• Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993'te Ankara'da Karlı Sokak'taki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu suikasta kurban giderek yaşamını yitirdi. Bugün hala cinayetin failleri yakalanamamıştır. Uğur Mumcu arkasından bir çok yazı ve kitap bırakmıştır. Türkiye'nin en önemli gazetecileri arasında yer almıştır. İşte usta gazetecinin hayatı; Uğur Mumcu tam 27 yıl önce faili meçhul bir cinayete kurban gitti.. Evinin önündeki arabasına konan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitiren Uğur Mumcu birçok önemli habere imza atmış ve toplumda farkındalık yaratmıştı. Suikast ile ilgili olay yerinde yapılan incelemeler sonucunda uzmanların hiçbir delil bulamadığı, patlama sonucu etrafa dağılan delilerin ortadan kaldırıldığı iddia edildi. Uğur Mumcu 22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de doğmuştur. Eşi Şükran Güldal Mumcu (Homan) ile olan evliliğinden bir oğlu (Özgür) ve bir kızı (Özge) olmuştur. Uğur Mumcu anısına ailesi tarafından Ekim 1994’te Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı adında bir vakıf kurulmuştur.
    Eşi Şükran Güldal Mumcu, 23. Dönem TBMM’ye İzmir Milletvekili olarak girmiş ve 10 Ağustos 2007 – 7 Haziran 2015 tarihleri arasında TBMM Başkanvekilliği görevini yürütmüştür. Ağabeyi İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Ceyhan Mumcu’nun Uğur Mumcu ile ilgili röportajlarının bir kısmı Kardeşim Uğur Mumcu adıyla bir kitapta toplanmıştır. İlkokulu Ankara Devrim İlkokulunda ve ortaokulu Ankara Bahçelievler Deneme Lisesinde okumuştur. 1961’de başladığı üniversite eğitimini avukat olmak üzere başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1965’te tamamlamıştır. Henüz öğrenciyken 26 Ağustos 1962'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü’nü almıştır. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı olarak çalışmıştır. Yeni Ortam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Uğur Mumcu, 1975'ten itibaren Cumhuriyet'te “Gözlem” başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda Anka Ajansında çalışmaktaydı. 1975 Mart’ında makalelerinden oluşan Suçlular ve Güçlüler adlı kitabını yayınladı. Aynı yıl, Altan Öymen’le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in hayalî mobilya ihracatını konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitabı yayınlandı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. “Gözlem” başlıklı köşesinde 1991 yılının kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 1977'de Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe kitapları yayımlandı. Ertesi yıl, Sakıncalı Piyade adlı yapıtını Rutkay Aziz ile birlikte tiyatroya uyarladı. Oyunu Ankara Sanat Tiyatrosunda tam 700 kere sahneledi. 1978'de, ünlünün yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini, bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı “Büyüklerimiz” yayımlandı.
    1981'de terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak için yazdığı Silah Kaçakçılığı ve Terör yayımlandı. Aynı yıl, Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı öldürme girişiminden sonra Ağca üzerine inceleme ve araştırmalarını yoğunlaştırdı. Türkiye’de terör olaylarının artması nedeniyle 1979 yılında 12 Mart dönemi öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı Çıkmaz Sokak'ı yayımladı.
    1982'de Ağca Dosyası, ardından Terörsüz Özgürlük adlı makale derlemesi yayımlandı. 1983 yılında Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. 1984 yılında Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan, ancak Kenan Evren’in imzalayanları “vatan hainliği” ile suçlayarak dava açtığı Aydınlar Dilekçesi’nin hazırlanmasına katıldı; 12 Eylül döneminde aydınlara yapılan işkenceyi anlatan Sakıncasız adlı oyunu yazdı; Papa-Mafya-Ağca kitabını yayımladı.
    1987'de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve 12 Eylül adlı kitapları; 1991'de en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925 yayımlandı. 1991 yılında İlhan Selçuk ve yaklaşık seksen Cumhuriyet gazetesi çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat–3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet gazetesinde yazan Mumcu, Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992’de Cumhuriyet’e döndü. Mumcu, 7 Ocak 1993 tarihinde “Mossad ve Barzani” isimli bir yazı yazdı. Bu yazısında Barzani, CIA ve Mossad arasındaki bağlantılara değindi ve yazısını şöyle bitirdi:

    “Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?” Yoksa CIA ve MOSSAD, anti-emperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”
    8 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki Ültimatom başlıklı yazısında ise yakında yayınlayacağı kitabında istihbarat örgütleri ile Kürt milliyetçileri arasındaki bağlantıları açıklayacağını yazmıştı. Kardeşi İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ceyhan Mumcu, cinayetten önce Uğur Mumcu’nun İsrail elçisiyle görüşme yaptığını basına gönderdiği açıklamada yazmıştı.

    Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 tarihinde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmeden önce polis-mafya-siyaset ağının derin boyutlarını araştırmaktaydı. Öldürülme sebebi olarak Abdullah Öcalan’ın bir müddet Millî İstihbarat Teşkilatı için çalıştığını araştırması iddia edilmektedir.. Uğur Mumcu’nun hafızalardan asla silinmemesi gereken cümleleri:

    “Ben Atatürkçüyüm. Ben, Cumhuriyetçiyim.. Ben antiemperyalistim. Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben insan hakları savunucuyum. Ben, terörün karşısındayım. Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. sabaha dek, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır”

    “Cemaatlere, tarikatlara giren çocuklar 30 sene sonra general olacaklar Cumhuriyete karşı ayaklanacaklar""Gerçekte vicdan özgürlüğü, gerçekte demokrasi laik toplumda meydana gelir"

    Çünkü anti-laik toplumda dince kutsal sayılan kavramlar, siyasal amaçlar için her gün sömürülür. ya da Türkiye’de olduğu gibi Arap sermayesi tarafından Türkiye’de kurulan banka sistemlerinde olduğu gibi mali çıkarlar açısından sömürülür. Bu bir sömürüdür. Mustafa Kemal de dinin gerçek yerine oturtulması, Allah ile kul arasında bir kutsal duygu olarak korunması amacıyla laikliği getirmiştir. İngiliz emperyalizminin, Arap kapitülasyonunun aracı olmaması ve ve siyasi sömürü aracı olmaması için”

    “Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım
    unutma bizi.. Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi..”


    OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER..

    Uğur Mumcu
  • – “Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum.” Bu sözler, sosyalizm ve kadın özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir bütün olduğunu söyleyen Clara Zetkin’e ait. Nazilerin karanlığı yaşatacağı Almanya’da dünyaya gelen Clara, hiçbir dönem revizyonist politikalara tamah etmeyerek, sosyalist ve feminist mücadelenin köklerini saldı dünyaya.

    Clara Zetkin 5 Temmuz 1857’de Almanya’nın Saksonya eyaletinde dünyaya geldi.

    Temel eğitimini yaşadıkları köyde babasından alan Clara, ardından Kız Öğretmen Okulu’nda eğitim gördü.

    Burada İngilizce, İtalyanca ve Fransızca öğrenen Clara aynı zamanda Fransız Devrimi sonrası yazarları okuyup, fikirlerini incelemeye başladı.

    Yıllar sonra ise Papa’ya karşı ayaklandıkları için ateşe atılarak yakılan insanların anlatıldığı bir hikâye okuduğunu ve bundan çok etkilendiğini söyledi.

    Bu hikayenin kendisinde yarattığı etkiyi de şöyle anlattı: “O kitaplardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim.”



    Clara’nın eğitim gördüğü okulun yöneticiliğini dönemin önemli kadın hakları savunucularından Auguste Schmidt üstleniyordu. Bu içinde bulunduğu çevre Clara’nın düşüncelerinin şekillenmesinde etkili oldu. Lakin Schmidt ve içinde bulunduğu kadın hareketi mevcut sistem içerisinde kadınların erkekler ile aynı haklara sahip olmasını talep ediyordu. Clara bu noktada onlardan farklı düşündüğünü fark etti. O hem erkek egemen sistemi hem de burjuvaziyi reddediyordu. Ve mevcut sistem içerisinde kadınların tam anlamıyla özgürleşmesi mümkün değildi. Bu gerçeklikle yoğurdu politik bilincini.

    Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ekonomik sömürünün bir sonucu olarak gören Clara, bir konuşmasında şunları söyledi:

    “Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler… Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Sadece sosyalist toplumda, kadınların işçiler gibi haklarının tam sahibi olması mümkündür.”

    Clara burada Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile ilişki kurmaya başladı ve aynı zamanda Rusyalı devrimcilerle de tanıştı. Bunlardan biri de hayatını birleştireceği Ossip Zetkin’di.

    Savaş karşıtı görüşlerinden dolayı defalarca tutuklandı.

    Sosyalist ve kadın hareketinin bir öznesi haline gelen Clara, Otto von Bismarck’ın 1878`de sosyalist faaliyetleri yasaklayan bir yasa çıkarması üzerine, 1882’de Zürih’e, daha sonra da Paris’e gitmek zorunda kaldı.

    Paris sürgünü
    Clara, Paris’te Ossip ile resmi olarak evlenmedi ancak ölene kadar beraber oldular. Çiftin biri 1883, diğeri 1885 yıllarında olmak üzere Maksim ve Kostya isminde iki oğlu dünyaya geldi. Ancak burada yoksulluk içinde yaşıyorlardı.

    Bir süre sonra tüberküloz hastalığına yakalanan Clara, Almanya’ya ailesinin yanına döndü. İyileştikten sonra ise Paris’e geri döndü.

    Clara çocukları ile
    Clara burada sadece Rus, Alman ve Fransız sosyalistleriyle değil, İspanya, İtalya, Avusturya ve İngiltere sosyalistleriyle de temas kurdu. Bu dönemde Clara, uluslararası emek hareketi hakkında geniş bilgi birikimine sahip oldu.

    1891den 1917ye kadar SDP`nin kadın gazetesi ‘Eşitlik’in editörlüğünü yapan Clara, gazetenin tepeden tırnağa her köşesine emeğini akıttı.

    Sosyalizm ve kadın
    Lenin ve Rosa Luxemburg ile dost olan Clara, Lenin ile 1920’de “Kadın Sorunu” üzerine bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşme notları Lenin’in kaleme aldığı kitapta okuyucu ile de buluştu.

    Clara, Rosa ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’na karşı ilk Uluslararası Kadın Konferansı’nı düzenledi.

    Almanya’daki sendikaları uluslararası örgütlerle ilişkilendirmeye ve yüzlerce konuşmaya ek olarak grev fonları düzenlemeye yardımcı oldu.

    Kadın işçilerin sorunlarını diledi, onlarla birlikte bir mücadele ağı ördü.

    Clara topluluk önünde konuşmaktan çekiniyordu o zamanlar. Dünya üzerindeki birçok kadının yaşadığı çekimserlik gibi. Kendini keşfi ve güveniyle birlikte attı bu korkuyu üzerinden ve başladı anlatmaya kadınların derdini, önce yoldaşlarına sonra tüm dünyaya…



    1910’da Kopenhag’da yapılan ikinci konferansta Clara, Sosyalist Enternasyonal’in 1 Mayıs Uluslararası İşçi Bayramı’nı nasıl yaptığıyla ilgili referans verdi ve işçi sınıfı kadınları tarafından organize edilen militan gösterilerden ilham aldığını söyledi.

    Clara, 1889’da Paris’teki İkinci Uluslararası Kongreye katılan sekiz kadın delegeden biriydi. Ve burada kurucu kongrede kadın hakkındaki görüşlerini sundu.

    8 Mart’ın doğuşu

    27 Ağustos 1910’ta düzenlenen 2. Enternasyonel’e bağlı kadın toplantısında Clara Zetkin, dokuma fabrikası yangınında ölen işçi kadınlar anısına 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirdi ve bu öneri oy birliği ile kabul edildi.

    Kadınların sosyalist bir harekette dahi erkek egemenliğine karşı mücadele etmek zorunda kaldığını çok iyi bilen Clara, bunu şu sözlerle anlattı:

    “Erkeğin desteği olmadan. Evet, hatta genellikle erkeklerin iradesine karşın, kadınlar sosyalist bayrak altına girmişlerdir… Fakat onlar şimdi bu bayrak altında duruyorlar ve burada kalacaklar! Burada özgürlükleri için, eşit haklara sahip insan olarak kabul edilmeleri için savaşıyorlar. Sosyalist işçi partisi ile el ele yürüyerek savaşın tüm zorluğuna ve gerektirdiği özverilere katılmaya hazır oldukları gibi, zaferden sonra da elde ettikleri tüm hakları korumaya kesin kararlıdırlar.”

