• 276 syf.
    ·10/10
    Portre yazmak, hele de yazılan kişiyi birkaç sayfada yazıp ortaya koymak kolay iş değildir. Sonuçta birinin hayatından bahsediyorsunuz. Anlatmak istedikleriniz öyle kısaca bitmeyebilir. Ama yazar, şair olmanın avantajını kullanıyor bu yazılarda. Fazlalıklar atılınca, kelimeler iktisatlı kullanılınca, anlatımda ve üslupta yoğunlaşılınca, olmuş. Hem de çok güzel olmuş. Şiirsel olmuş. Kişi anlatılırken önce eserinden yola çıkılmış. Kendi sözleriyle bazen kendisi anlattırılmış. Önemli fikirleri alıntılanmış. Yaşadıkları zorluklar, yazdıkları eserler, hocaları, etkileyenleri, etkiledikleri her bir özellik sayfalar arasında yer bulmuş.

    Portrelerin girişleri çarpıcı öykülemelerle başlamış çoğu zaman. Birçok portrede yazının ortasına geldiğimizde anlıyoruz kimin anlatıldığını. Hayatların çoğu hüzünlü. Kitabı okumaya başladığım sıralarda şöyle bir not düşmüşüm.

    Yazarların hissesine hep acılar mı düşer? Elimde bir kitap var. Şu ana kadar okuduklarım hep yazar. Okuyorum okuyorum da mutlu olan bir tane yazar göremedim desem yeridir. Kitabın konusu olmaya değen bütün yazarlar acılar içerinde kıvranıyor. Dostoyeski, Tolstoy, Ezop, Cicero… Mutlu sonla biten bir yazar hayatı yok mu Allah aşkına! İşte Çehov hem de kendisi bir doktor, 44 yaşında ateşler içinde veremden ölüyor. Ölürken de kalbi üzerine buzlar koyan karısına sesleniyor: “Bomboş bir kalbin üzerine buz koyma!”

    Yazar bir roportajında kitabı için şöyle diyor: “Kitaba ismini veren “Güneşimin önünden çekil!” cümlesi Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği bir söz olsa da, hemen hemen kitaptaki bütün karakterler tavırlarıyla bu sözü söylüyorlar. “Güneşimin önünden çekil!” demek hakikati perdeleyenlere “Penceremizi kapamayın!” demektir. Bunu demek yürek ister, bedel ister çünkü. Nitekim yalnız Diyojen değil, Arşimet ve Attar da farklı cümlelerle “Güneşimin önünden çekil!” diyebildikleri için öldürülmüşlerdir. Bu kitapta Doğu’dan ve Batı’dan onlarca portre var; hakikati arayan onurlu adamların sıra dışı bir üslupla kaleme alınmış öyküleri bunlar. Yaşadığımız sığ hayata gönderilen derinlik davetiyeleri…”

    Beni etkileyen birçok hayat oldu tabi. Kitabını okumak istediklerim de oldu. En çok mezhep imamlarının yaşadıkları beni etkiledi. Yöneticilerin isteklerine uygun fetvayı vermediklerinde neler neler yaşamışlar. İşkenceler, hapisler. Ya İmam-ı Buhari? Valinin çocuğuna ders vermediği için Buhara’dan sürülüyor. Yöneticiler o zaman da kendilerini bir şey zannederlermiş. Dünya hep aynı. Aynı devran üzre dönüyor ne yazık ki.

    Bir de Muhammed İkbal’den çok etkilendim. Kurtuluş savaşı verdiğimiz yıllar. Pakistan’da bir meydan. Meydanda yüz binlerce insan. Kürsüde Muhammed İkbal. Hayalen ölmüş. Sormuş ona peygamberimiz: “Söyle gelirken bana ne armağan getirdin?” “Efendim, dünyada huzur ve rahat kalmadı, gönlün arzu ettiği hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce gül, binlerce lale var ama vefasızdır onlar, terk eder bizi renkleri de kokuları da. Efendim, bunların yerine bir şey getirdim size, cennette bile eşi benzeri olmayan bir şişe kan getirdim. Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır. Bu, Trablusgarp'ta, Çanakkale'de şehit olan askerlerinin kanıdır." Bu hitap üzerine kalabalık dalgalanır. Kadınlar küpelerini, bileziklerini, erkekler neleri varsa küçücük servetlerini Türkiye’ye bağışlarlar.

    Ah bir de Nabi’yi anlatmalıyım. Yok yok anlatmayayım, onu kitaba bırakayım. Açıp okuyun. “Sakın terk-i edebten kûy-ı Mahbûb-i Hudâ'dır bu/ Nazargâh-i ilâhidir, Makâm-ı Mustafadır bu.” Naatının hikayesini…

    “Kitapta en sevmediğin kişi kimdi?” diye sorarsanız İbn-i Haldun derim. Nerede güç kuvvet, orada İbn-i Haldun… Kim başta, o revaçta. Kimin kuyusu kazılmış, o da vurmuş bir tekme.

    Güneşimin Önünden Çekil, Ali Ural, Şule Yayınları, 10. Baskı, 2014, İstanbul
  • Hiperaktif bir çocuktum, sandığın üzerine çıkıp boy gösterisi yapıyordum anneme. Ayağım kayınca yere düştüm. O esnada babam geldi işten. Kükreyip anneme saldırdı. Sahip çıkamıyor musun çocuğa oralarda ne geziyor deyip üzerine saldırdı. Korkudan annemin eteğine saklandım. Ve ben o gün babamdan nefret ettim sürekli korktum. Sabırsızlıkla gelmesini beklediğim anlarımı yok etti. 8 yaşındaydım Adana'ya tatile gittik. Sabah kahvaltısı yapacaktık, deli gibi acıkmıştım. Daha ilk lokmam da başladı konuşmaya babam. İkizim için diyordu ki; Onun için her şeyimi veririm, istesin arabamı, evimi, hatta kullandığım telefonu bile veririm dedi. O esnada amcam sordu, benim hiçbir şeyde hakkım neden yok diye. Cevap olarak;"Hayır hiçbir şeye hakkı yok" dedi babam. Dayanamayıp dedim ki;"Ben senin için hiçbir zaman olmadım ki, şimdi mi olacağım" dedim. Keşke hiç olmasaydın dedi babam. Hala sesi kulaklarımdan gitmiyor. Üstelik kalabalık çoktu, yemek yiyemeden sofradan kalkıp, yan odaya geçip saatlerce ağladığımı biliyorum. 9 yaşındayım, yine Adanadayız. Dışarıda oynamaktan çok acıkmıştım. Koşa koşa eve gelip yemeğe oturdum. Daha ilk lokmam da babam başladı konuşmaya "şişman olacaksın yemek yeme, teyzen (çocukken geçirdiği trafik kazasında ilaçların etkisiyle aşırı kilo almış teyzem obez olarak kaldı) gibi mi olacaksın deyip herkesin içinde azarladı. Yiyemeden kalkıp gittim. Saatlerce bunun için ağladım. Neden bana böyle davrandığını sorgulayıp durdum. 12 yaşındayım, ikizime göre olgun, yapı olarak da iri biriydim. Her gün okuldan gelip bulaşıkları yıkardım, temizlik yapardım. Dışarı da ikizim oyun oynarken ben evde yemek yapıyordum. Yaşıtlarım hatta ikizim yumurta bile kıramazken ben yaprak sarması yapıyordum. İşimi bitirir balkona geçer, ikizimi izleyerek elimi yüzüme koyar, saatlerce bunun için ağlardım. O da kız çocuktu ben de. Tek fark ona göre iri yapıya sahip olmamdı. Çok erken büyüdüm, çocukluğumu yaşamadan. 15 yaşındayım hiç tanımadığım, adını bile bilmediğim biriyle zorla tanıştım. Sol göğsüme dokundum, o an kalbimin var olduğunu hissettim. Aşık olmuştum, ilk defa. Acıyan yanım kalmaz, mutlu olurum sanmıştım. Beni sevsin istemedim hiçbir zaman. Bana baksın, gülen gözleriyle gülsün yeterdi. Her şey çok güzel ilerliyordu. Arkadaştık 4 yıl boyunca, bekledim. Ta ki hayatına başka birini alana dek. Dünyam yıkılmıştı ve ben ilk ölmek istedim. Çünkü kalbin çok acıyordu. O kadar çok üzüldüm ki, baş ağrısı yaptı. Bir süre tedavi gördüm. Lise son sınıftayım dershaneye yazıldım. Tabi bu esnada okullar arası öykü, şiir yarışmalara katıldım. İlk 3'e girmiştim. Buna aileme hiçbir zaman belirtmedim. Sürekli bireyler yazdığımda git ders çalış bunlarla oyalanacağına diyen bir annem vardı. Eroinle dans kitabını okuyorum diye elimden alıp yırtan, 3 üniversite mezunu olan abim yapmıştı. Okulun dergisinde yazım çıktı, asla söylemedim aileme, bilmesinler istedim. Lise bitti iyi bir bölüm kazanamamıştım. Abime çok destek oldular bana da olurlar sandım. Her gün daha çok yıkıldım. Ben dershane beklerken, babam abimi yazdırdı. Ben dershane beklerken babam arabasını değiştirdi. Ben dershane beklerken babam abimi evlendirdi. Susma payı olarak belediyenin ücretsiz kurslarına gönderdi beni babam. Ekstra bir katkısı olmadı bana. Daha kötüye gittim her defasında. İyi bir bölüm tutturduğum için yerleşmesi bir yere, eve hapis oldum. Sonra bu sayede sosyal hesaplara takıldım, yapabileceğim hiç aktivitem yoktu. İyi arkadaşlıklar kurdum. Tanımadığım görmediğim, birçok kişiden hediyeler aldım. Ailemin yapmadığını sürekli arkadaşlarım yaptılar, haklarını ödeyemem. Şu an tek gayem okuyup iyi yerlere gelmek ve asla "keşke"lere izin vermek istemiyorum. Babama babalar günün de yazdığım yazıyla son vermek istiyorum;

