şule uzundere, bir alıntı ekledi.
05 Şub 00:33 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Karamsarlık çok kolay, hatta zevkli, her yerde entelektüellerin madalyası ve tacı. Düşünen sınıfları çözüm aramaktan kurtarıyor. Tiyatro oyunlarındaki, şiirlerdeki, romanlardaki, sinemalardaki karanlık düşüncelere bakıp heyecanlanıyoruz. Şimdi de radyodaki yorumları dinleyip. İnsanlık şimdiye kadar asla bu kadar zengin, bu kadar sağlıklı, bu kadar uzun ömürlü olmadığına göre bu anlatılana neden güvenelim? Eğer savaşlarda ve doğum yaparken şimdiye kadar olduğundan çok daha az insan ölüyorsa ve hiçbirimiz bundan önce bilim yoluyla daha fazla bilgiye, daha faza gerçeğe bu kadar kolay ulaşamamış isek, neden güvenelim? Şefkat duygularımız- çocuklara, hayvanlara, başka dinlere, tanımadığımız uzak yabancılara- her gün kabarıyorsa? Yüz milyonlarca insan sefil bir yaşamdan kurtarılmışsa? Batı’da, yoksul sınıflar bile düzgün şehirlerarası yollarda dörtnala giden bir attan dört kat daha hızlı araba kullanırken müziğin büyüsüne kapılarak koltuklarına yaslanıyorsa? Suçiçeği, çocuk felci, kolera, kızamık, yüksek sayıdaki çocuk ölümleri, okuma-yazma bilmemek, idamlar ve devletin rutin hâle gelmiş işkencesi birçok ülkede yasaklanmışken? Yakın zamana kadar bu belalar her yerde görülüyordu. Güneç panelleri ve rüzgâr enerjisiyle çalışan çiftlikler, nükleer enerji ve henüz bilmediğimiz icatlar bizi karbondioksitin pisliğinden, GM ürünleri bizi kimyasal tarımın tahribatından ve en yoksulları da açlıktan kurtaracaksa? Bütün dünyada görülen şehirlere göç geniş arazileri çoraklaştıracaksa, doğum oranlarını düşürüp kadınları cahil köy eşrafının elinden kurtaracaksa? Caesear Agustus’u bir el işçisini kıskanacak duruma getirecek sıradan mucizelere ne demeli: Acısız diş hekimliği, elektrik ışığı, sevdiklerimizle anında temas, dünyada görüp görebileceği en iyi müzik, bir düzine kültürün mutfağı? Ayrıcalıklarla, tattığımız zevklerle gururlanıp duruyoruz ama yine de yakınıyoruz, şimdiye kadar yakınmayanlar da yakında başlar. Ruslara gelince, aynı şey Katolik İspanya için de söylenmişti. Ordularını sahillerimizde bekliyorduk. Çoğu şey gibi bu da olmadı. Birkaç kundaklama gemisi ve onların donanmasını İskoçya’nın kuzey ucundan dolaşmaya mecbur eden yararlı bir fırtına sayesinde mesele halloldu. İşlerin gidişatı bizi hep kaygılandıracak – bu da bilinçli olmanın ağır yeteneğine dâhil.

Fındık Kabuğu, Ian McEwan (Yapı Kredi Yayınları)Fındık Kabuğu, Ian McEwan (Yapı Kredi Yayınları)
Ömer Faruk Çetin, Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek'i inceledi.
 21 Haz 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

191 sayfalık bu eser, 20 farklı başlıktan oluşuyor. Her başlığın içeriği ise 7-8 sayfa civarında. Başlıklara ait içeriklerin uzatılmaması ve kısa olması ise okuyucu için bir avantaj durumunda. Gözümüzü korkutan, “burayı nasıl bitireceğim, başlarsam sonu gelmez” dedirten upuzun bölümlerin tercih edilmemesi, kitabın okunma süresini daha da kısaltıyor. Ayrıca kitapta kullanılan dil ve üslup ise gayet güzel. Kitabı, İlber Hoca karşınızda anlatıyormuş gibi okursanız, kitaptan zevk almamanız mümkün değil.

