• 232 syf.
    ·2 günde
    Bir okumada biter mi bir kitap?
    Hiç mi ara verilmez kardeşim?

    Tufan hocanın okuduğum ilk roman kitabı. Gayet başarılı. Tarihi roman olması ayrı bir lezzet veriyor.
    Sultan Beyazıd’ın kardeşi Cem Sultan’ın aleyhine izlediği politika, Cem Sultan’ın oğlu olan Oğuz’un amcası Beyazıd tarafından öldürülmesiyle başlıyor.
    Sultan Beyazıd’ın üç oğlu var Korkut, Ahmet ve Selim. Bilindiği üzere en küçükleri olan Selim İki ağabeyini, Korkut’un erkek çocuğu olmadığı için kızlarına karışmıyor lâkin Ahmet’in çok ufak yaştaki oğlunu da öldürüyor. Daha da ileri gidip ilk babasını zehirlemekle başlıyor. Tarih roman elimizdeki kitap elbette ki bunların hepsi tarih lâkin süslemek için Tufan hoca kalemini de konuşturmuş. Geçelim.

    Roman da Safevi devletinden kısmende Şah İsmail’in çağrısına gönül veren Teke Türkmenlerinden, Şahkulun’dan, Hasan Halife ve Ali Kul’dan bahsediliyor. Teke Türkmenleri Şah’a giderken Osmanlı önlerini kesiyor. Hayvanlarını, mallarını yağmalıyor hatta Tebriz’e gitmek için yola çıkan Türkmenleri, Balkanlar’a sürüyorlar. Türkmenler yine de vazgeçmeyip “Şah Şah” deyip Şah’a koşuyorlar elbette ki..

    Bu Roman da ve bir kaç daha kitapta okumuştum. Türkmenlerin bu Şah’a giderken çektikleri çileleri görenler Türkmenlere soruyorlar; “Şah’a gitmektense bu kadar çile çekiyorsunuz Kâbe’ye gitsenize?” sorusuna Türkmenlerin cevapları; “Biz ölüye değil, diriye gideriz.” olmuştur. Buradan anlaşılacağı üzere ve tarihi kaynaklara bakınca da gördüğümüz gibi Şeyh İsmail, Şah’lığa geçerken ki çağrısına Anadolu Türkmenlerin müthiş desteği var, gönül bağı var. Bunun altında ki ana sebeplerden biri de Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar, Akkoyunlular tarafından sürülürken Anadolu’nun Teke vilayetinde bir kaç aylığına konaklamış ve orada ki Türkmenlerle gönül bağı kurmuştur. Türkmenler Şeyh Haydar’a beslediği sevgiyi oğlu Şah İsmail’e de canları pahasına beslemişlerdir. Pir Sultan Abdal’ın şiirini aşağıya bırakmak isterim;

    “Sizde Şah diyeni öldürürlerse,
    Ben de bu yayladan Şah’a giderim..”
  • Bu şehrin sokakları dar oldukları kadar sıkıydı da...İçine giren zemheri çıkmayı bilmez, sokakları üşütür; içine giren bahar da çıkmaz, sokaklara yedi yaşın o hiç bitmeyen neşesini getirirdi. Bu şehrin insanlarının yüreği de bu sokaklara benzerdi. Bir yüreğe zemheri düşmeyegörsün, dört mevsim bahara çalsa da o yüreği bir daha güldürmezdi.

    Apé Usıf'ın yüreğine de sevda ateşi düşmüştü. O ateş, öyle tesir etmişti ki yaşamına, çehresi hiç gülmezdi. Gözleri, anlaşılmayı bekleyen bir şiir gibiydi; okuyucusunu bulmak ister gibi, hep yollara, hep uzaklara bakardı.

