Maurice Maeterlinck

Maurice Maeterlinck

Yazar
7.5/10
23 Kişi
·
84
Okunma
·
9
Beğeni
·
1.394
Gösterim
Adı:
Maurice Maeterlinck
Tam adı:
Kont Maurice Polydore Marie Bernard Maeterlinck
Unvan:
Yazar
Doğum:
Belçika, 29 Ağustos 1862
Ölüm:
Fransa, 6 Mayıs 1949
Edebiyatta sembolizm akımının önde gelen temsilcileri arasında yer alır. İnsanın ölüm olgusu karşısındaki çaresizliği temasına yoğunlaşan yazarın en tanınmış eseri, 1892'de yayımlanan Pelléas et Mélisande kabul edilir. 1911 yılında edebiyat dalında Nobel ödülüne layık görülmüştür.
160 syf.
Bu incelemeyi okumadan önce şu incelememi okumanızı tavsiye ederim: #86723327

“Karıncaların Hayatı” konu olarak “Arı (Esrarla Dolu Bir Hayat)”ya çok benzemektedir. Ana tema bir kez daha insan toplumumun bir böceğinkiyle kıyaslanmasıdır. Ancak bu kitap yazarın ilk doğa çalışmasından yirmi altı yıl sonra yazıldı. Aradan geçen zamanda yazarın düşüncelerinde değişiklikler olmuştur. Bu kitapta bu sefer iyimserliğin izine bile rastlanmaz ve kitapta derin bir umutsuzluk hakimdir. Arılar; ışık, çiçek, dans, aşk, güneş, aydınlık, bal, bahar, hava gibi kelimelerle ilişkiliyken karıncaların dünyası karanlık, acımasız, pis, hapishaneyi andıran bir atmosferi çağrıştırır. Bir yerde ütopya yaşanırken, karıncalar için hayat distopyadan farksızdır.

Yazar karıncaların dünyası yukarıdaki kelimelerle tanımlarken insanoğlunun da bir gün kaderinin aynı olacağını tahmin ediyor. Nükleer savaşlarla kendi sonumuzu getirdiğimizde karıncalardan öğreneceğimiz çok şey olacak toprağın altında yaşamaya çalışırken. Bu yüzden kaçınılmaz son gelmeden önce yazar insanların karıncalar üzerinde araştırma yapmalarını ve ona göre önlem almalarını tavsiye ediyor. Yazar bu kitabında da karıncalara dair en ince ayrıntısına kadar her türlü bilgiyi okurla paylaşıyor. Ona göre yaşam için en az donatılmış yaratıklar karıncalardır. Ne kanatları, ne iğneleri, ne sağlam görüşleri vardır; güneş ışığında yaşayamazlar, genelde ılıman bölgelerde hayatta kalabilirler. Tüm bu zorluklara rağmen hayatta kalmayı başarabilen bu canlıları yazar sırf bu sebepten dolayı incelediğini söyler.

Karıncalar tümüyle toprağın altında yaşarlar. Yerin altı insana ölümü, umutsuzluğu, karanlığı çağrıştırır genelde. Arılar ve insanlar gibi karıncalar da sosyal canlılardır ama onların toplumu çok daha katı ve zordur. Karınca toplumu demek mutlak komünizm demektir. Hiçbir şey israf edilmez, her üye her şeyini paylaşır. İrade söz konusu bile olamaz. Arıların kovan dışında özgürlükleri olsa da karıncalarda böyle bir şey yoktur. Karıncaların dünyasında herkes köledir. Her üyenin bildiği tek şey sefalet ve karanlıktır. Yazar bu tür bir komünist toplum yapısının sosyalizmden evrildiğine inanır ve ona göre bir canlı türü ne kadar çok evrilirse, kendi toplumu tarafından o kadar çok köleleştirilir. İnsanoğlunun da böyle bir topluma doğru yol almasından endişelidir.

Bu eserde yazar insanoğlunun nihai kaderi üzerine tahminlerde de bulunuyor. Ona göre insanoğlu dünya var olduğundan beri bir gelişme gösterememiş, hep tersine evrilmiştir. Bundan dolayı Tanrı’nın insanoğluna verdiklerini geri alacağını düşünür. Nasıl ki karıncalar Buzul çağını toprağın altında kalarak atlattılarsa insanoğlu da günün birinde karıncalarla aynı kaderi paylaşabilir.