    Affet kızım!
    Bu gün babalar günü ama ben bunu haketmiyorum. Çünkü oğullarım seni döverken seyrettim sesimi dahi çıkarmadım. Ortada suçun yoktu bile. Ben hep seni küçüklüğünden beri dışladım, hor gördüm, hiç olmasaydın, hiç doğmasaydın dedim yüzüne gülen gözlerine bakarken. Herkes seviyor seni bir ben sevmedim. Hakaret ettim, küfür ettim, dövdüm bir gün olsun sesini çıkarmadın. Annen sana beddualar ederken dinledim duymadım sandınız hep. Sen yıkıldın acıyan yerlerine ben hep üstüne bastım. Her şeye rağmen ayakta durmasını bildin! Herkese bir şekilde yardım ediyorum ama birgün olsun sana yardım etmedim. Sen hep kendi başına acıyla kıvranarak büyüdün. Bunu hissediyordum buna rağmen hiçbirşey yapmadım. Birgün olsun saçlarını okşayıp 'kızım!' demedim. Sımsıkı sarılmadım öpmedim. Bütün herşey de kısıtladım, sık boğaz ettim, burnundan getirdim yine birşey demedin. Şuan 21 yaşındasın bir telefonun bile yok dışarıya hasret ettim. Dershaneye göndermedim okumayı çok istediğin halde benim arabam benim evlerim hep ön plandaydı. Sana hakettiğin ne varsa yaşatmadım senden alıyordum bütün hıncımı. 25 yaşındasın, sen hâlâ deli gibi üniversite okumanı bilmeme rağmen, okumadım. Çünkü senin hayallerin önemli değil. Dışarı çıkınca sürekli aradım, sorguladım. Dürüst oldunuz ne kadar şüpheyle yaklaştıysam doğrusunu söyledin. Ama o gün öfkeme yenik düştüm, üstelik suçun bile yokken bela okudum, anneni, kızlarımı dövdüm. Hem de bir hiç uğruna, sabaha kadar ağlattım sizi. Affet kızım bugün benim günüm değil!

    "Anne" deyince burnumun direği sızlıyor.
    Belediyenin verdiği ücretsiz ingilizce kursuna gidiyordum. Sınıfa girdik, öğretmen geldi, tanışma faslına geçildi. İnsanlar buz gibi birbirlerine bakıyorlardı. Sıra bana geldi. Tebessüm ederek tanıttım kendimi, öğretmen de güler yüzlü olmama sevinmişti. O an espri yaptım, herkes güldü. Ortam bir nebze de olsa değişti. Derse başladık, arkamda oturan kadın yanında 3-4 yaşlarında kızını öpüp, kokluyordu. Her iltifat ettikçe kızını öpüyordu. O an defalarca ölmeyi diledim. İçimde kanadı. Biraz önce tebessümümle herkesi mutlu eden ben, gözyaşlarıma hakim olamadan sınıftan ayrıldım. Herkes şok oldu, tabi ben de. Gözlerimi açamayacak kadar ağlamıştım. Hiç kimseye de bir şey diyemedim. O anı hiçbir zaman unutamıyorum.