    Bu şehrin insanı, bir sır, bir sevda, bir acı taşıdı mı, o acıya, sevdaya, sıra direnmek için bir şeyler yapardı; kimi sakal uzatır, kimi bıyık bırakır, kimi saçlarını boyatır, kimi de saçlarını keserdi. Âpe Usıf, bıyıklarını bırakmıştı. Bıyıkları fırça gibiydi. Dudakları görünmezdi, içtiği tütünden dolayı da sararmıştı. Her şeyin bir hikâyesi olur ya, Apé Usıf'ın bıyıklarının da bir hikâyesi vardı. Kim bıyıklarını merak edip de, "neden bıyıklarını bu kadar uzatıyorsun, " diye sorsa, o da, "sevdamdan, davamdan," diyip kestirip atardı.

    Bu şehrin bir de dağları vardı ki, hiç konuşmazdı. Tekmil ailesini bir savaşta kaybeden bir kız çocuğu, evlatlarını tek tek mezara gömen, kendisi hayatta kalan bir annenin gözleri gibiydi; suskundu. Belki de bu dağlar Apé Usıf'ın hikâyesini biliyordu. Yoksa bu dağ neden morlara boyasın ki kendini? Bir şehrin acısını bilmek istiyorsanız, dağlar sorun. Dağlar o kadar büyüktür ki, ancak o, tekmil acıları içine atar. Dünya acısı insanın yüreğine atılmaz ki, o acı insanı, eritir, çürütür, bitirir. Dağların da bir ruhu, bir kalbi, bir dostu vardır. İnsan hiç konuşmasa sürekli içine atsa olmaz ki! Dağların bir dostu varsa, o da sulardır. Her gece insanlar uyurken konuşurlar. Dağlar sonra ağlar ki, gözyaşları düşer. Dağların gözyaşları da kayalardır. Suların da çok şey gördüğünü hissederim. Sular, neden kızgın olur dersiniz ki? Gördüğü acılardan, duyduğu çığlıklardan olmasın mı? İnsan hiç suyun ağladığını anlamaz, oysa su her gece ağlar. Ah, şu her şeyi görenler neden hiç konuşmaz ki...Her şeyi görenleri de hiç kimse dinlemez, sağır olmak ister. Vicdanı sızlar, bilinçaltlarına bir şeyler takılır, uykuları kaçar. Ya Apé Usıf'ın neden hiç konuşmuyor? İnsanlar onu hiç anlamaz diye düşündüğü için mi yoksa insanın kaldırabileceği türden bir şeyler olduğu için mi?

    Apé Usıf, insanlarla muhabbet etmeyen, kendi içinde konuşan, kafasının içinde yaşayan münzevi bir kişilikti. Bazen sevda türküleri söyler, bazen de gördüğü acıları anlatan ozanları dinlerdi. Yüreğinde zemheri taşısa da baharı severdi, bahar geldi mi, gözlerinin içi gülerdi. Bahar aylarında erkenden uyanır kuş cıvıltılarını dinler, çiçekleri de tek tek koklardı. Bahar, ona göre bir gökkuşağıydı. Her rengin olduğu bir dünyayı severdi. Salt bir rengin bu ülkede hüküm süresinden öfke duyar, bu sisteme isyan ederdi. Her renk bir dili, bir duyguyu temsil ederdi. Mor rengi de Apé Usıf'ın rengiydi. Mor rengi, ona umut, güç verirdi; yaşama şevkini artırır, içinde bir şeylere duyduğu öfke ve isyanı büyütür, ona birini hatırlatırdı. Âpe Usıf, bahar geldi mi, dağlara çekilir, suyun başında konuşurdu.

    Şehrin dar sokaklarında zemheri kaçıyor, bahar zemheriyi kovalıyordu. Zemheri, dar sokakları olan şehri terk etmiş, baharın öfkesinden zor kurtulmuştu. Bahar şehre yerleşmiş, insanlara yedi yaşındaki sevinci getirmişti. Baharın gelişini salt insanlar değil, doğada kutlamıştı. En güzel çiçeklerini, yemişlerini gün yüzüne çıkarmıştı. Baharın gelişine Apé Usıf çok sevinmiş, ağlamaklı olan gözleri sevince çalmıştı. Baharın gelmesi Apé Usıf'ı çok sevindirse de yüreğini biraz da burkuyordu. İnsanın güzel anıları olsa da hatırlandıkça mutluluk değil, hüzün veriyordu. Âpe Usıf kışlıklarını kaldırıp, baharlıklarını çıkarmıştı. Geceye hazırlık yapıyordu. Bu gece de uzun olacaktı. O, her baharın ilk günü, sulara gider, içini dökerdi. Neden insanlara değil de sulara...Sular, o iç dökmeleri alır da diğer ülkelere götürürdü. O iç dökmeler unutulmaz, sular arasında gider gelirdi. İnsanlar öyle miydi, kaç gün geçti mi unuturdu. İnsan bir yerden sonra susmayı öğreniyordu ki susmak artık insanın anadili oluyordu.

