. Sesinde en küçük bir korku, endişe yoktu.
    --Senden bir şey isteyebilir miyim?
    --Elbette, Hayat. Ne istersen…
    Gülümsemesi devam ediyordu. Çok masumdu.
    --Çimlerin üzerinde oturmak istiyorum. Yiyecek olarak hafif bir şeyler alıp sere serpe uzanmak istiyorum. Olabilir mi?
    Yüzüne baktım. Gülümserken sadece başımı sallayarak onayladım. Konuşamadım. Sesimin titremesinden korktum.
    Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Kadıköy Sahil Yolundan Caddebostan’a geldik. Arabayı büyük bir marketin otoparkına çekip içeri girdik. Alışverişimizi yapıp yürüyerek sahile indik. Sahil her zaman ki gibi insanları ağırlıyordu. Kimi portatif sandalyelerinde kimi de yere serdikleri örtülerin üzerinde oturuyordu. Çimlerde oturanlar da vardı. Uygun bir yer bulup çimlerin üzerine oturduk. Hayat etrafa neşeli gözlerle bakıyordu.
    --Ne iyi ettik de geldik. Biliyor musun, uzun zamandan beri böyle bir yere gelmek istiyordum. Buradaki insanlara öyle çok imreniyordum ki.
    Bir süre dudağındaki gülümsemeyle yüzüme baktı. Sevgi doluydu.
    --Sana çok teşekkür ederim, Kerem.
    Poşetten yiyecekleri çıkartırken ben de gülümsemesine kayıtsız kalamadım.
    --Asıl ben sana teşekkür ederim. Sayende temiz bir hava alıyorum.
    --Çok iyisin, Kerem. Gerçekten… Daha dün tanıdım seni, bak bugün neler paylaşıyoruz.
    Sonra bir şey hatırlamış gibi sordu.
    --Hayatında biri var mı?
    Böyle bir soru sormasını beklemiyordum.
    --Nasıl yani…?
    --Öyle iyi birisin ki. Ben senin içinde yaşadıklarını biliyorum. Sert görünümlüsün ama çok da duygusalsın. Pek çok kadın için ideal birisin. O yüzden soruyorum; hayatında biri var mı, diye.
    Nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim.
    --Şey… Evet. Daha doğrusu, Hayır.
    O an öyle bir kahkaha attı ki. Ben bile şaşırdım.
    --Çok tatlısın Kerem. Sanki yaramazlık etmiş bir çocuk gibisin. Evet mi, hayır mı. Korkma, seni onun elinden almam.
    Zoraki gülümsedim.
    --Aslında biri vardı ama ayrıldık. Daha doğrusu anlaşamadık.
    Bir anda yüzündeki gülümseme kayboldu.
    --Öyle mi. Çok üzüldüm, Kerem… Neyi paylaşamadınız ki? Ya da neden ayrıldınız? Ne kadar sürdü ilişkiniz?
    Soruları peşpeşe sıralıyordu. Ama ben yine de kaçamak cevaplar veriyordum.
    --Bilmem. Galiba ikimizin de kendi doğruları vardı. İkimiz de değişmeyi reddediyorduk. Yine de iki yıldan fazla sürdü. Sonunda ayrıldık.
    Üzgün olduğu yüzünden belli oluyordu.
    --İki yıldan fazla mı? İki insanın birbirini tanıması için yeterli bir süre oysa. Yine de birbirinizden hoşlanmamış olsaydınız bu kadar sürmezdi.
    Bu konunun açılması beni rahatsız etmişti. Hayat’ın derdine karşı benimki… Hiç de adil değil. O hayatıyla mücadele ederken ben nelerden bahsediyordum. Parçalanmış gibiydim. Bir yanım deli dalgalarla boğuşurken diğer yanım Hayat’ın karşısında yaramaz bir çocuk gibi duruyordu. Ayrılmış olsam da bu ilişki sanki bir suçun itirafı gibiydi. Hem de affedilmeyen bir suçun… Öyle hissediyordum. O ise sürekli sorular soruyordu.
    --Söylesene, Kerem… Hala onu seviyorsun, değil mi?
    Yüzüne bakmadan cevapladım.
    --Bilmiyorum. Emin değilim aslında…
    --Adı ne?
    Zorlukla cevaplıyordum. İçimdeki fırtına devam ediyordu.
    --Nil. Yani Nilüfer.
    --Nilüfer. Ne güzel bir isim. Kerem, ben sana çok kötülük yapıyorum.
    --Kötülük mü? Bu da nereden çıktı?
    --Tabi. Belki de şu an ilişkini kurtarmak isterdin. Belki de onun yanında olmak isterdin. Ben sana ayak bağı oluyorum.
    --Hayat. Lütfen, böyle konuşma. Ben şu an senin yanında olduğum için çok mutluyum.
    Hafifçe gülümsedi. Mahcup bir ifade vardı yüzünde.
    --Eğer onu seviyorsan bırakma, Kerem. Sonra çok pişman olursun. Geride çözülmemiş bir problem bırakırsan ileride yaşayacağın olası ilişkini de etkiler.
    Cevap vermedim. Aslında haklıydı. Nilüfer’i hala seviyordum. Ama aşırı inatçıydı. Pire için yorgan yakabilen cinsten... Pek çok kez kavga ettik. Ama yine de ayrılığımız kısa sürdü. Küçük bir bahane yaratarak yeniden aramıza köprüler kurduk.
    Ben sessiz kalınca Hayat da fazla üzerime gelmedi. Yiyeceklerden yemeye başladı. Sonra da bilgiç bir şekilde bana baktı.
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma.
    Şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadım.
    --Ne?
