Hem şimdi siz de o kadar yaşlısınız ki, artık siz Allah'ı düşüneceğinize, bırakın da Allah sizi düşünsün biraz. Onu görmek için kalktınız Mekke'ye kadar gittiniz, şimdi de, zahmet edip gelmek ona düşer. Ne den seksen beş yaşında evlenmeyecekmişsiniz?
Bir de bazı rahatlıklar ve doyumlar vardı. Dolu bir mide, tembel güneşin altında yatmak gibi şeyler çekilen bütün zahmetlerin, verilen bütün emeklerin karşılığıydı. Ayrıca bu zahmet ve emeklerin zaten bir de kendi karşılığı vardı. Hayatın dışavurumuydu bunlar ve hayat, kendini dışavurduğunda her zaman mutludur.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
"Ya ben yaşadığım hayatı anlayamadım ya da bu hayatın hiçbir değeri yoktu.
Sürekli hareketsizlik ve gamsızlık,zahmet çekmeden,can çekişmeden,kurulmayı unutulduğu için duran saat gibi biten bir ömür.
“Aç kalan cemaati kurnazca söylenmiş yalanlarla ve bol bol ağız kalabalığı yaparak dolandırdığınız için suçlanmıyorsunuz sadece, ölülerini sokaklarda bıraktığınız için de suçlanıyorsunuz. Dans eden köpeklermiş de rastgele ölüp kalmışlar sanki, daha da beteri, siz de merhamet edip bir zahmet görmüyorsunuz bile onları.“
“N’olmuş, bu mezarsız ölüleri örten koca gök var tepelerinde. Yıldızlarla dolu engin bir gök kubbeden daha güzel örtüyü nereden bulacaklardı?“ diye karşılık veriyor piskopos…
Gülüşlerimize dokunmalı kelimeler, ağlamalarımızda ıslanmalı, öfkemizde savrulmalı, nefretimizde can vermeli, insan kendisine zahmet etmeli.
Seninkilerin bir yaprağın ağacından düşer gibi düşmeye, kendine göre bu hayatı yaşamaya, hayatla baş etme yolunu bulmaya ihtiyacı var.
Herkes korkar ama senin kendine göre bu korkuyu yaşamaya, herkes acı çeker ama senin acılarını kendine göre yaşamaya ihtiyacın var. Kimi ağlarken kimi susar kimi bir ömür unutamazken kimi iki gün sonra hatırlamaz. İnsan en iyi kendisi anlatır yaşadıklarını.
Dünya harbinde DÜŞMAN'ın amacı yurdumuzu bölmek parçalamak ele geçirmek sömürgeleştirmek değil miydi?
Birinci Dünya Savaşı'nın son döneminde düşman savaştan sonra kurmak istediği düzeni herkesin anlayacağı şekilde açık seçik ilan etti. 5 Ocak 1918'de İngiltere Başbakanı Savaş Hedefleri deklarasyonunu yayınladı. Ondan üç gün sonra ABD Başkanı meşhur On Dört İlkesini açıkladı.
Türkiye'ye dair ikisinin söylediği neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır. A- Türkiye'nin nüfus çoğunluğu Türk olan kısmında sağlam, güçlü, güvenli (secure) bir devlet kurulmalıdır. B- Nüfusu Arap olan yerler Türkiye'den ayrılmalıdır ve bu yerlerin "serbestçe" gelişmesi için galip devletler gerekli idareyi kurmalıdır. C- Türkiye'nin kalkınması için gerekirse bir veya birkaç devlet yardımcı olmalıdır. D- Savaş esnasında Almanya'nın Türkiye'ye verdiği devasa krediler silinmelidir. E- İstanbul Türkiye'ye bırakılmalıdır. F- Boğazlar galip devletlerin kontrolünde uluslararası trafiğe açılmalıdır.
Hepsi bu. Arzu eden bakıp okuyabilir, Wilson's Fourteen Points veya Lloyd-George's War Aims Declaration diye ararsanız her yerden bulunur. Sonra da bir zahmet Lozan Antlaşmasını okuyun, aradaki yedi farkı bulun. Ben şahsen bulamıyorum.
Neden bu yolu seçtiler? Hep sanırdım ki Rusya'daki ihtilal yüzündendir; 1917'de Rusya'ya Bolşevikler iktidara geldi, ondan korktular. Rusların İstanbul'a çıkmasını, yahut Anadolu üzerinden Akdeniz'e sarkmasını en büyük tehlike olarak gördüler. O yüzden sağlam bir Türkiye istediler. Çokuluslu eski yapının yürümediği yüz seneden beri belliydi. Nereden tutsan elinde kalan o yamalı bohça yüzünden büyük devletler dört-beş kez birbiriyle savaşmanın eşiğine gelmişti. O yüzden yeni Türkiye'nin imparatorluk sevdasından vazgeçmesini şart koştular.
Şimdi ta 1911 yılında İstanbul'daki
Sayfa 72 - Liber Plus Yayınları / Örtmenim bu konular kitapta yazmıyor... / 12 Nisan 2009