• Yaşlanma hep ilerleme, yetkinleşme mi? Yok canım! Yaşlanmanın bir başka yanı davar: Dış dünyaya türlü biçimlerde duyulan ilginin şurasından burasından sakatlanmaya başlaması, insanın kendi kendiyle daha çok uğraşır duruma gelmesidir de, yaşlanma...
  • "1953 yazında iki bin metrenin üstünde bir yaylada doğmuşum. Annem beni kucağına ilk aldığında ağlamayıp güldüğümü, havaya kaldırıp, 'Sen yaşayacaksın! Güçlü ve uzun ömürlü olacaksın, hepimizi bahtiyar edeceksin!' diye haykırdığında başımdaki kara tüylerin dağ esintisiyle uçuştuğunu anlatır." (s.9)

    Köylerde yaşayanlar, köylerde akrabası olan veya yolu bir şekilde köye düşen hemen herkes köy hayatı ile ilgili değişimlerin farkındadır. Değişim canlılar için kaçınılmaz bir süreçtir. Bundan kurtuluş yoktur. Hangi köye giderseniz gidin, köyümüzün yaşama tarzının ve beslenme alışkanlıklarının çok değiştiğini görürsünüz. Kendi ürettiklerini tüketmek yerine, şehir hayatının veya hızlı yaşamanın beraberinde getirdiği alışkanlıklar olan yeme-içme kültürünün, bugün en ücra köylerimizin mutfaklarına ve sofralarına kadar girdiğini görebilmekteyiz. Oysaki bu eskiden böyle miydi? Havanın tertemiz, gürültüsüz ve yeni doğan güneşin merhaba dediği bir sabahın seherinde, sakız gibi beyaz çarşaflı yatağından kalkıp, pencereyi açarken o tertemiz oksijeni solumak... O değişilmez temiz havası, manzarası ve samimi insanları...

    İşte "Kayıp Toprak" adlı romanımız da 1950-1970 arası, köy kültürümüzü henüz kaybetmediğimiz zamanlara götürerek, bir aile dramını gözler önüne seriyor. Genelde dört ana karakter üzerinden anlatıyor yazar hikâyeyi:
    √Mehmet: Baş karakter. Aynı zamanda roman anlatıcımız. Olayları, Mehmet'in gözüyle okuyacağız. Çalışkan, uslu, akıllı ve ailenin gözdesi.
    √Yusuf: Abi rolünde. Her ne kadar köyde yaşarken ailenin asıl gözdesi ve örnek alınacak karekter olsa da şehirin akibetine uğrayar, içki ve kumara bulaşacaktır.
    √ Selim: Baba rolünde. Ailenin en safı. Geçmişinde çalışkan ve ailesine düşkün bir karakter olmuş olsa da, saflığı yüzünden topal kalacak ve bir nevî hayata küsecektir.
    √ Aşme: Anne rolünde. Cesur, mert, korkusuz. Tam bir köylü kadını. Ailesi için canını vermeye hazır.

    Olay adına türküler yazılan Muş ilinin, Sofyan köyünde geçmektedir. Ailemiz geçimini çobanlık yaparak kazanmaktadır. Başka yapılacak bir meslekte yoktur o zamanlar. Ya çobanlık yapacaksın ya da tarlanı sürüp, ekinlerini toplayacaksın. Ama kimse halinden şikayetçi değildir. Mis gibi köy ekmeği kokusu, tavukların altından aldığımız tazecik yumurtalar yeni sağılmış sıcacık süt... Tertemiz köy havası, yağmur yağdığında toprağın ve yağmurun birleşiminden çıkan o eşsiz koku...

    Ailenin yaşamı tekdüze devam ederken beklenmedik bir olayla, yaşamlarını alt üst olduğunun sinyali verilecektir. Baba rolündeki Selim, o günkü işini arkadaşın ısrarına dayanamayarak erteler ve arkadaşına taş taşımak için yardım etmeye gider. Ama nereden bilecek ki, bu saf kalbin ona bacağının kesilmesine ve topal kalmasına yol açacağını... Taş taşımak da arkadaşına yardım ederken, yere takılıp düşer ve taş dizini parçalar. Köylerde o zamanlar ne sağlık ocağı vardır ne de bir doktor. Selim'in bacağının tedaviye ihtiyacı vardır ama çektikleri zorluklar malum. Mecburen köyde yaşayan ve bu işlerden anlayan tek kişiye giderler. Köyde kasaplık yapan Atilla'ya. Ama bilmedikleri bir şey vardır ki Atilla, bu aile kin beslemekte ve hayvanlarını yok pahasına satın almak istemektedir... Atilla, Selim'in bacağını tedavi eder. Ama bizim milletimizin sağlık konusunda çoğu kez hastaneye gitmek yerine, kırık-çıkıkçıya gittiği için; olacaklara da katlanmak zorundadır. Selim'in bacağı yanlış tedavi sonucu kangren olmuştur ve her ne kadar, sonradan hastaneye gitmeyi akıllarına getirseler de artık çok geçtir. Sağ bacağının kesilmesi lazımdır; hem de o zamanlar narkoz ve benzeri olmadığı için ne acılar çekeceğini siz düşünün...

