• "Yeni bir oyun başlıyor"
  • 384 syf.
    ·3 günde·2/10
    *(Latince: Bilinmeyen Yer)

    “…Ortadan kaybolan sadece Queenstown değildi; ne İrlanda vardı ne İngiltere ne Fransa ne Almanya ne de İtalya… Kahire’nin kuzeyinden, batıda Rus bozkırlarına kadar vahşi araziden başka bir yer yoktu, sanki gezegen yarılmış ve yarığa yabancı bir doku nakledilmişti…” (Sf. 21).

    “…Bütün bu kara kütlesi, okyanus derinlikleri, dağlar, donmuş düzlükler, bir gecede hepsi değişti… Korkutucu, diye düşündü Guilford, elinin örttüğü bilinmeyen arazileri düşününce daha da korkutucu. İnsana kendini çok güçsüz hissettiriyordu…” (Sf. 24).

    Kahramanımız Guilford Law henüz 14 yaşındadır ve takvimler 1912 yılını göstermektedir. Bir gece ansızın, dünya üzerinde çok büyük bir felaket yaşanır ve Avrupa kıtasının hemen tamamı sırra kadem basar. Birkaç milyon insan, milyonlarca bitki ve hayvan, dağlar, nehirler, ot saman hemen her şey yok olup gider. Yerineyse keşfedilmemiş, bakir doğasıyla yepyeni bir kıta gelir: Darwinya. Dünya üzerinde hiçbir bilim insanı veya din âlimi bu doğal afete akıl sır erdiremez. Koskoca bir kıta yok olmuş, yerineyse muammalarla dolu, habitatı dünyanın geri kalan kıtalarındakine hiç benzemeyen çetin ceviz “Yeni Bir Dünya” peyda olmuştur.

    Guilford’un annesi bir ev kadınıdır, babasıysa bir matbaacı. Guilford, çocukken fotoğraflara karşı duyduğu ilgiyi, büyüyünce mesleki düzeye taşır ve profesyonel bir doğa fotoğrafçısı olur. Caroline isimli, güzel, İngiliz bir kadınla evlidir ve ondan Lily adında dört yaşında bir kızı vardır. Bu çekirdek aile, Amerika’da yaşadıkları Boston’dan yeni kıtaya, daha doğrusu yeni Londra’ya doğru yola çıkar. Yeni Londra diyoruz, çünkü eskisi yok olmuştur. Yenisini ise; insanlar, hatırlarında kaldığı kadarıyla yeniden inşa etmişlerdir. Darwinya üzerinde, Amerika dâhil hemen tüm eski Avrupalı devletler hak iddia etmektedir ve birbirlerine savaş ilan ederler. Neticede Amerikan askeri gücü baskın gelir ve Avrupalı devletler kendi eski kıtalarının yerinde duran bu yeni kıtada sömürge hayatı yaşamaya başlar.

    Guilford Londra’da, karısının amcası tüccar Jered ve eşine, Caroline ve Lily’i emanet eder. Akabinde de, Amerikalı bilimsel kâşif ekibinin, Darwinya denen bu yeni kıtanın derinliklerine doğru yapacağı macera dolu bir gemi yolculuğuna, doğa fotoğrafçısı sıfatıyla katılır.

    Bu kıtanın bitkileri ve hayvanları bir gariptir. Kökkoşan bitkisi, denizlerin en derinlerinde bulunan ve dev bir araba lastiğine benzeyen deniz tekeri bitkisi, çan ve dev kubbe ağaçları; insanı canından bezdiren cop sinekleri; koyun inek benzeri, hem binilebilen, hem yününden yararlanılan, hem de eti yenen kürk yılanı ve daha yüzlerce yeni tür Darwinya’nın habitatıdır.

    Amerikalı kâşif ekibinde, rehberler, avcılar, bilim insanları, gazeteciler, hemen herkes vardır: Tuzakçı lakaplı Tom Compton (sonraları Guilford’un kadim dostu olacaktır), doğa bilimin kutsal yayıncısı Preston Finch (gurubun lideri), kürk yılanı yetiştiricisi ve iz sürücü cengâver Erasmus ve diğer bilim insanları. Yeni kıtayı keşfetmeye çok hevesli ve bu cesur ekip, Finch ve Erasmus’un önderliğinde yaptıkları gemi yolculuklarını tamamlayıp yeni kıtaya ayak basarlar. Gelişmeler her ne kadar önceden beklendiği gibi bilimsel araştırma düzeyinde olsa da, ekip kıtanın içinde ilerledikçe hem vahşi doğa, hem de çapulcu ve korsan partizan grupların silahlı saldırıları altında grubun görevi birden araştırma yapmaktan ve örnek toplamaktan hayatta kalmaya dönüşüverir. Guilford ve beraberindeki çok küçük bir grup, çok kayıp verdikleri bir pusudan son anda kurtulup soluğu kıtanın tam ortasındaki gizemli “İblis Kenti” nde alırlar. Bomboş bir kıtanın sessizliğinde, on bin yıldır ayakta bekleyen “Kuyu Kubbesi” denen bir yerde, Guilford ve arkadaşları akıllarının ucundan bile geçirmeyecekleri bir durumla karşı karşıya kalırlar. Bu çetin maceradan kurtulabilen ve bir elin parmaklarının sayısını geçmeyen bilim ekibi geriye döndüklerinde, kendi insanlıklarının yanında başka doğaüstü şeyler ve kavramlar da getirirler: Sahtecanlar, insan siluetindeki iblisler (Dr. Elias Vale, iş bitirici ve politikacı Timothy Crane gibiler), ontosfer, psionlar, kıyamet günü ve büyük savaş, on milyon gezenin birden içinde olduğu bir “Arşiv” muamması…