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma, dedim. Yani kendi doğrularını ona dayatma. Kendi ayakları üzerinde durmasına izin ver. Her zaman korumaya kalkma.
    --Ne demek istiyorsun, Hayat? Bu sözler de nereden çıktı?
    Güldü.
    --Bazı kadınlar sahiplenilmeye dayanamazlar. Sanki bir kafese kapatılmak gibi gelir onlara. Sana akıl hocalığı yapıyorum. Kadınlar hakkında bilinmeyenleri söylüyorum. Bedava yaşam koçluğu, daha ne istiyorsun.
    Bunu söyledikten sonra küçük bir kahkaha attı. Gerçekten gülüyor muydu yoksa içindeki duygularını mı bastırıyor, anlaşılmıyordu.
    --Ama koçluğum pek uzun sürmeyecek. O yüzden de sen önerilerimi bir an evvel ciddiye al. İlişkini kurtarmaya bak…
    Bir şeyler söylemek istedim. Sözlerindeki imayı anlamıştım. Bana fırsat vermedi.
    --Keşke Nilüfer’le bir kez olsun konuşma şansım olsaydı.
    Hiç cevap vermedim. Belki de bu konunun uzamasını istemiyordum.
    Saatlerce çimlerin üzerinde oturduk. Çok rahat davranıyordu. Kimi zaman neşeli gülücükler saçıyor, kimi zaman da kollarını yastık yapıp yere sırtüstü yatıyordu. Hastalığından hiç bahsetmeden sürekli konuşuyordu. En basit konuları bile büyük bir ciddiyetle anlatıyordu. Öyle tatlıydı ki. Ama konuşmalıydım. Hastalığıyla ilgili planlarını bilmeliydim.
    --Hayat. Doktorun dediği tedavi…
    Bir anda yattığı yerden doğruldu.
    --Kalkalım mı? İstersen biraz da deniz kenarında dolaşalım.
    Çaresizce kabul ettim.
    --Tamam. Sen bilirsin.
    Sahilde yürürken iki koluyla birden koluma girdi. İyice sokuldu bana. Belki de beni bir liman olarak görüyordu. Sığınmıştı. Sanki bu dünyada bir tek ben varmışım gibi davranıyordu.
    Yavaş adımlarla yürüyorduk. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Yüzüme baktı.
    --Çok yoruldum. Gidelim mi?
    Öylesine yumuşak bir ses tonuyla söyledi ki.
    Yine yavaş adımlarla arabaya kadar yürüdük. Kapıyı ona açtığımda bana gülümsedi. Acısını saklıyordu. Gözlerindeki hüzünden anlıyordum bunu.
    --Burasını çok sevdim, Kerem. Beni buraya yine getirirsin, değil mi?
    --Elbette geliriz. Yeter ki sen iste.
    --Belki Nilüfer de gelir. Kimbilir. Üçümüz… Sen, ben ve o…
    Yüzümü astım. Gördü.
    --Asma yüzünü hemen. Valla çocuk gibisin. Hemen de bozuluyorsun.
    Hayat’ın evine doğru giderken ikimiz de suskunluğumuzu koruyorduk. İkimiz de kendi fırtınamızda boğuşuyorduk. İçimde hastalığı ile ilgili cevap bekleyen sorular fazlasıyla birikmişti. Soramıyordum. İzin vermiyordu.
    Evine geldiğimde arabanın kapısını açtım. Yavaşça indi. Yine koluma girdi. Apartmana birlikte girip asansöre kadar eşlik ettim. Sonra bana sarıldı. Sımsıkı…
    --Bugün seni fazlasıyla yordum. Ne olur, hakkını helal et.
    --Bu ne biçim laf, Hayat. Lütfen böyle konuşma. Ben de sayende çok güzel bir gün geçirdim.
    Bir şey demedi. Asansör gelince kapıyı açıp kısa bir süre yüzüme baktı. Bakışlarından ürkmüştüm. Öyle çok şey söylüyordu ki.
    Arabaya bindiğimde hemen hareket edemedim. Yalnızdım, çaresizdim. Dahası, ne yapacağımı bile bilmiyordum.
    Sonra oradan uzaklaştım. Ama Hayat’tan uzaklaşamıyordum. Onun sevecen bakışları, sözleri benim içimi doldurmuştu. Gittiğim her yere onu da içimde taşıyordum.
    Hayat ertesi günü aramadı. Sonraki gün de ben aradım ama telefonu açılmadı. Sanırım uygun değildi. İyice merak etmeye başlamıştım.
    Sonraki günlerde ne kadar da arasam telefonlarıma cevap vermedi.
    Hafta sonu evine gittim. Apartman girişinde karşılaştığım kadından Hayat’ın hangi dairede oturduğunu öğrendim. Kapıyı kız kardeşi açtı. Ona Hayat Hanım’ın arkadaşı olduğumu, kendisini görmek istediğimi söyledim. Biraz sonra Hayat kapıda göründü. Beni görünce gülümsedi. Sadece elimi sıkacak sandım ama yine her zaman ki gibi bana sevgiyle sarıldı
    --Hoş geldin, Kerem. Bu ne güzel sürpriz.
    Sesi yorgundu. Kendisi de öyle… Bunları fark etmemiş gibi davranıp tatlı sert bir tepki gösterdim.
    --Defalarca aradım. Telefonuma neden cevap vermedin? Merak ettim seni.
    Mahçuptu. Kendini savunmak için bir şeyler söyleyeceğini sandım.
    --Haydi, içeri gel. Sana kahve ikram edeyim.
    Salona girdiğimde annesi oturduğu koltukta meraklı gözlerle bana bakıyordu. Ayağa kalkmak istediğinde rahatsız olmamasını söyledim. Elinden öptüm. Kadın karşı koymadı. Ama merakı artmıştı, bunu görebiliyordum.