Kitap, konu ve bilgiler açısından ilgi çekici ve zengin bir içeriğe sahip. Peki hangi konulardan bahsediliyor? Kısaca sayarsak; İstanbul Tarihi, Mimar Sinan, Devşirme Sistemi, Osmanlı’da Aile Kurumu, Fatih Sultan Mehmet Han ve Fetih, Osmanlı Mutfağı, Seyahatnameler vb…

Tarih meraklılarına tavsiye edebileceğim bir eser...

Detaylı yazım aşağıdaki adrestedir
http://birikisatir.com/...i-yeniden-kesfetmek/

Şeyma Öztürk, bir alıntı ekledi.
31 May 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

"Nihayetinde bugünün insanı yemek yapmayı büyük bir külfet ve angarya olarak düşünüyor. Halbuki bilmiyorlar ki bu, özendiğimiz Batı kültüründe bir meziyettir. İyi yemek yapmak bir kültür göstergesidir. Herhangi bir entelektüelden çok daha fazla takdir edilen kişidir iyi bir aşçı. Zengin bir mutfakta yetiştiğimiz halde analarımız, ninelerimiz bu mutfağı tatbik ettikleri halde onların torunlarının kız veya erkek olsun bu külfetten kaçınmalarını bir kayıp olarak görmeliyiz."

Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek, İlber Ortaylı (Sayfa 82 - Timaş Yayınları)Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek, İlber Ortaylı (Sayfa 82 - Timaş Yayınları)
BestReader, bir alıntı ekledi.
02 May 2017 · İnceledi · 9/10 puan

Nihayetinde bugünün insanına yemek yapmayı büyük bir külfet ve angarya olarak düşünüyor. Halbuki bilmiyorlar ki bu, özendiğimiz batı kültüründe bir meziyettir. İyi yemek yapmak bir kültür göstergesidir. Herhangi bir entelektüelden çok daha fazla takdir edilen kişidir aşçı. Zengin bir mutfakta yetiştiğimiz halde analarımız, ninelerimiz bu mutfağı tatbik ettikleri halde onların torunlarının kız veya erkek olsun bu külfetten kaçınmalarını bir kayıp olarak görmeliyiz.

Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek, İlber Ortaylı (Sayfa 80)Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek, İlber Ortaylı (Sayfa 80)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
17 Mar 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Davet
Hobbitler bir sabah uyandıklarında, Bilbo'nun ön kapısının
güneyindeki büyük çayırın çadırlar için kullanılan ipler ve direklerle
dolu olduğunu gördüler. Yola doğru inen eğime özel bir giriş bölümü
kesilip açılmış, buraya geniş basamaklar ve büyük beyaz bir kapı yapılmıştı.
Çayırın yanında bulunan Çıkınsaçması Sırakovukları'ndaki
üç aile dört göz kesilmişti, hobbitlerin çoğu da onlara gıptayla bakıyordu.
Yaşlı Babalık Gamgee artık bahçede çalışıyor gibi yapmaktan bile vazgeçmişti.

Çadırlar yükselmeye başladı.
Çadırların arasında özellikle çok büyük bir çadır vardı;
o kadar büyüktü ki, çayırdaki ağaç olduğu gibi çadırın içinde kalıyor ve
tüm azametiyle bir köşede, şeref masasının başucunda yükseliyordu.
Bütün dallarına fenerler asılmıştı. Bir şey daha vardı ki bu ağaçtan da cazipti
(hobbitler için, tabii): Çayırın kuzey köşesine kurulmuş, muazzam
bir açık hava mutfağı. Çıkın Çıkmazı'na yerleşen cücelere ve
tüm o diğer tuhaf ahaliye ek olarak, bir de civardaki bütün han ve
aşevlerinden akın akın aşçılar gelmişti. Heyecan doruk noktasına vardı.

