• - Duygusal veya mistik unsurlardan kaynaklandıkları için dünyayı sarsan siyasi ve dini inançların gücü, ne akıl tarafından yaratılmış oldukları ne de akıl tarafından yönlendirilmiş oldukları gerçeğinde yatar.
    Siyasi ve dini inançların ortak bir kökeni vardır ve aynı kurallara uyarlar. Aklın yardımıyla değil, aksine aklın karşıtı olarak oluşurlar. Budizm, İslamiyet, reform, Jakobenizm, sosyalizm vb. düşüncenin farklı biçimleri olarak görünür. Ama birbirine çok benzer duygusal ve mistik temelleri vardır ve akılcı mantıkla hiçbir ilgisi olmayan bir mantığa uyarlar.
    Siyasi devrimler insanların zihinlerinde yeşeren inançlardan kaynaklanabilir; ama onları üreten başka sebeplerdir. Hoşnutsuzluk genele yayılınca, hükümete karşı mücadele edecek kadar güçlü bir taraf oluşur.
    Hoşnutsuzluğun etkisini göstermesi için genellikle uzun bir zaman geçmesi gereklidir. Bu nedenle, bir devrim her zaman yeni başlamakta olan bir sürecin izlediği sonlanma sürecindeki bir olguyu temsil etmez. Aksine evrimini hızlandırmış ve devam etmekte olan bir olgudur. Tüm modern devrimler hükümetlerim aniden devrilmesine sebep olan ani hareketlerdir. Bu devrimlere örnek olarak Brezilya, Portekiz, Türkiye ve Çin devrimlerini gösterebiliriz.
    Zannedilenin aksine, en şiddetli devrimlere bağımlı olan uluslar en muhafazakar olanlarıdır. Muhafazakar oldukları için, hem hareketi yavaş yavaş geliştiremez hem de çevre değişikliklerine alışamazlar. Bu nedenle uyuşmazlık aşırı bir noktaya geldiğinde, aniden kendilerini alıştırmak zorunda kalırlar. Bu ani evrim, devrimi yaratır.
    Kendilerini dereceli olarak alıştıran uluslar, devrimden her zaman kaçmaz. Bu ancak, 1688’de İngilizlerin mutlaklık kazanmaya çalışan monarşi ve vekilleri aracılığıyla kendi kendini yönetme hakkını isteyen halk arasında neredeyse yüzyıldır süren mücadeleyi sonlandırabildikleri bir devrim yoluyla gerçekleşebilirdi.
    Büyük devrimler, genelde en alttan değil, en yukarıdan başlar. Ama insanlar serbest kalır kalmaz, devrim gücünü insanlardan alır.
    Ordunun önemli bir kısmının yardımı olmadan devrimlerin gerçekleşmediği ve gerçekleşemeyeceği kesindir. Fransa’da kraliyet 16. Luis’in giyotin ile idam edildiği gün değil, onun isyancı birliklerinin onu korumayı reddettikleri gün yok oldu.
    Orduların muhalifleşmesi ve kalben kurulu düzene ilgisiz olmalarının nedeni, devrim fikrinin onların zihnine sirayet etmesidir.
    Birkaç memurun koalisyonu Türk hükümetini devirmeyi başardığında, Yunanlı memurlar da Türk meslektaşlarının yaptıklarını yapıp hükümeti değiştirmeyi düşündüler. Oysa iki ülkenin rejimi birbirinden çok farklıydı.
    Askeri bir hareket bir hükümeti devirebilir. ( Hatta İspanyol cumhuriyetlerde hükümetler hiçbir zaman başka şekilde zarar görmemiştir. ) Fakat eğer devrim önemli sonuçlara gebeyse, her zaman genel bir hoşnutsuzluğa ve ortak umutlara dayanması gereklidir.
    Evrensel ve çok fazla olmadığı takdirde, hoşnutsuzluk tek başına devrim başlatmaya yetmez. Bir avuç dolusu insanı yağmalamaya, zarar vermeye ve katliam yapmaya itmek kolaydır. Ama bütün bir ulusu veya bu ulusun çok büyük bir kısmını kışkırtmak, liderlerin devamlı ve tekrarlanan hareketlerde bulunmasını gerektirir. Bunlar hoşnutsuzluğu arttırır. Hoşnutsuz olanları tüm sıkıntıların özellikle yokluğun sebebinin hükümet olduğuna ikna eder ve insanları onların istediği yeni sistemin mutluluk getireceğine inandırırlar. Bu düşünceler önerilerle ve sirayetle çoğalarak filizlenmeye başlar ve devrimin olgunlaşmaya başladığı an işte bu andır.