    --Anne Bu, Kerem Benim arkadaşım. Annem, Türkan ve kız kardeşim Zuhal.
    --Memnun oldum.
    Havadan sudan konuşabiliyorduk sadece. Oysa Hayat’la yalnız kalmak istiyordum. Sorularıma henüz cevap alamamıştım.
    --Aslında seni dışarı çıkarmak istiyorum. Biraz hava alırdık. İstersen kahveyi dışarda içebiliriz?
    Annesinin yüzüne baktım.
    --Tabi annen izin verirse…?
    Annesinden izin almaya gerek görmedi. Bu dikkatimden kaçmamıştı.
    --Anne. Ben Kerem’le kahve içmeye gidiyorum.
    --Tamam, kızım. Geç kalmayın ama.
    Tekrar annesinin elini öptüm.
    --Merak etmeyin, efendim. Fazla geç kalmayız.
    Arabaya bindiğimizde sitemkar davrandım.
    --Seni merak edeceğimi biliyordun. Neden telefonlarımı açmadın, Hayat?
    Gülümsedi. Bu gülümsemesiyle kendini affettireceğini sanıyordu.
    --Seni yeteri kadar üzdüm, Kerem. Ben nasılsa öleceğim. Ölümüme tanıklık etmeni istemedim.
    Sinirlenmiştim. Farkında olmadan sesimi yükselttim.
    --Sana böyle konuşma, dedim! Kimin ne zaman öleceğini bir tek Tanrı bilir. Yarın belki de her şey çok daha güzel olacak! Neden kendini de beni de üzüyorsun ki!
    O da sertleşmişti. O da sesini yükseltti. İlk kez benimle bu tonda konuşuyordu. İsyan vardı, sesinde.
    --Bak bana, Kerem! Ne kadar zayıfladığıma bak! Kaslarımın eridi! Gücümün ne kadar tükendiğini biliyor musun, ha! Ağrı kesicilerle ayakta duruyorum ben!
    Durdu. Bir süre sessizce yüzüme baktı. Sanırım bir şeyler söylememi bekledi. Ne de olsa bir kadındı. Bir zamanlar diri olan bedeninin bu denli değişime uğramasına vereceğim tepkiyi merak ediyordu. Ama sustum ben. Sadece hiçbir şeyi yokmuş gibi davranıyordum. Sonra yorgun sesiyle yeniden konuşmaya başladı.
    --Önce umutlar ölür, derler. Bu sözü ilk kez duyduğumda ne anlama geldiğini hiç de önemsememiştim. Oysa o kadar doğru bir söz ki. Hayatım boyunca önemsediğim tüm değerler bir anda geri plana düştü. Düşünebiliyor musun; düne kadar o kadar çok planlarım vardı ki. Hepsi, ama hepsi bir anda önemsizleşti. İnsanı hayatta tutan değerler bunlar. Umutlar, hayaller, beklentiler… Ben hayallerimi yitirdim, Kerem. Umutlarımı, tüm beklentilerimi… Ben yarınlarımı kaybettim. Ve sen bana diyorsun ki; yarın her şey daha güzel olabilir. Bunu iyi niyetinle söylüyorsun, biliyorum. Ama benim bir geleceğim yok. Benim yarınım bile yok. Sadece bugün var, anlıyor musun. Bu an… Benim sahip olduğum başka hiçbir şey yok.
    Cevap veremedim. Yüzünde yenilmişliğin izleri kendisini o kadar belli ediyordu ki. O konuşurken çaresizliğini anlatıyordu. Benim çaresizliğim ise suskunluğumdaydı. O içinde yaşadığı fırtınaları gösterebiliyordu. Benim fırtınalarım sessiz yaşanıyordu ama içimde sağlam bir şey bırakmıyordu.
    Arabayı hareket ettirmeden önce yukarı baktım. Hayat’ın annesi ve kız kardeşi oradaydı. Kendisine baktığımı görünce el salladılar. Onlara karşılık verip yola çıktık.
    Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra bana seslendi. Sesi o kadar müşfikti ki.
    --Kerem…
    Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim.
    --Efendim?
    Sesi hala çok yumuşaktı.
    --Yüzüme bakar mısın, lütfen?
    Baktım. O kadar huzur dolu bir gülümsemesi vardı ki. Gözlerine baktım. Canlılığını koruyordu. Üstelik de sevgi doluydu.
    --Ne olur bana kızma.
    --Bu nasıl bir söz, Hayat. Ben sana neden kızayım ki.
    --Biraz önce sana karşı sesimi yükselttim. Uzun zamandan beri birine bu tonda konuşmadım. Aslında hoşuma bile gitti. Evde kimseye bağıramıyorum. İsyanlarımı dile getiremiyorum. Çünkü onların gözünde görüyorum bana acıdıklarını. Seni çok daha yakın görüyorum kendime. Bu yüzden senin de bana acımanı istemiyorum.
    Bir an bu sözüne de karşı çıkmak istedim. Ama yapamadım. Sadece başımı salladım. Hayat’a acımıyordum aslında. Böylesi genç ve güzel bir kadının kaderine isyan ediyordum belki. Onu tanıyordum artık. Tanıdığım birinin hayatımdan uzaklaşmasını istemiyordum. Hayır, acımak değildi bunca üzüntümün nedeni. Bu başka bir şeydi.
    --Ben öleceğim, Kerem. Doktor en fazla bir sene dedi. Ama ben birkaç ay içinde öleceğim. Böyle söylediğime üzülme. Hem ben alıştım bu düşünceye. Ne de olsa herkes bir gün mutlaka ölecek. Çok daha genç insanlar ölüyor. Yeni doğan bebekler bile… Yine de ben şanslıyım. Yani pek çok kişiden… 30 yıl yaşadım. Düşünsene, hiç de az bir süre değil.