    Bir devrim savaşçısı
    Clara, Birinci Dünya Savaşı başladığında SPD’nin Almanya’nın emperyalist tutumunu ve askeri faaliyetlerini kınamasını istedi. Parti hükümeti desteklemek için oy kullandığında Clara editör olarak görev aldığı gazetede bir yazı kaleme aldı. Ardından Parti tarafından bu görevinden alındı. Bunun üzerine kendisi gibi düşünenlerle birlikte SPD’den ayrıldı.

    Revizyonist bir çizgi izlemeye başlayan SPD ile yolunu ayıran Clara, Rosa Luxsemburg ile beraber ilerde Almanya Komünist Partisi’ne dönüşecek Sprataküs Birliği’nin kurulmasında rol oynadı ve mücadelesini burada sürdürdü.

    Clara ile Rosa
    Siyasi faaliyetleri aktif bir biçimde devam ederken Clara, 1889 yılında hayat arkadaşı Ossip Zetkin’i kaybetti.

    Ossip’in ardından bir arkadaşına yazdığı mektupta yaşadığı üzüntüyü ve bununla nasıl mücadele ettiğini şu sözlerle anlattı:

    “Sanki benim hayatım da durmuştu. O zaman sadece çocuklarım uğruna hayata geri döndüm; ve tam adını koyarsak, sosyalist devrim savaşçısı bir kadın olarak verdiğim uğraş sayesinde.”

    Clara, erkeklerden daha düşük ücretler ile çalıştırılan kadın işçiler için de mücadele etmiş, bu sonucun kapitalizm ile ilişkisini şöyle açıklamıştı:

    “Kadın işçiliğini özellikle kapitalistlere çekici kılan şey, yalnızca düşük fiyatı değil, aynı zamanda kadınların daha fazla boyun eğmesiydi. Kapitalistler, aşağıdaki iki faktör üzerinde spekülasyonlar yaptılar: Kadın işçinin mümkün olduğu kadar kötü bir şekilde ödenmesi ve kadın işçilerinin rekabetinin mümkün olduğu kadar erkek işçi ücretlerinin düşürülmesi için kullanılması gerektiği gibi, kapitalistler de çocuk işçiliğini kadın ücretlerini ve makinelerin işlerini baskı altına almak için kullanıyorlar.”

    Clara 1899’da ressam Georg Friedrich Zundel ile evlendi. I. Dünya Savaşı sırasında parçalanmaya başlayan evlilik 1927’de boşanma ile sonuçlandı.

    Sovyetler’de yeni hayat


    Alman Komünist Partisi’nin yasaklanmasını takiben, 1933 yılının Şubat ayında Rusya Parlamento binasının yakılmasının (Reichstag Yangını olarak bilinir) ardından, Clara Sovyetler Birliği’ne taşındı.

    Clara burada kurduğu yeni hayatına dair hissettiklerini şu sözlerle anlatıyordu:

    “Her şey beni Rusya’ya çekiyor. Rusların arasında yeni vatanımı buldum, politik açıdan, insanlık açısından, onların arasında sonuna kadar çalışmak ve savaşmak istiyorum.”

    1932’de partinin en eski üyesi olan Clara Meclis’te Hitler’e ve Almanya’da Nazizmin yükselişine karşı konuşmalar yaptı.

    Uluslararası devrim ve kadın özgürlük hareketinin bir simgesi haline gelen Clara, faşist ideolojinim tüm sınıf çelişkilerinin ve sınıf çıkarlarının üzerinde ulus ve devleti yükselttiğini vurguladı.

    Clara bu konuşmasından 1 yıl sonra kalp krizi geçirerek Rusya’da yaşamını yitirdi.

    Clara’nın öncülük ettiği 8 Mart olmak üzere kadınların üzerindeki etkisi hala devam ediyor, hem de Almanya’dan Orta Doğu’ya değin.

    https://gazetekarinca.com/...minist-clara-zetkin/
  • Amerika’da idam edilen Yahudi sendikacılar anısına “miladi” 1 Mayıs tarihi işçi bayramı ilan edilmiş, İbrahim’e meleklerin kurban getirmesi anısına “hicri” 10 Zilhicce kurban bayramı ilan edilmiş; fakat çağ açıp çağ kapamak gibi bütün dünyanın kaderine etki etmiş, dolayısıyla bunlardan daha mühim olan, Atilla’nın ya da Fatih’in zaferleri hiçbir anlam ifade etmemiştir.
  • 1) Arnolfini’nin Evlenmesi.
    Jan Van Eyck ArnolfiniJan Van Eyck – 1389-1441 – HOLLANDA
    Sanatçının bu resmi tarihi açıdan da bir ilk olma özelliğine sahip. Bu tablo, evlenme anının resmedilmesi nedeniyle, bir nevi ‘evlilik cüzdanı’ niteliğinde. Eseri bu kadar önemli kılan detay ise ayna. Duvardaki ayna, müthiş bir akis tekniğiyle anı derinleştirmek için kullanılmış. Aynaya dikkatlice bakıldığında, Van Eyck’ın da resmin içinde olduğu görülür. Ressam, kendini ‘an’a dâhil ederek, resim sanatına farklı bir boyut kazandırdı.

    2) TUIN DER LUSTEN – Zevkler Bahçesi.
    Hieronymus Bosch – 1450-1516 – HOLLANDA
    Sanatçı bu eserinde bütün kuralları yıkarcasına resmettiği çıplak insanların keyifli anlarını, fantastik bir öykü içinde verir. Tabloda, bir yanda dünya nimetlerinden zevk alan insanlar, diğer yanda günahları yüzünden cezalandırılanlar dikkat çeker. Tablo aynı zamanda Orta Çağ insanında hakim olan karabasan ve ölüm düşüncesine de vurgu yapmaktadır.

