Esen Tezel

Esen Tezel

Çevirmen
8.0/10
2.387 Kişi
·
9.379
Okunma
·
1
Beğeni
·
102
Gösterim
Adı:
Esen Tezel
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, 1978
Esen Tezel 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Franz Kafka, Stefan Zweig, Thomas Mann, Emine Sevgi Özdamar, Cees Nooteboom gibi yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı. Halen serbest editör ve çevirmen olarak çalışmaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Briefe an Milena..
Kitabı çok önce okuduğum için incelemeyi çok önce yapmam gerekirdi ama bu güne kısmetmiş..
Bir sayfa okuduğumda,o sayfanın etkisinden kurtulmam uzun sürdü.Kafka'nın Milena için hissettiği tutkuyu damarlarımda hissettim. beynimden kalbime aktı. metroda, otobüste, kalabalık yalnızlıklar içerisinde Milena' ve Kafka'nın duygularını, eylemlerini ve o tüm mektupları sorguladım, ben ne yapardım diye düşündüm.

Bir erkeğin ne kadar acizlenebileceğini ve çaresizlik içine düşebileceğini gösteren nadir eserler biri..

Kitabı okuduktan sonra, ''ya aşk bu kadar olmalı, ya hiç'' demekten de kendini alamayabiliyorsun, bir diğer düşünce de aşkının ulaşılmaz olduğunu bilmek mi aslında aşkı körükleyen?, elde edemeden, düşlerinde kurduğu hayallerde yaşattığı gibi kalmak mı?, bu yüzden mi Kafka aslında Milena'nın imkansızlığıyla sevgili?.

Kısa keseyim;
Bu mektuplar ile günümüzün what's app konuşmaları arasındaki fark, neden iğrenç bir dünyada yaşadığımızın göstergesidir. bu karşılaştırma, elbette o zamanların mükemmel olduğunu söylemez; fakat şimdinin çöplüğünü en çıplak hâliyle görmemize yardımcı olabilir.
DİKKAT SPOİLER VARDIR !!!

Sevgili Milena,

Sana bu mektubu ruhlar aleminden yazıyorum.Ya da kulağına hatta yüreğine fısıldıyorum diyelim.

Bildiğin gibi ben öleli 3 sene oldu , neden bu kadar beklediğimi soracak olursan sebebi basit. Burada işler pek dünyadaki gibi değil, önce her fani gibi verilmesi gereken hesaplarımla meşguldüm.Asıl hesap kıyametten sonra görülecek olsa da bazılarımız için ölünce başlıyor. Bu süreç bizim gibi okuyan yazan kişilerde biraz uzun sürüyor, kalem deyip geçme.. Sorumluluğu olduğunu bilirdim ama ölünce daha iyi anladım.

İlk bir yılım böyle geçti. İkinci yılım ise benden önce ölen bütün akrabalarımla tanışma ,konuşma, muhabbet faslıydı. Bir görsen herkes nasıl yolumu gözlemiş, bizim çocuk ne güzel ne vicdanlı adam diye hep övünmüşler buradan
dünyaya bakıp bakıp.

Üçüncü yılım ise benim için bambaşkaydı. Gelmiş geçmiş büyük yazarlarla tanıştım, tabi hep dünyadan konuştuk. Meğer bizim burun kıvırdığımız dünya hayatı, kısacık oluşuyla ve tam da bu nedenle biricikliğiyle ne de kıymetliymiş. İnsan bazı şeyleri ölmeden anlayamıyor.

Kimlerle tanışmadım ki, Dostoyevski başta olmak üzere beş bin yıllık filozoflara kadar. Detaylara giremiyorum üzgünüm, katı kurallar var. Sen henüz dünyada olduğun için fazla bir şey anlatamam, gelince kendin görürsün. Sanırım seni ölene dek yeni acılar bekliyor olacak, sabretmekten başka çaren yok.

Bütün bu söylediklerim asıl söylemem gereken şey için bir giriş. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, söylemesi bir ölüye bile öyle ağır geliyor ki, hele de sen henüz hayattayken. Yani ölmüş olsan belki işim daha kolay olurdu, beni anlayabilirdin.

Milena! Aramızdaki her şey çok büyük bir yalandı. Aslında ben bunu dünyadayken de seziyordum ama burada apaçık anladım, anlamak ifadesi hafif kalır gerçi. Bana bildirildi, sözsüz ve kelimesiz üstelik.