    Konuyu değiştirmek istedim. Çünkü sözleri moralimi bozuyordu.
    --Hayat. Ailenle bu konuyu konuştun mu? Onlara söyledin mi doktorla konuştuklarımızı?
    O kadar sakindi ki. Hatta benden bile…
    --Evet Her şeyi anlattım. Hastalığımın üçüncü evresinde olduğunu, tümörün her yeri sardığını, fazla bir ömrümün kalmadığını… Hatta tedavi olmayacağımı bile söyledim.
    O an öyle bir tepki gösterdim ki; ben bile şaşırdım. Arabayı uygun bir yerde durdurdum.
    --Nee! Ne demek tedavi olmayacağım. Hayat, sen ne diyorsun!
    Gülümsedi. Elini elimin üzerine koydu. Kendinden emin bir hali vardı. Bu hali beni korkutuyordu.
    --Biliyor musun. Şu an kendimi tamamen özgür hissediyorum. Hayatım boyunca başkaları benin adıma karar verdi. Ta en başından… Benin bu dünyaya gelmemi başkaları istedi. Onlar istedikleri gibi eğitti, beni. İstedikleri gibi yönlendirdi. Sonra büyüdüm. Onların istediği okula gittim. Onların istediği işi yaptım yıllarca. Sonra…
    Bir süre durdu. Kendi kendine güldü. Yüzünde alaycı bir ifade vardı. Başını iki yana salladı. Sonra da titrek sesiyle devam etti.
    --Sonra birini sevdim. Hem de yürekten… İstediğim gibi… Öyle ki ayaklarım yerden kesilmişti sanki. Bunca zaman bekledim ve en sonunda istediğim gibi bir mutluluğu elde ettim, demeye başladım. Ama o kişi sevgiyi sahip olmak olarak değerlendiriyordu. Ben ise paylaşmak olarak… Bana sahip çıktığını söylüyordu. Hem de gururla… Oysa ben ondan böyle bir şey istemiyordum Ki. Ben kendi kendime sahip çıkabilirdim. Bu davranışıyla benim kanatlarımı kırdığının farkında bile değildi. Sevgiyi kendi anlayışına göre yaşamak istiyordu. Kabul etmedim tabi. Ayrıldım ondan. Hem de canım yana yana, duygularım kanaya kanaya ayrıldım. Bir daha da yüreğime kimseyi almadım. Ya da hep o vardı aklımda. Onun varlığından kurtulamadım. Zaten başka kimseyi sevemedim.
    Sonra kendisini toparladı. Duygusallığından arınmıştı. Yüzüme baktı. Kararlı bir bakış vardı gözlerinde.
    --Pek çok kez öldüm ben, Kerem. Pek çok kez duygularımı, arzularımı acımasızca öldürdüler. Hayallerimi ezip geçtiler. Ama artık yeter. Artık kendi istediğim gibi ölmek istiyorum. En azından nasıl öleceğim konusunda kendim karar vermek istiyorum. Bunu bilmek beni özgürleştiriyor işte. İlk kez bu duyguyu tadıyorum içimde. İlk kez kendi kanatlarımın varlığına inanıyorum. İlk kez bu kanatların benim bedenimi taşıyacağına inanıyorum. Ben kendi kanatlarımla istediğim gibi o bilinmezliğe uçacağım, anlıyor musun. Bu yüzden kendimi özgür hissediyorum, Kerem. İlk kez bu denli mutluyum.
    Tüm söylediklerine yürekten inanıyordu. Tüm cümleler kararlı bir şekilde çıkıyordu dudaklarının arasından. Duygusal bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
    --İlk kez ölümü uzak tutuyorum kendimden.
    Bu cümleyi söylediğinde boğazıma bir şey tıkanmıştı sanki. Konuşamadım. Bir şeyler söylemek istedim ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece onu izliyordum. İçimde bir fırtına başlamıştı. İsyan ediyordum. Susturamıyordum sessiz çığlıklarımı. Konuşamıyordum. Sadece yüzündeki huzuru seyrediyordum. Ama ben huzur bulamıyordum. İçimdeki isyanı dindiremiyordum.
    Sonra arabayı çalıştırdım. Nereye gideceğimi bilmeden bir belirsizlikte yol alıyordum. Önümde uzanan bu yol tam da hayatım gibiydi. Yaşıyordum aslında ama nasıl yaşadığımı bilmeden hayatımı tüketiyordum. Bir ömür içerisinde yol alıyordum ama o yolun beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum. Hayat, kendi hayatıyla ilgili kesin cümleler kullanıyordu. En azından kalan ömrü hakkında planları vardı. Benim hiçbir planım yoktu. Günübirlik bir hayat sürdüğümü düşünüyordum. Şimdiye kadar hiçbir şeyi elimde tutamadım. Hiçbir şeyi umursamadım. Sevdama bile sahip çıkamadım. Bu hayat hep böyle sürer sanıyordum. Yarını düşünmeden yaşıyordum.
    Sahil yolundan Maltepe’ye kadar gittik. Yol boyunca ikimiz de suskunluğumuzu koruduk. Arabayı uygun bir yerde park edip bir kafeye girdik. Oturmasına yardım ettim. Koltuğa otururken yüzündeki acıyı gördüm. O an gözlerini sımsıkı yumdu. Onu böyle görmek benim de canımı yakıyordu. Yanındaki koltuğa oturdum. Sonra Hayat’ın yüzüne endişeli bir şekilde bakarak sordum.