    3) BIRTH OF VENUS – Venüs’ün Doğuşu.
    Sandro Botticelli – 1445-1510 – İTALYA
    Sanatçı 1485’te yaptığı ‘Venüs’ün Doğuşu’ adlı eseriyle, kariyerinde üst basamaklara tırmanmıştır. Yapıtta, tanrıça Venüs’ün bir deniz kabuğundan doğduğu ve çıplak güzelliğiyle etrafındakileri büyülediği an resmedilir. Botticelli’nin Venüs tasviri, diğer sanatçılardan farklı olarak biraz erotiktir. Göğsünü ve cinsel organını tam kapatamamış olması dikkat çekicidir. Bu kapatma biçimi sonra birçok heykeltraş tarafından taklit edildi. Sanatçının diğer eserlerinden bazılarının yakıldığı, ancak yasak olmasına rağmen pagan etkisi taşıdığı açıkça görülen bu eserine dokunulmadığı bilinir.

    4) MONA LISA.
    Leonardo Da Vinci – 1452-1519 – İTALYA Mona-Lisa.
    1503-1506 yılları arasında yapılan Mona Lisa’nın yüzündeki hem mutlu hem de hüzünlü ifadenin sırrı, bugün bile tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Portrede oturur halde görünen Lisa Gherardini sfumoto tekniğiyle (renk ve tonlar arasında yumuşak geçişleri sağlayan gölgeleme yöntemi) resmedilmiştir. Bu tekniği ilk kez da Vinci kullanmıştır.

    5) SCHOOL OF ATHENS – Atina Okulu.
    Raffaello Sanzio – 1483-1520 – İTALYA
    Raffaello, kariyerindeki en önemli eseri ‘Atina Okulu’ freskinde, eski Yunan filozoflarını tasvir eder. Tam ortada yan yana Eflatun, Aristo ve Sokrates bulunur. İdealar dünyasından mutlak düşünceye kadar felsefenin büyük argümanlarının içinde saklandığı eserde ressam, sanat çevresine rüştünü ispat etmiştir.

    6) CREATION OF ADAM – Adem’in Yaratılışı.
    Michelangelo Buonarroti – 1475-1564 – İTALYA
    Kendini heykeltıraş olarak tanımlayan Michelangelo’nun en önemli eserlerinden ‘Adem’in Yaratılışı’, yaratılış efsanesindeki büyük ayrılmayı ve birbirine ancak parmak ucu kadar yakın ama bir o kadar ayrı düşmüş Tanrı ve Adem’in hikâyesini konu alır. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın Adem’e hayat üflemesinin betimlendiği sahnede, birbirine değen işaret parmakları, Tanrı’nın Adem’i kendi suretinden yarattığına gönderme yapar.

    7) THE NIGHT WATCH – Gece Bekçileri.
    Harmensz van Rijn Rembrandt – 1606-1669 – HOLLANDA
    Yüzbaşı Frans Banning Cocq ve Teğmen Willem van Ruytenbuch komutasındaki şehir muhafızlarının gece devriyesinin anlatıldığı tablonun en önemli özelliği, ışık oyunları sayesinde esrarlı bir hava yaratılmış olmasıdır. Tabloda, Barok tarzın en önemli özelliklerinden ışık gölge karşıtlığının, ressam tarafından ustaca kullanılması sayesinde, tüm figürler canlıymış gibi algılanır.

    8) GIRL WITH A PEARL EARING – İnci Küpeli Kız.
    Johannes Vermeer – 1632-1675 – HOLLANDA
    ‘Kuzey’in Mona Lisa’sı’ olarak adlandırılan ‘İnci Küpeli Kız’ tablosundaki genç kızın masumiyeti ve bakışlarındaki etkileyicilik, ressamın başarısını arttırmıştır. Tablonun ana objesi inci küpe ön plana çıkarken, ressamın tablolarında eksik olmayan mavi ve sarı renkteki örtü dikkat çeker.

    9) THE SWING – Salıncak.
    Jean Honore Fragonard – FRANSA
    Ressam eserlerinde, erotizm, toplumsal düzendeki çarpıklıklar, ‘an’ın resmi ya da aldatma gibi güncel temaları işledi. En önemli tablosu olan ‘Salıncak’, halinden memnun bir adamın, salıncakta sallanan genç kızın bacakları arasındaki gizli şeye baktığı anı anlatır. Eserde Fragonard, o dönemin kadınlarının, kabarık elbiseler giymesine karşın iç çamaşırı kullanmayarak, erkekleri kendine bağladığına gönderme yapar.



    10) THE THIRD OF MAY 1808 – 3 Mayıs 1808.
    Francisco Goya – 1746-1828 – İSPANYA
    Goya, eserini Fransızların 1808’de Madrid’i işgali sırasında, Napolyon’un askerlerine direnen ve çaresiz kalan İspanyolların anısına resmetmiştir. Tablo, kanlı bir savaşı resmederek, tarihe ışık tuttuğu için önemlidir.

    11).LE BAIN TURC – Türk Hamamı.
    Jean Auguste Dominique Ingres – FRANSA
    Sanatçı Oryantalizme katkıda bulunan ‘Türk Hamamı’ tablosuyla dikkatleri üzerine topladı. Osmanlı topraklarında hiç bulunmamasına rağmen, bu kadar ustalıkla resmedilen çıplak kadınlarla dolu hamam, bazı çevrelerce alkışlanırken, bazılarınca olumsuz eleştirildi. 25 kadının çıplak biçimde hamam sefası yaptığı eseri, Le Figaro Dergisi ‘19’uncu yüzyılın en erotik resmi’ ilan etti.


    12) VASE WITH TWO SUNFLOWERS – Vazoda On İki Ayçiçeği.
    Vincent Van Gogh – 1853-1890 – HOLLANDA
    Sanatçının en ünlü tablolarından biri olan ‘Vazoda On İki Ayçiçeği’, parlak sarı rengi ve hemen tuvalden çıkacakmış gibi canlı oluşuyla sanatseverlerden tam not aldı. Vazoda görünen 12 ayçiçeği, gerçekliğinden çok, ressamın kendi iç dünyasındaki yansıması olarak tuvale taşındı. Ressamın, sade fon önünde ayçiçeklerine akıcı fırça vuruşlarıyla canlılık kattığı gözlemlenir.


