Geri Bildirim
  • Sabahattin Ali'nin 13 öykü ve 4 masaldan oluşan,gayet akıcı,düşündürücü,yasak zihniyetlere sıkıdenetim uygulayan, kalbimize ve kafamıza neşter vurucu bir eser.

    Sabahattin Ali'nin 1940'lı yıllarda yazmış olduğu bu eseri sanki geçmişten günümüzün çekilmiş değişmeyen fotoğrafı gibiydi.Okurken şaşırmadığım sadece gozlemleme noktasında zayıf olduğumu(!),duyarsız olduğumu dusundurten bir eser oldu.Hikayelerin gerçekçi olusu,bir yerlerde hala daha "Ruhuna Fatiha" okunmayacak şekilde yaşanabilir oluşu,varlığını surdurebiliyor oluşu,benzer hikayelerin zihninize üsüsüyor oluşu Sabahattin Ali'nin usta bir toplum fotoğrafçısı olduğunu gösteriyor.Bahsettiği öykülerin gercekciligi zihninizde ve kalbinizde değerli kılıyor yazarı.Bundan dolayı Sabahattin Ali kıymetler ötesi bir yere sahip yüreğimde.Tüm eserlerini okumak istediğim özel bir insan.

    Hikayelerden Beyaz Bir Gemi ,Katil Osman,Böbrek,Bahtiyar Bir Köpek,Dekolman,Cankurtaran,
    Kurtla Kuzu,masallardan genel olarak hepsini cok beğendiğimi Bir Aşk Masalı,Koyun Masalı ve özellikle Sırça Köşk masalı harikuladeydi.Hikayeler genel olarak toplumun arizalarini yansitirken masallar ise bu arizalarin,aksakliklarin,kanayan yaraların ve bu yaraların ortaya çıkışının musebbibi gibiydi.Bir Aşk Masali'ndaki melikenin yurdunda dertli insan bulundukca iç huzuru yakalayamadigi,kendisinin de bir o kadar dertlendigi,çare aradığı ,muhtaclara el uzatan,kapılarına çuvalla mutluluk ikram eden iyilik elçisi misali hayalindeki yöneticinin profilini çizmiş yazar adeta bu güzelliklerin tukenmemesi,yazıda kalmaması icin hoh'laya,hoh'laya kalemine...

    Ancak "eeee,eeee bebeğim eeee" masallariyla surekli uyutulan milletin bununda yanında zalim sevicilerin ve güce tapanlarin bile koyun gibi gudulmemesi için,kendilerine aylakliklarini katık yapip "sırça kosk" yaptıran milletin tepesine menfaatlerini basamak yapıp kat çıkan,yapmaları gerektiği halde bir lütufmus gibi yaldizli,ışıltılı tepside sundukları yapmadıkları hizmeti (!) allandira ballandıra yapıyormuş gibi gosterek milletin malını mulkunu ganimet sayıp tepe tepe kullanan,bununla da yetinmeyip kendi ellerimizle besledigimiz karganin beslendikce,guclendikce gün gelip gözümüzü oymasi;yıkılmaz,devrilmez masallariyla uyusturduklari 'beyinsiz,gözsüz,dilsiz'
    bırakılan canlı cenazeler için;ahlaki kokusmusluklariyla,yureklerinin abdestsiz oluslariyla en önlerden görünmek için kameraya bulastirdiklari kirli pozlarla cenaze namazı kılan,halkın ideolojilerini,mukaddes değerlerini bir kefen gibi boyunlarindan geçirip peşlerinden sürükleyen diktatorlerin (!) de korkuyla,nefretle,gayzla sürdürmeye çalıştıkları saltanatlarinin ,kurdukları uygarliklarinin da üç-beş uyanmış insanın ses vermesiyle,"Dur..!" demesiyle oluşan cesaret konvoylarinin çıkardıkları ayak sesleri ile yikilabilirliginin ,
    devrilebilirliginin mümkün olabilirligini,eğer ki böyle bir diktatorle yönetiliyor olma ihtimalimize karşı canı pahasına da olsa ,bedeli acı acı odetilse de daha fazla can kaybı,zihin kaybı,merhamet kaybı,vicdan kaybı,adalet kaybının yaşanmaması için başımızdan defetmenin çözüm yollarını murekkebiyle miras birakiyor yazar adeta.