    --Peki, ailen nasıl karşıladı senin tedaviyi reddettiğini?
    Hafifçe gülümsedi.
    --Ben kahve içmek istiyorum.
    --Peki.
    Masadan kalkıp kahvelerimizi aldım. Tepsi içerisinde getirip yeniden masamıza oturdum. Ama sorduğum sorunun cevabını hala almamıştım. Israrımı sürdürdüm.
    --Seni dinliyorum?
    Neden hala soruyorsun, neden beni rahat bırakmıyorsun; dercesine bana baktı. Bakışlarında bir öfke yoktu. Onun için endişelendiğimin farkındaydı. Sorumu sakince cevapladı yine de…
    --Elbette ki üzüldüler. Önce onlar da senin gibi karşı çıktı ama sonrasında kabul ettiler. Daha şimdiden evimiz bir cenaze evi gibi oldu. Bana bir ölüye bakar gibi bakıyorlar. Acıyorlar.
    Bu cümleleri söylerken acı acı gülümsüyordu.
    --Hiçbir iş yaptırmıyorlar bana. Mutfaktan su almama bile izin vermiyorlar. Sen yorulma, biz getiririz, diyorlar. Bir makarna bile yapamıyorum. Hemen elimden alıp kendileri yapıyor. Bu ne demek, biliyor musun, Kerem…
    Tabi ki biliyordum ama nasıl cevap verebilirdim ki. Sadece suskun gözlerle ona bakıyordum.
    --Ben artık öldüm, demek. Anlıyor musun, ben öldüm. En basit işleri yapma şansımı bile elimden aldılar. Sanıyorlar ki bana iyilik ediyorlar. Oysa böyle davranarak benim canımı yakıyorlar. Beni bana bırakmıyorlar, Kerem. Şu kalan birkaç aylık ömrümde istediğimi yapmama izin vermiyorlar. Hala, ama hala nasıl yaşayacağıma onlar karar veriyor. O yüzden elimdeki bu son hakkımı istediğim gibi kullanacağım. Tedavi olmayacağım. Birkaç ay daha fazla yaşamak için bedenimi delik deşik etmelerine izin vermeyeceğim.
    Aslında ben de Hayat’ın ailesinin bir ferdi olsaydım, ona tedavi olması konusunda baskı yapardım. Önemli olan şey; Hayat’ın yaşamasıydı. Ama nefes almak yaşamak demek değil ki. Çok canı yanıyor çünkü. Üstelik de ağrı kesicilerin bile yetmediğini söylüyor. O gün doktor yakın bir zamanda akciğerinin su toplayacağını söylemişti. Bu da onun nefes almasını zorlaştıracaktı.
    Hayat’ın çektiği acıları ben yaşamıyordum. Ailesi yaşamıyordu. Bir yerde okumuştum; “katlanması en kolay acı; başkasının çektiği acıdır”. Ne kadar acımasız bir laf… Ama ne kadar acımasız olsa da, doğru… Zaten hayat oldukça acımasız. Hoyrat, bencil… Bizim gözümüzde Hayat yaşasın da nasıl yaşarsa yaşasın. Doğru olan buydu. Bu bencillik miydi acaba. Ya da bencillik neydi ki.
    Beden onundu. Acılar onun… En doğru kararı da yine o verecekti. Bedeni sürekli eriyordu. Öylesine güçsüzdü ki. Bir insan için en büyük işkence, aklı yerinde olup da bedenine hükmedememek olsa gerek. Bedeni acı çekiyordu. Ama bedenine hükmedememek çok daha fazla acı veriyordu, Hayat’a.
    O an kahvelerimizi yudumlarken ikimiz de oldukça düşünceliydik. Benim yüzümdeki endişe belli oluyordu. Hayat’ın yüzündeki gülümseme ise çok şey anlatıyordu. Sanki hayata meydan okuyor gibiydi. Kolumu omzuna attım. Bu hareketimi bekliyor gibi başını omzuma yasladı. Öyle hafifti ki.
    Sonra o durumdayken sakince konuşmaya başladı. Sesi oldukça yorgundu.
    --Ne garip, değil mi. Herkesin bu hayattaki beklentileri farklı. Herkesin hayata bakışı farklı. Sabah uyandığında herkeste bir işe gitme telaşı başlıyor. Oysa sabah uyanmak bile başlı başına bir ayrıcalık. Ama kimse bu ayrıcalığın farkına varmıyor.
    Başını omzumdan kaldırıp yüzüme baktı.
    --Sabah evden dışarı çıktığında onlarca kişiye günaydın derdim. Şimdi etrafımda kimseyi bulamıyorum. Günaydın diyecek kimseyi bulamıyorum, Kerem. O zaman bu günaydınlar çok fazla değer kazanıyor. Hatta içten gülümsemeler, yürekten sevmeler de öyle. Bunları paylaşacağın insanları arıyorsun. Ama bulamıyorsun. İşte o zaman kaybetmeye başladığını anlıyorsun. Tüm güzellikleri… Teker teker hem de…
    Bir süre durdu. Dudağında hüzün dolu bir gülümseme vardı. Kolumu omzundan çekip yüzümü ona döndüm. Sesinde isyan vardı. Tükenmişlik vardı. Yine de dimdik durabiliyordu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu durumda önce umutlarını kaybediyorsun. Sonra da dostlarını… Hayat o kadar acımasız davranıyor ki sana; aldıkça alıyor, aldıkça alıyor. Hiç doymuyor. Duygularını, heyecanını, arzularını… Sonra dostlarını, arkadaşlarını… Sana bir şey bırakmıyor. Hani demiştim ya bir keresinde; kötü adamlar bedenimi ele geçirdi diye… Bedenim benim kalem… Sığınağım, limanım… Şimdi kalemi düşmanlar ele geçirdi ve acımasızca yağmalıyor. Yakıyor, yıkıyor. Yakında sadece bir enkaz kalacak geriye. Sonra da sessiz çığlıklarım…
    Hayat’la ilk kez karşılaştığım hastane bahçesindeki günlerim aklıma gelmişti. O gün nasıl da konuşuyordum. Nasılda çenem açılmıştı. Ben bile şaşıyordum kendime. Şimdi ise susuyordum. Hayat konuştukça büyüyordu gözümde, ben sustukça küçülüyordum. Sanki tüm bunlar benim suçummuş gibi davranıyordum. Sanki Hayat’a haksızlık yapılmıştı. Üstelik de beni kollayarak yapılan bir haksızlık… O karşımda bu denli acı çekerken benim sağlıklı olmam haksızlıktı. Böyle düşünüyordum.