Yazar eserini yine karamsar bir tonda bitirir. İnsanoğlunun hiçbir zaman iyi bir hayat süremeyeceğini belirtir. Ona göre en büyük ülkü ruhani olandır. İnsanın etrafı hep maddeyle çevrili olduğunu için sonuç her zaman trajik olacaktır. Bundan dolayı en büyük düşman maddedir.
112 syf.
1911 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Maurice Maeterlinck’in oyunlarından ziyade farklı doğa fenomenleri üzerine eserleri ve incelemeleri de vardır. Kendisi doğanın bu yanlarını çok dikkatli bir şekilde inceler ve tarif eder ve bunları da insanın var oluşuyla bir şekilde ilişkilendirmeye çalışır. Bu eserlerden biri de “Arı” kitabıdır. Kitabın ana karakteri tabii ki arılar. Bu kitabın bir nevi devamı olarak sayılabilecek diğer bir kitabı da “Karıncaların Hayatı”dır.

Arıcılık yazarın çocukluğundan beri ana uğraşlarından birisidir. Zaten kitabı okursanız bunu bir kitap değil de arılar üzerine yazılmış bilimsel bir tez olarak algılayabilirsiniz. Aslında yazar bunun böyle olmadığını bir yazısında şöyle açıklıyor: “Bu kitap arılar hakkında kesin bilgiler vermek için değil, bir doğa fenomenine ait bilgileri kullanarak insan doğası açıklamak için yazıldı.” Her ne kadar yazar o şekilde dile getirse de okurun bunu bilimsel bir incele gibi algılayacağından hiç şüphem yok.

Yazar eserde dört mevsim boyunca arıların yaşamlarının izini sürüyor ve aynı zamanda onların yaşamını insanınkiyle mukayese ediyor. Arı kovanını insan topluluklarını açıklamak için bir metafor olarak kullanıyor. Yani kitapta ana düşünce arı ve insan topluluklarının kıyaslanması. Yazar kıyaslamasına öncelikle insanlar gibi arıların da bir sosyal varlık olduklarını dile getirmekle başlıyor. Arıların yalnız yaşayamayacaklarını belirtiyor. Arı, polen toplamak için kovandan ayrılsa bile eninde sonunda oraya dönmelidir. Yazara göre kovanda birey önemli değildir, birey toplumun sadece tek bir organıdır. Bir arı bütün için kendi yaşamını kolayca feda edebilir. Arının yaptığı bütün işler hep kovan içindir. Hiçbir arının kendisi için bir amacı olmaz. Bu düşünceden yola çıkarak yazar insan toplumunda en büyük ülkünün sosyal bütünlük olduğunu vurguluyor. Yazar insanlarda bu gibi ülkülerin olmadığına inanıyor. Çünkü insanoğlu ona göre aşırı bireyselcidir. Arılarınkiyle kıyaslandığında insan hayatının bir anlamı yoktur. İnsan topluluğunda işçi sınıfları sefalet içinde yaşarken, toplumun boş ve gereksiz bireyleri büyük bir zenginlik içinde yüzmektedir. Yazar bu adaletsiz sistemde insanoğlunun varlığını hala nasıl sürdürülebildiğini de hayretle kendine soruyor. Arılar bu adaletsiz sistemi hayatlarından bireyselliği çıkartarak çözmüşlerdir. Aynı şeyi insanoğlu da yapmalıdır.

Yazar bir türün evriminin olumlu yönde devam edebilmesini bireyin mutluluğu ve özgürlüğünden feragat etmesine bağlıyor. Arılar bundan çoktan vazgeçmiştir. Gelişimin, ancak toplumun genelinin çıkarları doğrultusunda hareket edildiğinden sağlanacağına inanıyor. Bir arı kovanın geleceği için kendini rahatlıkla feda etmekten kaçınmaz.