    "Niçin hep acı şeyler yazayım ? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin ? diyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin ? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı ? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli ? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu ?" diye kendisine sitemde bulunulan yazar,
    "Bahtiyar Köpek " oykusuyle yapılan eleştirilere yaptigi açıklamayla eserin kalbini oluşturuyor adeta.Diger anlattıkları üzerinde durduğu konular,kültürel ve tarihsel yagmalanma,kültürel yozlasma,doğanın korunmamasi,tahrip edilmesi,
    aydinlari susturan paranın gücünü,milletin acgozlulugu,canının hiçe sayılması,Anadolu insanının safliklarini paraya çevirip sagligiyla oynanması ve ağır bir bedel odetilmesi,
    doktorların insan tacirligi yapması vesaire gibi harabeye çevrilmiş toplumun sorunlarını imar etmek için, farklı alanlardan aynı sancılı hikayeleri neden masaya yatirdigina bir açıklama gereksinimi duyuyor yazar "Bahtiyar Köpek " hikayesiyle...

    Acıyla seyrediyoruz ve şahit oluyoruz ki halen daha Sabahattin Ali ve bu düşüncede olan kişiler toplumun sıkısmıslıklarını suskun bir kabul edisle boyun egip teslim olmadıkları için çekmek (!) düştü belki de bahtlarina.Bir mahşer uyanikligina saklanilan kelimeler, gün gelecek en güzel ,en yakışan kıyafetiyle haklının ve doğrunun yanında saf tutan vicdanlari haklı çıkaracaktir.Inanıyorum ki Sabahattin Ali, kahrı ve hüznü dağıtacak ,yüzümüzde tebessüm oluşturacak iyilik ,güzellik hikayelerine tutunup murekkebiyle neşe sacmasini isterdi.Bugün de çok daha fazlasını isterdi.Ancak düşünceleri uğruna vurulan birisi için,bugün bile hiç değişmeden tekerrür eden misliyle yaşananlar ve yasatilanlar sadece utanç verici...!

    Keyifli okumalar ...
  • Kitap öncelikle yazarın okuduğum üçüncü kitabıydı ,bu yazar kesinlikle her kitabını okurum dediğim nadide yazarlardan birisi her kitabında gerilim yazmada çok usta olduğunu gösteriyo. Bu kitabında anlatılan konu katil cinayetler ,cinayetlerin işlenişi çok orijinal yaratıcıydı ve nasıl bi hayal gücü demekten kendimi alamadım.
    Kitabın baş karakteriyle ilgili yazarın verdiği geçmişle ilgili ufak ipuculardan sonunda ne çıkacağını tahmin ettim ama kitap genel olarak hep bi merakla nolacak nolacak diye okudum
    Kitabın bende tek eksiği ilk defa bu kitapta akıcı bi şekil okuyamayışımdı,betimlemeler mekan betimlemeleri çok fazlaydı ve bu sıkılmama sebep oldu ve hızlı okuyamadım onun dışında yazarın yine beğendiğim bi kitabıydı gerilim cinayet aşırı aşırı vahşet sahnelerden etkilenmeyen bu tarz gerilim roman sevenlere bu yazarı kesinlikle tavsiye ediyorum mutlaka okuyun
  • #29346455 düzenleyen arkadaşlar benim teşekkürlerimden bıkmış olabilir ama ben yine de edeceğim :) Umarım etkinlik bittiğinde okunacak bir Christie kitabı kalır :)

    1941 senesinde yayımlanan, "harika", "muazzam" gibi övgü dolu sözcüklerin, eserin hakkını yine de tam olarak veremeyeceği bir başyapıt, N veya M. Christie'ye daha ne kadar hayran olabileceğimi bilmiyorum. Şunu söyleyebilirim ki; eğer bir İngiliz olsaydım gurur duyacağım bir şey olurdu, yazarı orijinal dilinden okumak...

    Başta da söylediğim gibi eserin yazılma zamanı İkinci Dünya Savaşı'na rastlıyor. Dolayısıyla, eserin ana konusunun insanlık tarihinin utanç kaynaklarından birisi olması kaçınılmaz. Eski bir dedektif olan 'orta yaşlı' karı koca tarafından araştırılan konu cinayet, izi sürülen kişi katil(ler)değil; casuslar. "Casuslar katil değil midir?" sorusu sorulabilir. Buna verilecek cevap okuyucunun vicdanına bırakılmıştır...