    Sadece dinliyordum. Konuşsun istiyordum. İçinde ne varsa… Söylemek istediği, söyleyemediği… Artık itiraz etmeyecektim. Hiçbir konuda ona kendi düşüncemi dayatmayacaktım. Kendi hayatı üzerinde benim söz söylemeye hakkım yoktu. Her zaman yanında olacaktım ama. Her zaman ona destek olacaktım. Bırakmayacaktım.
    --Kerem. Beni deniz kenarına götürür müsün?
    Yüzüne sert bir şekilde baktım.
    --Bana böyle davranma, Hayat?
    Şaşırmıştı.
    --Nasıl yani…?
    Ciddi bir tavır takınarak konuştum.
    --Rica eder gibi söylüyorsun isteklerini. Kesin bir dille söyle. Mesela; Kerem, haydi sahile gidelim, gibi…
    Gülümsedi.
    --Ben nasıl söylüyorum?
    --O kadar kibarsın ki. Oysa ben senin ağzından çıkan her isteğini zevkle yapmak isterim. Ben senin yanında çok mutluyum, Hayat. Senin biraz olsun gülümsemen için her şeyi yaparım.
    Yüzüme sevgiyle baktı. Yine de sözleri ağırdı.
    --Bir idam mahkumunun son isteklerini yerine getirmek gibi mi?
    Kendimi toparladım. Gülümseyerek cevap verdim.
    --Hayır birtanem. Sadece seni mutlu görmek için. Çünkü sen mutlu olduğunda ben de mutlu oluyorum.
    Cevap vermedi. Ama yüzüme öyle bir baktı ki. Bu bakışlarda o kadar çok anlam yüklüydü ki.
    Elinden tutup yavaş adımlarla deniz kenarına doğru yürümeye başladık. Hayat yine koluma girmişti. Deniz kenarındaki kayalıklara vardığımızda gözlerini kapayıp uzu uzun nefes aldı. Denizin o kendine has kokusunu içine doyasıya çekti. Sonra da banklardan birine oturdu. Ben sadece ona eşlik ediyordum.
    Birden ayağa kalktı.
    --Kerem. Ben oraya gitmek istiyorum.
    İşaret ettiği yerde çimlerin üzerine oturmuş bir çift vardı. Erkek gitar çalıyor kız da sesiyle ona eşlik ediyordu. Yavaş adımlarla yürüyüp onlara yakın bir banka oturduk. Hayat’ın yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Gençlerin şarkısı bittiğinde onların yanına gitti.
    --Çocuklar. Ne kadar güzel çalıyorsunuz. Sizi tebrik ederim.
    Gençler de onun bu samimi konuşmasından etkilenmişti.
    --İsterseniz katılabilirsiniz bize. Çok seviniriz.
    --Sizin keyfiniz bozmak istemeyiz. Öyle harika bir görüntünüz var ki. Ama sizden bir isteğim olabilir.
    --Elbette.
    Hayat bana baktı. Çocuksu bir hali vardı. Öyle tatlıydı ki. Sonra gençlere dönerek isteğini söyledi.
    --Romantik bir parça çalmanızı istiyorum. Şöyle dans edebileceğimiz duygusal bir şey...
    Şaşırmıştım. Ama o oldukça neşeliydi.
    --Elbette çalarız. Neden olmasın.
    Genç adam gitarın tellerine dokunduğunda ortaya tatlı bir müzik nağmesi yayıldı. Hayat gülümseyerek bana elini uzattı.
    --Kerem. Benimle dans eder misin?
    Ben şaşkın bir şekilde dururken o hafifçe güldü.
    --Yoksa teklifimi geri mi çevireceksin?
    Uzattığı eli tuttum. Yavaşça beline sarılıp dansa başladık. Öyle hafifti ki. Öylesine mutluydu ki. Dudaklarındaki gülümseme öyle yakışıyordu ki kendisine. Öyle güzeldi ki. O an sımsıkı sarılmak istedim. Sadece sarılmak… O an canına can olmak istedim. O ise gözlerini yummuş kendi dünyasında salınıyordu. Huzur doluydu. Sanki her şey çok güzeldi. Sanki acılar, kederler bizden çok uzaktı. Tüm güzellikler bizimle birlikteydi.
    Kollarımla sardım onu. Başını omzumdaydı. Yoldan geçenler bize bakıyordu. Onlar da gülümsüyordu. Herkes mutluydu. Kötülük yoktu o an. Hastalık yoktu. Acı yoktu.
    Ama çok sürmedi.
    Hayat bir anda acı içinde kıvrandı. Her ne kadar acısını saklasa da yüzünden belli oluyordu ızdırabı. Müzik hala devam ediyordu. Kulağına fısıldadım.