  • - 25 üyeye ulaşmış olan AB, ikinci dalga genişleme ile katılacak aday ülkelerin eklenmesiyle kıt‘asal bir jeopolitiğe erişecektir. AB nihaî büyüklüğüne ulaştığında 10.400.000 km2 olan Avrupa’nın yaklaşık %70’i AB üyesi olmuş olacaktır. Bu son genişleme ile AB, dünyanın dördüncü büyük coğrafyasına sahip coğrafî bütünlüğü hâline gelecektir. Bu coğrafyanın demografik yapılanmasına baktığımız zaman, ikinci genişleme sonucunda bugünkü sayılar ile 482.994.437’e ulaşacağını görmekteyiz. Bu geniş coğrafyaya yayılan, dünyanın en kaliteli nüfuslarının birisine, belki de en kalitelisine ve dünyanın en büyük GSMH’na sahip olan AB’nin 2010’dan sonraki temel hedefi yayılmak değil, mevcut yapı üzerinde derinleşmek olacaktır. AB açısından hızlı sayılabilecek olan bu genişleme sürecinden sonra gerekli olan süreç, “kurumların istikrara kavuşması süreci” olarak da adlandırılabilir. Çoğu eski birer sosyalist ülke olan yeni katılımcıların getireceği sorunlar yanında Brüksel, AB’nin ortak siyasal iradesini oluşturmak için belirli bir süreye ihtiyaç duyacaktır. Çünkü, toprakların genişliği, kaliteli nüfus ve ekonomi, önemli millî güç unsurları olmak ile birlikte bunların toplamı AB’yi kendiliğinden siyasal ve askerî cücelikten kurtarıp, süper güç olma yoluna sokmayacaktır. AB’nin nesnel güç unsurlarına uygun bir siyasal irade oluşturabilmesi gerekmektedir ki, bunun için kurumsal derinleşme sürecinin yaşanması kaçınılmazdır. Bu süreç içinde Türkiye’nin AB’ye girmesi demek, AB’nin jeopolitiğinin kökten değişmesi, kıt‘asal jeopolitikten ayrılarak AB’yi küresel angajmana zorlayan yeni bir jeopolitiğe kayması demektir. Yani AB bir anda Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Basra Körfezi ile komşu hâle gelecek, bu bölgelerin sorunları ile ilgili tavır almak zorunda kalacaktır. AB böyle bir jeopolitiğe hazır değildir. Belki de hiçbir zaman hazır olamayacaktır. Bundan dolayı AB’nin en azından kendisini kıt‘asal jeopolitikte istikrara kavuşmuş hissetmeden, ki bahsettiğimiz süreç 2020- 2025’ler civarıdır, Anadolu coğrafyasını içine alması düşünülemez. Türkiye, ikinci genişlemesini yapmış ve onun sorunları ile boğuşan AB’ye nerede ise jeopolitik maliyetin ötesinde iki genişlemenin toplam maliyetine yakın bir politik, sosyal, kültürel ve ekonomik maliyet yükleyecektir. Nüfusu 70 milyona çıkmış bir Müslüman Türkiye’nin AB içinde Almanya’dan sonra en büyük karar alıcı olmasına, küçük bir Müslüman Bosna-Hersek yönetimine tahammül edemeyen Avrupa’nın tahammül etmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca bu nüfusun AB’nin oldukça türdeş olan ve Hristiyan kültür geleneği üzerine oturan kültürel dokusunu Müslümanlık ile tahrip edeceği de ortadadır. Sosyal açıdan kendi içinde yüksek işsizlik sorunu ile mücadele eden AB’nin Türkiye’den gelecek bir iş gücü yükü ile boğuşmak istememesi de doğaldır. Üstelik, mevcut Gümrük Birliği Anlaşması AB’ye herhangi bir ekonomik maliyet yüklemeden hatta Türkiye’ye vermeye söz verdiği kredileri dahi vermeden, (AB’nin Akdeniz ülkelerine verdiği malî yardım ve kredilerin tutarı Türkiye’ye verdiklerinden daha Özetle, Türkiye çok zor bir süreçten geçmektedir. Türkiye son on iki yılını, yoğun bir bunalım süreci içinde geçirmiştir ve bunalım hâlen sona ermiş değildir. Bunalım çok boyutlu ve yaşamın bütün alanlarını kapsayıcı bir niteliğe sahiptir. Türkiye, politik,ekonomik, sosyal, ahlâkî, kültürel, etnik ve askerî boyutları içeren bir krizden geçmektedir. Yaşanan kriz, devlet ve toplumsal yapıyı sarsmış, değerler sisteminde yıpranmalara neden olmuştur. Ancak kriz sadece son on iki yılı kapsamamaktadır. Yaşanan kriz, seksen yaşındaki Cumhuriyet'in son elli yılına yayılan, yapısal nitelik kazanan sürekli bir buhranın en ağır hâlidir. Bu krizin son yıllarda içinden geçtiğimiz aşamasının toplumumuzun bütün alanlarını ne kadar ağır yıprattığını; ülkemizin Vietnam ve Nikaragua kadar riskli bir ülke hâline gelmiş olması açık bir şekilde göstermektedir.