    "Abi" deyince kötü oluyorum her defasında. Akla hep sarar sarmalar, büyük olur, arkanı kollar diye hayal ederiz ya hiçbirini yaşatmadılar. Adı 2 abim var, hiç bir zaman bunu demedim, dedirtmediler bana. Çocukken takı takmayı çok severdim, sırf dikkat çekiyor diye zorla abim tarafından çıkarıldı. Günlerden perşembe ve ben 19 yaşındayım.
    Bir gün spor merkezinden eve dönüyorum, bir abi bana adres sordu. Tarif ettim o an babam geldi. Bağırıp çağırıp beni dövmeye kalkıştı. Adam panikle ayrıldı. Ben korkudan titriyordum ağlayarak eve geldim. Evde de komşu var, korktular. Babam bağırdı çağırdı, üzerime saldırmaya başladı. O esnada kapı çaldı büyük abim işte geldi. Kapıyı kapattı, benden uzak durun ne yapıyorsanız yapın dedi. O an defalarca ölmek istedim, haftalarca bunun için ağladım, yemek yemedim mahvoldum. Aradan birkaç ay geçti balkonda oturuyoruz, bana dedi ki. Arkadaşlarım sizi soruyor bi 2 yıllık üniversite kazanamadılar diyemedim, dedi. Çok zoruma gitti bu laf, hiç unutmam. Küçük abimle çarşıya çıktık alışverişe, arkadaşıyla karşılaştık. Şok oldu beni ve ikizimi görünce. Kız kardeşin mi varmış senin dedi. Evet dedi. Peki ne okuyorlar şimdi dedi. Cevabı;ne üniversitesi bir kitap bile okumuyor dedi. Ve bunu diyen abim 3 üniversite mezunu.
    Hayaller hayatlar arasında bu kadar uçurum olacağını düşünmemiştim en azından. Çocukluğumdan beridir hep bir tarafım eksik olarak büyüdü, onu ne yaptıysam tamamlayamadım. Ve bunu büyüyünce daha iyi anladım. Ne kadar dipte olduğumu anladım, bir o kadar da tek başıma mücadele etmeyi öğrendim. Çocukken bile öyleydim, kendi yaramı kendim sarardım. Arkamda duran dağ gibi babam olsun istedim, beni sarıp sarmalayan annem, iyi kötü kontrolümü sağlayan abilerim olsun istedim. Çok iyi arkadaşlara sahip oldum, birgün olsun tek bir kişi bile incitmedi beni. Ailem yıktı, arkadaşlarım topladı. Ailem yıktı, arkadaşlarım sardı. Ailem yıktı, arkadaşlarım unutturdu. Çünkü artık yaşam kaynağım arkadaşlarım olmuştu, beni güldüren mutlu etmek için çabalayan yalnızca onlar vardı. Canım sıkıldığında beni hem anne hem baba hem dost gibi dinleyen bir öğretmenim vardı. Ona hayallerimden bahsediyordum, mesela diyordum ben harika bir öğretmen olacağım. Hobi olarak da edebiyat okuyacağım. Bunun umudunu yeşertti bana, içime aşıladı. Yeri geldi bana sımsıkı sarılacak başıma koyacak omuz oldu, yeri geldi sırdaş oldu. Ama ben bunları ailemle yapamadım. Herkes için çok şanslı biriydim, ama ailem için değildim. Kilom için, vücudumdaki tüyler için yemediğim hakaret kalmadı. Ben hepsine sustum. Hep diyordum ki;bir ablam olsaydı beni anlar mıydı acaba, abim olmasaydı mesela. Beni dinler miydi, yanlışlarımı söyleyip doğruları gösterir miydi? Ben bunun hayaliyle büyüdüm. Sonra dedim bir umut;abim evlenirse evlendikleri eşleri ablam gibi olur, yapmak istediğim ne varsa onlarla yaparım. İnşallah yenge değil de ablam olur dedim. Yenge her zaman yabancı kelime gibi geldi bana. Abim evlenecek ama nasıl mutluyum hayallerim gerçekleşecek sonunda diyorum. Yere göğe sığamıyorum. Akraba olduğumuz için, ortamı garipsemedim. İstemeye gideceğiz yazın günü çiçekler solmasın diye kucağıma aldım. 2,5 saat yol sürdü. Eve geldik karşıladılar bizi. Tebrik etmek için yanına gittim gelinin. Çok kalabalık akrabalar, komşular doluydu. Bana herkesin için ya getire getire bu çiçeği mi getirdiniz, benim istediğim çiçek bu değildi ama neyse dedi o an dondum. Neye uğradığımı şaşırdım, başımdan kaynar sular döküldü. Kimseye belli etmedim tek kelime söylemedim. Gözlerim alev gibiydi canımın sıkıntısından. Nasıl geçti hatırlamıyorum bile. Kınayı, düğünü hatırlamak bile istemiyorum o derece rezillikti. Beraber kuaföre gittik, sürekli bizi başından atmaya çalıştı. Bulunduğumuz için sürekli rahatsız oldu. Gözlerini dikti durdu. Derken evlendiler davete çağırdılar. Ben de ilk defa yenge dedim toplumda. Oradan genç biri, Antepiayı sordu bana, ben de adını duydum ama görmedim dedim. Hemen cevap verdi ya bu fukaranın bir yer gördüğü mü var ki soruyorsun diyen abimin eşi. 2.yenge dediğim de ise, komşudayız ilk defa o eve misafir oluyor. Antep'i kötüledi yetmedi, aileme geçti sıra. Yok kültür farklıymış, yok her şeye çok önemsiyormuşuz. Buradaki insanlar çok kaba alışmak büyük mesele. Sesimizi çıkarmadan dinledik durduk. Birgün abimle kavga etmiş ama nasıl hıncını alıyor bizden anlatamam. Ya canım aile uyumu çok önemli, kültür farkı çok önemli. Ah ah beni ne komiserler, kimler kimler istemedi ki. Ben memur olacaktım Mustafayla mı evlenecektim. Ne hediyeler ne çiçekler geliyordu bana. Şimdiki halime bak rezalet. Yine ses çıkarmadık. Üstüne kahve yaptım, meyve tabağı da süsledim önüne getirdim. Önemli olduğunu hissetsin istedim, çünkü empati kuruyordum, yarın birgün ben de gelin olacağım. Böyle hissetmek istemezdim dedim hep. Yemeğe davet ederiz ayak ayak üstüne atar telefonla oynar, sofra hazır olunca ben hazırladım diye defalarca yaptı yine ses çıkarmadık. Aman abim üzülmesin, ama şöyle olmasın dedik. Arkadaşlarım gelir yanımıza oturur, ayak ayak üstüne atar. Canım evlilik her şey değil, gezin tozun hayatınızı yaşayın. Benim kadar rezil olmazsınız, ben bekarken özgür kızdım. Bana öyle derlerdi, canım sıkıldıkça şehir turu yapardım deyip sürekli küçümserdi. Yine kahve yapar ikram ederdim, bizimle otursun diye de ısrar ederdim. Biz kendisinin komşularıyla karşılaştığımız da bizi tanıştırma tenezülünde bile bulunmazdı. Biz ne yaptıysak birgün olsun teşekkür etmedi. Sürekli açığımı aradı. Evlendiği ilk sıralar telefonumdan bir şey bakacağını söylerdi, meğer mesajlarıma aramama ne yaptıysa her şeyi inceler öyle verirdi. Ben bunu yine tek kişiye bile söylemedim. Biz ne yaptıysak memnun edemedik, sürekli toplumda bizi küçümsedi, hor gördü. Herkes de dinledi, şahit oldu. Kendi ailesi ne yaptıysa ne aldıysa hiç birşey gözümde bırakmadı aldı diyordu. Üstelik babam bir dediğini iki yapmazken. Ve birgün olsun ileri bile git demedik. Sürekli birileri mutlu olsun diye çabaladım, saygıda kusur etmedim. Babam desen ruh hastası, annem desen varlığından haberdar bile değilim. Ama abilerim yanımda olsun sarsın sarmalasın istedim. Başka kimseye ihtiyaç duymayayım istedim. Bir arayış içinde olmayayım diye nefsime hakim oldum. Şükürler olsun en ufak hata bile yapmadım. En dibi görsem de duâ ettim. Çünkü yalnız değildim, beni duyan bilen gören tek kişi Rabbim. Evet çok pişmanlıklarım var, mesela beni desteklemesini beklediğim ailem için fedakar olmasaydım. Aklımı kullanıp, iyi bir üniversite okusaydım. Her şeye oturup ağlamasaydım, herkesi kendimden fazla düşünmeseydim. Biraz ya biraz kendim için çabalasaydım. Evet geç de olsa aklım başına geldi. Şimdi de gücüm kalmadı, en ufak bir şeye dayanamıyorum patlamak kıyameti koparmak istiyorum. Psikolojik olarak çöktüm, kendimi uçurumda gibi hissediyorum. Ben ne zaman buradan atlayacağım diyerek gözümü açtım. Ve üstelik hayatımın baharındayken düşünüyorum bunları. Eski fotoğraflarıma bakıp saatlerce ağladığımı biliyorum. İçimde yaşama sevinci denilen bir şey kalmadığı için ağlıyorum. Çok isterdim, gözyaşlarımla her şeyi silip unutmayı. Daha iyi bir başlangıç yapıp geçmişi unutmayı, her şeyden çok isterdim çoook.
  • Cennet İle İlgili Hadisler
    1) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurdu:

    –Ben salih kullarım için ahiret azığı olarak hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmedik bir takım nimetler hazırladım. Allah’ın sizleri bu sözlerle muttali kıldığı şeyleri bir yana bırak. Bir de bunlardan başka onun sizleri muttali kılmadığı bir şey vardır ki, o en büyüktür’ buyurdu.”

    Müslim 2824/3, Buhari 3053

    2) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    ‘Allah cenneti yarattığı vakit Cebrail’e şöyle dedi:

    −‘Git cennete bak.’

    Cebrail gidip cennete baktı.

    Sonra geldi ve:

    −Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun ki, cenneti kim işitirse muhakkak ona girer dedi.

    Sonra Allah onu zorluklarla donatıp:

    −‘Ey Cibril! Git cennete bak’ buyurdu. Cibril gitti ve cennete baktı.

    Sonra geldi ve:

    −Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun ki, ona kimsenin girememesinden korktum’ dedi...”

    Ebu Davud 4744, Tirmizi 2685

    3) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmış. Cehennem de nefsin arzularıyla kuşatılmıştır’ buyurdu.”

    Buhari 6412, Müslim 2822/1, Tirmizi 2684

    4) Sehl bin Sa’d Es-Saidi (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette bir kamçı kadar yer, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır...’ buyurdu.”

    Buhari 6356, İbni Mace 4330

    5) Sehl bin Sa’d (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette sekiz kapı vardır. Bunların içinde bir kapı Reyyan diye isimlendirilir. Buradan cennete yalnız oruçlu olanlar girer’ buyurdu.”

    Buhari 3058

    6) Muaz bin Cebel (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Muhakkak cennet yüz derecedir. Onlardan her bir derece gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Şüphesiz o derecelerin en yücesi, Firdevs’tir. En faziletlisi de Firdevs’tir. Arş, muhakkak Firdevs’in üstündedir. Cennetin ırmakları da Firdevs’ten çıkıp akar. Bu itibarla siz Allah’tan dilemek istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin’ buyurdu.”