    13) THE SCREAM – Çığlık.
    THE SCREAMEdvard Munch – 1863-1944 – NORVEÇ
    ‘Çığlık’, korkan, umutsuz ve karamsar bir insanın yüzüne verdiği ifadedeki mükemmelliğiyle dikkat çeker. Doğanın çığlığı olarak da anılan eserde ressam, gün batımı esnasında, trabzanlara yaslanmış insanın, doğanın sesini duyduğu andaki ifadesini resmeder.

    14) LES DEMOISELLES D’AVIGNON – Avignonlu Kadınlar.
    Pablo Picasso – 1881-1973 – İSPANYA
    20’nci yüzyılın en geniş vizyonlu sanatçısı olarak ünlenen Pablo Picasso’nun en çarpıcı resimlerinden ‘Avignonlu Kadınlar’, kübizmin ve modern sanatın başlangıcını simgeler. İnsan yüzünün temsilinin tüm kuralları, bu tabloda yıkılmıştır. Yüzdeki simetrinin reddedildiği eser, arkaik ve primitif sanattan izler taşır.

    15) THE KISS- Öpücük.1907-1908
    Gustav Klimt – 1862-1918 – AVUSTURYA
    ‘Öpücük’, anın ve mekânın dışında, bir yerde birbirlerinden geçercesine öpüşen bir çiftin tasviridir. Tabloda, Klimt’in vazgeçemediği çizgiler ve dekoratif süslemeler dikkat çeker. Kadın ve erkeğin dünyasındaki farklılığa dikkat çeken ressam, kadını çiçekler arasında tıpkı bir ilkbahar gibi resmederken, erkeği daha sert çizgiler ve geometrik desenlerle yansıtır. Kadın ne kadar kırılgan ve yumuşaksa, erkek o denli sert ve nettir.

    16) BLACK SQUARE – Siyah Kare.
    Kasimir Malevich – 1879-1935 – RUSYA
    Sanatçının ‘Black Square’ adını verdiği etkileyici tablosunda siyah kare sezgi, beyaz alan da onun ötesindeki boşluktur. Malevich, bir şeyin değil, hiçbir şeyin resmi olarak bilinen bu tabloyu, aynı dönem ‘sıfır biçim’ olarak yorumladı.



    17) LA PERSISTENCIA DE LA MEMORIA – Belleğin Azmi.
    Salvador Dali – 1904-1989 – İSPANYA-1931
    Salvador Dali, sürrealizmin önemli temsilcilerinden biridir. Dali, hayatı boyunca bin 500’den fazla resme ve onlarca heykele imza attı. Sanatçının en ünlü tablolarından ‘Belleğin Azmi’, eriyen cep saatleri sembolizminde, zamanı ve belleği kullanır. Yapıt, Dali’nin ‘yumuşaklık’ ve ‘sertlik’ anlayışına önemli bir örnektir. Bir ağustos güneşi sıcağında eriyen Camembert peynirinden ilham alarak yağlı boya ile çalıştığı eser, değişmez ve katı olan zaman anlayışını protesto niteliğindedir.

    18) THE TWO FRIDAS – İki Frida.
    Frida Kahlo – 1907-1954 – MEKSİKA
    1939 15 yaşında geçirdiği ağır trafik kazasında ciddi şekilde sakat kalan Frida Kahlo, geri kalan hayatını hastaneler ve ameliyatlar arasında geçirdi. Frida’nın hemen her tablosu, hayatı boyunca çektiği acılardan feyz aldı. Kadınların toplum içinde karşılaştıkları zorlukları ve erkek egemenliğinin altında kalan kadın imajını tablolarına yansıttı.

    19) NIGHTHAWKS – Gece Kuşları.
    Edward Hopper – 1882-1967 – ABD 1942
    Sanatçının eserlerinde daha çok günlük Amerikan hayatının yalnızlığı yer aldı. Barlar, restoranlar ve hatta benzin istasyonları bile Hopper’ın ilgi odağı oldu. Manhattan’daki bir restorandan esinlenerek çizdiği ‘Gece Kuşları’ tablosu, Amerikan resim tarihinin önemli eserlerinden biri. Tabloda, gece geç bir saatte, şehir uyumasına rağmen, birbirine yakın duran ama hiç konuşmayan üç müşteri konu edilir. Ünlü Pearl Harbour saldırısı sonrası yapılan resimde, garsonun başındaki denizci şapkası, bu vahim olaya gönderme yapar. Birbiriyle hiç konuşmadan duran üç insanın aralarındaki kopukluk ve karamsar halleri, dönemin Amerikan toplumunun psikolojik yansıması sayılır.

    20) NAVE NAVE MOE.
    Paul Gauguin – 1848-1903 – FRANSA
    Hayatının büyük bir bölümünü Tahiti’de geçiren Paul Gauguin 1894’te yaptığı başarılı tablosu ‘Nave Nave Moe’, Tahitili iki genç kızın gün ortasındaki en saf halini anlatır. Kullandığı canlı renkler ve resmin doğallığı, ressamın başarısını perçinler. Sentetik teknik kullanan ressamın eserinde iki kız, kompozisyondan uzak, yapıştırma gibi durur.

    21- GUERNICA
    Guernica, Pablo Picasso tarafından 1937’de yapılan, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937’de İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan, 7,76 m eninde ve 3,49 m yüksekliğinde anıtsal tablodur. Saldırı sırasında 250 ila 1.600 kişi hayatını kaybetmiş, çok daha fazla sayıda kişi de yaralanmıştı.