    Krizin yarattığı en büyük tahribat, Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarının beyinlerinde ve yüreklerinde meydana gelen tahribattır. İnsanımız, ülkesine, devletine, geleceğine ve kendisine olan güvenini yitirmektedir. Türk Devleti ve halkı bir irade zaafı süreci içerisindedir. Genel bir kötümserlik havası Türkiye’nin üzerini kaplamıştır. Mevcut siyasal elit, hemen hemen bütün unsurları ile Türkiye’nin sorunlarını kendi yetenekleri ile aşmaya muktedir bir ülke
    olmadığı düşünce ve inancındadır. Türkiye’yi bir iç sömürge olarak gören ve 19. yüzyılda Hindistan’ı sömüren İngiliz seçkinleri gibi Türkiye’yi sömüren ve sömürülmesine alet olan çürümüş Türk siyasal seçkinleri, esasen krizin asıl sorumlularıdır. Öte yandan Türk iş adamı krizin ağırlığı altında ezilmiş, millî kimliği silikleşmiş, özgüvenini ve ülkesine olan güvenini yitirmiştir. Sorunların Türk siyasal eliti tarafından halledilemeyeceği inancı ile başka bir yönetici elit arayışı içine girmiş ve Avrupa Birliği’ni yeni yüksektir) ekonomik ilişkilerini nerede ise efendi-parya ilişkisi çerçevesinde sürdürmesini sağlamaktadır.
    Netice olarak, AB’nin Türkiye’yi 2025’lerden önce içine alması pek mümkün görünmemektedir. Eğer 2025’lere kadar AB kendi içinde arzu ettiği ortak siyasal iradeyi oluşturabilir, süper güç olma yolunda bazı temel adımları atabilir ise, bu geçen süre içinde iyiden iyiye yıpratılan Anadolu’nun, -Türkiye’nin değil- AB’ye girme süreci belki başlayacaktır. Çünkü, Avrupa Anadolu’yu tarihsel olarak Avrupa’nın, Yunan’ın, Roma’nın coğrafî bir uzantısı olarak görmektedir. Ayrıca, süper güç olma iddiasını gerçekleştirme yolunda olan bir AB’nin artık kıt‘asal jeopolitiği terk ederek Orta Doğu, Basra Körfezi, Kafkasya ve Orta Asya ile komşu olması gerekmektedir. Bu arada 2025’e kadar AB dışında tutulan ancak sürekli yeni AB talepleri ile “reformlar” yapan Türkiye, enerjisini bu “reformların” ürettiği sosyal, politik sorunları aşmak için sonuna kadar harcayacaktır. AB dışında tutularak ama sürekli yeni umutlar ile oyalanacak olan Türkiye, bir etnik sorunlar yumağı, hatta cehennemine dönüşecektir. Modern Avrupa böyle bir politika izlemez, diyen Türk aydınları, Yugoslavya’nın dağılma tarihini ve Yugoslav iç savaşı sırasında AB üyesi ülkelerin politikalarını hatırlamalıdırlar.
  • İnsan Niçin Efsane Üretir? - Ali Şeriati


    İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır. Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür. Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim'dir. Ebu Müslim, Ho­rasan'da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı. Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim'le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye'de, hem İran'da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

    Diğer bir örnek de İskender'dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: "Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler."

    İskender Yunanlı bir gençti. İran'a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd'in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran'da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran'da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun - bunu ben söy­lüyorum - diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran'a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran'da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman'ın sarayına gidip orada Sü­leyman'a ve Süleyman'ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran'a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender'den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

    Mevlana Mesnevî'de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da "ben büyüğüm ve ben bir kahramanım" şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: "İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen "kendi" bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi "kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et" diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? "Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki..." dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?