    İbni Mace 4331, Tirmizi 2651

    7) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘...Şayet cennet ehli kadınlardan bir kadın dünyaya çıkmış olsaydı, muhakkak yer ile gök arasını aydınlatır ve ikisi arasını güzel bir koku doldururdu. Ve elbette o kadının başörtüsü dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır’ buyurdu.”

    Buhari 6467

    8) Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette olan nimetlerden, bir tırnağın taşıyacağı kadar bir şey görünmüş olsa gökler ve yeryüzünün dört tarafı arasındaki her şey muhakkak süslenirdi. Ve cennet ehlinden bir kadının bilezikleri görünse, güneş yıldızların ışığını silip yok ettiği gibi o da muhakkak güneşin ışığını silip yok ederdi’ buyurdu.”

    Tirmizi 2661

    9) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:

    −Ya Rasulallah! Cennetin yapısı nedir diye sordum?

    Rasulü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Bir kerpici gümüşten, bir kerpici altından, harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı za’ferandır...’ buyurdu.”

    Tirmizi 2646

    10) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette, gövdesi altından olmayan hiçbir ağaç yoktur’ buyurdu.”

    Tirmizi 2645

    11) Ebu Said El-Hudri (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Şüphesiz cennette öyle bir ağaç vardır ki, onun altında bir süvari, yürüyüşü çok sür’atli, talimli, iyi cins bir at ile yüz sene yürürse yine onu bitiremez’ buyurdu.”

    Müslim 2828/8, Buhari 6459, Tirmizi 2643, İbni Mace 4335

    12) Ebu Musa el-Eş’ari (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘İki cennet vardır ki, bunların kapları ve içinde bulunan şeyler hep gümüştendir. Diğer iki cennet daha vardır ki, bunların kapları ve içinde bulunan şeyler de altındandır. Adn cennetindeki cennetliklerle Rablerine bakmaları arasında Allah’ın vechi (Yüzü) üzerindeki büyüklük ridasından başka bir şey bulunmayacaktır’ buyurdu.”

    Buhari 4828, Tirmizi 2648

    13) Harise bin Vehb El-Huzai (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Dikkat edin! Ben size cennetlik olanları haber veriyorum:

    Zayıf olup zayıf görülen kişi...’ buyurdu.”

    Buhari 4902, Müslim 2853/46, Tirmizi 2732, İbni Mace 4116

    14) Usame (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Ben cennetin kapısı önünde durdum, oraya girenlerin çoğu fakirler idi. Zenginler alıkonulmuşlardı...’ buyurdu.”

    Buhari 6456, Tirmizi 2729

    15) Abdullah bin Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennet ehli cennete vardığı, cehennem ehli de cehenneme vardığında ölüm, alacalı bir koç suretinde getirilir. Cennetle cehennem arasında yatırılıp kesilir.

    Sonra bir münadi:

    −Ey cennet ahalisi! Artık ölüm yoktur. Ey cehennem ahalisi! Artık ölüm yoktur diye nida eder. Bu hâdise sebebiyle cennet ehlinin ferahı bir kat daha artar, cehennem ehlinin hüzün ve kederi ise bir kat daha artar’ buyurdu.”

    Müslim 2850/43, Buhari 6457, İbni Mace 4327, Tirmizi 2682

    16) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘…Cennet ehlinden olup da dünyada en çetin ve meşakkatli hayat süren kişi getirilir ve cennete bir daldırılışla daldırılır.

    Müteakiben ona da:

    −Ey Âdemoğlu! Sen hiçbir çetinlik ve sıkıntı gördün mü, sana herhangi bir sıkıntı ve zorluk uğradı mı? diye sorulur.

    O da:

    −Hayır, vallahi ya Rab! Bana asla sıkıntı uğramadı ve ben asla şiddet görmedim der’ buyurdu.”

    Müslim 2807/55, İbni Mace 4321

    17) Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hureyre (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Bir münadi cennet ehline:

    −Daima sıhhatli kalmanız ve ebediyyen hasta olmamanız hakkınızdır. Daima yaşamanız ve ebediyyen ölmemeniz hakkınızdır. Daima genç kalmanız ve ebediyyen ihtiyarlamamanız hakkınızdır. Daima nimetler içinde hoş bir halde olmanız ve ebediyyen sıkıntı ve çetinliğe maruz kalmamanız hakkınızdır diye nida edecektir’ buyurdu.”

    Müslim 2837/22

    18) Muaz bin Cebel (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennet ehli cennete kılsız, tüysüz, yaratılıştan sürmeli, otuz veya otuz üç yaşında olarak gireceklerdir’ buyurdu.”

    Tirmizi 2669

    19) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Herkim cennete girerse nimet içinde hoş halde olur. Kendisine hiçbir sıkıntı ve çetinlik isabet etmez. Elbiseleri eskimez, gençliği de bitmez’ buyurdu.”

    Müslim 2836/21, Tirmizi 2646

    20) Suheyb (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Amelini güzel yapanlar için güzel mükâfat ve dahası vardır.” Yunus 26. ayeti hakkında şöyle buyurdu:

    ‘Cennet ehli cennete girdikleri vakit bir münadi:

    −Sizin için Allah katında bir vaad vardır diye nida eder.

    Onlar da:

    −Allah bizim yüzlerimizi ak etmedi mi? Bizi ateşten kurtarmadı mı? Bizi cennete girdirmedi mi? derler.

    Melekler:

    −Evet, diye cevap verirler.

    Müteakiben Allah ile cennet ehli arasında perde kaldırılır. Allah’a yemin ederim ki, Allah, cennet ehline kendisine bakmasından daha sevgili hiç bir şey vermemiştir’ buyurdu.”

    Tirmizi 2676

    21) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennete ilk girecek zümrenin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki sureti gibi parlaktır. Onların ardı sıra girecek olanlar ise, semadaki en keskin ışıklı büyük yıldızın parlaklığı üzeredirler. Sonra cennetlikler bunların ardından birçok menziller ve derecelerdir. Onlar cennette bevl etmezler, pislik ve dışkı çıkarmazlar, sümkürmezler, tükürmezler.

    Onların cennetteki tarakları altındır, terleri misktir, buhurdanlıklarının udu Hind ududur. Onların her biri için iki zevce vardır ve zevceleri, Huru’l-İyn’dir. Bunlardan her birinin kemiğinin iliği letafetinden dolayı etinin üstünden görünür. Onların ahlakı bir tek adamın ahlakı üzeredir, vücutları da ataları Âdem’in uzunluğu üzeredir ki, o altmış ziradır yaklaşık otuz metredir. Cennetlikler arasında ihtilaf ve düşmanlık yoktur. Onlar sabah ve akşam Allah’ı tesbih ederler’ buyurdu.”

    Müslim 2834/14, 15, 16, Buhari 3053, 3054

    22) Abdullah bin Kays (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Muhakkak cennette mü’min için içi boşaltılmış bir tek inciden bir çadır vardır. Onun boyu altmış mildir yaklaşık yüz kilometredir. Onun her köşesinde mü’mine mahsus birçok kadınlar vardır ki, diğerleri onları görmezler. Mü’min kişi onları dolaşıp ziyaret eder’ buyurdu.”

    Buhari 4830, Müslim 2838/23, 24, 25

    23) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Şüphesiz cennette bir çarşı vardır ki, cennet ahalisi her Cuma günü oraya gelirler. Müteakiben şemal rüzgârı eser de onların yüzlerine ve elbiselerine en güzel koku nevilerini serper. Bundan da cennet ehlinin güzellikleri artar da artar. Güzellikleri artmış olarak kendi aileleri yanına dönerler.

    Âileleri onlara:

    −Vallahi sizlerin bizden sonra güzelliğiniz daha da artmıştır derler.

    Onlar da âilelerine:

    −Vallahi sizler de öylesiniz. Andolsun bizden sonra sizin de güzelliğiniz ziyadelenmiştir derler’ buyurdu.”