Elim kırılsaydı da sana o mektupları yazmasaydım diyecek oluyorum ama yazmışım işte ne fayda. Bizden sonraki nesilleri zehirlemekten başka bir işe yaramayacak. Yalnızlığımın beyhude haykırışlarıydı onlar. Yok yere senin de kafanı karıştırdım, üzdüm,hırpaladım.

Bunları sana ulaşmanın tek yolu olan rüyanda anlatıyorum. Milena lütfen beni bağışla , hakikati sadece Tanrı bilir ve izin verdiği kadarıyla da ikimiz. Senin ne zaman bu tarafa yani gerçek hayata adım atacağını bilmiyorum. Sağlığında olmasa da ölünce o mektupları birileri okuyacaktır.Belki de kitap haline dönüşür de milyonlarca kişi okur, ne kadar da ızdırap verici ah.

Sabah uyandığında bütün ayrıntıları hatırlıyor olacaksın, senden ricam kimseyle bu konu hakkında konuşmaman. Ne kadar tedirginim farkında mısın? Bu huyumu ölüm bile değiştiremedi.

Ama her şeye rağmen dostluğumuz gerçekti Milena! Dostluk ki aşk,arzu,hayal gibi kavramların ne kadar beyhude olduğunu gösteren yegane yakınlık biçimidir. İşte bunu dünyadayken de anlamaya başlamıştım.

Hatırlar mısın bir zamanlar sana, “En çok seni seviyorum diyorum; ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki… ” diye yazmıştım.

Aslında insan yalnızlığına bir tanık, hatalarına da bir suç ortağı arar hepsi bu. Yalnızlığından ayrılmak istemeyen ve hatalarını tekrar etmekten vazgeçmeyen benim gibi birisi de hayatını boş yere tüketir işte böyle . Tek tesellim düşünen,okuyan ve yazan biri olmuşluğum. Böylece gelecekte benimle gönül bağı kuran pek çok dostum olacak. Ölüler aleminde gördüğüm saygıyı ve değeri de buna bağlıyorum.

Milena sevgili dostum !
Şimdilik araftayım ve gelişin cennetim olacak, seni bekliyorum..

Haziran 1927 , Franz K.
Mektuplar...
Yeni neslin çok da aşina olmadığı, eski devirlerde yaşayan insanların telgraftan sonra, gelen tek haberleşme kaynağı. Özellikle sevgiliye yazılan mektuplar...
Söze dökülmekte zorlanılan hislerin, yazıya dökülmesiyle daha bir anlam kazanır. Özellikle de kullanılan yazım dili, etkin bir yazım dili ise. Boşuna dememiş atalarımız, " Söz uçar, yazı kalır. " diye!...

Milena'ya Mektuplar, Kafka tarafından Milena Jesenska'ya yazılan mektuplardan oluşmaktadır. Bir tesadüf eseri tanışan Kafka ve Milena'nın arkadaşlığı mektuplar vasıtasıyla, ilerleyen zaman içerisinde tutkulu bir ilişkiye dönüşür. Ama gelin görün ki Milena, babasına inat kendisinden on yaş büyük olan, Ernst Pollak isimli bir muhabir ile evli; Kafka ise hastanede tanıştığı ve evlendikten sonra birlikte yaşayacakları evi dahi tuttukları Julie ile nişanlı. Milena ve Kafka'nın medeni durumları, başlarda görüşmelerine bir engel teşkil etmez. Çünkü Milena hayatın baharı dediğimiz yirmili yaşlarında, entelektüel ve hayat dolu olmasına rağmen, olaylı bir geçmişe sahip skandallarıyla ün salmış, sürekli kendisini aldatan bir adamla evli. Kafka ise otuz yedi yaşında, hastalıklardan yıpranmış üstüne üstlük Julie ile olan ilişkisinin gidişatından son derece yorulmuş sığınacak bir liman arar vaziyettedir.