    İspanyol hükümeti, Paris’teki 1937 Dünya Fuarı kapsamındaki Modern Hayatta Sanat ve Teknik sergisinin İspanya’ya ayrılan bölümünde sergilenmek üzere, Pablo Picasso’ya büyük bir duvar resmi sipariş etti. O sırada gerçekleşen hava saldırısından etkilenen Picasso, saldırıdan sonraki 15 gün içinde bu duvar resmini tamamladı. Tablo ufak bir dünya turu kapsamında çeşitli ülkelerde sergilendi ve beğeni topladı. Böylece İspanya’daki iç savaşa diğer ülkelerin ilgisi de çekilmiş oldu. Guernica, savaş trajedilerinin ve savaşın bireyler üzerindeki acı verici etkilerinin bir özetidir. Tablo zaman içinde, savaşın yarattığı trajedilerin anımsatıcısı, savaş karşıtı ve barış yanlısı düşüncelerin sembolü haline gelmiştir.
  • Hakları için mücadele eden tüm emekçilerin bayramı kutlu olsun. Birliğin, dayanışmanın artarak baskı, zulüm ve sömürünün bitmesi umuduyla…

    1 Mayıslarda yaşamlarını yitiren canların anısına
    "Sabahın bir sahibi var
    Sorarlar bir gün sorarlar"
    https://www.youtube.com/watch?v=WhDfm2fbfoM
  • Çemberlitaş’ın Altındaki Gizli Oda

    1968 yılının nisan ayında tarihçi ve yazar Şevket Rado’nun “Hayat Tarih Mecmuası”nda yayımlanan bir yazısı, başta Yunanistan olmak üzere dünyayı heyecanlandırmıştı. Yazıda İsa Peygamber’in üzerine çakıldığı iddia edilen haçın parçalarının İstanbul’da Çemberlitaş’ın altında olduğu öne sürülüyordu. Rado; kendi kütüphanesinde bulunan ve 17. Yüzyıldan kalma eski bir elyazması yapıtta, haçın parçalarının Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena tarafından, Kudüs’ten İstanbul’a getirilerek ve Çemberlitaş’ın altına gömüldüğüne ilişkin anlatımlara rastladığını belirtiyordu. Rado’nun değindiği yapıt; tıp, coğrafya ve dil konularında kitaplarıyla tanınan Hezarfen Hüseyin Çelebi’nin “Tenkiyhü’t – Tevarih” adlı kitabıydı. Yazının uluslararası bir heyecan uyandırmasının ardından yapılan araştırmalarda daha başka birçok kitapta da benzeri anlatımlara rastlandı. İsa Peygamber’in üzerine çakıldığına inanılan haçın parçalarının Çemberlitaş’ın altında özel olarak hazırlanmış bir hücreye yerleştirildiği inancı yaygın şekilde kabul gördü. Çemberlitaş’ın asıl adı Konstantin Sütunu’dur. İstanbul’un, 11 Mayıs 330 tarihinde Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilmesinin anısına İmparator Konstantin tarafından bugünkü yerine yerleştirildi. Bizans döneminde “Somaki Sütunu” da denilirdi. Birçok kez yangın geçirilmiş olmasından ötürü kimi Avrupalılarca “Yanık Sütun” adıyla da anılırdı. Sütun her biri 3 ton ağırlığında ve 3 metre çapında olan bileziklerle birbirine bağlanmış toplam 8 adet sütun ve bir kaidenin üst üste konulmasıyla oluşturulmuştur. Tarihi Bizans imparatoru Kostantin Roma’daki Apollon tapınağından söktürterek uzunluğu 57 m olan bu sütunu getirterek eskiden Forum Kostantin adı verilen bir meydan olan günümüzdeki yerine diktirmiştir. İlk yapıldığında sütunun üzerinde doğan güneşi selamlayan bir Apollon heykeli var iken 330 yılında İstanbul’a dikildiğinde İmparator Konstantin bunun yerine kendi heykelini sütunun üstüne koydurtmuştur. Daha sonra da yine Bizans imparatoru olan Julianus ve Theodosius’un heykelleri konulmuştur. 430 yılında İmparator 2. Theodosius sağlamlığından kuşkulanarak sütunu demir çemberle güçlendirdi. Sütun, 1081 yılında yıldırım isabet etmesi nedeniyle yanmış ve hasarlanmış ve üzerindeki heykel devrilmiştir. Bundan sonra I. Aleksios sütunu onartmış ve üzerine kaidesi olan bir başlık ile büyük bir haç koydurtmuştur. 1105 yılında çıkan bir fırtınada üzerin de olan haçın devrilmesinden sonra, üzerinde altın yıldızlı bir haç bulunan bir sütun başlığı yerleştirildi. Heykelin içindeki parçalar da sütunun altına bir hücre yapılarak buraya yerleştirildi. İstanbul’un 1453’te ele geçirilmesinin ardından Fatih Sultan Mehmet sütunun tepesindeki haçı indirtti.

    Çemberlitaş ilk kez 1470’li yıllardan sonra I. Selim döneminde yenilenmiştir. Daha sonra Osmanlı döneminde Apollon sütunu büyük bir yangın geçirmiş, sütunun mermerleri zedelendiğinden Sultan II. Mustafa Sütunun altına duvarla takviye ettirmiş, demir çemberlerle sardırarak sağlamlaştırmıştır. Bu nedenle o günden sonra adı Çemberlitaş olarak anılmıştır. 1779’da çıkan bir başka yangın sonrasında 1. Abdülhamit bugünkü demir çemberleri ve sıvayı yaptırttı. Yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki Çemberlitaş’ın özgün biçiminde, en alttaki bölümün yüzeyinde İsa Peygamberin doğumunu betimleyen kabartma anlatımlar yer alıyordu. Sonraları ise sütunu sağlamlaştırmak için çevresi taş bir kaplamayla örtüldü. Söz konusu hücrenin bulunduğu bölümün ise bugün yol düzeyinin 2- 2,5 metre altında kaldığı var sayılmaktadır. Çemberlitaş, 1990’ların ortasında 2000 yılı turizmi nedeniyle yeniden gündeme getirildi. Kimi çevreler eğer iddia edildiği gibi sütunun altında gerçekten İsa Peygamber’in çakıldığı haçın parçaları bulunursa bunun Türkiye’nin tanıtımı açısından son derece önemli olduğunu vurguladılar. Ancak dönemin Turizm Bakanı Fikri Sağlar bu yaklaşıma şöyle yanıt vermişti: “Ülkemizde bu gibi söylentiler yüzünden yüzlerce insan define aramak için izin istiyor. Sonunda tüm emekler boşa çıkıyor. Böylesine doğruluğu kesin olmayan bir söylenti için de tarihi sütunu yerinden oynatmamız söz konusu bile olamaz.” İlgili çevrelerse, UNESCO tarafından Mısır’daki Ebu Sibel Tapınağı’nın parçalara ayrılarak kilometrelerce uzakta başka bir alana taşındığını anımsatarak böylesine bir işlemin günümüzün gelişmiş teknolojik olanaklarıyla Çemberlitaş için çok daha kolay olacağını öne sürdüler. Yine 1990’ların ortasında Çemberlitaş, geçmişte yaşadığı fırtına ya da yangınlara göre çok daha bir felaketin eşiğinden döndü. Günümüzde aynı adla anılan ve geniş bir alanda çok sayıda tarihi mirası barındıran Çemberlitaş’a diğer deyişiyle tarihin kalbine kat otoparklı bir çarşı yapılmak istendi. Ancak bu girişim kente ve tarihe duyarlı çevrelerin tepkileriyle durduruldu ve büyük bir felaket yaşanmadan Çemberlitaş ve çevresi kurtarılmış oldu. Sonunda, Hz İsa’dan sonra 2000’li yıllardayız ama Çemberlitaş hala gizemini korumayı başarıyor. Çemberlitaş’ta yapılan arkeolojik kısıtlı bir kazı sonucunda labirent şeklinde kapılara ve kapıların açıldığı enerji noktalarına rastlanmıştır. Bizanslıların merkezi olan Hipodromun yeraltı galerisiyle döşendiği ”İstanbul’un Yedi Harikası” adlı kitapta yazılmıştır ayrıca Yerebatan Sarayında Kınalı Adaya kadar uzanan bir tünelde söz konusudur. M.Ö Roma’nın başkenti olan İstanbul’a Çemberlitaş heykeli Kostantin’in şerefine dikilmiştir. Heykel çeşitli hava durumlarından dolayı bazı zararlara uğrasa da bir şekilde günümüze kadar gelmiştir.