    Müslim 2833/13

    24) Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Ben ateş ehlinin cehennemden son çıkacak ve cennet ehlinin cennete son girecek olanını biliyorum. Bu bir kimsedir ki, cehennemden emekleye emekleye çıkar.

    Yüce Allah ona:

    −Git, cennete gir! buyurur.

    O kimse cennete varır, ona öyle bir hayal gelir ki, cennet dopdoludur.

    Dönüp:

    −Ya Rab! Ben cenneti dopdolu buldum der.

    Allah-u Teâlâ yine ona:

    −Git, cennete gir! buyurur.

    O kimse cennete varır. Cennet ona yine dopdolu gibi hayal ettirilir.

    Dönüp:

    −Ya Rab! Ben cenneti dopdolu buldum der.

    Allah-u Teâlâ yine ona:

    −Git, cennete gir! Dünya kadar ve dünyanın on misli kadar yer senindir, buyurur.

    O kul:

    −Sen yegâne Melik olduğun halde benimle alay mı ediyorsun yahut bana gülüyor musun? der.”

    Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Vallahi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in gerideki dişleri belirinceye kadar güldüğünü gördüm.

    Sahabiler arasında:

    −Cennet ehlinin en aşağı menzil sahibi işte o kimsedir denilirdi.”

    Buhari 6469, İbni Mace 4339
  • Cehennem azabının sonsuza kadar süremeyeceğini göster­mek için Şeyh (İbn Arâbi), Kur’an ve Hadislerden faydalanır.[1] Günahkârla­rın[2] orada sonsuza kadar kalacağını söyleyen Kur’an âyetlerini tartışma konusu yapmaz. Şeyh, bu âyetlerdeki orada zamir ifade­sinin her zaman dişil olmasına dikkatimizi çekerek, bunun “azab”a değil “Ateş”e işaret ettiğini söyler. Kur’an ve Hadiste aza­bın sonsuza kadar süreceğine dair hiçbir şey vahyedilmemişken, Cennet Bahçesinde durum böyle değildir. Ayrıca, Allah’ın rahme­tinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki, Allah günahları bağış­lar (39:53) böylece hiçbir şey azabı sonsuz yapmaz. Buna ek ola­rak, ceza sadece işlediklerine uygun (78:26) olabilir, bu yüzden sınırlı bir günah sınırsız bir cezayı gerektirmez.

    Cehennemin azabının ortadan kalkması gerekir, çünkü en sonunda (bi’l-ma’âl) rahmet, herşeyi kapsadığını, üstünlük ve önceliğini gösterecektir. “Azap ilâhî gazaptan, saadet ise rızadan kaynaklanır. Rıza sonsuz rahmetin gözler önüne serilmesidir, ama gazap sona erer.” (III 382.35)

    Vücudun hakim gelen rahmet sıfatları Rahman’ın Nefesi’nin ilk cevherine ait olan sıfatlardır. İnsanın “ilâhî ahlâk ile ahlâklanması”, o insana vücudla daha çok uyarlığı, yani Allah’a daha faz­la yakınlaşmayı kazandırır. Rahmet, Hakk’ın en aslî mahiyetine ait olduğu için insanların yaratıldıkları ilâhî suret rahmetin hük­mü altındadır. Gazap ise ikincil bir niteliktedir. Tüm bunların an­lamı şudur; rahmet, aşk ve merhamet olan hakikatin kendini zâ­hir etmesi gerekir, insanları hakikatten uzaklaştıran ise sadece bâtıl olan şeylerdir. Bâtıl yok olur, Hakk kalır. Cehennemin geçi­ciliğinin kaynağını açıklayan bu düşünceler aşağıdaki pasajda da­ha açık olarak görülür:

    Allah kalpleri hak ve bâtıl, iman ve imansızlık, ilim ve ce­haletin yeri yapmıştır. Batılın, imansızlığın ve cehaletin nihaî so­nucu sona erme ve yok olma olacaktır, çünkü bunlar vücudda kaynağı bulunmayan özelliklerdir. Bunlar zâhir bir özelliği ve bi­linen bir sureti olan bir tür yokluktur. Bu özellik ve bu suret va­roluşlarına ait bir destek ararlar ama bulamazlar; böylece sona erip hiç olurlar. Bu yüzden nihaî akıbet saadet olur.

    Bunun aksine iman, hakikat ve ilim, varlığını Hakk’ta bulan bir özden beslenirler. Hükümleri bu özde sabittir, değişmez. Baş­ka bir ifadeyle bu isimlerle isimlendirilen bu öz Hakk ile aynıdır. Yani Hakk olan, Alim olan, Mümin olan O’dur. Buna göre, iman Mümin’den, ilim Alim’den, hak ise Hakk’tan beslenir. Vücud O ol­duğu için Hakk bâtıl olarak isimlendirilemez. “Cahil” ve “kafir” olarak da isimlendirilemez. O bunlardan münezzehtir, Yücedir.

    Buna göre ilâhî kitapların manası müminin, halifelerin ve mi­rasçıların kalplerine nüzul eder. Bunların faydaları her türlü iyi­liğin yeri olan kalpleredir. Ne var ki Şeriatın ilâhî emirlerinde varolmayan hâllere ahval adı verilir ve “sapma” olarak adlandı­rılır. Bunların kalıcılığı yoktur; kendileri yok olduğu için hükümleri de ortadan kalkar. Eğer bir kimse cehenneme girmişse, bu sadece onun kötülüklerinin yok olması, geriye iyiliklerinin kalması içindir. Kötülükleri kaybolup iyilikleri kaldığında, “Sa­adeti kötülükleri tarafından tüketilmiş saadet ehli” , olarak adlan­dırılır. (III, 417.35) –

    Kısaca, âlem Rahman’ın Nefesi’nden çıkar ve Rahman salt ha­yırdır. Varolan herşey kendi kaynağına dönmek zorundadır bu nedenle herşey salt hayra, iyiliğe geri döner. Bir şeyin salt iyiliği o şeyin saadet içinde bulunmasını ister. Varlıkların karşılaştık­ları “şer” onların mümkün şeyler olmalarından -yani kayıtsız olan vücudun gerekliliği ile yokluğun mümkün oluşluluğu ara­sında bulunan iki anlamlı durumlarından- ya da Allah’tan gayrı herşeyin O Değil olması gerçeğinden kaynaklanır. Âleme bir şer’in girmesi ise “Allah tarafından değil, mümkün olan bir şey tarafından zâhir olur.” (III 389.25) Şer ve azaba ait olan yön en sonunda ortadan kalkar, çünkü kaynağı yokluktur. Öte yandan, varlıklar yok olmazlar, çünkü onlar vücudun niteliğindedirler: “Yokluktan gelen şeyler vücudda asla varolmazlar.” (I 312.34) Özetlersek; “Âlem, özü itibariyle rahmetin nesnesidir; sadece ikincil sebeplerden dolayı gazaba maruz kalır.” (III 207.28)[3]

    İbn Arabî bazı ilâhiyatçıların ve fakihlerin kendi görüşlerine göre günahkâr gördükleri kimselerin sonsuz azapta kalacakları iddialarını kabul etmez. Böyle bir Allah anlayışını yanlış bula­rak, birçok yerde bu kimseleri eleştirir. Buna bir örnek aşağıda verilmiştir:

    (Bu anlayışa ulaştığında) Allah’ın rahmetini itaatkâr olsun veya olmasın tüm kullarına dağıtmak isteyen bir kimse ile Al­lah’ın rahmetinden bazı kullarını mahrum etmek isteyen bir kim­se arasındaki farkı anlamaya başlarsın. Bu ikinci kimse Allah’ın herşeyi kuşatan rahmetini yasaklarken kendini bu yasağa dahil etmez. Allah’ın rahmetinin gazabını aştığı hakikati olmasaydı, böyle bir sıfata sahip bir kimse asla Allah’ın rahmetine ulaşamaz­dı. (III 370.15)

    Rahmetin en sonunda hakim olacağı hakikati, gazap sıfatının sona ereceği anlamına gelebilir. Yine de Allah’ın “iki eli” vardır ve O’nun hakikati değişmez. Kozmolojik olarak cehennemin, gaza­bın birtakım tesirlerinin olduğu alanlara, yani semalara ve arza yerleşmiş olduğu gerçeği Allah’ın gazabının bekâ bulacağını gös­terir ve cehennem asla yok olmaz. Ama insanlar gazabı azap ola­rak tecrübe ederler ve bu azabın bir sonu vardır. Ne var ki Şeyh, saadetin tanınmasının, onun zıddı olan şeyin anlaşılmasını ge­rektirdiği için azabın hayalde bulunmaya devam edeceğim söyler.