1920 yılında başlayan mektuplar 1923 yılına gelindiğinde git gide azalarak sonlanır. Dolayısıyla aralarındaki ilişkide nihayete erer. Sebep Kafka'nın nişanlısından ayrıldığı halde, Milena'nın eşinden boşanmak istememesi mi, yoksa Kafka'nın azar azar artarak ilerleyen hastalığı mıdır, bilinmez ama sebep ne olursa olsun, bir ilişki daha yarım kalmış ve tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır. Bir okur olarak ne Kafka'yı, ne de Milena'yı yargılama hakkına sahip değiliz. Çünkü elinde değildir ki, insanoğlunun yüreğine söz geçirmesi.
Ama bir nokta da Milena'ya hak vermiyorum. Madem ki evliliğinde ters giden bir durum söz konusuydu, neden eşinden boşanmayı tercih etmedi. Yaptığım araştırmaların neticesinde, Kafka vefat ettikten sonra, eşinden ayrılıyor. O zaman hangi düşünceyle hareket etti de, çok sevdiği halde Kafka ile birlikte olabilmek adına eşinden ayrılmadı yada ayrılamadı. Kim bilir...

Mektuplar tek taraflı olmasına karşın, Kafka'nın hayatına az da olsa bir bölümüne ışık tutmaktadır. Mektuplarda sevgiliye duyulan özlem dile getirilmiş olsa da, Kafka'nın yazdıkça varlığına aşık olduğunu apaçık beyan etmiş olması, okura Kafka hakkında ip uçları vermekte. Nitekim sayfa doksan yedi de ki mektupta Kafka, Milena'ya ithafen " Aslında ben seni değil, bana senin aracılığınla bana armağan edilen varlığımı seviyorum. " der.

Kafka'yı Kafka yapan bu eserleri değil midir? Değerli okurlar, Kafka'yı daha iyi anlayabilmek adına, bu eseri okumanızı tavsiye ederim.
Şunu peşin peşin söylemekte fayda görüyorum ki, bu yazımın içerisinde kurduğum ve kuracağım her cümle, iki gündür Thomas Bernhard ile ilgili yaptığım araştırmalar ve aşağıda bahsettiğim videoyu derinlemesine incelemem sonucu vardığım kanılarımdan oluşmaktadır.

Thomas Bernhard'ın okuduğum ilk kitabı Sarsıntı idi. Sarsıntı'yı bitirdiğimde çok etkilenmiştim ve yeniden Bernhard'ın "deli saçması" cümlelerini okumak için sabırsızlanıyordum. Bence Bernhard tam anlamıyla muhteşem bir deli. Hakkında yazacak o kadar çok şeyim var ki, nereden başlasam, nereye bağlayıp nerede sonlandırsam bu yazıyı diye bir türlü karar veremiyorum. Aslında kitabı dün bitirmiş olmama rağmen bu incelemeyi yazmak için ideal zamanımı bekledim. Peki bir incelemeyi yazmak için ideal zaman diye bir şey var mıdır? Bu sorunun cevabını Bernhard cümleleriyle size birazdan vereceğim, hiç acele etmeyin.

Öncelikle, Thomas Bernhard'ın yazdıkları, hipnotize edici ve bir insanın beyninden geçen düşüncelerin kendisi kadar hızlı. Bernhard, tam olarak "dilinin kemiği olmayan bir deli." Çekinmiyorum kendisine deli demekten. Çünkü kesinlikle deli olduğuna kalpten inanıyorum. Hatta Metin T.'nin önermiş olduğu 49 dakikalık (https://www.youtube.com/watch?v=DV_7iVjYs3c) videoyu birkaç defa izledim ve Bernhard'ın cümlelerine, mimiklerine ve gözlerine derinlemesine baktım. Bence o cümleler ve o gözler asla normal bir insanın cümleleri ve gözleri olamaz. Mutlaka Bernhard'ın beyninde bizimkinden farklı bir şeyler var. İnanılmaz gürültülü bir zihne ve tehlikeli birçok düşünceye sahip olduğu belli. Açıkçası çok etkilendim kendisinden ve röportajlarında kullandığı her bir kelimeden...

