• 464 syf.
    ·15 günde·Beğendi·7/10
    Çünkü yalnızlık ,anılarını ayıklamış ,yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem süprüntüleri yakmış , geriye en acı anıları bırakarak onları arıtmış büyütmüş ,sonsuzlaştırmıştı.!
    Yazar ,bu kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek bir cümlemi bulamazsınız demişti kitabın arka kapağında !
    Yüzyıllık yalnızlık .O kadar gerçek ve o kadar etkileyici bir romandın ki .. Kendimi kahramanların yerine koyup okuduğum ve kitap bittiğinde kahramanlara veda ettiğime üzüldüğüm bir kitap oldun.Kendimi ailedeki toprak yiyen kızın yerine koyarak bu kitabı okudum ve ruhumdaki açıkları dolduran bir eserdi
  • 464 syf.
    ·6 günde
    Başlarda sıkan; ortalarda akıp giden; sonlarda tekrar sıkmaya başlayan...
    'Albaya Mektup Yok', 'Kırmızı Pazartesi' ve 'Kolera Günlerinde Aşk' kitabından sonra yazara ait okuduğum dördüncü kitap.

    Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yazar, babaannesinin anlattığı gerçeküstü hikâyelerden yola çıkar. Gerçek hayattan beslenebildiği için dünya çapında bilinen ve sevilen bir kitaptır. Marquez kitabının arkasında Yüzyıllık Yalnızlık adına kendi dilinden şunları söyler;

    "Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

    Kitabın arka kapağındaki yazarın tanıtım yazısı ve kitabın ön kapağındaki resim aslında kitabı tam manasıyla özetliyor... Tabii ileride değineceğim birkaç husus dışında. Kitap, fantastik öğeler içermekle birlikte sıradan insanların hayatlarını anlatmakta. Sıradanlığın ve fantastiğin iç içe geçmişliği ile hayranlık uyandıracak derecede zengin bir içeriğe sahip roman çıkmıştır ortaya.

    Roman, bir yerleşim yeri olan Macondo’nun kuruluşunu, gelişimini, yok oluşunu ve bu yerleşim yerinin en önemli ailelerinden Buendia’ların tarihini anlatıyor. Bunun içinde destansı bir anlatıma başvuruyor yazar. Büyücüler, uçan halılar, sihir yapan çingeneler, ölüler diyarından çıkıp gelen ruhlar, birkaç kere öldükten sonra çıkıp gelen Melquiades, büyük kırmızı karıncalar, toprak yiyen kız.. Ve öte yandan gerçek yaşamın sıradanlığı. Hâsılı epik bir roman ortaya koymaktadır yazar. Her epik romanda olduğu gibi bu romanında belli bir toplumun tarihsel gerçekliğiyle bağlantıları var.
    Latin Amerika ülkesi olan Kolombiya’nın tarihi ile bağlantılıdır aslında romanda anlatılanlar. Roman, Kolombiya’nın, 19.yy.'ın başlarında İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesi ile başlayan tarihi süreci de konu ediniyor. 19.yy.'ın sonlarındaki iç savaş romanda hiç bitmeyecek gibi süregiden iç savaş şeklinde, 5 Aralık 1928'de Cienaga'da yaşanan katliam da romanda istasyon meydanını dolduran binlerce kişinin katledilmesi şeklinde anlatılmıştır. Kolombiya’nın ağırlıklı olarak siyasi tarihini anlatması romanda belli bir siyasi mesaj mı var sorusunu akıllara getirmiştir...

    Romanda istasyon meydanında gerçekleşen, tarihte ise 1928 yılında Cienaga'da meydana gelen katliama değinmek gerekecek: Bana göre yalnızlık temasını bir kenara koyarsak romanın ana teması bu olaya dayanmaktadır. Romana göre istasyon meydanında gerçekleşen katliamın nasıl gerçekleştiğini anlatmak için öncelikle muz şirketinin kuruluşunu anlatmak yerinde olacaktır.

    Macondo kasabasında henüz demiryolu yoktur. Albay Aureliano Buendia’nın gayri meşru çocuklarından Aureliano Triste ve Aureliano Centeno birlikte buz ticaretine atılırlar. İşi öyle geliştirirler ki, kasabanın dışına da buz ticaretini taşımak isterler. Bu arada Buendia ailesinde erkek çocuklara hep Aureliano ve Jose Arcadio ismi verilmektedir. Bu isimlerle birlikte hem yaşadıkları hem kişisel özellikleri tekerrür eder. Bu da romandaki döngüsel tarih anlayışının varlığını gösterir. Tabi sadece döngüsel tarih anlayışı değil doğrusal tarih anlayışı da mevcuttur romanda. Macondo’nun sıfırdan kuruluşu, iç savaş yaşaması, sonra ekonomik refaha ermesiyle birlikte manevi çöküşe sürüklenmesi ve nihayetinde fiziksel olarak yok olması, döngüsel tarih anlayışının göstergesidir. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, buz ticaretini kasaba dışına da taşımak isteyen Aureliano kardeşlerin aklına bir fikir gelir;

    "Buraya demiryolu getirmeliyiz." Ancak yazarın trenin gelişine yorumu şöyle olacaktır; "Bir yığın kuşku ve kesinliği, bir yığın tatlı ve tatsız olayı, bir yığın değişikliği, felaketi ve özlem duygusunu Macondo'ya bu sapsarı, masum tren getirdi."