    Sadece ilâhî isimlerin ahkâmlarını sürdürmeleri için Hazreti Hayale ait azabın dışında cehennemde hiçbir azap kalmaz. Bir isim sadece kendi hakikatinin gerektirdiği hükümlerin zuhurunu gerekli kılar. Bir ismin zuhuru Alim ve Mürîd isimlerinin hüküm­lerine ait bir şey olduğu için herhangi bir varlığı gerektirmez.

    Buna göre, hayalî ya da cismanî bedende ya da herhangi bir şeyde Müntekim’in hükmü zâhir olduğunda bu ismin hakları, ahkâmının ve etkisinin ortaya çıkmasıyla yerine getirilir. Bu yüzden ilâhî isimler geçerliliklerini, tesirlerini sürdürürler ve her iki âlemin sakinleri isimlerin hükümlerinden ayrılamazlar. (III, 119.2)

    Başka bir pasajda Şeyh, ilâhî isimlerin hükümleri meselesine farklı bir yönden yaklaşır ve Allah’ın yaratılmışlara gazaplı olma­sının sona ermesinden sonra da tesirlerini nasıl sürdüreceklerini açıklar. Bu ise, Şeyh’e göre Kur’an’da (20:4) zikredilen ve elli bin yıl sürecek olan kıyamet gününün sonunda gerçekleşir.

    [Şeyh genellikle kıyamet gününü 50 bin yıl olarak ifade eder ve bunun nedenini çeşitli şekillerde açıklar. Ama bir yerde bu sürenin tam olarak uzunluğundan emin olmadığını çünkü Allah’ın bu ilme ait keşfi vermediğini söyler(III 383.10).]

    Şeyh Kur’an’da zikredilen Allah’ın bazı gazap sıfatlarına işaret etmektedir: İntikam alıcı, cezalandırıcı, geciktirici ve mani olucu.

    Bu sürenin bitiminden sonra hakim hüküm, Rahman ve Rahim’e geri döner. En güzel isimler (17:110) Rahman’a aittir ve hakim hükümlerinin yöneldiği kimseye göre bunlar “en güzel” isimlerdir. Rahim Rahmeti yoluyla gazaptan intikam alır ve Ra­him cezalandırıcıdır. Rahmet yoluyla gazabı mani ederek hakika­tini geciktirir. Buna göre isimlerin karşılıklı zıtlıklarına ait hü­küm ilişkilerinde devam eder, ama yaratılmışlar rahmete boğul­muşlardır. Karşılıklı zıtlıklara ait hüküm isimlerde sonsuza dek kalır, ama bizde kalmaz. (111 346.14)

    Başka bir yerde Şeyh isimlerin kendilerine değil de, acı çek­meye ve derde yol açan gazap isimlerinin tesirlerini sürdüreme­yeceği gerçeğinin pratik sonuçlarına bakar. Bu işlemde Kur’an ve Hadis’te anlatılan cehennemde görevli şiddetli meleklere ve cehennemdekilere acı veren hayvanlara değinir. Bu pasajın başlan­gıcında, “Her nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır.” (2:115) Kur’an âyetine değinen Şeyh, bunun varoluşun evrensel bir kuralı olduğunu ve cehennemin bunun dışında olmadığını söyler. Şeyh cehennemi kişileştirirken, “O gün cehenneme: Dol­dun mu? deriz. O da: Daha var mı?” der (50:30) Kur’an âyetini takip eder.

    Günahkârlar Cehennem’de saadete ulaşacaklardır; ama onla­rın saadeti ile Cennet Bahçesi sakinlerinin saadeti arasındaki farklılığı sürdüren bir faktör vardır: Cehennemdekiler her zaman Allah’tan mahcup kalırken, Cennet Bahçesindeki saadet ehline Allah’ın rüyeti sunulacaktır. Buna göre Şeyh şöyle der:

    “Ahiretin iki meskeni vardır: rüyet ve hicap.” (II 335.18)

    Hadislerde cennetin sekiz ve cehennemin yedi kapısından söz edilmiştir. Şeyh’e göre, cehennemin yedi kapısı en sonunda açılacaktır. “Ama Cehennemin sekizinci kapısı olup bu kapı ki­litlidir ve asla açılmayacaktır: Bu kapı Allah’ın rüyetine perdeli olma kapısıdır.” (I 299.5) Allah’ın rüyetini görmeleri azaplarını artırmasın diye cehennemdekiler azabı tattıkları sürece bu perde orada kalır. Allah’ı görmüş olsalardı mahrumiyetleri hakkında daha derin bir fikre sahip olurlardı ve azapları artardı. Ve azap sona erdiğinde, onların saadeti tatmaları için bu perde yerinde kalır.

    Eğer Allah cehennemdekilere kendini gösterseydi, onların önceki kötü işlerinden ve cezayı hak etmelerinden dolayı bu gü­zel tecelli, önceden yaptıkları şeylerden Allah’ın karşısında utan­madan başka bir şey getirmezdi ve bu utanma azaptır. Ama azap sona ermiştir. Bu nedenle onlar müşahede etmenin ve rüyetin zevkinden habersiz kalırlar. Perdeli olmaları sayesinde saadete sahiptirler. Amaç saadettir ve bu perde yoluyla sağlanmıştır. Ama kimler için? Allah’ın rüyetinin saadeti ile perdenin saadeti nasıl karşılaştırılabilir ki! O gün onlar Rablerinden perdelenmişlerdir. (83:15) (III 119.7)

    En son analizde, saadet, bir kimsenin mizacı ile uyum sağla­ması gereken bir şeydir. Bu, cehennem sakinlerinin huzur içinde bulunmalarını açıklar. Şeyh bu hususu, “Nihayet onların arasına kapısının içinde rahmet, dışında azap olan bir duvar çekilir” (57:13) Kur’an âyetinde zikredilen cennet ile cehennem atasın­daki duvarın mahiyetini anlattığı uzunca bir pasajda açıklar. Şeyh, aslında duvarın kendisinin özellikle bir rahmet olduğunu, çünkü duvarın bâtın boyutunda azap olsaydı cehennemdeki aza­bın da cennetteki saadet gibi sonsuz olması gerektiğini söyler. Şeyh Cennet ehlinin istedikleri vakit bu duvara tırmanıp Cehennemdeki insanların görünüşlerini seyretmekten hoşlanacağını söyler. Duvarın üzerinde rahmete gark olmuş bir şekilde Cehen­nem ehlini seyrederken, Cennet Bahçesi’nde bulamadıkları fark­lı bir saadeti bulurlar, çünkü korku içindeyken aniden gelen gü­vende olma hissi, her zaman güvende olmaktan daha fazla zevk verir. Cehennem ehli de rahmete dahil edilmelerinden sonra, duvardan Cennet ehlini seyrederler.

    Rahmet, Cehennem ehlini de kucakladıktan sonra, Cehen­nemde olmaktan zevk duymaya başlarlar ve Cennet’te olmadık­ları için Allah’a hamd ederler. Bunun nedeni ise bu hâldeki miaçlarının böyle olmasını gerekli kılmasıdır: Bu mizaçla birlikte Cennet’e girmiş olsalardı, acıya gark olup elem içinde olurlardı. Bu nedenle- eğer anladıysan- ne olursa olsun saadet uygun olan­dan, azap da uygun olmayandan başka bir şey değil. Buna göre, nerede olursan ol, mizacına uygun olan şey seni bulduysa saadet içinde olursun, mizacına uygun olmayan şey seni bulduysa azap­ta olursun.