    Bir yazarı beğenerek okuyan kişinin, -beğenerek okumanın, birçok eseri okumaya yol açtığı göz önüne alınmıştır- o yazarı tanıdığı bir gerçektir. Artık önüne konulacak o yazara ait herhangi bir on sayfanın, o yazarın yazdığını tahmin edebilme gücüne ulaşabilme demektir. Christie için, bu tahminin çok uzağında olmamam beni mutlu ediyor.

    Kuşakları çatıştıran yaşlı bir karakter bu eserde de es geçilmemiş. Yaşlı Bletchley şöyle söylüyor: "Tanrım! Bugünün gençleri midemi bulandırıyor. Sıcak banyolar, kahvaltıya onda ya da daha sonra inmeler. Almanların bizi sıkıştırmalarına hiç şaşmıyorum. Bizimkilerin ne kanları var, ne de canları. Fazla da şımarıklar."

    Savaş olayının milliyetçilik duygularını kabarttığını söylemek yanlış olmayacaktır. İnsanlar arasındaki kutuplaşmaya açtığı yolların gayet sağlam olduğunu kitabımızda görebiliyoruz. Şöyle bir diyalog geçiyor: " Savaş yüzünden lokantalarda servis artık eskisi gibi değil. Çünkü usta garsonların çoğu yabancıydı. İngilizler nedense bu işi başaramıyorlar. - Yaltaklanmayı pek bilmiyorlar da ondan."

    İlerleyen sayfalarda yer alan, Mrs.Perenna aracılığıyla dile getirilen şu cümlelerin bizzat Christie'ye ait olduğunu düşünüyorum. "Her zaman kalbiniz parça parça olur! Acılık, ıstırap, zalimlik. Bu dünyanın zalimliğinden haksızlığından bıktım. Bu dünyayı parça parça etmek isterdim. Bir millet diğerine despotça hükmetmez, kurallar yasalar olmazdı. Hepimiz de toprağa yakın olarak her şeye yeniden başlardık."

    Christie'nin sadece kitaplarını değil savaş karşıtı düşüncelerini de seviyorum. Savaştan uzak günlerin yaşanması, 'kutuplaştırılmışlıkların' sona ermesi dileğimle...
  • Ön Giriş;
    Harvard’lı simgebilimci Robert Langdon mesleki sebeplerden dolayı Paris’teyken aldığı garip bir telefon ile yeni, nefes kesici bir maceraya adım atacağını tahmin bile edemezdi. Paris Louvre Müzesi müdürü Jacques Sauniere, ünlü simgebilim Profesörü Robert Langdon ile buluşamadan önce, müzede, Mona Lisa'nın tablosunun önünde gecenin ortasında öldürülmüş olarak bulunur. Langdon istek üzerine olay yerine vardığında, maktulün ölmeden önce bir dizi gizli ipuçları ile Leonardo da Vinci eserlerine ve kendisinin bu vahşice öldürülüşüne sebep olan karanlık bir komploya dikkat çekmek istediğini anlar.

    Genel İnceleme;
    Robert Langdon yaşanan bu elim olayın araştırma sürecinde, Paris polis merkezinde kriptoloji uzmanı ve ayrıca öldürülen Jacques Sauniere’in kızı olan Sophie Neveu tarafından desteklenmektedir. Bizzat müdürün kızından, babasının zamanında Leonardo da Vinci, Victor Hugo ve Isaac Newton gibi ünlü kişiliklerinde üye olduğu Sion Kardeşliği diye de bilinen Sion Tarikatına dâhil olduğunu öğrenir. Öte yandan Robert ve Sophie’nin araştırmaları sırasında Leonardo da Vinci'nin eserlerindeki gizli işaretler, semboller bir Kutsal Kase'ye işaret etmekte, İsa ve Magdalalı Meryem’in bir oğulları olduğu teorisini doğrular niteliktedir. Her ikisi de kilisenin temellerini sarsacak kadar önem arz etmektedir. İki kahramanımızın araştırmaları esnasında erişmiş oldukları bu bilgiler Opus Dei tarafından kilit altına alınmak istenmektedir ve bu amaç uğurunda örgüt önüne çıkan tüm engelleri öldürmekten de geri kalmayacaktır.

    Amerikalı sembolist Robert Langdon, Paris'te vermiş olduğu konferans sonrasında Louvre müze müdürü Jaques Sauniere ile görüşmek istedi ancak müdür buluşmaya iştirak etmemişti. Langdon gece yarısı otel odasında polis tarafından ziyaret edildiğinde, Sauniere’in toplantıya neden gelmediğini öğrenir. Çünkü Saunière o zamanlar çoktan ölmüştü hem de kendi müzesinde.