    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki "ben­cilliği" öldürmeğe karar vermişsin, (Yani
    "Benliği, yani "nefs"i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

    Bir Müslüman, Ebu Cehil'in göğsüne oturunca o şöyle de­di: "Boğazımın şuradan aşağısını kes." Müslüman: "Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?" deyince o şöyle dedi: "Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil'e ait olduğunu anlasın." Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: "Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk" derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: "Teşekkür ederiz, burası çok rahat." derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: "Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın" der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: "Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir."

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan "kişiliğinin", "nefsinin" ve "çıkarlarının" mutlak hakikati ortaya çıkar.

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- "ben kendimi feda edebilecek bir adamım" gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete'yi- Promete'yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma'ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete'yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete'nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete'nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete'ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. '"Zincire Vurulmuş Promete" destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

    Promete destanının bulunmasına rağmen "Zincire Vurulmuş Promete "yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete'ye ve bir Promete'nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, - bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs'ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir. Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem'i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg'la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine'nin, Rüstem'in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer'î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem'in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem'in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine'yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz. Christian'ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya'da küçük bir şehir olan Verona'da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet'e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet'tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: "Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler." Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; "İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor" Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete'nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete'yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

    Binaenaleyh insan, Promete'ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin'de ve Japonya'da tanrı "Rama" ve "Futuşi Şi" şeklinde, Roma'da ve Yunanda ise tann "Zeus" ve [Mı­sır'da] "Osiris" şeklinde ortaya konuyor.

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, "Demosthenes"i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan "Tîr'i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete'yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla 'sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

    Bunun için "Herkül"ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan'da- "Rama"yı veya -Rusya'da ve Doğu Av­rupa'da- "Lahas"ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da "Heliodorus" gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da 'Demosthenes" gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.

    Dipnotlar

    1- Pur, Farsça'da oğul, evlat anlamına gelmektedir. Farsça'da Hz İbrahim için Pur-Azer, Hz. İsmail için Pur-Hacer tamlamalarının kullanıldığı göz önünde bu­lundurulduğunda Pur-Davud'un Hz. Süleyman olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat Hz. Süleyman'ın MÖ 970, İskender'in ise MÖ 356 tarihinde doğduğu düşünüldü­ğünde Merhum Dr. Şeriatî'nin Pur-Davud ile başka birini kastetmiş olması da mümkündür. [Çevirmen]
    2- MÖ 550-330 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Pers hanedanıdır. Türk­çe'de Ahemeniler ve Akamanışlar diye de telaffuz edilmektedir. Farsça'da yay­gın kullanımı "Akhamenişler" biçiminde olmakla birlikte, merhum Dr. Şeriatî'nin burada zikrettiği gibi "Hahemenişler=Hakhemenişier" biçiminde de bir kullanım söz konusudur.[Çevirmen]
    3- Dârâ isimli birçok Pers kralı vardır. Burada söz konusu edilen, son Akhemeniş kralı 3. Dâra'dır.[Çevirmen]
    4- iskendernâme: Klasik edebiyatta İskender'in hayatını ve maceralarını anla­tan mesnevilerin gertei adıdır. Sadece İran edebiyatında değil, Türk Divan ede­biyatında da İskendernâme yazmış birçok şair bulunmaktadır. Divan Edebiyatın­da Ahmedî'nin yazdığı iskendernâme ünlüdür. [Çevirmen]
    5- Andre Gide, günümüz Fransa'sının en aydın yazarlarından biridir. Büyük bir aydın olan Gide, birkaç yıl önce öldü.
    6- Firdevsî de diyor ki: "Rüstem, Sistan'da bir pehlivandı İran'ın, iranlının, Rüstem'e sahip olmaya ihtiyacı vardı; ama o yoktu. Bunu, onun için ortaya çıkardık.
    7- MÖ 320 yıllarında yaşamış ünlü Atinalı hatip ve politikacı. [Çevirmen]


    Çeviren : Alptekin Dursunoğlu
  • KET BUĞA
    Ket Buğa, savaşçı ve kahraman bir Türk kumandanıdır. Tarihimizin Çingizliler çağında yaşamıştır.
    Dünyayı dize getiren o dehşetli Türk akınlarındaki kanlı kavgalarda bulunmuş, şanlı bir hayatı şanlı bir
    son ile bitirmek için ihtiyarlık yaşlarında savaş yerlerine koşmuştur. Ket Buğa'daki kahramanlık
    ruhunu anlamak için hayatının sonunda yaptığı son savaşı bilmek yeter.