İnsan beyninin yapamayacağı tek bir şey vardır, o da düşünmeden durabilmek. Bir insan düşünmeden duramaz. Bu mümkün değildir. Peki saniyede kaç tane düşünce birden kafamızdan geçebilmektedir? Eminim bu sorunun cevabına birçoğumuz benzer bir şekilde, saniyede birden çok düşüncenin beynimizden geçebileceği şeklinde cevaplayacaktır... Peki o zaman soruyu değiştirelim. Düşünce hızını ölçmek mümkün müdür? Bir kimsenin bir şeyin hızını belirleyebilmesi için, öncelikle başlangıç ve bitiş noktalarını tanımlaması gerekmektedir. Düşünce ise, bilimsel olarak duyumsal bilginin alındığı andan bir eylemin başlatıldığı ana kadarki zihinsel etkinlikler olarak tanımlanmaktadır. Yani bir düşünce hızını ölçebilmek için duyumsal bilginin alındığı an ile eylemin başlatıldığı an arasındaki zihinsel etkinlikleri ölçmek gerekir. Maalesef bu durum şimdilik bilimsel olarak mümkün değil. İşte Thomas Bernhard'ın yazdıkları da tıpkı burada anlattığım gibi, adeta birer düşünce dalgalarıdır. Bu sebeple;

1- Bernhard'ın cümleleri nerede başlar ve nerede bitecek asla anlaşılamamaktadır.

2- Tıpkı düşünce dalgalarında olduğu gibi farklı ihtimaller sürekli Bernhard tarafından düşünülerek aynen olduğu gibi değiştirilmeden uzun uzun, fazla fazla, tekrar tekrar yazıya geçirilir. Bu da doğal olarak sık tekrarlı ve uzun cümleleri ortaya çıkarır.

3- Düşüncenin başlangıç ve bitiş noktaları belirlenemediğinden Bernhard'ın paragrafları da tıpkı düşünce gibi bir şekilde başlar ve asla bitmek bilmez.(Mesela bu kitapta 13. sayfada paragraf başlıyor ve 168. sayfada, kitabın sonunda, o paragraf sonlanıyor.)

İnanın daha çok fazla şey söylemek istiyorum Bernhard araştırmam ile ilgili; ama uzun uzadıya yazıp sizleri sıkmak istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağına lütfen dikkatli bir şekilde yakından bakın. Bu adam normal bir adam değil. Ve eminim siz de fark edeceksiniz. O andan sonra neden Bernhard'ı, cümlelerini, gözlerini ve beynini bu kadar derinden incelediğimi anlayacaksınız...

Ayrıca kitabın başlarında Stanley Kubrick'in The Shining (https://www.imdb.com/title/tt0081505/) filmini izliyor gibi hissettim. Meşhur bir film olduğu için ve kitap kafanızda canlansın diye bu benzerliği ifade etmek istedim. Ayrıca şu korkutucu fotoğrafa (https://hizliresim.com/Vr4LkP) bakarsanız yukarıda anlattığım olaylar biraz daha somutlaşacaktır sizin için.

Kitabın konusuna gelirsek; Konrad isimli bir adam, tekerlekli sandalyeye mahkum ettiği eşini hapsettiği kireç ocağında tuhaf bir sanatsal-bilimsel inceleme kaleme alma amacı güder. Bu incelemenin ismi bellidir: İşitme... Bu incelemede nelerin yazılacağı da aslında bellidir. Çünkü uzun yıllardır Konrad'ın üzerine çalıştığı, düşündüğü ve deneyler yaptığı tek konu budur. Fakat Konrad bu incelemesini yazmak için sakin bir ortam ve düşüncelerini kağıda geçirebilmek için ideal bir ortam arar. Bu sebeple Kireç Ocağı'na taşınır. Orada da işler istediği gibi gitmez ve sonunda kaç kurşunla olduğu bilinmemekle birlikte, karısını öldürür. Bu cinayetten sonra yazar tarafından "-miş"li geçmiş zaman kullanılarak adeta dedikodular biz okuyucunun önüne serilir.