    Paris Polisi'nden Yüzbaşı Fache Profesör Langdon'dan yardım istemektedir, çünkü maktul, ölmeden önce kendisinin bilmediği bazı ipuçlarını bırakmıştır. Kitabı okurken, okuyucu olarak polisten önce Saunière’in yüzyıllar boyunca çok sıkı korunan bir sır saklamış olan bir kardeşliğe bağlı olduğunu öğreneceğimizdir. Sion Tarikatı muhaliflerinin tüm yollarla sahip olmak istediği bu maddenin nerede olduğunu sadece dört kişi bilmektedir. Saunière katiliyle yüzleştiğinde, kardeşlikteki diğer sırdaşların çoktan öldüğünü ve kendisinin ölümüyle elinde olan bilginin telafi edilemeyecek şekilde kaybolacağının farkındadır. Karnına isabet etmiş olan mermi ile kısa bir süre yaşayacağını tahmin etmektedir ve ölmeden önce kalan son dakikalarını ehli vaki kişilere olayın akışı ile ilgili işaretler bırakarak değerlendirir.

    Langdon olay mahallinde ipuçlarını ile ilgilenirken, kriptoloji bölümünden Sophie Neveu, Saunière tarafından yazılan sayıların dizisini yorumlamak için ekibe katılır. Akıllıca, Langdon'u uyarır ve tuvalete yönlendirir. Burada, Yüzbaşı Fache'nin Langdon'un katil olduğu düşündüğünü ve onu tutuklayacağına inandığını söyler. Yüzbaşı Fache, Langdon'u maktulün yazmış olduğu: "Robert Langdon'u ara!" notundan haberdar etmemiştir.

    Ancak, Sophie yazılı bu not içerisinde katili açığa veren bir mesajdan ziyade, babasının bu mesajı ona gönderdiğini, destek için Langdon'u arayıp bulması gerektiğini ifade ettiğini çıkarmıştır. Langdon, tüm bunlardan bir anlam çıkaramamaktadır ve ta ki Sophie’nin Sauniere'in büyükbabası olduğunu ve onun için ipuçlarını bıraktığını söyleyene kadar.
    Langdon Sophie ile müzeden kaçıp uzaklaştıktan ve polisleri atlattıktan sonra olay ile ilgili daha fazla ipuçları bulacaktır.

    Indiana Jones tadında bir macera;
    Dan Brown’un 495 sayfalık nefes kesen bu tempolu geriliminde okumakta olduğumuz bütün bu olayların ve konun sadece bir gece ve gündüzden ibaret olduğunu anladığımızda şaşırmamak neredeyse elde değildir. Burada daha da vahim olanı; kitabı okurken giderek artan sayfalara rağmen, kitabın okur tarafında bir çırpıda tamamının yutulma tehlikesinin olmasıdır ve kitabı bir kenara bırakarak gündelik hayata geri dönüşün daha da zor hale gelmesidir.

    "Da Vinci Şifresi" prensipte tarihi mekânlar ve önemli olaylar ile bağlantılı olarak kurgulanmış bir romandır. İki farklı grup ellerinde olan ipuçlarını değerlendirerek aynı hedefe ulaşmaya çalışmaktadır.

    Dan Brown kalemini ustaca konuşturan bir yazardır ve her romanında çıtayı bir üste taşımasını çok iyi biliyor. Romanlarında geçen gizemli semboller, şifreler ile okuyucularını da oyuna dâhil eden Brown, onları öylesine büyülüyor ki, okuyucunun okurken akıp giden bu maceradan kendisini sıyırması neredeyse imkânsız bir hal alıyor. Ara ara kitabında gerilimi arttırarak, olayların akışını ustaca daha çekici kılmayı çok iyi biliyor. Sürekli, bakış açılarını değiştirerek bizleri bir çekişme içinde ve hemen her zaman biten kısa bölümler ve o beklenmedik virajlar ile tekrar tekrar iyi ve kötü arasında biz okurlarını hayretler içerisinde bırakıyor.