    Selim artık Sofyan' da kalamamaktadır. Topal kaldığı için ne insan içine çıkabiliyor ne de ailesini geçindirebiliyordu. Onun için tek çare kalmıştı; doğduğu köy olan Hemgin'e dönmek. Ama nereden bilebilirdi ki felaketlerin orada da bu ailenin peşini bırakmayacağını...

    Selim'in oraya gitmekdeki amacı babasından biraz kalan topraklardır. Giderde. Ailesini alıp, tüm hayvanlarını satıp, Muş'un başka bir köyü olan Hemgin'e gider. Ama beklemediği bir şey vardır. 20 yıldır köye gelmediği için topraklarını köylüler işletmekte ve geri vermeye de niyetli değillerdir. Tabii o zamanlar, Hemgin'de yaşayanlara göre ne hak vardır ne de hukuk. Güçlü olan kazanır misali... Bir topal baba, nasıl başa çıksın o kadar köylüyle? Köylüler istemez burada aileyi. Gitmeleri için her şeyi yaparlar. Selim'in ailesinin kaldığı evi yakmaya çalışırlar, evi taşlamaya çalışırlar... Bunların hepsi de bir parça toprak için... Hâlâ da memleketimizde devam eden, kardeşi kardeşe düşüren bir toprak parçası için... Onlar toprak için savaşadursun, köyde deprem olur. Ne ev kalır ne de toprak. Hani uğruna ölecekleri kadar çok sevdikleri toprak var ya! İşte o toprak...

    Ailenin tek çaresi kalmıştır artık. İzmir'e göç etmek. Hayatlarına İzmir'de devam ederler. Yoklukla, parasızlıkla... Ama gene de el açmazlar kimseye. Ne gözleri vardır birisinin ekmeğinde ne de çalmaya... Haysiyetleriyle, şerefleri ile yaşarlar. Büyükşehir kendilerini yutmaya çalışır ama buna izin vermezler...

    "Her şey iyi olacak" dedim, "her şey iyi olacak canım babam." (s.357)

    Birlikte yaşamayı öğrensek ve içimize sindirsek, yığınla toplumsal olay yaşanmamış olacak. Maalesef bunu başaramıyoruz... Birlikte yaşayamamanın temel nedeni, bireylerin birbirlerine sevgi ve saygıyla yaklaşma alışkanlığı edilmemiş olmaları...

    Farklı düşüncelerimiz olacaktır; keza farklı söylemlerimiz ve siyasal tercihlerimiz de. Farklar yüzünden birbirimizi hasım gibi görmemeliyiz. Farklı ideolojik bakışlar, fiili duruma neden olmadıkça ve eylem halini alıp yasaların dışına çıkmadıkça, toplumun zenginliği olarak kalır. Bu zenginlik bizi, tartışarak da olsa mutlaka bir çağdaş düşünce platformuna taşır. O platformda da sorunlarımızı kolayca çözer yeni hedeflere yönelebiliriz...

    Şuraya "Martin Luther King"in bir sözünü bırakarak incelemeye veda etmek istiyorum:
    "Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız."

    https://i.hizliresim.com/bV2W5Z.jpg

    S.Y.
  • Bir gün karşına birisi çıkıp seni çok sevdiğini söyleyecek, senden başkası ile asla olamayacağını, sensiz nefes bile alamayacağını ve buna benzer yüzlerce şeyi anlatacak sana. Önceleri ona inanmayacaksın. Güvenmeyeceksin.. Çünkü kimi sevsen, kime değer versen, kime bu sonun desen, oyun oynadı sana karşı. Arkandan vurdu, artık güvencin kalmadı sevmeye.. Birisine inanmaya gücün yok..