    SONSÖZ

    Kitabın yazarının kazandığı ödüller arasında; John W. Campbell Anma Ödülü, Philip K. Dick Ödülü, Theodore Sturgeon Anma Ödülü var. Yazar Robert Charles Wilson için yaşayan en iyi bilimkurgu yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Ben şimdilik tek kitabını okudum. Kitabı almadan önce çok hevesliydim. Ancak okurken kitap elime yapıştı, bitmek bilmedi sayfalar. 384 sayfalık bir eziyet oldu benim için. Kitabın ilk 250 sayfasında ne bir bilimkurgu ne fantazya ne macera ne de heyecan vardı. Esas macera 258. sayfada başlıyor ve düşe kalka devam ediyor. Yazar sonlara doğru, ara bölümler ile kafa karıştırıcı bazı bilimsel açıklamalar yapıyor. Louis-Ferdinand Céline’in şu önemli sözünü hatırlarsınız: “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Bu sözden yola çıkarak, kitapta anlatılanların Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının saçmalıklarına göndermeler olduğunu düşünüyorum. Özetle, kitap konusunda çok büyük bir sükûtu hayale uğradım…

    İthaki Yayınları bir iki dizgi hatası hariç çok düzgün bir baskı yapmış. Çevirmeni de kutlarım, çok akıcı bir Türkçe ve düzgün bir dilbilgisiyle en azından beni kitabı okurken yormadı. Ne var ki içerdiği serüven için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yazar, aldığı ödülleri umarım bu kitap sayesinde almamıştır. Ki tam bir bilimkurgu delisi olmama rağmen ben bu kitabın bilimkurgu veya fantazya sıfatlarına layık görülmesine karşıyım. Alıp okuyun diyemiyorum, beni bağışlayın…
  • 432 syf.
    ·231 günde·Beğendi·8/10
    Yine bir İrvin yalom şaheseri... Dili oldukca hafif ve içerdeği temel psikoloji kavramlarıyla okuyucuya hem Psikoloji hem de Felsefenin yaşamımız için ne kadar temel bir rol oynadığını aşılıyor...

    Olay 19. yüzyılın son çeyreğinde Viyana'da geçiyor ... Atmosfer soğuk ve kasvetli...Psikanaliz'in yeni yeni duyulduğu ama tam olarak bilinmediği , psikolojinin pik yaptığı yıllar... Kitapta öyle önemli 3 isim var ki ; kendi alanlarında döneme damgalarını vurduklarını söylersek herhalde abartmış olmayız . Bir tarafta Nietzche isimli o dönem neredeyse tanınmayan, ancak ilerde büyük bir iz bırakacağı öngörenülen , kendisini toplumdan soyutlamış , münzevi bir felsefe profesörü ... Kendi çapında kitaplar yazarak ( böyle buyurdu zerdüşt ,insanca pek insanca, şen bilim ) varolma savaşı verirken
    diger yandan migren, mide ağrıları ve baş dönmeleri gibi onlarca fiziksel semptomla başı dertte...

    Diğer tarafta ise tıpkı gerçek yaşamlarında olduğu gibi çok iyi iki arkadaş olan Sigmund Freud ve Josef , nam-i diger Doktor Breuer ... Doktor breur , psikanaliz , hipnoz ve Histeri konularında uzman bir profesör . Dönemin viyanası ve çevre ülkelerden çok fazla hasta ona akın ediyor. Tıp camiası, Psikanaliz ve Histeri terimlerini bir nevi onunla tanıyor diyebiliriz ... Zira onun dışında alternatif bir isim daha yok
    ( freud hariç )

    Breuer işinde çok başarılı olduğu gibi , evli ve 5 de çocuğu var. Psikoloji literatürüne Anna .O vakası olarak geçen bir olay , Breuer'in hayatını büyük ölçüde değiştiriyor . Breuer , Bertha isimli 20 yaşındaki hastasına hipnoz seanslarında histeri tanısı koyuyor. O dönem Histeri tamamiyle kadınlara özgü bir hastalık olarak biliniyordu.. Histeri: felc, konusma bozukluklari, bir olcude korluk veya sagirlik gibi fiziksel semptomlari bulunan ve psikolojik catismadan kaynaklanan rahatsizlik..
    sozcugun etimolojik kaynagi latince "husteros" yani rahimdir.eski yunanlilar kadinlarin kendilerini asiri gurultulu ifade bicimlerinin rahimin ic hareketliliginden kaynaklandigini dusunuyorlardi.