Sonra hava bulutlanıverdi. Bu, çarşamba günü olmuştu, partinin arifesinde.
Endişe korkunç bir boyuttaydı. Derken, perşembe günü, eylülün yirmi ikisi,
nihayet geldi çattı. Güneş yükseldi, bulutlar yok oldu, bayraklar çözüldü
ve eğlence başladı.

Bilbo Baggins buna bir davet demişti ama aslında birbirine harmanlanmış
bir eğlenti çeşitlemesiydi bu. Yakın civarda yaşayan hemen hemen
herkes çağrılmıştı. Kazara çok az birkaç kişi gözden kaçmıştı ama
her halükârda onlar da geldiğinden, bu pek bir şey değiştirmiyordu.
Shire'ın başka yerlerinden de birçok kişi çağırılmıştı; hatta sınırların dışından
bile birkaç kişi vardı. Bilbo davetlileri (ve fazlalıkları) bizzat kendisi,
yeni beyaz kapıda karşıladı. Girene çıkana –bu ikinciler, arkadan çıkıp
dolaşıp kapıdan tekrar girenler oluyordu– hediyeler dağıttı.
Hobbitler kendi yaşgünlerinde başkalarına hediye verirler.
Âdetlerine göre, pek pahalı, hele hele bu durumda olduğu gibi de
bol keseden hediyeler değildir verdikleri; ama fena bir sistem değildir bu.
Normalde Hobbitköy ve Subaşı'nda her gün birilerinin yaşgünüdür,
öyle ki bu yörelerdeki her hobbit, en az haftada bir, en azından
bir hediye alma şansına sahiptir. Yine de hediyelerden usanmazlar.

Bu sefer ise hediyeler olağanüstü güzellikteydi.
Hobbitçocuklar o kadar heyecanlandılar ki bir süre için az kalsın
yemek yemeyi bile unutuyorlardı. Benzerini ömürleri boyunca görmemiş
oldukları oyuncaklar vardı; hepsi çok güzel ve bazıları besbelli sihirli oyuncaklar. Hakikaten de oyuncakların birçoğu bir yıl önceden ısmarlanmış ve
ta Dağ ile Vadi'den gelmişti ve gerçek cüce işiydi.
Bütün konuklar tek tek karşılanıp, sonunda herkes kapıdan girince şarkılara,
danslara, müziğe, oyunlara ve elbette ki yiyecek ile içeceklere geçildi.
Üç ayrı resmi yemek vardı: Öğlen yemeği, beş çayı ve akşam yemeği.
Fakat öğlen yemeği ile beş çayını diğer zamanlardan ayıran tek özellik,
bu zamanlarda bütün konukların oturup birlikte yemek yemeleri idi.
Diğer zamanlarda ise –on birler öğününden, havai fişek gösterilerinin
başladığı altı buçuğa kadar mütemadiyen– sadece yiyip içen bir sürü kişi vardı.

Havai fişekler Gandalf'a aitti: Onları sadece getirmekle kalmamış,
bizzat kendisi tasarlayıp yapmıştı; ayrıca özel efektleri, kurgulu fişekleri
ve roket filolarını da kendisi ateşliyordu. Fakat bunların yanı sıra bir sürü fişek,
bonbon fişeği, kaynanazırıltıları, maytaplar, meşaleler, cücemumları,
elffıskiyeleri, gulyabanihomurtuları ve gökgümbürtüleri de cömertçe
dağıtılmıştı etrafa. Hepsi de muhteşemdi.
Gandalf'ın sanatı yaşıyla birlikte ilerlemişti doğrusu.