    Ama o da ne?
    Bu başka diyorsun kendi kendine.
    Bu yapmaz diyorsun..

    İlk günler seni deli gibi sevdiğini söyledi; senin için uğraştı, seni mutlu etmek için her şeyi yaptı. Baksana yüzünde gülücükler açıyor. Demek ki seni mutlu ediyor. Gülüyorsun, onun yanında mutlu olduğunu hissettin. Yeterince acı dolu hayatında tutanacak bir dal gibi sımsıkı tutmaya başladın ellerini. Beraber zaman geçirmeye, birbirinizi anlamaya, neleri sevip , nelere kızdığını anlamaya başladın. Bir süre sonra onun seni gerçekten sevdiğine inanmış oldun.. Böyle oluyor zaten, inanmak aldanmanın yarısıdır. Kıskandığını hissettin, seni sahiplendiğini, seni özlediğini.. O da ne? Yoksa sevdiğine inandın mı.. Daha düne kadar sen değilmiydin , ben kimseyi artık böyle sevemem diyen??

    Dün az seveceksin, bugün biraz çok, yarın ise uğruna ölecek kadar.. Acaba beni seviyormu? sorusu aklının ucuna gelmeyecek artık. Beraber planlar yapmaya, ilerisi için neler olacağını düşünmeye, ve güzel hayaller kurmaya başlayacaksın. Mutlu rüyalar görmeye başladın bile çoktan.. Artık sen onun gölgesi oldun, daha çok arayan, daha çok soran, daha çok özleyen, daha çok acı çeken..

    İlk buluştuğunuzda ellerini tutarken ki utangaçlık gitti, sımsıkı bırakmayacak derecede tutuyorsun artık ellerini. Gözlerinin içine baka baka, onu çok sevdiğini söylüyorsun.Ona onsuz yaşamayacağını, onsuz nefes alamayacağını, artık onun senin için bir parçan olduğundan bahsediyorsun..

    Herkesi karşına almaya başladın artık onun için, arkadaşlarını, aileni, dostlarını.. O kadar çok seveceksin ki, kalbinin atış ritmini bile ezberleyeceksin. Gözün ondan başkasını görmeyecek, sesini bir kaç saat duymasan sanki ağlayacak gibi olacaksın..

    Hiç bitmeyecek sanacaksın... Ama öyle olmayacak..Sen tam her şey harika gidiyor derken, birden bire hayatın kabusa dönecek. Bir soğukluk girecek aranıza, bir takmama bir umursamama, anlamayacaksın ne olduğunu. İşte o dakikadan sonra her gün öleceksin. Her dakika acı çekeceksin. Mutlu geçtiğin günlerin, artık acılarla dolacak. Sen ona onsuz nefes alamadığından bahsedeceksin, onu ne kadar çok sevdiğinden, sesini bir dakika duymasan acı çektiğinden bahsedeceksin, o ise seni umursamıyor olacak. Daha düne kadar acı çekmene kıyamayan, bu gün sana acı çektiriyor olacak..

    Bırakacak seni.. Başkasıyla olacak. Hemde öyle bir bırakacak ki, yeryüzünde daha önce hiç kimse hiç kimseyi bu kadar yanlız bırakmamıştır hissine kapılacaksın. Toparlayamayacaksın.. Hem ondan, hem de kendinden nefret etmeye başlayacaksın. Geceleri uyuyamamaya, gündüzleri ise hiç bir şey yiyememeye başlayacaksın. Her dakika ağlamaya, bir şeyler kullanarak sakinleşmeye çalışacaksın. Benim canım yanıyor, onun da canı yansın isteyeceksin. İntikam almaya kalkacaksın, ama yapamayacaksın.. Gecenin bir saati yaşlı gözlerle aynanın karşısında kendini bulup ,''ben bunu hak etmedim'' , '' ben bunu hak edecek ne yaptım'' diye ağlayacaksın..

    Bir zamanlar bende hak etmemiştim...
    Unuttun mu?..