    İlhanlar'ın başbuğu Hülagü, Bağdat'ı zapt etmiş, Gürcistan'ı dize getirmiş, Halep ve Şam şehirlerine de
    gücü önünde boyun eğdirmişti. Muzaffer orduları ile yeni zaferlere doğru gitmeye hazırlanıyordu.
    Fakat büyük Kağanın ölümü haberinin gelişi, onu yolundan alıkoydu. Ordunun başlığını ihtiyar Ket
    Buğa'ya bıraktı, kendi geri döndü. Ket Buğa'nın buyruğu ele alışı, onu yeni bir şerefe doğru götüren
    olayın başlangıcı oldu.
    Ket Buğa Mısır'a gitmek, Mısır'ın elinde bulunduran ırkdaşlarına Çingizliler hâkimiyetini tanıttırmak
    isteğinde idi. Bu isteğini önce savaşsız olarak yapmayı diledi, Mısır'a gönderdiği bir elçi Ket Buğa'nın
    teklifini o ülkenin hâkimi olan ırkdaşlarına ulaştırdı. O zaman Mısır'da bir başka kahraman, Kotuz, baş
    bulunuyordu. Bu teklif karşısında beğleri toplayarak fikirlerini sordu. Çoğu savaşmak dileğini ileri
    sürdüler. Kotuz da: "İlhanlılar üzerine yürüyelim. İster yenelim ister yenilelim. Yeter ki vazifemizi
    yapmış olalım. Bizi alçaklıkla suçlandırmasınlar!" dedi. On iki bin kişilik bir ordu ile yürüdü.
    Çingiz ordularının namı o çağlarda bütün dünyaya olduğu gibi, Mısır'a da yayılmıştı. Onun İçin Mısır
    Türkleri'nin ordusu da Ket Buğa'nın savaşçılarından çekiniyorlardı. Onlarla vuruşacak kadar sağlam bir
    manevî güçleri yoktu. Bu yüzden bir aralık daha ileri gitmek bile istemediler. Kotuz, onlara heyecanlı
    sözler söyledi. Ulu Yavuz'un yıllar sonra sızıltı çıkaran ordusuna yapacağı gibi, o da:
    "Sizler savaşmaktan kaçıyorsunuz, ben ise savaş için yürüyorum. Savaş isteyenler arkamdan gelsin,
    istemeyen evine dönsün!" diye bağırdı. Ordu Kotuz'un arkasından yürüdü. Kotuz, yeni heyecanlı
    sözlerle manevî gücünü sağlamlaştırmaya gayret ettiği ordusu ile Ket Buğa'nın karşısına çıktı. 3 Eylül
    1260'da tarihin Türk'ü Türk'le çarpıştıran kavgalarından biri yapıldı.
    Bu çarpışma Ket Buğa'nın son savaşıdır. Yaşlılık çağında bu savaşı kendisi istemiştir. Hülâgü, bu sefere
    çıkarken Ket Buğa'nın yine kumandayı istemesi üzerine kahramanına:
    "Bu zamana kadar çok yararlık gösterdin. Artık yeter. Otur da kocalıkta biraz rahat et!" demişti. Ket Buğa, Hanı'nın bu sözlerine şu yaslı karşılığı verdi:
    "Hanım: beni savaş şanından ayrı bırakma. Savaştan ayrı kalıp da rahatlamak benim için lütuf
    olamaz. Ben artık yaşlıyım, yakında ölürüm. Yatakta miskinler gibi can vermemi mi istiyorsun?
    Senden dileğim şu: Benden savaş alanlarında ölmek şanını esirgeme!"
    İşte bu kahramanca sözler, ordunun kumandasını Ket Buğa'ya kazandırdı. Hülâgu'nın yaşlı arslanı yeni
    ülkeler aşmak için ileri yürüdü.
    Suriye'de ilerleyen Ket Buğa, kendisine karşı durmak isteyenlere ağır yumruklar indiriyordu. Bununla
    beraber askeri durumu iyi değildi. Bu yüzden artık savaşmayı bırakıp çekilmesini söyleyenler bile
    olmuştu. Fakat ihtiyar arslan bu teklifleri dinlemedi. Çekilmeyi kaçmak diye sayıyor, bunu, çarpışma
    gücünü kaybetmiş olan kocamış gönlüne kabul ettiremiyordu. Bu yüzden "çekilelim!" diyenlere
    şunları söyledi:
    "‐Şanlı bir ölüm namussuzca kaçmaktan daha iyidir. Ordudan birisi Hanın katına giderse bu
    sözlerimi götürsün. Ket Buğa çekilmeyi ayıp buldu, hayatını vazifeye kurban etti, desin. Böyle bir
    ordunun yok olması Han için büyük bir kayıp değildir. Bir yıldır çerilerinin karıları gebe kalmadı ve
    haralarının kısrakları doğurmadı saysın!"