Kıvılcım saçan kuşların tatlı tatlı şakıyışlarını andıran roketler vardı.
Kara duman gövdeli yeşil ağaçlar vardı: Dalları, bütün bir baharın
bir anda fışkırışı gibi açıyor ve parlayan dallar, hayretler içindeki
hobbitlerin üzerine, ışık saçan ve yukarı doğru çevrilmiş yüzlere
değmeden hemen önce tatlı kokular salarak yok oluveren çiçekler döküyordu. Pırıldayarak ağaçların içine doğru uçan kelebek fıskiyeleri vardı;
yükselip kartal veya yelken açmış gemi veya uçan bir kuğu sürüsü
biçimi alan rengârenk alev sütunları vardı; kırmızı bir fırtına ve
bardaktan boşanırcasına yağan sarı bir yağmur vardı;
meydan muharebesinde savaşan bir ordunun haykırışı gibi bir haykırış ile
aniden havaya fırlayan ve tekrar yüzlerce kızgın yılan gibi tıslayarak
su içine düşen bir gümüş mızrak ormanı vardı.
Ve Bilbo'nun şerefine, son bir sürpriz daha vardı;
aynen Gandalf'ın umduğu gibi, hobbitleri aşırı derecede şaşırtan bir sürpriz...
Işıklar söndü. Büyük bir duman kütlesi yükseldi.
Bu kütle uzaktan görülen bir dağ biçimini aldı ve zirvesi parlamaya başladı.
Yeşil ve al alevler fışkırtıyordu. İçinden bir ejderha uçuverdi
– gerçek boyutta değil, ama korkunç derecede gerçeğe benzeyen
bir ejderha: Ağzından alevler yükseliyor, gözlerinde şimşekler çakıyordu;
bir kükreme duyuldu ve ejderha tam üç kez şimşek gibi kalabalığın
üzerinden geçti. Herkes başını eğdi, birçoğu da yüzükoyun yere kapandı.
Ejderha ekspres bir tren gibi gelip geçti, bir takla attı ve kulakları
sağır eden bir patlamayla Subaşı üzerinde infilak etti.

"Bu, akşam yemeği için bir işaret!" dedi Bilbo.
O sancı ile korkulu hava aniden yok oldu ve yüzükoyun yatmakta
olan hobbitler ayağa fırladılar. Herkese yetecek mükellef bir sofra vardı;
yani özel aile yemeğine çağrılmamış herkese. Bu özel davet, içinde
ağaç bulunan o büyük çadırda veriliyordu.
Davetli sayısı on iki düzine ile sınırlandırılmıştı
(Hobbitler tarafından bir Grosa denen sayıydı bu,
gerçi bu sayının kişi saymada kullanılması pek münasip sayılmazdı);
davetliler (Gandalf gibi) akraba olmayan birkaç özel dosta ilaveten,
Bilbo ve Frodo ile akrabalığı olan aileler arasından seçilmişti.
Konukların arasında, ebeveynlerin izniyle orada bulunan birçok
genç hobbit de vardı; çünkü hobbitler, geç yatma konusunda
çocuklarına müsamahalı davranırlar, özellikle de ucunda bedava
bir yemek imkânı varsa. Genç hobbitleri büyütmek için gerçekten
de bol yemek gereklidir.

Bagginslerle Boffinler, bir sürü de Took ile Brandybuck;
birkaç Grubb (Bilbo Baggins'in büyükannesi tarafından akrabaları),
birkaç Chubb (Took büyükbabasının akrabaları) ve Barınaklardan,
Toluklardan, Belkuşaklardan, Porsukevlerden, İyikişilerden,
Boynuzüfleyenlerden ve Ayağıkibirlilerden özenle seçilip davet edilmiş
bir grup vardı. Bunların bazıları Bilbo'nun sadece uzak akrabalarıydı
ve bazıları Shire'ın uzak köşelerinde oturuyor olduklarından
Hobbitköy'e daha önce hemen hemen hiç gelmemişlerdi.
Torbaköylü Bagginsler de unutulmamıştı.
Otho ile karısı Lobelia da davetteydi.
Bilbo'dan hoşlanmaz, Frodo'yu hiç sevmezlerdi ama davetiye hem
yaldızlı kalemle yazılmıştı, hem de o kadar şaşaalıydı ki bu davetiyenin
geri çevrilemeyeceğini düşünmüşlerdi. Ayrıca kuzenleri Bilbo,
geçen yıllar içinde yemek konusunda son derecede ustalaşmış ve
sofrası da etrafa ün salmıştı doğrusu.