    Bulunulan yerler oraların sakinleri için sevimli kılınmıştır. Ateş cehennem ehlinin bulunduğu yerdir ve onlar bu yerin sa­kinleridir. Ondan yaratılmışlardır ve oraya geri dönerler. Cenne­tin sakinleri olan cennet ehli ise cennetten yaratılmışlardır ve oraya geri dönerler. .

    Bulunulan yerden zevk almak o yerin sakinlerine ait bir sıfat­tır. işlerinde aşırıya gitmelerinden veya hiç yapmamaktan dolayı perdeli olabilirler. Bu, durumlarının değişmesine neden olur. Be­raberinde getirdikleri illet bulundukları yerin zevkinden perdeli olmalarını doğurur.

    Örneğin cehennem ehli elemi ve acıyı gerektiren işler yapma­mış olsalardı ve mizaçlarına uyan yerde mezarlarından yeniden diriltildiklerinde cennet ile cehennem arasında bir seçim yapma­ları istenilseydi, aynen bir balığın yeryüzü sakinlerinin hayat bul­duğu havadan kaçarak suyu seçmesi gibi, onlar da cehennemi se­çerdi. (IV 14.34)[4]

    İbn Arabi’nin ölümden sonrasına ait öğretilerinin kısa bir özetinin sonunda, konuya başladığım noktayı hatırlatmama izin verin: Şeyh’in görüşünde ölümden sonraki yaşama dair gelenek­sel tanımların tamamı, akla ne kadar tuhaf gelirse gelsin, vücu­dun sahip olduğu tahayyül gücüne dayanılarak açıklanabilir.

    Kur’an ve Hadis, insanların büyük bir çoğunluğunun ya imanla kabul ettiği ya da akıl ve mantığın kurallarına uygun yorumladı­ğı, Allah ile ahiret hakkında çeşitli ifadelerle doludur. Ancak Şeyh, özellikle Müslüman olan bir kimsenin yaptığı, açık anlam­dan uzaklaşan her türlü yoruma karşı çıkar. Böyle bir kimse, “vahyedilmiş Kitaplara değil de kendi yorumuna imanı olduğu­nu” (I 218.26) gösterir.[5]

    Allah’ın bir kimsede yarattığı o kimse gibi geçici bir hayata sahip kuvveler olan kendi düşüncelerinin ve zanlarının hüküm­lerine uyulması, bizim gözümüzde en şaşılacak şeydir. Allah bu kuvveleri aklın kulları olarak yaratmıştır. Ne var ki akıl onların hükmüne uyar. Akıl aynı zamanda bu kuvvelerin kendi seviyele­rinin ötesine geçemeyeceğini ve hafıza, suret verme, hayal ya da dokunma, tatma, koklama, duyma, görme gibi hissî kuvvelere ait özelliklerden yoksun olduğunu da bilir. Yine de tüm bu yetersiz­likleriyle birlikte, akıl Rabb’ine ait bilgide bu kuvveleri takip eder. Öte yandan, Peygamber’in diliyle Rabb’inin kendisi hakkın­da bildirdiklerini takip etmez. Bu ise âlemde olan en şaşılacak ha­talardan biridir. (1 228.27)

    Şeyh’in eleştirilerine maruz kalan aklî yorumlama gerçek bil­giye götüren yaklaşımı göz ardı eder. Yani, akla en olmadık gelen şey, aslında aynen Kitap’ta anlatıldığı şekliyle hayal gücü sayesin­de gerçekleşir.

    Sh: 138-154



    Kaynak: William C. Chittick, Hayal Alemleri, Tercüme: Mehmet Demirkaya Orijinal Adı: İmaginal Worlds: İbn Al-‘İrabi And The Problem Of Religious Diversity ,2. Basım: Ekim 2003, İstanbul
  • 220 syf.
    ·5 günde·10/10
    Her ay okuma listesi hazırlarken "bu dünyadan göçüp gideceğim arkamda okunmamış yüzlerce kitap kalacak" diye düşünürüm. Ve bu durum "her bulduğunu mu okumalı yoksa alanında yetkin kitapları mı seçmeli?" Sorusunu sormama neden olur. Galiba alanında yetkin kitapları diyorsak bu soruya, bunun yolu inceleme kitaplarından geçiyor. Size onlarca kitap sunup seçimi size bırakıyor. Bu tarz kitaplara bakışımı şekillendiren kişi Oğuzhan Saygılı hocam oldu. İncelediği kitaplar sayesinde okuma yelpazemi genişlettim.
    Kitaplarla Söyleşi 2 kitabını ele alacak olursak;
    kitabımız geneli anı, günlük, nehir söyleşi, mülakat, belgesel roman tarzında yazılmış kitapların incelemesinden oluşuyor.Bunlardan sadece biri öykü kitabı. Kitabımız üç bölüm ve otuz üç inceleme yazısından oluşuyor. Kitapta kimler yok ki! Cengiz Aytmatov, Yahya Kemal, Arif Nihat Asya, Atsız, Ara Güler, Neşet Ertaş, subaylar, yavarler... Liste uzuyor da uzuyor. Ayrıca kitapta Elif Yavaş hanımın Oğuzhan hocamla yaptığı söyleşiye de yer verilmiş. Bu söyleşi de OĞUZHAN SAYGILI hocamın "hediye kitap", "okuduğumuzu anlatıyoruz" gibi etkinliklerini bulabilir, sizlerde bu halkada zincir olabilirsiniz.
    İyi okumlar.
  • "Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz..." (Hicr, 15/48)

    âyetiyle bu gerçeği kullarına bildirmiştir. Bir hadiste ise cennette uykunun olmadığı şöyle açıklanmıştır:

    Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e: "Cennet ehli uyur mu?" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Uyku, ölümün kardeşidir. Cennet ehli uyumazlar." (Büyük Hadis Külliyatı, V/414/10125)

    Anlaşmazlık Olmaması:

    Cennet ehlinin en önemli özelliklerinden biri de ahlaklarının çok güzel olmasıdır. Bir hadiste cennetteki müminlerin huylarının güzelliğine şöyle dikkat çekilmiştir:

    "Ben, cennet bahçelerinde, cennetin üstünde ve cennetin alt tarafında birer köşke şu kimse için kefilim ki, o haklı olduğu hâlde mücadeleyi terk eder, şaka için de olsa, yalanı söylemez ve insanlar(a örnek olması) için ahlakını güzelleştirir." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 152/6)

    Vicdanını kullanan, Allah'tan korkup sakınan kişilerin bulunduğu bir ortamda herkes rahat eder. Güzel ahlakın yaşanmadığı bir yerde ise çekişme, kıskançlık, kavga, kızgınlık, kin, alay, alınganlık vardır. Kur'an ahlakından uzak yaşayan kimseler, bu kötü ahlak özelliklerinden ötürü, kendi elleriyle cehennemi hatırlatan bir ortam oluştururlar.

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar."(Hicr, 15/47)

    Huzurlu, mutlu, güven dolu bir ortam içinde dostça, kardeşçe, hoşgörü ile yaşayabilecekken, dünyevi hırsların peşinde, kendi istek ve tutkularına kapılarak çok büyük bir nimet kaybına uğramış olurlar. Müslümanlar için ise dünyada sabırlı, itidalli, akıllı, makul, dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın derin bir imani zevki vardır. Bir mümin bu güzel özellikleri kendinde gördüğünde ayrı bir haz alır, başka müminlerde gördüğünde bunlardan da ayrı bir zevk alır. Sonsuza kadar sürecek olan bu hoşnutluk, zevk ve güzellikler cennette de artarak sürer. Peygamber Efendimiz (asm)'in hadislerinden birinde cennetteki bu ortam şöyle tarif edilir:

    "... Kalpleri, tek bir kimsenin kalbi gibidir. Aralarında ihtilaf, husumet yoktur... "(Kütüb-i Sitte-14, s. 449/3)

    Benzer başka bir hadiste de cennet ehlinin ahlakından şöyle bahsedilmektedir:

    "Onların ahlakı bir tek kişinin ahlakı üzeredir." (Tezkireti'l-Kurtubi, s. 329/579)

    Nitekim Allah Kur'an'da cennetine layık gördüğü mümin kulları için,

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr, 15/47)

    buyurarak, onların yaşadıkları candan ve samimi dostluğa dikkat çeker.