Özetle arıların toplumu insanlarınkinden çok daha cazip görülüyor. Yazar insanları suçlamıyor, bilakis insanların arıları örnek alarak yaşamlarını ve toplumu iyileştirmeleri gerektiğini belirtiyor. Yazar sadece bu anlattığım meseleleri değil, arılardaki aşkı, zekâyı, onların evrimsel sürecini ve arılara dair daha pek çok ilginç konuyu tam bir uzman edasıyla açıklıyor. Roman gibi okunabilecek bir kitap olmaktan çok uzak bile olsa arıcılıkla ilgilenen kişiler için farklı bir okuma deneyimi olabilir bu kitap.
39 syf.
·1 günde·9/10 puan
José Saramago'ya Körlük kitabını yazmasında ilham veren oyun buymuş diye bir rivayet bulunmakta.

- BİR TİYATRO METNİ NE KADAR SPOILER İÇEREBİLİRSE O KADAR SPOILER İÇERİR!!! -

Maeterlinck'in bu oyununda Kör olarak tasvirlediği kesimin kilise rehberliğindeki toplum olduğu belirtilir. Oyundaki lider(rahip) öldüğünde gidecekleri yeri bilmeyen hatta hiçbir konuda herhangi bir fikirleri olmayan körler ..

Öncelikle aşırı tekinsiz hissettiğimiz bir ada tasviri var oyunda. Karakterler kör olduğu için sadece uzaktan gelen bir deniz sesi.. Gece mi gündüz mü belirsiz… Yurttan uzaktalar mı, neredeler bilmiyorlar.. Rahip dönecek mi dönecekse ne kadar beklemeleri gerekiyor bilmiyorlar. Deniz ya taşarsa, ya sular onları da yutarsa, ya başlarına bir şey gelirse… Yaban ellerde kurda kuşa yem olurlarsa… Ormanlık, ağaçlık bir açık alandasınız ve adanın pek büyük olmadığını ve sürekli kabaran deniz ile çevrili olduğunu biliyorsunuz ve göremiyorsunuz.

Bildikleri, güvende oldukları konfor alanlarından çıktıkları için hayıflanır dururlar.(Düşkünler yurdu). Aslında kendileri çıkmak istememişti rahip hadi gidelim demiş onlar da sormadan, sorgulamadan onu takip etmişlerdi. Adada “kimsenin çıkmadığı bir dağ, kimsenin inmekten hoşlanmadığı vadiler ve şimdiye kadar hiç kimsenin görmediği mağaralar var.” Ben aslında bu bilinmeyenin endişesini yeni bir yurt, bir vatanda yabancı olmak gibi düşünmüştüm ama kastedilen bilimin yoluymuş. Birbirlerini sürekli telkin ediyorlar “Dışarıda görülecek bir şey yok!” yani kilise cici bilim kaka. Oturun oturduğunuz yerde başımıza icat çıkarmayın, bakın şimdiye kadar din ve din adamları önderliğinde ne güzel yaşayıp gidiyorduk vurgusu var sık sık. Bir de hep bilmiyorum, bilmiyoruz, kimse bilmiyor lafları dönüyor metinde. Çünkü onlara bilmeleri gerekeni söyleyen rahip yok artık! Bunca zamandır bilgisizler ve bilmekten de korkuyorlar.

Kilise vs bilim dersek yine, kilise bunca zaman görmeleri ve bilmeleri gerekeni söylediği için kendilerinin görüyor olmasına gerek kalmadığından, bilgiden de yoksundurlar. Zaten doğuştan kör olanlar gibi sonradan kör olanlar da vardır. Yani bir zamanlar sorguluyorlarsa da zaman içinde körleşmişlerdir. Şimdi bilim onlara yeni bir yol göstermektedir ama kendileri görerek ilerlemek zorundadıdırlar. Burada "deniz feneri ışığı" gibi bir metafor vardı ama görevliler hiç körlerden tarafa bakmıyorlardı. Belki de burada bilim ve kilise arasındaki düşmanlıktan dem vurmak istiyor olabilir. Aslında kilise ne kadar bilime doğru bakmak istemiyorsa, bilim de kiliseyi görmeyi reddediyor da diyebiliriz. Bunlar tamamen benim uydurmam da olabilir. Bir yerde rahibin nereye gittiğini tartışırlarken "fenere doğru" gideceğini söylüyorlar. Ben fener =ışık = ölüm gibi kodlamıştım ama belki de rahip orta yolu bulmak, bilim ve kiliseyi barıştırmak istiyordu. Körlerin arasında da sık sık "uyuyordum, neden uyandırdınız?" serzenişi edenler bulunuyor.