Konrad'ın bütün amacı İşitme isimli incelemesini yazmakmış; ancak bir türlü dış etkenler sebebiyle veya kendi zihinsel hastalıkları sebebiyle incelemesine bir türlü başlayamıyormuş. İncelemeye başlamanın ideal zamanını bir türlü bulamıyormuş. İnceleme üzerine çalışmadığı zaman ortalık son derece sessiz oluyor, kireç ocağı tam bir sessizliğe gömülüyor; ancak çalışmaya başladığı anda sessizlik bitiyormuş.(Kahretsin, ben de mişli geçmiş zaman kullanmaya başladım. Neyse, idare edin.) Her şey Konrad'a ve dolayısıyla Konrad'ın yaptığı zihinsel çalışmaya kurulan bir komploymuş. İşte şimdi, diyormuş, ideal zaman bu diyormuş ve tam o anda her şey darmadağın oluyormuş. Fakat insan bu kadar uzun süre her şeyi kafasında tutarsa, yıllarca her şeyi bir bütün halinde kafasında tutarsa, kabul etmek gerekir ki, tamamen kafasında olan incelemeyi er ya da geç kağıda dökme anı gelirmiş. Ancak bu şekilde düşünerek ve sürekli ideal zamanı bekleyerek, en önemli zamanı kaybetmiş. İdeal zaman şöyle dursun, ideal an olmadığı, çünkü asla ve hiçbir konuda ve hiçbir şeyde en ideal şey şöyle dursun, ideal dakika ya da an ya da zaman diye bir şey yokmuş. Konrad'da en önemli şey eksikmiş: gerçekleştirme, hayata geçirme karşısında korkusuzluk, incelemeyi kağıda dökme karşısında korkusuzluk...

Konrad incelemesini bitiremedi, bitirmek bir kenara başlayamadı bile ideal zamanı beklemekten; ama ben bitireceğim. Hem de Konrad'ın karısının Konrad'a söylediği şu muazzam cümleleri: "Kafanda ne olduğunu görmek istemiyorum, senin kafanı boşaltsalar içinden korkunç şeyler dökülür, pislik, çürümüş, tanımlanamayan, ürkütücü, tamamen de gereksiz şeyler." bizzat Thomas Bernhard'a ithaf ederek.
Gerçekten aşk var mı? Yoksa bu sadece bize öğretilmiş bir kavram mı???

Aşk, bazı insanların varlığına inandığı ve yaşadığını iddia ettiği bir duygu, bazılarımızın ise sadece filmlerden ve kitaplardan tanıdığı ve varlığından şüphe duyduğu bir kavram...

Gelelim yazarımıza... Peki o gerçekten aşık mıydı Milena'ya? ya da Felice'ya? (ha bir de Grete'de vardı di mi ) :))
Ben Kafka'nın bu kadınları hayata tutunma adına ya da en iyi yapabildiği yazma eylemini gerçekleştirmek adına bir araç olarak kullandığını düşünüyorum. Ha burdan kesinlikle yazarımızı yargıladığım anlamını da çıkartmayın lütfen!! Bu kadınların onunla hangi amaçla beraber olduğunu bilemiyoruz (Gerçi Milena'da evli olduğu halde onunla mektuplaştığına göre onun da vardı bir dertcağızı) :)) Ya kendimi dedikodu yapıyor gibi hissettim ama ne yapim buraya kitabın bizde uyandırdığı hisleri yazacağız sonuçta...

Neyse efendim bu kitabı ben sadece bir aşk hikayesi olarak görmedim. Kafka Yahudi asıllı olmasıyla maruz kaldığı zorlukları ya da hastalığının sebep olduğu rahatsızlıkları o kadar güzel bir dille anlatmış ki, beni bu kitapta etkileyen en çok o bölümler oldu...Ha bi de kendisi çok zayıf olduğu için şişman insanları sempatik ya da sağlıklı bulması çok hoşuma gitti...

Son olarak Kafka ister bu kadınları gerçekten sevmiş olsun, ister onlar üzerinden bütün dünyaya haykıramadıklarını bu mektuplarla dile getirmiş olsun, ben bu kitabı hiç sıkılmadan severek okudum diyebilirim.