    Âpe Usıf, tütününü yakmış, sulara doğru yürümek için evden çıkıyordu. Ayın şavkı dar sokakları loş bir aydınlığa çevirmişti. Kafasının içinde anıları düşüne düşüne yürüyor, içinden o eski sevda türkülerini kendi anadilinde söylüyordu. Kafasındaki anılara, dilindeki türküye öyle dalmıştı ki sulara geldiğini fark etmemişti.

    Sular, bu adamı tanıyor muydu? Evet, tanıyordu. Yoksa dingin duran bir su, neden öyle birdenbire dinginliğini bozsun ki...Âpe Usıf sağ elini kalbine götürüp, başını eğdi sonra da suların köşesinde oturdu. Şalvarının cebinden tabakasını çıkarıp, bir tütün sardı. Sardığı tütününü yakıp, bir yudum aldıktan sonra konuşmaya başladı:

    "Merhaba, sürekli ağlayan, kimsecikler tarafından sesi duyulmayan sular... merhaba, her şeyi görüp de susan dağlar...sizler benim acılarımın şahidi, suskun dilimi çözenlersiniz. Ey dağ, bilirsin ki bir halkın çektiği acıları senden sorarlar. Ey su, sen de bilirsin ki bir halkın çığlıkları senin yüreğinde saklıdır. Belki de aynı hikâyeyi yıllardır dinlemekten içiniz daralmıştır, diliniz olsa belki de küfreder, beni başınızdan savardınız. İnsan sussa da insanın konuşmaya zorlayan bir acı, bir öfke var. İçimdeki öfke bahar geldi mi, yüreğimizden fışkırıyor, beni konuşmaya zorluyor. Evet, hikâyemi yani sevdamı bir daha bir daha anlatacağım: Bir bahar günüydü. Her taraf çiçek böcekle sarılmış, zemheriden eser kalmamıştı. Doğa, rengârenk elbiselerini giymiş, insan yüreğine sevinç veriyordu. O da morlara bürünmüş, ağız dolusu gülüyordu. Yüreğindeki sevinç, gözlerinden akıp sulara bulaşıyordu. O sevinci sular alıp götürdü, onu da bir güç alıp götürdü. O gün, hem mutlu hem de güzel bir günümdü, bilmiyordum. Biz unutulması istenen bir dilin, bir tarihin çocuklarıyız. Bundandır ki yüreğimizdeki öfke hiç dinmez, isyanımız ömür boyu sürer. Köylerimiz basılıp, evlerimiz yakıldı. Çiçekler ezilip, bahar yaralandı. İnsanlık dar sokaklarda sıkışıp kaldı. İçimizde öfke, damarlarımızda isyanla tarihin avutamadığı, dili yasaklanan, tarihi unutulmaya çalışılan, göğsünde yarının inancını, güzel günlerin umudunu taşıyan biz çocuklar kaldık.

    Ne otlatacağımız bir hayvan, ne sığınacak bir evimiz kalmıştı. Köy halkı pılını pırtını topluyor, şehre doğru göç ediyordu. Ben pılı pırtı bırakmış, sokak sokak O'nu arıyordum. Tekmil sokaklara baktımsa da hiç rastgelmedim. Ondan yana bir mor rengi, bir de bahar kaldı. O günden sonra yüreğimde öfke, damarlarımda isyan, yüzümdeki bıyıklar kaldı. Mor benim tılsımlı umudum, bıyıklarım sisteme olan öfke ve isyanımdır.