Sonunda rahibin öldüğünü fark ettiklerinde de aralarında kendilerine önderlik edebilecek tek kişinin annesini emen bebek olduğuna karar veriyorlar, çünkü gözleri gören sadece odur. Ama yine absürd tabi görse bile önderlik edebilecek yetkinlikte değildir.

Son kısımda da kar yağmaya başladığı anda birinin yürüdüğünü duyarlar, yapraklar hışırdar vs. Ayak sesleri gelip aralarında durur. Oyun burada biter, muhtemelen gelen ölümdür ama kurtuldular mı öldüler mi bilemeyiz.

İlginç bir okuma oldu benim açımdan çünkü çok basit ya da çok kötü bekliyordum sanırım. Ama 40 sayfacık bir metni mümkün olduğunca fazla sembol ile donatmış yazar. Kitaplarının baskısı yok maalesef keşke yeniden basan olsa da tertemiz, mis gibi okunsa bu kıymetliler. Yetkililere sesleniyorum buradan, basın arkadaşım şunları artık. :)
160 syf.
Çiçeklerin Zekası'na dair bir güzelleme!

Açıkçası şimdiye kadar bilgiyle yoğrulan çok az deneme kitabı okudum. Kıyaslama yapmak istemesem de okumuş olduğum deneme kitapları arasında bilginin had safhada olduğu metinler vardı, Çiçeklerin Zekası'nda. Her birini okurken büyük bir keyif aldım. Kimilerini okurken zorlandım. Büyük ihtimal birkaç kitabı birlikte okumanın acısı, bu kitaptan çıktı.

Maurice Maeterlinck, sembolizmi metinlerine taşıyan bir yazar, şair. Şiir, deneme, tiyatro gibi türlerde eserler yazan Maeterlinck, donanımlı bir kaleme sahip. Metinlerini okurken verdiği bilgilerle bir şeyler öğrenip, üslubuyla büyülendim.

Kitaba adını veren Çiçeklerin Zekası isimli denemede çiçeklerle tanışıp onlar hakkında bilgiler edindim. Kalan 10 denemede ise farklı konuların kaleme alındığı derdi güzel metinler okudum. Hepsi de birbirinden donanımlı. İçlerinden beğendiklerim de oldu. Tekrar okuyacağım dediklerim de oldu. Çünkü bu metinler birkaç sayfalık hacme sahip değil. İçi dolu metinler olduğu için sayfa sayısı hayli fazla ve okuduğum için, kapsamlı bir şekilde okuma deneyimi edindiğim için çok memnun kaldım.