    İşte Ket Buğa savaş alanına böyle yürüdü ve kendi soyundan bir başka ordunun karşısına bu
    düşüncelerle çıktı.
    Kotuz'un ordusu Ket Buğa'nın namlı askerlerinden hâlâ korkuyordu. Başlarının bütün gayreti onların
    gönlünden "Çingiz orduları" korkusunu söküp atamamıştı. Bu korku, çarpışma başlar başlamaz
    meyvesini verdi. Mısır Türkleri'nin sol kolu daha ilk vuruşmalarda kaçmaya başladı. Kotuz, bozgunun
    bütün orduya yayılmasını önlemek için ileri atıldı. Üç defa:
    "‐ Tanrı! Kotuz kulunu Tatarlara üstün getir!" diye haykırdı. Bu haykırşla İlhanlılar ordusunun içine dalan Kotuz, büyük kahramanlıklar gösterdi.
    Hem vuruşuyor, hem askerlere cesaret vermeye uğraşıyordu. Bu yiğitlik boşa gitmedi. Kaçan sol kol
    askerleri de dönüp savaşa atıldılar. Beri taraftan Ket Buğa buyruğundaki yenilmez Çingizliler ordusu
    da pek sert vuruşuyordu. İki ordu kahramanlık ve zafer yarışına çıkmış gibiydi. Lakin iki Türk'ün birden
    üstün gelmesi imkânsızdı. Talih güler yüzünü ancak birine gösterebilecekti. Bunu Kotuz kazandı. Ket
    Boğa ordusunun kumandanlarının çoğu şehit düşmüş ve ordu bozulmuştu.
    O ana kadar yalnız zafer görmüş olan Ket Buğa, ömründe ilk defa yeniliyor, bozguna uğramanın
    dehşetli acısı ile karşılaşmış oluyurdu. Ordunun bozulduğu ve artık hiçbir umudun kalmadığı bir sırada
    ona kaçmasını söylediler. Fakat o kaçmak teklifini beğenmedi:
    "‐ Yenilmiş bir kumandan olarak Hanın yüzüne bakamam. Burada ölmeliyim!" dedi. Ve ordusunun
    bozulmuş olmasına rağmen aslanlar gibi savaştı. Toprağa düşmek, yenilmiş olarak yaşamamak
    dileğinde idi. Fakat aslanlar gibi çarpıştığı halde isteği yerine gelmedi. Koca kahraman soydaşlarının
    eline tutsak düştü.
    Savaş yerlerinin kocamış kahramanı Ket Buğa tutsaklıktan sonra elleri bağlı olarak Kotuz'un karşısına
    çıkarılmıştı. Kotuz bu sırada, er meydanında alt ettiği ve din ayrılığından dolayı düşman saydığı
    Buğa'ya hakaretli sözler söyledi. Hülâgü'nün bu namlı bahadırı yenilmiş olmakla beraber yiğitliğinden
    bir şey kaybetmemişti. O imkânsızlık anında bile kahramanlığını göstermekten geri kalmadı. Tuzağa
    düşüp zincire vurulmuş bir aslan heybeti ile sert bir karşılık verdi:
    "‐ Mağrur adam!" diye bağırdı, "bir günlük zaferinle gururlanma. Senin bütün yurdun askerlerimizin
    ayaklarının altında çiğnenecektlr. Benim tutsak düşmemle İlhanlılar bir şey kaybetmez. Hülagü
    Han'ın Ket Buğa gibi daha üç yüz bin kişisi vardır."
    Tarih, sayfalarına türlü türlü kahramanlık vak'aları geçirmiştir. Fakat Ket Buğa gibi gençliğinde de,
    yaşlılığında da, tutsak bulunurken de daima kahraman olanların vakıalarına ve Ket Buğa gibi büyük
    kahramanlara yalnız bizim tarihimizde rastlamak mümkündür.
  • Aquila'nın zaptı, Roma şehrinin kapılarını
    Türkler'e açmalarına sebep oldu. Artık Atilla, bir askeri yürüyüş yapar gibi ilerliyordu.