    Âpe Usıf, sulara dalıp tabakasından bir tütün sarıp içti. Sonra da sustu, bir dahaki bahara kadar da konuşmayacaktı. Konuşmak faydasızdı, biliyordu.
  • “Sanki bu dünyada yokum” diyor, “bazen var olduğumu hissetmek için kolumu ısırdığım, o acıyla birlikte bir insan olduğumu ve yaşadığımı anladığım oluyor.” Bir başkası, “Dünya bana sisler arasından görünüyor” diye betimliyor olan biteni, “her şey hayal ve gerçek arasında gidip geliyor.” Bir diğeri, “Dünyaya sanki bir dürbünün tersinden bakıyor gibiyim” diye özetliyor durumu.
  • Martı Jonathan Livingston-Alıntılar

    Ama Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek değil, uçmaktı. O, her şeyin ötesinde uçmaya gönül vermişti.

    Bir tüy bir kemik kalmam önemli değil anne. Ben, bir martı olarak havadayken neler yapıp neler yapamayacağımı öğrenmek istiyorum. Hepsi bu, yalnızca öğrenmek!

    Yaşam, bağrında taşıdığı olanaklardan ötürü ne büyük bir anlam yüklüydü!

    Yaşamın da bir amacı olmalıydı. Kendimizi bilgisizlikten arındırabilir; akıl, bilgi ve yücelik içinde özümüzü yeniden kazanabiliriz. Özgür olabiliriz. Uçmayı öğrenebiliriz...

    Oysa şimdi, yaşamak için başka bir amacımız var: Öğrenmek, yeniliklere kucak açmak, özgür olmak.

    Bu dünyada öğrendiklerimizin yardımıyla gelecekteki dünyamızı da kurabiliriz. Bir şeyler öğrenmezsek, gelecekteki dünyamız da şimdikinin bir eşi olur. Hep durağan, sınırlı, tekdüze bir yaşam; kurşun ağırlığındaki o anlamsız sorumluluklar... hep aynı.

    Ne istediğini bildiğin sürece başarırsın.

    Ayrılmadan önce, çevresine toplanmış öğrencilerine öğütler veriyordu. Her birine öğrenmekten, öğrendiklerini uygulamaktan vazgeçmemelerini, yaşamın o görünmeyen yetkinliğini sabırla, bilinçle anlamaya çalışmalarını önemle vurguluyordu.

    Sevgi üzerinde çalışmaya devam et.

    Yalnızlıklarla geçmiş, yaşamına karşın, o, sevgiyi yaşayarak öğrenmişti.

    Eğer dostluğumuz zaman ve uzaklıkla sınırlıysa, o yok demektir. Zaman ve uzaklıkla sınırlı olmayanı yaşıyoruz biz. Uzaklığı yenince hep aynı yerdeyiz, zamanı yenince hep aynı anın içindeyiz. Böylece her an için birlikte olacağımızı düşünmedin mi?

    Oysa düşüncelerinize vurulan zinciri koparın, o zaman bedeninizin de özgürlüğe kavuştuğunu göreceksiniz.

    Özgürlük, var oluşun bir parçasıdır. Boş inançlar olsun, gelenekler olsun, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa, kaldırıp atmak gerek.

    Ne sizlerden ne de benden fazla bir şeyleri yok. Tek fark şudur ki, onlar ne olduklarının bilincine vardılar ve bunu yaşamaya başladılar.

    Jonathan şaşkınlıkla sordu: “Bir kuşu özgür olduğuna inandırmak, neden dünyanın en zor işi? Biraz çalışıp çabalasalardı, kendi özgürlüklerini görürlerdi, neden böyle güçlük çekiyoruz?”

    Her martıda gerçek martıyı görmeye çalışmalı, her birinin içindeki iyiyi bulup çıkarmalı ve bunu onlara da göstermelisin. Gerçek sevgi budur işte. Onu bir kez tattın mı, vazgeçemezsin.