Yüz kırk dört davetlinin hepsi, her ne kadar evsahibinin
(kaçınılmaz bir şey olan) yemek sonrası nutkundan korkuyorlarsa da,
hoş bir davet beklentisi içindeydi. Nutkuna şiir dediği şeylerden
parçalar katma eğilimi vardı Bilbo'nun; bazen de, bir iki kadehten sonra,
esrarengiz gezisinin saçma sapan maceralarından bahsetmeye başlardı.
Davetliler hayal kırıklığına uğramadılar: Son derece hoş bir ziyafet,
hatta çok dolu bir eğlenceydi: Zengin, bereketli, çeşitli ve uzun
süreli bir eğlence. Daveti takip eden haftalarda bütün civardaki
erzak alım-satımı hemen hemen durdu; fakat etraftaki dükkânların,
kilerlerin ve depoların çoğunun stoğunu Bilbo'nun yemek servisi tüketmiş
olduğu için buna önem veren olmadı.

Ziyafetten sonra, (ya da hemen hemen ziyafetten sonra) Nutuk başladı.
Mamafih misafirlerin çoğu artık o latif aşamadaydı;
yani "köşeleri doldurma" adını taktıkları hoşgörülü bir havaya girmişlerdi.
En sevdikleri içkilerini yudumluyor, en sevdikleri yemeklerden
çöpleniyorlardı; korkularını unutmuşlardı.
Her şeyi dinlemeye ve her nokta işaretinde tezahürat etmeye hazırdılar.

Sevgili millet, diye başladı Bilbo bulunduğu yerde ayağa kalkarak.
"Konuş! Konuş! Konuş!" diye bağırdı herkes ve bunu koro halinde
tekrarlamaya devam etti; belli ki kendi sözlerine kendileri kulak asmıyordu.
Bilbo yerini terk etti, gidip ışıklandırılmış ağacın altındaki bir sandalyenin
üzerine çıktı. Lambaların ışığı Bilbo'nun gülümseyen yüzüne düşüyordu;
işlemeli ipek yeleğindeki altın düğmeler parlamaktaydı.
Bir eli havada, diğerini pantolonunun cebine sokmuş, ayakta,
herkesin görebileceği bir yerdeydi.

Aziz Bagginsler ve Boffinler, diye yeniden başladı, ve
aziz Tooklar, Brandybucklar, Grubblar, Chubblar, Barınaklar,
Boynuzüfleyenler, Toluklar, Belkuşaklar, İyikişiler, Porsukevler ve
Ayağıkibirliler. "AyakLARıkibirliler!" diye bağırdı yaşlıca bir hobbit
çadırın arkasından. Adı elbette ki Ayağıkibirli idi ve tam adının hobbitiydi;
ayakları hem büyük, hem de fevkalade tüylüydü ve her ikisi
birden masanın üzerinde duruyordu. Ayağıkibirliler, diye tekrarladı Bilbo.
Aynı zamanda, nihayet Çıkın Çıkmazı'na tekrar hoşgeldiniz diyebildiğim
iyi yürekli Torbaköylü Baggins'lerim.
Bugün benim yüz on birinci doğum günüm:
Bugün yüz on bir yaşındayım! "Yaşasın! Yaşasın! Daha nice yıllara!"
diye bağırıp masaları neşe içinde yumrukladılar.

Bilbo harika gidiyordu doğrusu. Bu, tam onların hoşuna giden cinsten bir şeydi:
Açık seçik ve kısa. Umarım hepiniz en az benim kadar eğleniyorsunuzdur.
Kulakları sağır eden bir tezahürat. Evet (ve hayır) haykırışları.
Borazan, boru, flüt ve diğer müzik aletlerinin gürültüleri.
Çadırda, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi bir sürü genç hobbit mevcuttu.
Yüzlerce müzikli fişek dağıtılmıştı. Fişeklerin birçoğunun üzerinde
VADİ işareti vardı; bu hobbitlerin çoğu için bir şey ifade etmiyordu
ama hepsi bunların fevkalade oldukları konusunda hemfikirdi.
Fişeklerde müzik aletleri saklıydı, küçük ama mükemmel yapılmış,
büyüleyici ezgilere sahip müzik aletleri. Hatta bir köşede genç Tooklar'ın
ve Brandybucklar'ın bir kısmı, (zaten gerekli olan şeyleri açık seçik
bir şekilde söylemiş olduğuna göre) Bilbo Amca'nın sözünün bittiğini
zannederek ani bir ilhamla bir orkestra kurmuş, canlı bir dans ezgisine
başlamışlardı. Efendi Everard Took ile Bayan Melilot Brandybuck
ellerinde zillerle bir masanın üzerine çıkarak Coşkuhalkası'nı
oynamaya koyuldular: Güzel, ama ziyadesiyle de hareketli bir danstı bu.