    --İstersen oturalım.
    Bana sımsıkı sarıldı. Başı hala omzumdaydı.
    --Hayır. Dansımızı bitirmek istiyorum.
    Zaman geçmek bilmiyordu. Müzik susmuyordu. Acılar dinmiyordu. Bir süre sonra gence müziği bitirmesi için işaret ettim. Onlar da durumu anlamıştı.
    Yüzünde zoraki bir tebessümle gençlere teşekkür etti. Sonra arabaya doğru yürümeye başladık. Acısı hala devam ediyordu. Buna rağmen belli etmek istemiyordu. Benden saklamaya çalışıyordu. Bacaklarından tutarak kucağıma aldım. Hiç sesini çıkarmadı. Bana sımsıkı sarılıp başını boynuma iyice gömdü. Bir kuş kadar hafifti. Yüreği yüreğimde atıyordu.
    Yavaşça arabaya bindirdim.
    --Hayat. Bir tanem. İster misin seni hastaneye götüreyim.
    --Hayır, Kerem. Sanırım çok yoruldum. Sen beni eve götür. Biraz dinlenirsem kendime gelirim.
    --Peki.
    Çaresizdim. Üzgündüm. Dahası yalnızdım. Oysa daha fazla mutlu etmek istiyordum Hayat’ı. Daha fazla gülümsetmek istiyordum. Güçsüzdüm.
    Koltuğa iyice gömüldü. Sanki uyumak istiyordu. Arabanın içinde ölüm sessizliği vardı.
    Evine vardığımızda Hayat biraz kendine gelmiş gibiydi. Ya da öyle davranıyordu. Gülümsüyordu. Zoraki olduğu belli oluyordu.
    --Kerem. Bugün benim asla unutamayacağım bir gün. İnan bana, çok mutluydum. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
    --Ne demek, Hayat… Bugün benim için de güzeldi. Özeldi. Sayende harika bir gün geçirdim.
    Bir şey söyleyecekti vazgeçti. Ne demek istediğini anlamıştım. Günümü berbat ettiğini söyleyecekti galiba. Oysa ben ciddiydim.
  • Ben sakin sessiz kendi halinde biriydim.Herkesin menfaatine göre sevilen ama hic sevilemeyen biriydim .Sonra hic beklemediğim biri cikti karsima.Aslında cok yakinimda ama hic farketmediğim.Herkesten farklı ,bir o kadar hassas ,içine kapanık ama herkese mutlu ;ben gibi .Bana çok değer veriyordu bunu zamanla aşikar etti .Ve o beni çok ama çok sevdi.Çok kizdım beni sevmemeliydi baştan aşağı yanlıştık.Ve kabullenemedim ben bu kadar sevilemezdim kı.Ya ben kimim ki bu kadar delice sevilebileyim.Her zaman ilk vazgecilen ben olurdum birininn hayatında olmazsa olmazı olmak inandırıcı değildi ki onunda tek değerlisi ben olayım ..Sevgisine inanmadım. .Inanamadim ,inanmakta istemedim.Yabancısı olduğum bu yola inandirdı ,beni kabuğumdan çıkardı, inandirdı..Dünya yerle bir olsun ama benim bir tebessümüm yeterdi ona.Allah'ım bu sevgi bana cok fazlaydı .Yüreğim bu ilgiye sevgiye o kadar yabanciydı ki .Öyle bir sevdi ki.Yanındayken bile beni özlemeye devam etti.Benim gelişimi kokumdan bilirdi.Hastalanma ihtimalimden öyle korkardı ki.Çokta kizardı.Benim ölme ihtimalim onun ölümüydü.Ben ki bana özgü tek bir satır yazilmamisken o bana binlerce satirlık şiirler ,sözler yazdı.O bedene o yüreğe o kadar sevgiyi nasıl sığdırdı bilmiyorum.Bensizlik yorardi onu.Olmazdık imkansızdık ama ona destek olacaktım ,yalnız birakmayacaktim onun yaralarını sarmaliydım.Tebessümü olacaktım .Sadece ben ona yara bandı olacaktım o bana değil .Nerden bilebilirdim ki ikimizinde birbirine şifa vesilesi olacağıni.Yaralarımı saracağini,her an yanımda olacağını... Kendimi kaptırmamaliydim.Olmazdı,olamazdı.Ah kendimi çoktan kaptırmıştim.İnşirahım olmuştu.Sohbeti ile sevgisi ile dinlenir oldum.Yanında olmama rağmen yanında olamayacağım günlerin ızdirabinı yaşardı her dakika .Olma ihtimalimiz icin aylarca düşünürdü.Ama işte imkansızdık olmazdik.Bu imkansızlik en büyük sırrimızdı herkesten sakladik .Istemedim bitirelim dedim .Bizden olmaz dedim ama o sensiz yaşayamam dedi.Bana bunu yapma ben bu yola yabanciyım dedim dinlemedi.Ben beni unutsun diye dua ederdim ,o sana olan sevgim daha da artsin diye dua et derdi.Yüzlerce defa olmaz dedim,beni kanadinin altina alma alıstirma,birbirimizi yormayalım dedim.Defalarca ama defalarca bitirdik ,üzülürdük ağlardık ben sert kırıcı olurdum vedalarda.Bir ümit ,kırar soğuturum kendimden diye neler yapmadım ki .Ama yüreğim paramparçaydı gecelerce ağlardım ona hep iyiyim rolü yapardım Kırardı ama merhemim de oydu.Hatta her defasinda affediyor olmama dahi hayret ediyordu halbuki o benim ilacimdı.Ama ne olursa olsun imkansızı zorlayamazdim.Defalarca bitirmeye cabaladım/k .Bitirmeyi başaramadık tek bir bakış