    Bu seanslar boyunca Breur , Bertha'ya büyük bir ilgi duyar . Onu muayene ederken aralarında oluşan etkileşim ve temaslar onda bertha'ya karşı karşı konulamaz saplantılı aşk ve cinsel istek uyandırır. Bertha - Nam-i diger Anna O. - ölen babasından sonra , kaybettiği şefkat ve güven boşluğunu
    Dr. Breur'da bulur ve ona tüm ruhuyla teslim olur .. Ve döneme damgasını vuracak o olay gerçekleşir . Bertha , Dr. brauer'den hamile olduğunu ileri sürer... Aslında böyle bir şey yoktur. Tamamiyle histerinin etkisiyle böyle bir dedikodu çıkar ve tarihte yerini alır...

    Aslında her şey buradan sonra başlıyor

    Friderich Nietzche - lou salome
    Doktor breur - Bertha

    Yazgılar , acılar , saplantılı aşk serüveni ,ölüm, hayatın anlamı sorunsalı gibi bircok konu Nietczshe ve Breur'in yaşam karşısında yaşadıkları içsel travmalar , neredeyse tamamiyle birbirinin kopyası...

    çok sıkı dost olacak Nietzche ve Breur , kaderlerinin ve saplantılarının benzerliklerini görüp hayrete düşecekler...

    lou salome Henüz 20 yaşında , güçlü , oldukca hayat dolu , çekici ve erkeklerin aklını başından alan bir psikoloji öğrencisi. O dönemde Nietczshe ile aşk yaşamaktadır ve nietzshe'nin hem fiziksel sorunları hem de mental olarak umutsuzluğunu
    tedavi etmesi için Dr breur'a gelir. Dr brauer , salome'un dişiliğinden oldukça etkilenir ve bu birçok şeyin anahtarı olacaktır bu. Salome'un istediği tek bir şey vardır . Buraya geldiğini nietczshe asla bilmemelidir.. Nietczshe gururludur...
    Breur bunu kabul eder... Nietzshe ile tanışır ve ardından serüven başlar... Zorlu tedavi süreci , nietzshe'nin korkunç bedensel ağrıları, intihar girişimleri ve umutsuzluğu Dr. Breur'i çok etkiler. İhanete uğramanın verdiği tükenmişlik ile Salome'a amansız bir nefret duyan nietczshe, ona öfke dolu
    mektuplar yazar ... ama bir yandan da aşıktır ve bu onu hergün öldürür...

    Kitabın ilk yarısı , Sigmund freud ve Lou salome'u zaman zaman bizimle tanıştırsa da ; genel hatlarıyla Brauer ve Nietczshe'nin ümitsizlik ve hayatın anlamı üzerine konuşmaları etrafında dönüyor. Kitabın ortalarından şekil alan ve sonuna kadar süren Dr Breuer ve Nietzche'nin birbirlerini
    '' iyileştirme'' yolunda yaptıkları Win-Win anlaşması bana göre kitabın bu kadar özel ve popüler olmasının ana kaynağıydı...

    Roller değişir ... Viyana'ya tedavi için gelen nietczshe - Breuer'in , ölüm korkusu ve umutsuzluğuna tamamiyle Felsefi düzlemde çözüm araramak üzere kolları sıvar ...Breur'ın saplantılı bertra takıntısı, evini içinde çocukları ve eşi varken yakıp , bertra ile italya'ya kaçmak gibi akıl dışı düşünceleri beynini kemirir durur . Ve bu süreçte Nietzche ona akıl hocası olmuştur..

    Yine soğuk bir viyana günü ailesinin mezarlığını ziyaret etmeye gidecek olan Breur , Nietczshe'yi de davet eder... Ve düğüm burada çözülecektir... Nietczshe bir şeyi farkeder . Breur'in annesinin ismi de Bertha'dır.. Burada ince bir oedipus kompleksi göndermesi yapan Nietczshe, Breuer'in kızının adınında bertha oldugunu söylemesi ile iyiden iyiye şaşırır...
    Brauer'in bertra'ya olan saplantılı aşkının bilinçatı düzeyinde, özlemini duyduğu , kaybettiği anne imgesiyle paralellik taşıdıgını çoktan farketmiştir... Ama breuer bunun farkına bile varamaz...