Burdan etkinliği düzenleyen arkadaşlara beni bu eserle buluşturdukları için teşekkür ediyorum...Kitabımıza uyan bonus şarkımızı da lütfen dinleyin efendim.:))
https://youtu.be/BDjzHk2t1yw
Sevgilisinin yazdığı mektupta sırf onu okumakla kalmayıp ona mektupların içinden bakabilen Sevgili Kafka ve içinde yaşadığından , yaşayacağından çok daha başka bir hayata çılgınca bir özlem duyan Sevgili Milena’ nın aşkı ve korkularını anlatan mektuplar ile karşı karşıyayız... Günümüzde her şey çok çabuk tüketiliyor, şimdi bile insan hayatında olan insana sevgili, eş veya arkadaşta olabilir içten günaydın demekten bile acizken Franz Kafka’ nın sevdiği kadına kendi benliğini tüm içtenliğiyle dökmesi olağanüstü bir duygu. Bu zamana kadar hep kendi hayatımla ilgilendim ve Franz Kafka ve Milena Jesenskâ ‘ dan da özel hayatları öğrendiğim için de gıyabında kendilerinden özür diliyorum. Kitabın son bölümünde ise Milene Jesenskâ ‘ nın Yuvadaki Şeytan adlı bölümün okunmasını , güzellikle tavsiye ediyorum. Çünkü o 4 sayfalık bölümde hayatta ne istediğim , ne olduğumu sanki bana anlatılmış hissi verdi sizlerin de kendinizden muhakkak bir şey bulacağınızdan eminim. Tüm Sevgili Kitapseverlere saygılarımla...
Öncelikle beni bu inanılmaz yazarla tanıştıran https://1000kitap.com/nekedisiznekitapsiz'nin şu #26603702 incelemesi oldu. Bu sebeple kendisine teşekkür ediyorum. Farklı yazarlarla ve farklı kitaplarla tanışınca, bir de üstüne bu tanışmadan memnun ayrılınca insan çok mutlu oluyor.

Bu zamana kadar okuduğum en ilginç ve en özgün yazarlardan biri Thomas Bernhard. Ülkemizde pek tanınmasa da "hastası olunabilecek türde bir yazar" kendisi. Hani bazı kitaplar vardır içeriği çok da önemli değildir. Önemli olan yazarının söyledikleri ve anlatmak istedikleridir. İşte bu kitap da onlardan biri. Nasıl anlatsam, öfkeli bir yazar Thomas Bernhard. Okurken bazen yazarla birlikte sinirlendiğim zamanlar oldu. Tıpkı Hakan Günday okurken hissettiğim gibi hissettim. Yani kitabın olağanüstü bir kurgusu yok; fakat yazarın olağanüstü bir okuyucuyu sarsma özelliği var.

Eser 172 sayfalık. İlk bakıldığında 1-2 günde okur kenara atarım diye düşünüyor insan. Oysaki her cümlesi çok değerli ve bir o kadar da düşündürücü. Paragrafları çok uzun, hatta sayfalarca süren paragraflar var. Tek bir sayfasını bile anlamazsanız baştan başlamanız gerekiyor. Sesli bir ortamda veya kamuya açık alanlarda okuma ihtimaliniz çok zayıf. Çünkü kitaba kendinizi vermezseniz bir süre sonra hayal dünyasına daldığınızı fark ediyorsunuz. Böyle olunca da sayfaları baştan okumak zorunda kalıyorsunuz. Kısaca, anlamak için emek verilmesini isteyen bir kitap. Bu sebeple okuma kararı verecek okurların özellikle bu paragrafımı iyi değerlendirmesi gerekiyor. Böyle yazıları ve yazarları sevmiyorsanız pek yaklaşmamanızı öneririm.

Konuya gelecek olursak, kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde 21 yaşındaki anlatıcımız, doktor olan babası ile Avusturya'da gezintiye çıkıyor. Bu gezinti esnasında bir takım insanlarla karşılaşıyorlar. Hepsini hasta insanlar olarak niteleyebiliriz ve doktor ile konuşmaları kitabın ilk bölümünü oluşturuyor. Bana sorarsanız ilk bölüm okuru ikinci bölüme, yani esas bölüme hazırlama amacı güdüyor.

İkinci bölümde ise tabiri caizse fırtınalar kopuyor. Benim için inanılmaz bir bölümdü... "Prens" isimli bu bölüm Prens Saurau'nun anlattıklarından oluşuyor. Anlatıcımız ve doktor babası, Prens'in yanına gittiklerinde onu, kendi kendine yürürken ve konuşurken buluyorlar. Sonra Prens kahramanlarımızı selamlıyor ve konuşmaya başlıyor. Toplum tarafından "deli zırvası" denebilecek harika cümleler ve tespitlerle karşılaşıyor okur bu noktadan sonra.

Deli Prens, çok ayrıntıcı ve her konu üzerine düşünen biri. Çok düşünüyor. Kafasının içerisindeki biri hiçbir zaman susmuyor ve onu sürekli bir şekilde düşünmeye sevk ediyor. Bu kadar çok düşünen ve kendi kendisine konuşan, hareketler yapan kişileri deli olarak niteliyoruz toplum olarak. Kim bilir belki de deli sandıklarımız en akıllılarımızdır...