Fakat Bilbo sözünü tamamlamamıştı. Yakınındaki bir küçüğün
elinden borusunu kaparak üç kere baykuş gibi öttürdü.
Gürültü yatıştı. Sizi çok tutmayacağım, diye haykırdı.
Bütün meclisten bir alkıştır koptu. Sizleri belli bir Amaç için bir araya topladım.
Bunu söyleyiş tarzındaki bir şey, oradakiler üzerinde bir etki yaratmıştı.
Hemen hemen tam bir sessizlik hâkim oldu etrafa; bir iki Took da
kulaklarını diktiler.Aslında üç ayrı Amaç nedeniyle!

Her şeyden önce, hepinizden ne kadar çok hoşlandığımı,
yüz on bir yılın böylesine mükemmel ve şayanı takdir hobbitler arasında
yaşamak için çok kısa bir süre olduğunu söylemek için.
Müthiş bir onay galeyanı. İçinizden en az yarısını, arzuladığımın yarısı kadar
bile tanımıyorum; ve yarınızdan azını hak ettiğinizin ancak yarısı kadar
sevebiliyorum. Bu pek beklenmeyen ve biraz da anlaması zor bir şeydi.
Orada burada birkaç alkış sesi oldu ama çoğunluk ne dendiğini ve
bunun bir kompliman olup olmadığını çıkartmaya çalışıyordu.

İkinci amacım, yaşgünümü kutlamaktı. Tekrar tezahürat.
Aslında yaşgünüMÜZÜ demeliyim. Çünkü elbette, bugün varisim
ve yeğenim Frodo'nun da yaşgünü. Bugün rüştüne ve
veraset hakkına erişiyor. Yaşlılar tarafından birkaç ilgisiz alkış;
gençler tarafından da "Frodo! Frodo! Bizim kerata Frodo!" haykırışları.
Torbaköylü Bagginsler ise kaşlarını çatarak "veraset hakkına erişiyor"
ile neyin kastedildiğini düşünmeye koyulmuştu.

İkimiz birlikte yüz kırk dört sayısına ulaşıyoruz.
Sizin sayınız da bu harikulade toplama uysun diye ayarlandı:
Affınıza sığınarak, bir Grosa. Hiç tezahürat yok. Bu maskaralıktı.
Konukların birçoğu, özellikle de Torbaköylü Bagginsler, belli ki,
aynı bir paketteki mallar gibi gerekli olan sayıyı tamamlamak
için çağırıldıklarını düşünerek alınmışlardı.
"Bir Grosa ha! Terbiyesizce bir tabir."

Aynı zamanda, eğer fi tarihine değinmeme müsaade buyurursanız,
bugün benim bir varilin içinde Uzun Göl'deki Esgaroth'a varışımın
yıldönümü; gerçi o zaman yaşgünüm olduğu gerçeği aklımdan çıkmıştı.
O zamanlar sadece elli bir yaşındaydım ve yaşgünleri o kadar
önemli gelmiyordu bana. Gene de, ziyafet mükemmeldi,
o zamanlar çok üşütmüş olduğum ve sadece "tok teşekkür ederib,"
diyebildiğim halde bunu hatırlıyorum. Şimdi bunu daha düzgün
bir biçimde tekrarlayabilirim: Verdiğim bu küçük ziyafete geldiğiniz
için çok teşekkür ederim. İnatçı bir sessizlik.

