Üzgün, yorgun bakışlarla uzun uzun baktı Şatov'a. Şatov onun birkaç adım ötesinde ayakta duruyor, ürkekçe, ama gözlerinde daha önce görülmeyen yepyeni bir ışıltıyla dinliyordu onu. Bu güçlü ve üzeri dikenlerle kaplı, kendisine kolay ulaşılamayan adam birden yumuşamış, ışıklar saçmaya başlamıştı. Beklenmedik, olağanüstü denebilecek şeyler gelişiyordu ruhunda. Evliliklerinin üç yıl önce sona ermiş olması, üç yıllık ayrılık, yüreğinden hiçbir şey eksiltmemişti. Belki de bu üç yıl boyunca hep onu, kendisine bir zamanlar ''seni seviyorum'' diyen o değerli varlığı düşleyip durmuştu. Şatov'u yakından tanıyan biri olarak, bir kadının kendisine ''seni seviyorum'' diyebileceğini aklının ucundan bile geçirmemiş biri olduğunu söyleyebilirim onun. Erdemi ve utangaçlığı, ilkelliğe varacak düzeydeydi; kendini inanılmaz çirkin bulur, kendi yüzünden, karakterinden iğrenir ve kendini ancak panayır çadırlarında sergilenen ürkünç yaratıklara, canavarlara benzetirdi. Bütün bunların sonucu olarakda inançlarına fanatik denebilecek düzeyde bağlı, onurunu her şeyin üstünde tutan, karamsar, gururlu, öfkeli, konuşmayı pek sevmeyen, suskun biriydi. Ama işte kendisini hepi topu iki haftacık seven (bundan hiç ama hiç kuşku duymamıştı!), kendisinden her zaman üstün bildiği ve her şeyini, ama her şeyini bağışladığı (bu konuda herhangi bir kuşku ya da sorun olmak şöyle dursun, hatta kendisini onun önünde suçlu görmesi gibi tam tersi bir durum vardı) o biricik varlık, Marya Şatova, birdenbire yeniden onun evinde, tam karşısındaydı... anlaşılmaz bir şeydi bu! Öylesine şaşkın, öylesine altüst olmuş durumdaydı ki, bu onun için öylesine korkunç ve aynı zamanda öylesine mutluluk verici bir olaydı ki, bir türlü kendine gelemiyor, belki de bunu istemiyor...kendine gelmekten korkuyordu. Bu bir düştü. Ama o