    Erkan Akagündüz..
  • Aslında uzun zamandır üye olmayı düşündüğüm bir site idi burası. Kısmet Arda Çolakoğlu için oldu. Kendisine üye olmadığım için yorum yapamadım üye oldum bu sefer de yeni üyesiniz sayfasına yorum yapamazsınız deyince site ben de bari sayfamda yazımı paylaşayım dedim. Evet kendisini dolaylı yoldan tanıdığım için 16 yaşında olduğunu da sizlere iletmek isterim. Konu itibari ile kendisi benim okumadığım bir kitabı teknik ve yapı içerisinde inceleyerek bizlere tanıtmaya çalışmış. Gayet de başarılı bir inceleme sunum olmuş. Tebriklerimi buradan kendisine iletiyorum. Efendim, arkadaşların çoğu kitap incelemesinden yola çıkarak yaş ve bilgi arasında korteks bağ kurmaya çalışmışlar.Doğaldır. Ben de kendisinin çalışmalarını ilk okuduğumda hayretler içerisinde kalmıştım. Bu yaşta böyle bir dili kullanmak hele ki Türkçeyi yerinde ve eski Osmanlıca kelimeleri de aralara sıkıştırmak bu yaşta bizlerin bile ki çok okuyan biri olarak kendimden bahsederek söyleyeyim beceremeyeceğimiz takdire şayan bir dağarcıktır. Yani şuncacık çocuğu kıskanmadım desem yalan söylemiş olurum.
    Bir beyefendi kendi çocukluğumuzdan yola çıkarak zamanımızda algılarımızı ve beynimizi geliştirecek materyallerin çok sığ ve yetersiz olmasından bahsetti. bir yerde haklıdır. Arda kardeşimizin yaşlarındayken ansiklopedilerimiz ve şehir kütüphanelerinden başka kitap okuyabileceğimiz kaynaklar yoktu. Kitaplar da ne hikmetse bayağı pahalıydı. Ama bizlerin tek kazancı sadece genel kültür konularında bilgimiz oldu. Ansiklopedileri okuya okuya. Konumuza dönersek ben Orhan Pamuk'un sadece beş kitabını okumuşum. Sessiz Ev i raflarda çok gördüm ama elim bir türlü gitmedi. Şimdi hatırladım zamanında Samsundayken bir kitap kulübümüz vardı orada paylaştığımız kitapları okur herkes bir hafta sonra okuduğu kitabı açıklardı. Bir arkadaşımız galiba bu kitabı anlatmıştı. Şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Yazarın ilk okuduğum romanı Kara Kitaptı ki üniversite yıllarında okumuştum. O dönem Orhan Pamuk okumayanı da dövüyorlardı. Tek hatırladığım o kitaptan "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti". Başka da bir şey hatırlamıyorum. Ne yazmış konusu neydi inanın hiç bir şeyi hatırlamıyorum. Sanki sisler içerisinde gri karanlık bir şeyler var ya da olmuş gibi bir konuydu. bu kitaptan bir şey anlamadım. Yazarı da anlamadım diyerek bu sefer Cevdet Bey ve Oğullarını okudum. Bak burada hakkını yemeyelim gayet akıcı düzgün bir şekilde kitabı bir solukta okumuş hatta uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Tıpkı Ahmet Altanın Kılıç Yarası gibi hatta o kitabın devamı çıkacak diye aylarca her kitapçıya sormuştum. Çıktı mı çıktı mı diye. Zamanımızda Volvo görmek zor zordu. Hatta Leman bir esprisini dahi yapmıştı adam her gün kapıkuleye gider geçti mi volvo geçti mi diye sorardı. Onun gibi bir şey. Sonra da çıktı İsyan günlerinde aşk. Neyse Beyaz Kaleyi okudum Kar ı okudum ama pek o kadar da etkilenmedim. Daha doğrusu gayet normal basit sıradan bir öyküler gibi gelmişti bana.Özür dilerim bu kitapları 15 yıl belki de daha uzun yıllar önce okuduğum için aklımda hiç bir şeyleri kalmadı. Ama bir kitabını okudum sonra Hay lanet dedim keşke okumaz olaydım. Benim Adım Kırmızı. Yok anlayamıyorum. Böyle bir dil üslup yok. İki kere okudum koskoca kitabı yok. Olaylar örgüler kişiler arasında bir bağ nedensellik ve sonuç göremiyorum kuramıyorum. Üçüncü kez okudum eh birazcık zorlama bir şeyleri kaptım dedim. Kapattım. aradan biraz zaman geçti bir yerde biri yazmış diyor ki Orhan Pamuk kitaplarında özellikle Benim adım kırmızıyı bir de Kabalistik felsefeyle okuyun dedi. Allah Allah nereden çıktı bu da şimdi. İyi dedim bari Önce Kabala yı öğreneyim. Nedir ne olduğunu. Ve hakikaten sultandan tutun da kırmızı renge kadar geçen her imge obje bir algı bir subliminal mesaj. Yok canım dedim. Olmaz bu kadar da. Tekrar beşinci kez okudum. Evet resmen kitap imge simge ve sembollerle doluydu. O zaman şunu düşündüm. Cevdet Bey ve Oğullarını yazan Beyaz Kale (ki onda da bir şeyler var) yi yazan "Kar"ı yazan adam bu adam mı. Uzun süre elimdeki kitaplarına teker teker özet olarak baktım üstünden geçtim yine ve İşte Nobel edebiyatı herkese niye vermediklerini de daha iyi anladım.
    Genç kardeşimizin yapmış olduğu üslup biçim ve teknik konularına değinmek istemiyorum. Ama onu bir yerde kutluyorum dediği gibi yazarın tamlamaları, benzetmeleri ve ağdalı cümlelerine katlanabilmek zor ve müphem bir olay. Kişinin burjuva tandanslı oluşu onun sınıf arasındaki farkları ve bilinci veremeyeceği anlamanı doğurmaz ama benim her zaman söylediğim bir kural varır. İnsan yaşamadığı duyumsamadığı ve hissedemediği bir şeyi yazamaz. Eline sağlık genç arkadaşım Arda ÇOLAKOĞLU.
  • ‘Gitmek,
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı.
    Gözlerin hani?’