Hepsi artık bir şarkı veya bir çeşit şiirin an meselesi olmasından
korkuyor ve sıkılıyordu. Neden konuşmayı bırakıp, onun sağlığına
içmelerine izin vermiyordu sanki? Fakat Bilbo ne şarkı söyledi,
ne de şiir okudu. Bir an için durdu.

Üçüncüsü ve sonuncusu, dedi, bir şey İLAN edeceğim.
İlan sözcüğünü o kadar yüksek sesle ve o kadar ani söylemişti ki,
ayakta durabilecek kadar ayık olan herkes yerinde dikildi.
Daha önce de söylemiş olduğum gibi yüz on bir yıl
sizlerin arasında geçirmek için kısa bir süre olduğu halde
bunun SON olduğunu bildirmekten müteessirim.
Gidiyorum. ŞİMDİ ayrılıyorum. HOŞÇA KALIN!

Yüzüklerin Efendisi - I - Yüzük Kardeşliği, J. R. R. Tolkien (Metis Yayınları - The Fellowship of the Ring)Yüzüklerin Efendisi - I - Yüzük Kardeşliği, J. R. R. Tolkien (Metis Yayınları - The Fellowship of the Ring)

Geçtiğimiz hafta İstanbul Şehir Tiyatroları'nda, Vasıf Öngören'in 1977'de yazdığı ve şu anda kızı Aslı Öngören yönetimindeki "Zengin Mutfağı" isimli oyunu izleme fırsatım oldu.
Oyun, 1970 yılının haziran aylarında gerçekleşen işçi eylemi esnasında, zengin bir fabrikatörün konağının mutfağında geçmektedir. Konağın aşçısı olan Lütfü Pehlivan'ın etrafında gelişen bir hikayedir.
Senaryo çok iyi, ses/ışık/sahne harika ama oyunculuklar gerçekten muhteşemdi.
Oyun, 1978 yılında Fatih’te İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncuları tarafından prova edilirken oyunculara bir bombalı saldırı gerçekleşmiş ve saldırı sonucunda Fatih Şehir Tiyatrosu’nun yan sahnesi havaya uçmuş. Bir seyirci protestosuna beniö gittiğim oyunda da şahit oldum:)
Kesinlikle gidilip görülmesi gereken, yakın tarihimize ışık tutan keyifli bir oyun.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Zengin_Mutfağı

http://www.ibb.gov.tr/...Oyun.aspx?oyunid=413

Kitap yalnızca, Böğürtlen Kışı'ı inceledi.
27 Kas 2015 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Sarah Jio okumaktan zevk aldığım yazarlardan; hem ağlatan hem güldüren hem de hüzünlendiren bir kaleme sahip, mutfağı kalabalık yazarlardan her türlü çeşniyi sunuyor bize...
Bu kitabında da bize sevgilerin en büyüğünü, vazgeçilmezini evlat sevgisini sunmuş,öyle tatlı bir acıyla anlatmış ki okuyucuyu içine sokmuş tıpkı Vera gibi düşünmeye,Claire gibi acımaya başlıyorsunuz sizde...1900 başlangıçlarında ki Avrupa'nın fakirliğini, keşmekeşliğini gözler önüne sermesi zengin ailelerin bencilliğini, Josephine nin kötülüğünü, Vera 'nın aşkını öyle güzel anlatmış ki ben de kitabın içinde yaşadım diyebiliriz.
Ancak bir kaç tane Sarah Jio kitabı okumanın azizliğine uğrayarak sonucu malesef kitabın ortalarında tahmin ettim hem de bütün açıklığı ile benim gibi başına gelen oldumu bilemiyorum ama benim başıma geldi.Eğer sonucu tahmin etmem dışında ki beklentilerimi özetleyecek olursak bir anne olarak sakın benim başıma gelmesin diye dua ederek,kocaman duygu yoğunluğu ile okudum ve çok büyük bir zevk aldım tavsiye ederim sizde okuyun duygulanın derim:)