    Trenin gelişi aynı zamanda yeni yüzlerin, farklı kültürlerin ortaya çıkması demekti. Yani 'yabancılar' gelmişti kasabaya. Ve Macondo git gide yabancılaşıyordu. Bunlara birde kuzeyden gelen Muz Şirketi eklendi. Ancak Muz Şirketi, işçileri insandan bile aşağı görüyor ve onları sömürüyordu. Çalışma koşulları hiç iyi değildi. İşçiler için yapılan lojmanlarda tuvalet bile yoktu. Sıhhi tesisatları yoktu ve sağlık hizmetlerinden yoksundular. Her gün çalışıyorlar, pazar günü çalışmak istemiyorlardı. Muz Şirketi için önemli olan olabildiğince çok muzu pazara sürmek ve patronların ceplerini doldurmaktı. Ancak işçiler greve başlar. Muz şirketi ile sözleşme yapmak ister. Hatta şirketin patronuna bir şekilde toplu sözleşmeyi imzalatırlar. Fakat patron, siyah takım elbiseli avukatlarının türlü oyunları ile sözleşmeyi imzalamadığını 'ispat eder'. İşçiler istasyon meydanında çağırdıkları yakınları, arkadaşları ile büyük bir eylem gerçekleştirirler. Muz şirketi yöneticileri aslında sadece Muz Şirketini değil sahip olduğu ekonomik güç ve hükümet içindeki adamları sayesinde hükümeti de yönetmektedir. Bu yüzden hükümet istasyon meydanına askerlerini gönderir ve halkı katleder. Ve istasyon meydanındaki bu olay kasabalılardan saklanır. Adeta resmi tarih yazmamaktadır bu olayı. Tabi ülkemizde de resmi tarih yazımında birçok olayın üstü örtülmüş, bazı olaylar konusunda üstü örtülmek şöyle dursun, olay tamamıyla farklı anlatılmıştır. Kolombiya tarihinde vuku bulan olay romanda kısaca böyle geçmektedir...

    Keyifli okumalar!
  • Yalnızlık ,en sadık dosttur.
    Herkes gider,o kalır..

    Özlem ve rahmetle anıyoruz.
    #Nazım Hikmet
  • Garip bir özlem duyuyor, o kadınla evlenseydim, savaşı, şan ve şöhreti bilmeyen bir hayvan olurdum, diye düşünüyordu.
  • Yalnızlık konusundaki fikirleriyle kendini aşmış bir filozof diyebilirim Schopenhauer için. Nietzsche gibi yalnızlığın sessiz ızdırabını ruhunda yaşamış ancak nietzsche'ye göre daha entelektüel durabilmiştir. aslında Schopenhauer'ın ki tek başınalıktı demek daha doğru olur. çünkü yalnızlık, Schopenhauer'da ne kadar tercih gibi duruyorsa, Nietzsche'de bir o kadar kader olarak karşısına çıkmış gibi. özellikle Lou salome örneği ve Nietzsche - Breuer dostluğu bunu ortaya koyuyor. ancak Schopenhauer, ''Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir.'' diyerek bütün tutsaklık olarak değerlendirdiği şeylerden uzaklaştığını ve evliliği(ilişkiyi) de bu sınıfta değerlendirdiğini söyleyebilirim. ''Mutluluk kendi kendine yetenlerindir.'' sözünde her ne kadar psikolojik bir analizle acı çektiği kanısına varabilirsek de, ''Her ne kadar yüksek ve ulvi görünürse görünsün, her türlü aşkın kaynağı cinsel güdüdür.'' tespiti yalnızlığının kararlı bir tercih olduğunu ortaya koyuyor. eğer bu bir tercih olmasaydı Nietzsche'nin ki gibi büyük bir acının sessiz hikayesini konuşuyor olacaktık. keza şu muazzam tespitiyle bugün, erdoğan ağzından evlilik konusunu tartışıyorken gündeme ilaç gibi gelmesi kendisinin ne kadar değerli ve bugün bile ''yalnız olmadığını'' söylememe yetiyor;

    ''Erkeğin aşkı, tatmin olduğu andan itibaren gözle görülür bir şekilde azalma eğilimine girer; neredeyse bütün kadınlar, ona, zaten sahip olduğu kadından daha çekici gelecektir, değişikliğe özlem duymaktadır. Öte yandan, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Türün devamlılığını ve olabildiğince büyük bir artışı hedeflemiş olan doğanın güttüğü amacın bir sonucudur bu.''
  • 95 syf.
    Ferhat Uludere'nin ilk kitabı Sayıklamalar'ı birkaç saatte okudum bitirdim. Sayıklamalar ilk kitap için oldukça başarılı bir öykü kitabı. Öykülerde bildiğimiz insan hallerini Ferhat Uludere'nin dilinden okuyoruz. Bu insan hallerinin arasında yalnızlık var, yalnızlığa alışma / kabullenememe var, aşk var, terk ediliş var, pişmanlık ve özlem var, yağmur var, yağmuru seyretme / dinleme var, evler var, evlerin sesleri bile var.

    Kütüphanede yazarın kitaplarını gördüğümde ilk kez karşılaştığım için ilk kitabıyla başlayayım demiştim. Sayıklamalar bana yazarın diğer kitaplarını da merak ettirdi.