    Leylım,Nicesin gene?Beyninde mi, yüreğinde mi, başka bir yerinde mi, nerendeyse o İNAT yönünü yaratan dokuları öpmek isterim.Evrende seni özler, seni isterim.Başkaca hiç.Ne taktığım,ne de vurulacağım bir nen yok.Seni.Sade seni.Kulluğum,divaneliğimle ellerini,gözlerini öperim.Öpüyorum ama doyamıyorum.Mutluluk ya da cehennem bu galiba.Sana doymak, korkunç ahmaklık olur.Hadi gel…SENİ ALAMAZLAR BENDEN.Tılsım bu işte.Ayakta, fırtına gibi beni tutan bu.Gözlerinden öperim canım.En çok da burnundan.Gülme,ciddi söylüyorum.O güzel burnuna yıldızlarca öpücük…Şunu da bir iyi belle: Benim için çok mühim olan, sana aşık olmak ve ya aşık olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir.Aslolan, seni kırmamak, üzmemek,kaybetmemektir. Anladın mı canım?En iyisi sana imdat etmektir.Özlemektir seni,geberesiye.Ses etmektir, haykırmak 'Leyla!’ bir tenha saatte geceler yarı.Ömrümüz çelimsiz, kısa.Çabamız korkunç ama.
  • Gecenin üzerime örttüğü çiy damlalarından kurtulup, doğrularak günün ilk öğününü, belki de mideme girebilecek birkaç lokmayı bulabilmek için hayatın içine atılıyorum. Benim olan tek şey şuradaki boş çöp tenekesinin yanında duran karton parçası. Gecenin ayazında bedenimin bütün sıcaklığını çekti oda. Beni sömürdü resmen, taş gibi kalktım yattığım yerden.

    Sağ, sol. Sağ, sol. Sağ, sol... Şu yoldan bir karşıya geçersem türlü zenginliklerin kucağında bulacağım kendimi. Hissediyorum. Bu gün benim şanslı günüm.

    .....................

    Ani bir fren sesi.... Gözlerim kapanır.. Tek duyduğum kulağımı yırtarcasına

    Dat daat daaaaaaaat...

    Gözlerimi açarım ve tamponla burun burunayım. Gözümün önünden geçecek bir film de çekemedim ki hayatım boyu. Bir sulu biftek geçmiş olsa boğazımdan şöyle hapur hupur yemiş olsan, onu görmek uğruna bile olsa o tamponu burnuma yerdim ama nerdeee...

    Hav hav hav hav

    Dat dat dat...

    Hav hav hav hav...

    Kazanan benim tabii ki.. Şoför pes edip benim geçmemi bekledi. Salına salına geçiyorum. Ne de olsa günün ilk kazananıyım. Hani tacım, karşılama töreni? Neyse birkaç parça ekmeğe de razıyım..

    Tıngır mıngır yolda ilerliyorum.  Acaba nerde bu günkü kısmetim? Fırıncı Ahmet abide mi? Ciğerci Necdet abide mi? Yoksa yoldaki bir hayırsevere mi denk gelicem, bu soğuk havada mideme sıcak bir şeyler girmesini sağlayacak. Bunun iihtimali piyangoyu tutturma ihtimalimden bile düşük ama hayal dünyamda her şeye yer var. Orası dipsiz bir kuyu. Karnımı doyurabilecek her ihtimale açığım.