    Gözlerinle gördüğüne inanma, gördüklerin yalnızca sınırlı olandır. Sezginle bak. Öğrendiklerinin bilincine varmaya çalış.
  • Başarının tek sırrı çok çalışmaktır.Buna kesinlikle katılıyorum ve bazı insanların hak etmedikleri yerlere gelmesini kınıyorum fakat Türkiye'deki sistem o kadar mantıksız ki...Öncelikle zekâya değil,ezbere dayanan bir sistem var.Dolasıyla ne oluyor?Altın değerindeki zekâya sahip olan öğrenciler çöp kutusuna atılıyor.Yani başarının sırrı çok çalışmaktır ama ülkemizde işleyen sisteme göre çok çalışmak değil,çok ezber yapmaktır.
  • 480 syf.
    ·9/10
    .   Paris'ten Sevgilerle cok severek okuduğum bir kitap oldu. O yuzden ben  bastan tavsiye edeyim sonra da kitabı anlatayım.
    .
    🗝 Paris deyince aklınıza tam olarak ne geliyorsa kitapta o var. Aşk, sanat, romantizm, edebiyat , moda.  Kitabı okurken Paris sokaklarında gezindim , üstelik yanımda romantik bir hikâyeyle. ❤
    .
    🗝Ruby sevgilisi tarafından terkedildigini düşündüğü bir zamanda Paris'te yaşayan ve işi  antika eşyalar satmak olan bir  arkadaşını ziyarete gider. Tesadüf eseri bulduğu mektuplarla 1930 lu yılların romantizm dolu aşkına konuk olur, onunla beraber bizde tabii.  Kitabın geri kalanından bahsetmeyecegim , bahsettiğim kadarın sizi heyecanlandırdığını düşünüyorum. 
    .
    🗝 Cok hoş detaylarla süslenmiş , Paris'i ,  aşkı ve tutkuyu iliklerinize kadar hissedeceğiniz, soluksuz okuyacağınız bir roman okumak ve bi koşu Parise gidip gelmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. 
    .
  • Eleştirilere karşı, akıllarını kullanarak cevap veremeyen kitleler, kaba kuvvete ve şiddete başvurur.

    Küçük kardeşinin kendisinden daha zeki olmasına katlanamayan bir çocuk, altta kalmamak için kaba kuvvete başvurur. Bir tokat, bazen bir tekme, hakaretler vs. İyi eğitilememiş bir toplumun çocukları bu şekilde büyütülüyor. Zeki olan çocuk değil, güçlü olan çevresi tarafından destekleniyor. Çünkü onları yetiştiren büyüklere göre de, aklın ve düşünmenin zararları var.

    Çocuk yaşlarda üstün gelmek için zekanın değil de kaba kuvvetin etkili olduğunu keşfeden bu insanların eğilimleri, yaşı ilerlediğinde de kendini geliştirmek yerine aynı kalırsa, felaketle sonuçlanan olayların önü açılıyor.

    Sadece düşündüğü, yazdığı, çizdiği için insanlar katlediliyor. Çünkü, eğitimsiz insan, aklını kullanarak, o düşüncelerin üstesinden gelmenin bir yolunu bulamıyor.

    Eğitimsiz insanın kutsalı var ise onu her şeyden üstün tutuyor. Hayatın öldükten sonra da devam ettiğine inandırıldığı için, öldürmekten de çekinmiyor. Oysa, kutsal saydığı şey gerçekten değerli olsa, onları düşünceleri ile savunabilir, değerli ve saygın hale getirebilir. Ne yazık ki, eğitimsiz insan, mizahla bile başa çıkamıyor. Mizahı anlamak da zekâ ve birikim gerektiriyor. Mizahı anlamak için düşünmek gerekiyor. Eğitimsiz insanlar için mizah, çok bilinmeyenli bir matematik denklemi gibi görünüyor. Çözümü ise kan dökmek, can almak.

    Turan Dursun'un; eli kanlı, akıl fukarası, katil, terörist militanlarca neden katledilidiğini şimdi çok daha iyi idrak ediyor ve bundan büyük üzüntü duyuyorum. Hiç şüphem yok ki insan olmanın önemini kavradığızda siz de bunu aynı ölçüde idrak edeceksiniz.