    Roma, Türk ordularının önünde duramayacağını anlamıştı. Bizans'ın yaptığı gibi, Türk gücü önünde
    dize gelmekten başka çare yoktu. Roma'yı Kun ordularını ayağının altında çiğnenmekten ancak bu
    kurtarabilirdi.
  • Sonu alınamayan, fakat bütün Avrupa'yı dehşet içinde bırakan bu savaştan az sonra, Atilla, Roma
    üzerine yürümüştür. Büyük hükümdar, Romalıların savaştaki beceriksizliklerini biliyor, onlardan
    müthiş bir öç almak istiyordu. Evvelki kanlı savaşta yenilmemiş, fakat istediği sonucu da elde
    edememişti. Bu defa hesap tam görülecekti. Ordularını ileri süren Türk hükümdarı hiçbir engele
    rastlamadan Roma'nın şimalindeki Aquila şehrine kadar geldi. Burada sert bir çarpışma oldu. Atilla,
    korunma durumu pek güzel olan şehri, kalenin duvarları altına yığdırdığı eğerleri ateşe verdirerek
    onları zayıflattıktan sonra umumî bir saldırışla ele geçirdi. Aquila'nın zaptı, Roma şehrinin kapılarını
    Türkler'e açmalarına sebep oldu. Artık Atilla, bir askeri yürüyüş yapar gibi ilerliyordu.
    Roma, Türk ordularının önünde duramayacağını anlamıştı. Bizans'ın yaptığı gibi, Türk gücü önünde
    dize gelmekten başka çare yoktu. Roma'yı Kun ordularını ayağının altında çiğnenmekten ancak bu
    kurtarabilirdi.
    Romalılar işin bu doğru tarafına saparak ordularının başında ilerlemekte olan Atilla'ya bir heyet
    gönderdiler. Papa'nın başlık yaptığı bu heyet, Roma'nın bağışlanmasını dileyecekti. Heyet çabucak
    yola çıktı. Mağrur Papa, Atilla'nın yanına varınca huzuruna, törenlerde giyilen muhteşem elbisesi ile
    çıkmış, Roma'nın yakarışını bu suretle bildirmiştir. Atilla, ayağına kadar gelen Roma'nın ve bütün
    Hristiyanlığın bu en büyük adamına çok iyi muamele etmiş, sonunda düşmanlarının dileğini ve
    yalvarmasını kabul ederek, vergi verilmek şartıyla, ordularını geri çekmeye razı olmuştur. Bununla
    Roma şehri Türk ayaklarının altında çiğnenmekten kurtuluyor, fakat Romalılar hem askeri hem de
    siyasi bir bozgunu tarihlerine geçirmiş bulunuyordular. Müthiş ordularını geri çeken Atilla da, Roma'yı
    haraca bağlayarak zaferlerine bir yenisini ekliyordu.
    İtalya seferi Atilla'nın son savaşıdır. Bu ulu Türk başbuğu, son zaferlerinden bir yıl kadar sonra ölerek
    Avrupa'ya geniş bir nefes aldırmış oldu.
    Atilla'nın ölümü pek büyük bir olay olmuştur. Avrupa, kafasının üstünden eksik olmayan bir çelik
    topuzdan kurtulmuş, Türkler ise sonsuz yaslara dalmışlardır. Ölüsü iç içe geçirilmiş üç tabuta
    konmuştur. Bunlardan birincisi altın, ikincisi gümüş, üçüncüsü demirdi. Asker ve halk saçlarını yolarak
    ağlamışlar, en seçme yiğit atlılar ölüsünün etrafında savaş oyunları oynamışlardır. Gömülme işi de
    geceleyin gizlice yapılmıştır.
    Tarihin derinliklerinde on beş yüzyıldan beri uyumakta olan Atilla, ırkımızın baş kahramanlarından
    birisidir. Doğu ve Batı Roma'yı haraca bağlamış, bütün Avrupa'ya kan kusturmuş, birçok şehirler zapt
    etmiş ve bunlarla Türklüğün savaş kahramanlarından biri de o olmuştur. Bu kadar sert ve savaşçı
    olduğu halde milletine karşı yumuşak ve kibirsiz yaşamıştır. Onun sertliği ve gururu yabancılara karşı
    idi ki bu vasıfları ile de Türklüğe en büyük örneklerden birisidir.
  • 186 syf.