    Ooo işte Ahmet abinin fırını. Bu ne!! Kucağında bir sürü ekmek olan biri, hem de istiflemiş ekmekleri, önünü göremiyor. Şimdi paçadan bir dalsam, elinden o taze, sıcacık ekmeği düşürse de midemde davul zurna çalsa. Ooooohh mis.. Ama olmaz ki. Adımı çıkartırlar saldırıyor diye. Sonra mı? Bir daha bu mahalleye adım atamam. Mahalleyi bırak bide barınak belası var. Oraya gidenlerin sonu hiç hayır değil. Ya zehirlenenlere ne demeli? Offff en iyisi mi paçadan saldırmak yerine aç karınla bir umut ciğerci Necdet abim.

    Tekin değil yürüdüğüm sokaklar. Her yerde bağırış çağırış, gürültü, kalabalık. Zor, çok zor hayvan olmak, insanların bile birbirini sevmediği bu dünyada. Sözde insanoğlunun tekme salvolarından kurtulmak her oryantalin harcı değil burada. İyi kıvırmak, koşup kurtulmak gerek. Üzerime tükürmek isteyenler de var üstelik. Tam kurtuldum derken o da ne!! Büyük bir bot patladı yüzümde.. Bu günün kısmetini aldım galiba. Ağzım burnum kan içinde, ciğercinin önünde auuu... Auuu...

    Necdet abi beni o halde hoş karşılamadı, uyuz mu kaptı kim bilir ne hastalık var deyip beni uzaklaştırmak için süpürgeyle belime belime çalıştı. Bende son hızla oradan uzaklaştım. Nereye mi? Başladığım yere. Çöp tenekemin yanına. Belki birkaç lokma yemek artığı ya da kuru ekmeğe denk gelirim de günü aç kapatmam diye umarak gidiyorum. Biliyorum. Necdet abiden en güzel ciğeride yedim, fırından sıcak ekmekte.

    Lokanta artıklarından köfte bile denk geldi. Her tadı biliyorum, ama hayatın tadını alamadım. İnsanoğlu bu tadı bana veremedi, benciller, çünkü kendileri bile bilmiyorlar o tadı. Benim ekmeğime bile göz koydular. Öyle de doyumsuzlar. Sabahtan beri sokaklardayım neden sıcak bir insan eli değmedi başıma? Neden hiç kimse umursamadı beni, bu dünyada bir varlığım yokmuş gibi.. Önlerine bakarak ilerleyen bu insanoğlu hiçbir şeyi göremiyor. Yalnızca kendini, varsa yoksa kendini düşünüyor. Oysa benim açlığım da tıpkı sizin insanlığınız kadar önemli. Bunun farkına varın artık.

    Hayal dünyama dalmış giderken farkına varmadım ama yaklaştım işte. Karşıya geçip bir an önce kavuşmalıyım çöp tenekeme.. Derken o da ne..

    ..........................

    Fren sesi daha yakından.. Dat dat dat...

    (Hav hav yok)

    Gözlerimi kapadım, kendimi sıktım ve derin bir nefes. Yerdeyim. Sabah teğet geçen ölümün kucağında. Hayallerimin başladığı yerde hayatım bitiyor. Ne güzeldi oysa, sulu bir biftek, sıcak ekmek, belki de ciğer. Hiçbiri, soğuk havadan başka hiçbir şey girmedi ağzıma bu gün, yediğim tekmeden sonra dolan kandan başka, bir lokma bile.

    1e 3 karanlık bir metal çöp tenekesi bekliyor beni. Tanıdık bir yerdeyim bu benim sahip olduğum tek şey. Kartonum. Sabah kalktığım karton hala sıcak mıdır ki? Keşke onun üzerinde yatsam, belki iyileşirim. Ama, ama hiçliğe doğru gidiyorum. Biliyorum. Hiç böyle düşünmemiştim şimdiye kadar. İçinden karnımı doyurup yaşamamı sağlayan o metal kutu şimdi mezarım olacak.

    Ağzımdan silik bir hırıltıyla son nefesimi veriyorum. Canım da nefesimle birlikte bedenimi terk ediyor.. Dilim dışarıda kuyruğumdan tutup çöpe attılar, ne de olsa adım sokak köpeği.