Zaman zaman ben de çok düşündüğümü düşünüyorum. Bir gün bu kadar düşündüğüm için ve her şeyi kafaya taktığım için akli dengemin bozulacağını da ihtimal dahilinde tutuyorum her zaman. Keşke herkes kendisine düşen düşünme görevini yerine getirse de bu kadar çok düşünmek zorunda kalmasak...

Uzun süredir bu kadar altını çizdiğim bir kitap olmamıştı. Bir hayli sarsıldım; ama yıkılmadım. Yazarın diğer kitapları beni yıkmayı başarır mı bilemem; ama diğer kitapları bu kadar sarsmasa iyi olur.

Tavsiye eder miyim? Elbette tavsiye ederim. Fakat doğru zamanda okuyacaksanız... Bu kitap için doğru zaman nedir? Bana göre boş bir hafta sonudur.
Sarsıntı okuduğum ilk Bernhard kitabı ..
Dönem itibariyle kitaplar hayatımızla bir "çarpışma" sağladığı zaman kıymetli ve unutulmaz olmaya hak kazanıyor ..

"Insan kendi felaketi olmadan var olamaz" diyor Bernhard.

Tıpkı son sürat giden iki otomobilin kafa kafaya birbirine vurması gibi ..
Berhard ve ben iki ayrı hayatın direksiyonundaydık "çarpıştık ve sarsıldık"

Kitabı okuyalı nerdeyse yıl oldu ama hep kendini hatırlatmakta ..
varlığını bildirmekte bana ya da ben aklımı kaybediyorum yine ve yine :))

"Dünya ölümün okuluymuş
"Ölümün lisesi
"Ölümün yüksek okulu
"Ulaşılabilir tek öğrenim hedefi ÖLÜM "dür
Thomas Bernhard


Bernhard kitaplarına inceleme yazmak kolay değildir "teknik" olarak incelerseniz amenna ama ben bunu asla yapmak istemem ..ben, bende bıraktığı duygu ve zaman içerisindeki "tortu"suyla anlatmayı severim yazarlarımı ve kitaplarımı. .

Bir yazar bir yıl sonra kitaplarıyla üstelik mesafe katederek karşımda dikiliyorsa o artık bendendir ,bende_dir, benimdir ..
Sahiplenirim ..
Kıskanırım..
ama siz de okumalısınız diyerek servis ederim
Bu kitabı okuyanı her gördüğümde "Sarsılacaksın" notu düşmüşümdür :)
Ve bittiğinde sorarım "Sarsıldık mı " :)
Bir kere kitap ismiyle mükemmel bana göre "Sarsıntı" içini milyon duyguyla doldurabilirsiniz bu sözcüğün . .
duygusal sarsıntılarımızın sonu var mı ?..

Her an yer değiştiren öfke, aşk,nefret ,bağımlılık ,sevgi, minnet hatta ve hatta cinnet artçı şokları ile bizi defa defa sarsmıyor mu ? Hayatımızın da kırılan fay hatları yok mu ?

Sorular sordurtan bir yazardır Bernhard
Kitaba aldığım notlar neler oluyor ? Ne yapıyorum ? Bunu ben mi yapıyorum ? Dediğim zamanlardır .
Kendime sorduğum en "Sarsıntılı" soru bu kitabın 43.sayfasından hâlâ bana bakıyor ..

"Kusursuz tutarlılığım bozulmasından dehşet verici bir tedirginlik mi duyuyorum?"

Bernhard diyor ki bana " tedirginliğin karşı savunmadan başka hiç bir şey değil !"