    Üzüntü, Sıkıntı Gibi Olumsuzlukların Olmaması:

    Üzüntü, sıkıntı gibi insanlara azap veren ruh halleri, din ahlakından uzak yaşayan kimselerde sıkça görülür. Allah'ın her şeyi bir kader üzerine, hayırla yarattığını göz ardı eden bu kimseler aksilik, zorluk gibi görünen olaylar karşısında korku ve paniğe kapılırlar. Allah'a tevekkül etmedikleri için sıkıntıya düşer, hayıflanır, hatta sağlıklarına zarar verecek derecede büyük bir üzüntü yaşarlar. Oysa insan kendisi için neyin hayır neyin şer olacağını bilemez, ancak Allah bilir. Bir âyette bu gerçek şöyle bildirilir:

    "... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216)

    Dünyada zorluk, sıkıntı gibi görünen bir durum ahirette kişinin cennetine vesile olacak bir güzelliğe dönüşebilir. Bunun bilincinde olan müminler, dünyada karşılaştıkları sıkıntı ve zorluk gibi görünen olumsuzlukları imanlarının gücü ile kendilerinden uzaklaştırırlar. Allah'a teslim olmanın, yarattığı her şeyden razı olmanın rahatlığı ve huzuru içinde, karşılaştıkları her olayı Allah'ın yarattığı bir güzellik olarak değerlendirirler. Bu yüzden cennet umudu taşıyan müminler dünyevi hiçbir şeyi olumsuzluk olarak değerlendirmezler. Cennette ise Allah'ın rahmetiyle, sonsuza kadar üzüntü, sıkıntı, endişe gibi duygulardan uzak yaşayacaklardır. Hadislerde cennetteki bu nimet şöyle haber verilir:

    "... Her kaygının da arkası kesilecektir. Cehennem ehlinin kaygısı müstesna..." (Ramuz el-Ehadis-2, s. 342/15)

    "... onlar şöyle diyecekler: 'Biz ebedileriz, asla helak olmayız, biz mutlu kişileriz, asla kederlenmeyiz.' ..." (Tirmizi, Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 409/10099)

    "... Orada hiçbir dert ve tehlike yoktur..." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 170/1)

    İncil'de ise bu konu şöyle yer alır:

    "... Beyaz kaftan giyinmiş olan bu kişiler kimlerdir, nereden geldiler?"... Bana dedi ki, "Bunlar, o büyük sıkıntıdan geçip gelenlerdir... Bunun için, Allah'ın tahtının önünde duruyorlar... Taht üzerinde oturan, çadırını onların üzerine gerecektir... Allah onların gözlerinden bütün yaşları silecektir." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 7. bölüm, 13-17)

    Allah Kur'an'da müminlerin bu huzurlu ruh hallerini şöyle bildirmektedir:

    "Allah'ın Kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir." (Âl-i İmran, 3/170)

    "Derler ki: 'Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.' " (Fatır, 35/34)

    "Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir." (İnsan, 76/11)

    "Nimetin parıltılı sevincini sen onların yüzlerinde tanırsın." (Mutaffifin, 83/24)

    Daha önce de belirttiğimiz gibi, dünyada var olan hemen her şey imtihanın bir gereği olarak özellikle eksik ve kusurlu yaratılmıştır. Müminler dünyada karşılaştıkları tüm zorluk ve sıkıntılara güzel bir sabır gösterir, Allah'a tevekkül ederler. Peygamberimiz (asm) hadislerinde kişinin ancak cennete girdiğinde gerçek anlamda rahata kavuştuğunu haber vermiştir:

    "Ancak cennete giren rahata kavuşur." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 138/13)

    "Cennet ebedi bir ikamet halinde parıldayan bir nur, yaygın bir koku, çok iyi inşa edilmiş bir köşk, akan bir ırmak, olgun bir meyve, yeşillik, neşe, serinlik, tazelik mahallidir."
  • Çoğu zaman lisan-ı hâl, kimi zaman lisan-ı kal ile sorulan bir sorudur: "Öğretmenliğin mutlu eden, umut veren yönlerini anlattın hep. Peki, öğretmenliğin sıkıcı ve tahammül noktalarını zorlayan yönleri yok mudur hiç?"

    Yoğun ve yorgunluk dolu bir gündü. Bir yanda beni bekleyen onlarca iş, diğer yanda kendisiyle ilgilenmemi bekleyen kuzularım, öteki yanda çoğu zaman incir çekirdeğini dahi doldur(a)mayan nedenlerden dolayı oluşan disiplin sorunları, beri yanda sebeb-i hikmetini bir türlü çözemediğim fuzulî uğraşılar... Açıkcası çok bunalmıştım. Öğleye doğru, yorgunluğun ve yoğunluğun artmasına binaen, bahsettiğim halet-i ruhiyem daha da kötüleşti. Biraz ruhsal gerginlik, biraz fiziksel rahatsızlıktan olacak ki gezinme ihtiyacı hissettim..bir ara iki öğrencinin bana sarıldığını fark ettim. İlkokul kademesi oldukları için fark etmem güç olmuştu. :) Öğretmenim, hitabını bu kuzulardan duymak beni kendime getirmekle kalmamış, tüm sıkıntımı 10'dan 1'e indirmişti. Sahi, şu fani ve muvakkat dünyada, bizimle gelmeyeceği kesin ve mutlak hükümle bağlı olan bir şey için üzülmeye değer miydi?
    Sıkıntı ve kasvet dolu başlayan günümü; mutluluk ve huzur ile devam ettirme mutluluğunu yaşıyordum..okulun çıkış saatinde servise yetişmek için yürürken aynı iki öğrenciyle denk geldik. Sanki gizli bir güç bu güzelliği o an orada bulunup bana, esas vazifemi hatırlatmak için denk getirmişti. Sarıldılar hem de bütün saf ve masum sevgilerini ileterek..gitmem gerektiğini nasıl ifade edeceğimi düşünüyordum..aklıma ilk gelen cümleyi söyledim:
    -Şimdi gitmem gerekiyor ama sizi çok seviyorum. Bana dua edin, olur mu?
    -Dua edeceğiz öğretmenim.
    İznimi almıştım sonuda. :)
    İlerleyen saatlerde her zaman uğradığım kırtasiyeye doğru yürürken bir lise öğrencisine denk geldim. Elinde bir tartı aleti vardı. Sevecen bir sesle sordu:
    -Mahmud hocam, beni tanıdınız mı?
    -Siman yabancı değil.
    -Önceki okulunuzda öğrenciydim ben.
    -O yıl 5. sınıf idin. Şimdi lise öğrencisi olmuşsun..Maaşallah. Neler yapıyorsun bakalım?
    -Çalışıyorum hocam, gördüğünüz gibi.
    -Aferin.

    Gün bitmeye yakın idi..ben ise duygusal geçişlerin verdiği heyecan ile yorgun düşmüş ama sorulan sorunun cevabını bulmuştum: Evet, öğretmenlikte mutlu eden, huzur veren, umut veren güzellikler de vardır; öğretmenin ruhunu sıkan ve tahammül noktalarını zorlayan anlar da vardır. Kimi zaman pes etme noktasına gelen hatta öğretmenlikten soğuyan öğretmenler dahi vardır. Hatta diyebiliriz ki hiçbir öğretmen yoktur ki bu kutsal uğraşıda yaşadığı zorluklardan dolayı zaman zaman ruhsal gerginlikler ve umutsuz bocalamalar ile uğraşmamış olsun.
    Öğretmenlerim ve öğretmen arkadaşlarım! Ruhumuzu sıkan, tahammül noktalarımızı zorlayan hatta pes etme noktasına geldiğimiz anlarda dahi en tesirli, en güzel ve en kalıcı terapist öğrencilerimizdir.
    Yüreğimizin huzuru, geleceğe ışık ve umut olan öğrencilerimizle mutluluk ve başarı dolu olsun her lahzamız...
    Selam ve dua ile...

    Mahmud KARAKAŞ
    14 Aralık 2019
    ŞANLIURFA