    Mezarlıkta ölüm ve hayatın anlamı üzerine geçen dialoglar hem felsefi hem de psikolojik olarak derin bir referans olacak nitelikte... Breur ve Nietczshe'nin kaybettikleri babalarına duydukları özlem ve özellikle Nietczshe'nin babasının ölümünden sonra gördüğü korkunç rüya sarsıcıydı...

    Brauer'in mezarlıkta nietzche ile olan konuşmasından sonra , yıllardır düşündüğü ama hayata geçiremediği özgürlüğe kaçış fikrini hayata geçirmeye karar verir ... Bu oldukca sarsıcı ve radikal bir karardır . Karısı mathilda'ya veda etmek istediğini açıklar , çocuklarını uyurken öpüp sessizce ayrılır ama allak bullak olmuştur ... Viyana'da kendine ait ne varsa herşeyi bırakıp , isviçre'ye bertha'nın yanına hicbir şeyi düşünmeden gider . Ama Her şey tersine dönmüştür..

    Bertha'yı tıpkı kendisine sarıldığı gibi sarılan başka bir doktorla görür , sadece isimler değişmiştir. Artık kendi üstlendiği misyonu başka bir doktor üstlenmiştir. Hayal kırıklığına uğrar, sarsılır... Venedik'te yalnız başınadır... yapacağı , gideceği hicbir yer yoktur.. yalnızlığı ve geride bıraktığı ailesi , çocuklarının yükünü derinlerinde hisseder. Eski hemşiresi Eva berger'in yanına uğrar ama yüz bulamaz... Çünkü bekleyen her şey soğur... Eva'da soğumuştur... Sokaklar genç ve renkli insanlarla doludur . Kendini inanılmaz yaşlı ve eskimiş hisseder... Bu kasvet içinde boğulurken birden Josef... josef... diye seslenen bir ses duyar ve gözlerini açtığında
    kendini kütüphanede uzanırken bulur...

    Şaşkına döner ve karşısında yakın dostu Sigmund Freud 'u görür... Evet bu tamamiyle bir ilizyondu...Bir düşten ibaretti... Mezarlıkta o kasvetli söyleşi sonrası bunun etkisinden çıkamayan Breuer , yakın arkadaşı Sigmund freud'un ofisine gittiğinde Sigmund'un hipnoz tekniği ile kendisinin deyimiyle
    '' baca temizliği'' ile arınır ve özgürleştiğini hisseder...

    Okuduğum ikinci irvin yalom kitabıydı ve bu gidişle bütün kitaplarını okuyacağımı öngörebiliyorum :) ... Teşekkürler irvin yalom...
  • 400 syf.
    ·15 günde·Beğendi·7/10
    Uzakların Şarkısı deyince kitabın adına ithafen bir konu arıyor insan lakin okuyunca çok farklı olduğunu anlıyorsunuz. İstanbul’un kalabalık gürültülüsünden uzaklaşmak isteyen bir yazarın kendini Kars’ın sade bir köyünde yaşarken bulmasıyla başlıyor tüm serüven. Bir papağanın sadıkane dost olduğunu ve dostluğun sevginin hep baki kalacağı bir konu bütünlüğü olan bu kitap kah güldürüp kah hüzün içine sokacak. Her yeni kitap okuduğumda olduğu gibi başta sıkılıp bırakmak üzereyken sonunda iyi ki okumuşum dedim sizlerinde mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum mutlu günlerde okumanız dileğiyle:)
  • 77 syf.
    ·3 günde·9/10
    Aslında hepimiz birer satranç tahtası üzerinde zihnimize oyunlar oynuyor, sonunu bildiğimiz veya kestiremediğimiz hamlelere karşı birer hamle yapıp neler olabileceğini bekliyoruz. Bu bekleyiş bazen yorucu ve sinir bozucu olabilir.
    Dahası bizi duygusal olarak bir psikolojik hiçliğe dahi itebilir.

    Kitapta Hitler döneminde Czentovic adında bir köylü çocuğunun satranç yeteneğinin keşfedilmesinin ardından, katıldığı her turnuvayı kazanması ve elde ettiği zaferlerin ardından büyük bir üne sahip olmaya başlar. Yeni bir serüven, yeni turnuvalar kazanmak adına yolculuk ettiği bir gemide başlıyor hikaye. Gemide karşılaştığı, Hitler zamanında esir olan ve esir olduğu süre içinde kendine başka uğraşlar bulmak adına, hücresinde zihniyle durmadan satranç oynayan, satranç oynarken zihnini ve beynini ikiye bölen, bu yüzden şizofreni hastalığına yakalanan, Dr. B’nin esir kaldığı süre içinde yaşadığı psikolojik travmalar ve sorgulama süreci anlatılıyor. Ve sonunda iki satranç ustasının karşı karşıya gelmesini...