Neyse :) ..
(ki bu kelimeyi kullanmayı da kullananıda sevmem! )

Iç dünyamı biraz daha ortalara dökmeden toplamak gerekirse "Sarsıntı " en sevdiğim kitaplardan biridir. ..
Iki bölümden oluşur
Zaman içerisinde bu iki bölümün okuyucuları da ikiye ayırdığına şahit olmuşumdur .
Ben ikinci bölümde kendini bulanlardan olurken birinci bölümü çok sevip ikincide "darlanan" okuyucular gördüm. .
Bu bana çok ilginç geliyor ..
Demekki ruhlarımızı ikiye ayıran bir sınır var kitapta ki bence bu bile "Sarsıcı "

En büýük suçlar dedi prens

"Üsttekiler tarafından alttakilere karşı kelimelerle işlenenlerdir "

Bernhard dolu dolu bir yazar ritmik ve notalı kitapları var...
insan doğasını ve karanlığını irdeleyen delilik ve düşünmek arasında bu taş duvar üzerinde sizi yürüten bir adam

Okuyun derim eğer hiç gözünüze çarpmadıysa

"Bu sarsıntılardan sadece ben etkilenmiyorum
"Biz aslında ..
"Büyük olduğunu sanmayın ..
"Dar bir binada hep beraber yaşıyoruz ve birbirimizden yüzlerce kilometre uzağız ..

..Sarsıntı / Arka kapak ..

https://youtu.be/KP1uIOP5GSk

Iyi okumalar :)

Dip not :

"Sizi de sarsar_sa lütfen haber verin " :)
Ahh Kafka'cım 13 hikayeden oluşan kitabın boyunca ne anlatmak istedin diye düşündüm durdum her bir hikayede. Bazen "acaba düşündüğüm için mi anlamadım" diyip düşünmeden okudum ama yok yine de anlayamadım malesef.
İncelemeyi geç yazmamla da bir alakası yok üstelik, anlamamış ya da unutmuş olmamın.
Sadece bir kaç tane alıntı yapabildiğim bir kitap oldu bu sefer ne yapalım.
Gerçi dürüst olmak gerekirse kitabın kapağına aşık olduğum için satın almış olabilirim (e birazda ucuz olduğundan dolayı tabi)
Belkide sorun sende değil bendedir. Bilemiyorum Kafka...
Ama bende kocaman bir yer eden, ufkumu genişletip bakış açımı değiştiren Gregor Samsa hatrına silip atamadım seni.
Umarım bir başka kitabında daha iyi şartlar da ve bambaşka duygularda karşılaşırız tekrar.
Belkide sende bir kafa karışıklığı sırasında yazdın bu kitabı.
Kim bilir...
Hadi gelin sizinle sıradışı bir yazarın sarsıcı bir eserine yakından bakalım.
“Sarsıntı” için de hazırlıklı olalım bu arada, zira Bernhard, okuru zihinsel bir deprem simülasyonuna tabi tutuyor.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde bir doktor ve oğlu, ikinci bölümde ise doktorun hastalarından biri olan deli bir prens, anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor.
Kuraldışılık, hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı kitabın ana çerçevesini oluşturmakta.
İlk bölümde, doktorun hastalarını ziyaretinde, her şeyden uzak bir taşrada yaşayan insanların yaşamına tanıklık ediyorsunuz.
Aile içi kopukluk, kadına değer verilmemesi, suça yatkınlık ve delilik ilk bölümde sizi karşılıyor.

İkinci bölümde de deli bir prens, anlatıcı olarak karşınıza çıkıyor. Öyle bir deli ki, kırk akıllıdan daha akıllı! Deli prensin, deli saçması gibi görünen konuşmaları fazlasıyla düşünmeye teşvik edici:
“Delilik daha katlanılır ve dünya esasen bütünüyle karnavalı andıran bir sistem.” (S.127)
İkinci bölüm, kitaba tamamıyla felsefi bir boyut kazandırıyor. Varoluş sorunsalının ele alındığı bu bölüm, benim için kitabın kaidesi gibiydi.
İnsana, insanların bir araya gelerek oluşturduğu topluma, devlet mekanizmasına ve dünyaya farklı bir bakışla bakmak isterseniz bu kitaba bir şans verin.
Kitaptan fazla alıntı yapmamaya çalıştım, kitap kesinlikle alıntıladıklarımdan çok daha fazlasını içinde barındırıyor. Okumak isteyenlerin şevkini kırmamak için beni en çok etkileyenleri paylaştım.
Herkese iyi okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Esen Tezel
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, 1978
Esen Tezel 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Franz Kafka, Stefan Zweig, Thomas Mann, Emine Sevgi Özdamar, Cees Nooteboom gibi yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı. Halen serbest editör ve çevirmen olarak çalışmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 9.379 okur okudu.
  • 721 okur okuyor.
  • 7.617 okur okuyacak.
  • 785 okur yarım bıraktı.