    Kitap, Sabahattin Ali’nin önsözü ile başlıyor ve sırasıyla Heincich Von Kleist’in özgeçmişi takiben San Domingo’da Bir Nişanlanma hikayesi, Adelbert Von Chamisso’nun özgeçmişi takiben Peter Schlemihl’in Acayip Sergüzeşti hikayesi ve E.T.A Hoffman’ın özgeçmişi takiben Duka ile Karısı hikayesi ile devam ediyor. San Domingo’da Bir Nişanlanma, en kısası ve bence en duygusalı. Hikayelerin hiçbiriyle ilgili fazla spoi vermek istemesem de, az da olsa spoi vermeden yorum yapamayacağım sanırım. San Domingo’da Bir Nişanlanma, önceden beyazların aşırı zulmüne maruz kalan zenciler, bir şekilde gücü ele geçirir ve şehrin hakimi olmaya başlarlar. Askeri birlikler ve beyler de dahil olmak üzere herkes teker teker öldürülür, öldürülemeyip, kaçmayı başaranlar için ise, kaçak bir hayat başlar. Beyazlardan kaçmayı başarıp, ailesiyle birlikte gizlenen Gustav, yiyecek bulmak için zencilerden birinin kapısını çalmak zorunda kalır ve kendisinin sığınma talebi ve ailesine yardım isteği kabul edilir. Ancak evdeki yaşlı kadının büyük planları vardır. Evin genç kızı melez olan Toni ile Gustav arasında bir yakınlaşma olur ve annesinin ona tuzak kurmasını engellemeyeceğini anlayınca, ikna olmuş gibi görünür. Ancak olaylar hiç beklemediği şekilde gerçekleşir. Gustav, ona ihanet ettiğini düşünecek ve hiç tahmin etmediği bir ceza verecektir. İkinci hikayemiz Peter Schlemihl’in Acayip Sergüzeşti, bir tavsiye mektubu ile birlikte varlıklı bir adamı bulmaya giden ve onunla yalnız kalabilmek için kalabalık bir ortamın içerisinde fırsat kollayan Peter Schlemihl, aynı gün onunla görüşemeyeceğini anlayınca, ertelemeye karar verir ve tam uzaklaşacakken, davette bulunan ve cebinden istenilen her şeyi çıkartabilen bir adam yolunu keser. Bu adam cebinden istenilen her şeyi büyüklüğünün önemi olmadan çıkartabilmektedir. Hatta cebinden bir türk halısı bile çıkartmıştır. Schemihl’e, cebindeki elini attığı anda sürekli altın veren kese karşılığında, gölgesini vermesini teklif eder. Schemihl önce kabul etmez, ama sonra mantıklı gelir. Gölgesinin zaten bir işe yaramayacağını düşünür ve gölgesiyle altın veren keseyi takas eder. Zengin bir yaşam sürmeye başlar, hatta onu kral zannedenler bile olur. Ancak bir süre sonra, sokakta gölgesi olmadığını fark edenler, ondan uzaklaşmaya hatta aralarında onunla ilgili hikayeler uydurmaya başlarlar. İnsan içine çıkamaz hale gelir, sevdiği kadını, kendi paralarını azar azar çalan uşağına kaptırır. Gölgesinin peşine düşer, bir sene sonra geleceğini söyleyen gri paltolu, gölgesini alan adam gelir, ancak başka bir anlaşma şartı vardır. Hikayenin sonunda ise, kahramanımız farklı bir maceraya atılıyor ve en sonunda bunlar bir hayal ürünü mü, yoksa gerçek olup da hasta yatağında yatan bir adamın geçmişi hatırlaması mı pek anlaşılmıyor. Duka ile Karısı hikayesinde ise, iki arkadaş Duka ile karısının yer aldığı fotoğrafın önünde, fotoğraf ile ilgili sohbet ederlerken, yanlarına bir adam yanaşıyor ve hikayelerini anlatabileceğini fakat bunun uzun süreceğini söylüyor, arkadaşlar da hikayeyi dinlemek istiyorlar ve burada hikayemiz başlıyor. Yaşlı dukanın nasıl duka olduğu, genç ve güzel karısına nasıl sahip olduğundan söz ediliyor. Hikayenin ilk başlarında onlarla hiç ilgisi yokmuş gibi söz edilen bir de Antonio diye bir delikanlı var. Onun da hayatının aslına yavaş yavaş şahit oluyoruz. Bu diğerlerine göre biraz daha gizem dolu. Ama daha az ilgi çekici diyebilirim. Benim en çok etkilendiğim ve en sevdiğim, gerçeklik payı çok az olmasına rağmen Peter Schemihl’in Acayip Sergüzeşti oldu.