[Kaynak: https://www.instagram.com/...igshid=po0s8cah8by5]
160 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10 puan
Nobel Edebiyat Ödüllü yazarımız Maurice Maeterlinck'in, doğa ve insanlar üzerine yazmış olduğu bu güzel denemesi, Çiçeklerin Zekası'nı bir solukta okuyup bitirdim.
.
Kitap 11 bölümden oluşuyor. Bu bölümlerden ilk üçünde bitkiler üzerine yoğunlaşmış Maeterlinck. Bu bölümler şöyle; Çiçeklerin Zekası, Kokular ve Saatlerin Ölçümü.
Bu üç bölümde bitkilerin hayatta kalmak için geliştirdiği savunma taktiklerini, üreme yapabilmek adına geliştirdikleri kusursuz planları, aşkı, hüznü ve kederi okuyoruz. Evet bitkiler de aşık oluyor ve aşkları için çok büyük fedakarlıklar yapabiliyorlar.
.
Geri kalan 8 bölümde ise insanların hayatla olan ilişkisini konu edinmiş Maeterlinck. Bu ilişkiyi kimi zaman William Shakespeare'in Kral Lear'ıyla anlatmış bizlere kimi zaman da Ölümsüzlük, Kırgınlığın Bağışlanması, Boksa Övgü ve Ahlakımızın Endişesi gibi başlıklar altında sorgulayan ve sorgulattıran cümleleri ile aktarmış bizlere.
.
Kitabı ben baya sevdim özellikle bitkilere odaklandığı bölümler efsane. Çiçeklere karşı olan bakış açımı değiştirdiğini düşünüyorum. Herhangi bir çayırda, bahçede gördüğüm bir çiçeği sadece hoşuma gitti diye koparacağımı sanmıyorum artık.
Çiçekler muazzam canlılar.
.
Okuma açısından bakacak olursak gayet akıcı bir üslupla ve insanı yormayan bir anlatımla yazılmış. Bölüm bölüm olması, okuma açısından okuyucuya baya kolaylık sağlıyor. Bölüm bitmeden kitabı bırakmayanlardansanız eğer kısa bölümler hoşunuza gidecektir diye düşünüyorum.
.
Çiçekler ve insanlar hakkında güzel bir deneme olmuş. Mutlaka okumanızı öneririm.
.
Keyifli okumalar.
160 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Nobel Edebiyat ödüllü yazar Maurice Maeterlinck’in denemelerinden oluşan Çiçeklerin Zekâsı’nı her akşam bir bölüm bir bölüm okuyarak bitirdim. İçerisinde 11 tane deneme yer alıyor. Her biri de kendi içinde bölümlere ayrılmış. Böyle kitapları okumayı seviyorum; hiç sıkılmadan, kitaptan kopmadan anlamlı bir okuma gerçekleştirebiliyorsunuz.
Çiçeklerin Zekâsı’nı okurken bilimsel bilgiyi şiirsel bir dille anlatan Maurice Maeterlinck’in özgün kalemine hayran kaldım. İsmini ilk defa duyduğum bitkilerden öğreneceğim ne çok şey varmış meğer.
“Çiçeğin insan için müthiş bir itaatsizlik, cesaret, kararlılık ve yaratıcılık örneği olduğunu görüyoruz. Yaşamda maruz kaldığımız acı, ölüm, yaşadık yaşlılık gibi bizi ezen çeşitli zorluklara karşı bahçemizdeki herhangi bir çiçeğin gösterdiği direncin yarısını ortaya koyabilseydik eğer, yazgımız şimdikinden çok daha farklı olabilirdi.”
Kokular, Saatlerin Ölçümü, Ahlakımızın Endişesi, Boksa Övgü, Kral Lear Hakkında, Savaşın Tanrıları, Kırgınlığın Bağışlanması, Kaza Psikolojisi, Toplumsal Sorumluluğuz ve Ölümsüzlük kitapta yer alan diğer denemeler. Beni en çok etkileyen deneme kuşkusuz Shakespeare’e hayranlığım nedediyle Kral Lear oldu. Çünkü;
“Kral Lear’da hiçbir oyunda olmadığı kadar kesintisiz, şiddetli ve karşı konulmaz şekilde coşan lirizm, okyanusların, ormanların, fırtınaların ve yıldızların muazzam, olağanüstü imgelerini birbirine çarpıştırır; çünkü tahtından edilen çaresiz yaşlı kralın görkemli cinneti, ilk sahneden son sahneye kadar devam eder.”
29 syf.
·2 günde·6/10 puan
"Nereye gidiyorsunuz, nereye gidiyorsunuz...? yalnızlık ve ölümün ağırlığını insanın iliklerine kadar hissettiği bir kitap...

Bütün kurulu düzeni bozacak olan davetsiz bir misafirdir sadece. O uğrayıp geçerken geriye kalan enkaz bizim omuzlarımıza biner.

Kör bir karakter etrafında dönen oyunda aslında herkes kendi dünyasına açmıştır gözlerini. Herkes bir parça yalnızdır bu yüzden.

Yazarın biyografisi

Adı:
Maurice Maeterlinck
Tam adı:
Kont Maurice Polydore Marie Bernard Maeterlinck
Unvan:
Yazar
Doğum:
Belçika, 29 Ağustos 1862
Ölüm:
Fransa, 6 Mayıs 1949
Edebiyatta sembolizm akımının önde gelen temsilcileri arasında yer alır. İnsanın ölüm olgusu karşısındaki çaresizliği temasına yoğunlaşan yazarın en tanınmış eseri, 1892'de yayımlanan Pelléas et Mélisande kabul edilir. 1911 yılında edebiyat dalında Nobel ödülüne layık görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 84 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 105 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.