    Analiz;
    Dan Brown, birçok Amerikan gerilim yazarlarından geri kalmamaktadır. Sistematik olarak, Brown insanlık için heyecan verici, büyüleyici ve yüzlerce yıldır hala ilgilendiği gizemli bir alana girmektedir ve okuyucusun ondan neler beklediğini çok iyi biliyor. Bu romanında ele alacağı konunun araştırması çok kapsamlı ve doğru olmalıydı. Aynı zamanda tarihsel gerçeklerin yanında kurgu ve spekülasyona çok girmesine rağmen, bir taraftan da kendisine okur tarafından yapılacak olası eleştiri ve iddiaları karşı kendisini korumaktı amacı ve okura burada gerçek ile kurguyu ayırt etmek arasında zorlanacağı türde bir eser sundu. Gel gelelim, yazar burada bizlere gene gizli kardeşlik ve sınır tanımayan örgütlerin insanlığa karşı ne derece acımasız olduğunu anlatmak ve hatta onlar ile ilgili bazı ipuçlarını da sunmak istedi diye düşünüyorum. Bir okur olarak, bu eseri henüz okumamış ve yazarın kendisi ile henüz tanışmamış olanlara kesinlikle tavsiye ederim. Kesinlikle pişman olamayacağınız bir yazar ve onun Langdon serisi siz değerli okurları beklemektedir.

    Da Vinci Şifresi Yorumlar:

    “Böylesine bir gerilim romanı yazılabileceğini hayal dahi etmezdim. Ama size bir şey söyleyeyim mi? Bu kitabı elimden bırakamadım. Da Vinci Şifresi'nde Dan Brown büyüleyici ayrıntılarla zenginleştirdiği inanılmaz bir dünya kurmuş. Okumaya doyamadım. Bay Brown size hayranım.”
    - Robert Crais-

    “Dan Brown, ülkedeki birkaç usta yazardan biri. Da Vinci Şifresi üstün bir zeka tarafından kurgulanmış harika bir gerilim romanı.“
    - Nelson DeMille-

    “Entrika ve tehlikenin iç içe geçtiği okuduğum en iyi gerilim romanı. Kelime oyunları, gizemler ve bulmacalarla örülmüş akıllara durgunluk veren bir öykü.”
    - Clive Cussler-

    “Dan Brown'ı yeni keşfettim. Da Vinci Şifresi düşündürücü olduğu kadar aynı zamanda büyüleyici. Tarih meraklılarına, komplo çılgınlarına, bulmaca meraklılarına ve gerilim öyküsü severlerinin bir solukta okuyacakları olağanüstü bir roman. Ben bu kitaba bayıldım!”
    - Harlan Coben-

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Yazarın süpersınıf diye tabir ettiği insanların o sıkıcı monoton ve tekdüzeleşmiş hayatlarını okudum kitapta. Aynı zamanda hayalini yaşamaya çalışan modacı. Sevdiği kadını geri kazanmaya çalışan ve bunu öldürerek yapabileceğine inanmış İgor. Öldürerek mesaj vermeye çalışıyor. Aynı zaman da o kadar usta ki öldürmekte işlediği cinayetlerde hiç bir izi bırakmıyor. Film festivalinde arkasında hiç iz bırakmayan bir katil herkesten daha çok dikkat çekmemeye çalışmadan işlerini hallediyor. Bazen planda olmayan cinayeletler de işliyor. Son cinayeti karısı ve onun yeni kocası. Kitap adıyla bütünlük kazanmış. Herkes bir şeyler kazanmaya çalışıyor. Kimisi film yıldızı kimisi manken olmak istiyor ve bunları olmak bir şeyler kazanmak isterken hep yalnız kalıyorlar. Kitabın ana kahramanı da aynı durumda kitabın sonunda kazandığını düşünüyor ama arkasına dönüp baktığında tamamen yalnız. Hayata dair çok ince mesajlar var kitapta. Sanırım bazen bir şeyleri göze almak için her şeyi geride bırakmak gerekiyor. Bazı kitaplarına göre anlatılan olay daha belirgindi. Heyecan ve merak bir tık ön plandaydı. En azından beni okurken kitabın içine çekti. Yoğunluktan dolayı biraz geç bitirmiş olsam da içime sinerek okuduğumu düşünüyorum. Hala elimde yazarın bir kaç kitabı var. Onları da bitirip tamamlamayı düşünüyorum. Nolursa olsun bazı kitapların da sıkılmış bile olsam bence yazar çok farklı bir şekilde günlük hayatta karşımıza çıkması muhtemel şeyleri anlatıyor. Onu bu kadar önemli ve değerli yapan da bu farklılığı bence.
  • En sevdiğim yazarlardandır Ahmet Ümit.Kitabı ilk okumaya başladığımda Jane Casey'in Acımasız kitabına o kadar benzettim ki...Acımasız'da öldürülen çocuk tacizcileri ile başlamıştı.Kitabı daha bir merakla ve acaba aynı şekilde mi devam edecek diye daha bir merakla iokumaya devam ettim.Ettikçe de iyiki etmişim dedim ve gerçekten Acımasız ile hiç ilgisi olmayan ve hatta çok daha iyi bir kitabı keyifle okudum.2012 yılında seri katil Körebe nin 12 cinayetinin ardından beş yıl sonra yine aynı uslupla işlenen cinayetler ve hiç umulmadık şekilde Suriyeli göçmenler ve organ mafyasına kadar uzanan hikaye yine usta başkomserimiz Nevzat ve yardımcıları Ali ve Zeynep ile çözüme ukaşıyor.Kurgusy mükemmel,dili akıcı ,okynması gereken bir Ahmet Ümit kitabı daha...
  • Nesin’in okuduğum ikinci romanıdır Surnâme. İlki olan Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı uzuun yıllar önce, lisede kitap içeriğinden yapılan sınavlar zoruyla okuduğumdan Nesin’le yeni tanıştım diyebilirim. Şimdi de Tuco Herrera’nın silah zoruyla okumuş bulundum :D Şaka bir yana kendisine teşekkür ediyorum çünkü kaliteli yazınlarda hissettiğim mutluluk ve dinginliği bu romanla fazlasıyla hissettim.