yerle bir ediyordu onca sözü,kararı, vedaları.Ne çok soz verirdim kendime ama bir bakış sonra birbirimize tebessüm ederdik :) Tekrar tekrar kararlar alır ayrı kalır sonra yine devam ederdik. Bensiz ruh gibi dolaşırdı.Kıyamazdim , toparlanması için çalışması için nutuklar keserdim.Sonra hiç geri dönüşü olmayan felaketimiz oldu.Sırrımızı aşikar oldu .Allah'ım damarlarım çekiliyor o günü hatırlayınca.Hayatimda ki en ağır hakaretleri işittim en değer verdiklerimden.Erkek o seni kullanıp atar dediler.Kendimi bir daha asla eskisi kadar masum hissedemeyeceğim sözler söylediler ikna da oldum.Her sözleriyle o kadar belli ediyorlardı ki onu tanimadiklarinı.Ona hak payı verdiler tek suçlu bendim.Riyakar damgası vuruldu o gün üzerime . O ithamları, hakaretleri haketmedim ki ben ,sadece o üzülmesun istemistim .O ne ölünesi bir gündü ama.Kahretsin ki ölmedim.Yıkıldım,paramparça oldum. 20 li yaşlara kadar kabuğundan hiç çıkmamış birini imkansız bir sevda için kabuğundan çıkarana sinirliydim Ona giden tüm yollar kapanmisti.Ondan nefret ediyordum ama bir taraftan o bana ulaşır, kiyamaz .Kaldıramayacağımi bilir dedim.En azından teselli eder bir veda eder diye bekledim ama gelmedi ve kaçtı :) Ona bağırıp çağırmak bir tokat atmak için ne çok bekledim.Çok kızdım ,nefret ediyorum sandım.Nefretim daha da artar sandım başaramadim.Nefret edememişim meğer ona her kızışımda kendimi bitirmişim. Öfkem zamanla dindi keşke nefret etmeyi başarsaydim.Aylarca uyku uyuyamadim.Gece yarısi rüyalarımdan hıçkırıklara boğularak uyaniyorum (hala).Sonra ne mi oldu benim yokluğumun ihtimalinden yıkılmış olan bensiz yapamaz dediğim, sanki yıkılmişliğınin tek sebebi ben olduğumun kanıtı gibi yokluğumda toparlanmişti ;tam istedikleri gibi biri olmuştu.Güzel rol yapar biliyorum ama çok zoruma gidiyor.Onlari yargılarında haklı çıkarıyordu.Simdi sadece üzülüyorum sanıyor. Beni kendisine bu denli bağlandığını anlamamış ,hayatimı delip gectiginin farkında değil ama bende bu kadarıni beklemiyordum.Kendisine alıştırip yüz üstü birakması o kadar ağır ki...Ağır kelimesi dahi hafif artik. İnsanlar için bir hatadan öteye gidemiyorum ben.Masum değilim artık. Yıllar sonra geçmişe dönüp baktığında beni bir hata olarak göreceğini bilmek yüreğime hancer saplarmışcasına acıtıyor. İçimde bir yangın var sanki. Günden güne daha çok alevleniyor. Gözyaşlarım bile söndüremiyor o yangını. Gecelerce hiç durmadan gözlerimden süzülen gözyaşlarım, yaralarım, hayal kırıklıklarım ne olacak bilmiyorum. Üzülmesin diye çıktığım yola icten bir tebessümün ne olduğunu unutarak bitirdim.6 ay geçti ömrümden ise yıllar.Kalbim ağriyor sanki durmuş gibi. Doktorlar kalp atıslarimda anormallik olduğunu söylediler yaşanmıslıklari bilmeden biliyordum ki kalbimin şifasi hekimlerde değildi.Kalbimi ,hayatımi delip geçti.Harabe halimden bihaber. Şimdi basit bir şekilde biraz acı ceker unuturum sanıyor.Ben nefes alamıyorken hala mutlu olmam pesinde olması çok komik değil mi ? Sanki "Aysel git başımdan ben sana göre değilim "şiirini mırıldaniyor.
    Ama Aysel çıkmaz bir yolda bu yola sen iteledin beni. Beni kendinden korumak için cok geç kaldı .Beni mutlu edememekten korkuyor hala peki şimdi ki ben .Mutluluğa siz talip olun ben istemiyorum .Şimdi sözde beni düşündüğü icin benden kaçıyor .Benden kaçan biri neden hep rüyalarıma gelir ki.Ama daha acısı ise rüyalarda dahi bitmişiz hep ayrıyız.Allah'ım 6 ayın ardından sonra ilk defa birkaç gün önce rüyada; ilk yüzüne bakmıyorum ama benim gülümsemem için çabalıyordu ,tebessüm ediyorduk birbirimize.Ve ancak rüya olabilirdi zaten.Velhasıl umut yok ,imkan yok. Ama zerre misali unutmakta yok.Her ne kadar kabullenmese de yıllar da sürse beni unutacağını hissedebiliyorum gittiği yerde mutlu olsun isterim..Beni unutsa dahi ömrüm boyunca unutamayacağım bu yarayı bende açtığını unutmamalı.Ben mi ben unutamıyorum denedim olmuyor günü bırak saatlerim dahi geçmiyor düşünmeden.Uykuda ise rüyalarım eşlik ediyor.Onu ,onsuz yaşamak zor.Destan gerçek olur ;Tahir ölür, Zühre de kahrından ölür yanyana gömülürler ama mezarlarınin arasında ki çalı onları ayırmaya devam eder. Her bitiş bir başlangıç değildir,her bitiş bir bitiştir ve tarih sadece mutsuzları yazar...