    İdama karşı bir manifestoydu idamlık Berber Hayri’nin hikâyesi. Yumuşatmadan, şunlar bunlar hariç demeden aktarılmış idam karşıtlığı. Zira Berber Hayri çocuğun istismarı ve katlinden giymiştir hükmü. Seçtiği bu konuyla der ki Nesin, evet bu canavar adına bile karşıyım idama. Spoiler olmaması için konunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama en azından romanımızda, suçun açıkça görüldüğü hallerde bile bilemediğimiz noktalar olabileceği, bu yüzden tamamıyla doğrulanmış kesin bir hüküm verildiğinden emin olamayacağımızın altı çiziliyor.


    Nesin Sondeyiş’inde hukukun ilk ve başlıca amacının; cezaya çarptırılan kişiyi değiştirerek iyi yapmak, düzeltmek olduğunu, suçlunun doğal hakkı olan değişme hakkının ölüm cezasıyla elinden alındığını söylüyor. Ölüm cezasına karşı olmakla birlikte Nesin’in cezanın amacıyla ilgili fikrine katılamıyor, kendisinin kişiyi iyi yapmak ve düzeltmek olarak adlandırdığı rehabilitasyon çalışmasının hükümlülere uygulanması gerektiğini sonuna kadar desteklesem de bu konu cezanın amacı değil bir yan ürünüdür fikrimce. Cezanın toplumsal anlamda var olmuş ve hep var olacak amacı hükümlünün fiillerine devam edememesi için toplumdan uzaklaştırmak, ayrıca toplumsal vicdanı rahatlatmaktır. Vicdanların rahatlaması, kişilerin ibret alması, birilerinin cezalandırılması yoluyla daha az suçluların kendilerine meşruiyet kazandırabilmelerinin sağlanması gibi konular bol bol işlenmiş aslında romanda. Örneğin; bir çocuk tecavüzcüsü bile Berber Hayri’ye bakıp, kendisinin en azından katil olmamasıyla övünebiliyor. Burada suç kavramının tanımına, asıl suçlunun kim olduğu tartışmalarına girmiyorum.


    Nesin’in üslubuyla ilgili ise çok çok iyi bir beklentim yoktu nedense. Ancak gördüm ki çok girift konular bile yalın bir şekilde anlatılabiliyormuş. Bu yalınlığın yanında sokağın diline, kültürüne ve gündemine de büyük bir hâkimiyet mevcut. Bir sayfada sokak dilinde eğlenceli bir mizahla, gediğine oturan toplumsal ve ruhsal tespitler hiç sırıtmadan, rahatsız etmeden bir arada bulunabiliyor.


    Anladım ki Nesin usta bir toplumsal gözlemci. Çünkü yaptığı çoğu tespiti hayranlıkla okudum. Devletin işleyişi ve devlet memurunun kafa yapısı hakkında da yazılanlara baksanız sanılır ki kendisi 40 yıllık bir maliye memuru da ezberinden yazıp çiziyor. Ancak yaşamak, bilmek yetmiyor tabi yazmak için. Fazlaca yürek gerekiyor.

    Her fikirden aydınımızın yürekli olabilmesi dileğiyle…