    Söylenen iddialara göre gizli odada Hz İsa’nın kutsal sayılan eşyalarının dışında Hz. Musa ve Hz. Lut’ ait olan asa, Hz. Nuh’un baltası ve Hz. Süleyman’ın 7 kollu şamdan da yer almaktadır. Odanın yeri porfir bir blok kaidenin içerisine oyulan küçük bir alanda olduğu düşünülmektedir. Çemberlitaş’taki bu gizemli odaya 1918 yılında Vatikan’dan gelen bir grup rahip tünel kazıyarak kutsal emanetlere ulaşmaya çalışmışlar. Zamanla tünelden çıkan toprak yüzünden şüphe uyandırırlar ve yakalanıp, sınır dışı edilirler. 1929 yılında Mustafa Kemal Atatürk Avrupa’dan burada ne olduğunun araştırılması için arkeologlar getirtir ilk zeminde taşın altında muhteşem bir ana kaide, onun üzerinde ikinci ve üçüncü birer kaide olduğunun görülmüştür. Ama yine de bir sonuç alınamadı. 1960 yılında tekrar bu sırlar gündeme geldi ve Ludwig Völkl’in 1957’de Münihte Der Kaiser Konstantin makalesinde burada kutsal eşyaların bulunduğunu destekleyecek bir yazı yayınlamıştır. Encyclopaedia Britannica’nın Cross maddesinde, gerçek Haç’ın 326 yılında İmparatoriçe Helena tarafından bulunmasının, Hıristiyan dininin inanışlarından olduğu belirtiliyor. Yani Helena’nın İstanbul’a bir Haç getirdiğinin bir nevi kanıtıdır. Olaylar bununla da bitmiyor. 2016 senesin de, İstanbul’un röntgeni çekilmiştir. Bu çekimler neticesinde, Çemberlitaş’ın alt kısımlarında, Yerebatan Sarnıcı gibi bir yapının olduğu tespit edilmiştir. Sarnıcın korunması ile ilgili medyada o zamanlarda birçok haber çıkmıştır. Sarnıcı korumak için üzerindeki bazı yerlerin kapatılacağı söylenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Dünya Bankası da finans ayırdığını açıklamıştır. Yani röntgen neticesinde Çemberlitaşın altında bahsedilen yapının bir oda değil yaklaşık 1500 -2000 m2 lik sütunlu bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Sarnıç olduğu iddiası bazı Türk tarihçiler tarafından sütunlu bir yapı olması ve İstanbul’un altında bu denli büyük sarnıçlardan başka bir yapı olmaması hasebi ile ortaya atılmıştır. Çemberlitaş konum itibari ile ticari olarak kıymetli bir bölgede yer almaktadır. Bölgenin röntgeninin çekilmesinin üzerinden henüz birkaç ay geçmişken tapınak şövalyeleri ile organik bağları olduğu bilinen ve isimlerini burada zikretmeyeceğim bazı dünyaca ünlü markalar bu bölgede yerel esnaftan olan fiyatların çok daha üzerin de fahiş fiyatlar ödeyerek mağazalar satın almış ve ticari faaliyetler yürütmeye başlamışlardır. İlginç şekilde bu mağazalar sık sık tadilat dolayısı ile kapanmakta birkaç ay sonra ise faaliyetlerinde devam etmektedir. Bir başka iddiada Avrupa ve Amerika’da yaşayan bazı komplo teorisyenleri tarafından ortaya atılmıştır. İddiaların dayanağı ise doğu Roma imparatorluğundan kalma bazı yazı ve eski İstanbul haritaları. İmparator Konstantin şerefin çemberli taş dikilmeden evvel burada altı tüneller ağıyla kaplı devasa bir tapınak bulunuyordu.

    Fakat bir deprem sonucu tapınak yer altına kaydı aradan geçen yıllar sonucunda tapınağın sadece kubbesinin bir parçası yer üzerindeyken Konstantin tapınağın etrafını kazarak temizlemenin ve onarmanın çok uzun zaman alarak maliyetli olacağını düşündüğü için üzerini iyice toprakla kapatarak Çemberli taşı diktirmişti. Tapınak Erken dönem pagan Romalılardan kalmaydı fakat altında ki tüneller zaten oradaydı. Bu tünellerse oyuk dünyanın yer altı krallığı olarak bilinen Agartha şehrine bir giriş kapısıydı. Ayrıca bu iddia ülkemizde çok önemli bir soruşturmada da detaylarıyla resmi evraklara geçmiştir. Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması esnasında bir şüpheli mahkemeye verdiği ifadede Agarta’nın yer altı tünellerinin Türkiye’den de geçtiğini. Hatta; Ezoteristlerin bu yer altı hattının İstanbul’dan da geçtiğini söyler. anlattığına göre; bu hattın merkezlerinden biri de İstanbul’da bulunan Çemberlitaş’tır. Öyle ki; Çemberlitaş ezoterizm adına çok büyük önem arz etmektedir. Çünkü Ezoteristler Çemberlitaş’ın altında kutsal bir Agarta heykelciği olduğuna inanır. Bu yüzdendir ki; Çemberlitaş’ın altında var olduğu söylenen odalar ve dehlizler ifadede Agartha sistemiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Cumhuriyet Bayramı, 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin cumhuriyeti ilan etmesi anısına kutlanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bu günü "en büyük bayram" olarak niteler.

    Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı'nda yenilmiş ve çok ağır şartlar içeren Sevr Antlaşması'nı imzalamıştı. Antlaşma uyarınca işgal güçleri Anadolu ve Trakya'yı işgal etmişti. 

    Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Milli Mücadele'yi başlattı. Sonrasında kongreler düzenleyerek mücadeleyi örgütledi ve 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurdu. Bu, İstanbul'daki Osmanlı yönetimini fiilen işlevsiz saymaktı.

    Takip eden yıllarda Milli Mücadele başarılı oldu ve ülke düşman işgalinden kurtarıldı. Mustafa Kemal kurtarılan vatanın artık saltanatla yönetilmesini istemiyordu. Atatürk'ün amacı halk egemenliğiydi. 1 Kasım 1922'de TBMM, saltanatı kaldırdı.

    29 Ekim 1923'te de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ülkenin yeni yönetimi biçimi Cumhuriyet olarak kabul edildi. 
  • Nazilerin adeta dinsel birer ayine dönüştürdükleri kitap yakma eylemlerinin en büyüğü 10 Mayıs 1933’te, Berlin - Opernplatz’ta gerçekleşmişti. Silahlar eşliğinde toplanmış, rastgele üst üste yığılmış yirmi beş bin kitap içinde Heine’nin metinlerine de özel bir ilgi vardı. Bu ilgide Heine’e yönelik yazılarının katkısı büyüktü.



    Heine’nin en ilgi çekici metinlerinden birisi de, 1823 yılında yayınlanmış olan Almansor’dur.1 Almansor, köklü Endülüs şehri Granada’nın 1492’de İspanya Krallığı tarafından işgal edilmesi sonrasında yaşananları konu eder.

    Krallığın şehrin ilhakıyla birlikte ilk eylemi, yerli halkı din değiştirmeye zorlamak olmuştur. Bu dayatmayı reddeden binlerce insan engizisyon eliyle katledilirken, kaçabilen az sayıda kimse de dağlara çekilir. Olacakları öngörenler ise şehrin işgalinden çok önce evlerini terk etmişlerdir. Ailesinin kararıyla şehri terk etmek zorunda kalanlardan birisi de Almansor’dur.

    Almansor, Fas’a henüz vardıkları günlerde önce annesini, ardından kısa süre sonra babasını kaybeder – daha doğrusu anne ve baba bildiği kimseleri. Fas’ta bir başına kalmıştır. Bir yandan Granada’yı, bir yandan sevdiği kadını özlemektedir. Böylece kendisine daha fazla mani olamaz ve din değiştirerek şehirde kalabilen ve statüsünü koruyabilen varlıklı bir ailenin kızı, Zuleima’ı bulmak için şehre geri döner. Hikâyenin sonraki kısımları ilgi çekici bir aşk hikâyesinin parçalarından oluşur.2 Ne var ki hikâyenin içine yerleştirilen birtakım anlatılar çok daha önemlidir. Bu anlatıların çoğu zaman hikâyenin önüne geçtikleri söylenebilir…

    Almansor Granada’ya döndüğünde, daha önce bildiği yüzlerden yaşananları dinler. Ona öfkeyle, krallıkla anlaşarak eski varlıklarını koruyanlardan, yeni egemenler safına katılanlardan bahsedilir. Halka yaşatılan baskı, işkence ve katliam anlatılır. Almansor’a konuşan yüzlerden birisi de ailesinin eski yardımcısı Hassan’dır.

    Hassan yaşananlara karşı dağa çekilen ve krallığa karşı çıkan savaşçılardan biridir. Karşılaştığı haksızlıkları hararetle Almansor’a aktarır ve bir diyalog içinde, engizisyonun binlerce kitabı ve kütüphaneleri yakmasına atfen söylediği şu ifadeler geçer: “Bu sadece bir başlangıçtı, kitapları yakmış oldukları bu yerde, sonunda insanları da yakacaklar.”3
    Hassan’ın ifadesi, “zamanın ötesinde” bir eleştiri olarak kendini ortaya koyar. Bu eleştiri örneğin Granada’nın İspanya Krallığı öncesi ilhakını da kapsar. Öyle ki Endülüs Devleti’nin ilhak sırasında yaptıkları, İspanya Krallığı ile aynı noktadadır. Bunun belki de en iyi tanıkları yakılan kitaplardır.

    Heine Almansor’da, egemen ideolojinin dinsel kimlikler üstünden örttüğü toplum ilişkilerini teşhir eder; onları olduğu gibi sergilemeye çalışır. Bunu özellikle karakterlerin hikâye sırasında edindikleri farkındalıklar marifetiyle aktarmaya çalışır. Karakterler söz konusu farkındalıklar sayesinde, ayrımların ötesindeki gerçeklikleri görme olanağına kavuşurlar. Her ne kadar dinsel örtüden büsbütün sıyrılamazlarsa da, bir esinti misali örtüyü kaldıran farkındalıklar, hikâyenin gidişatında etkili olurlar.

    Nazilerin Heine karşıtlığı
    Nazilerin sansür listesinin ilk sıralarında Heine de vardı. Birçok yasaklı yazara dair açıklama ihtiyacı duyulmazken, Heine için Nazilerin resmi günlük gazetesi Völkischer Beobachter’da kapsamlı yazılar kaleme alınmıştı. Bunun nedeni Heine’nin sanatının halk nezdindeki yaygınlığıydı. Örneğin bir halk söylencesine ilişkin yazdığı Lorelei isimli şiiri oldukça seviliyordu. Bu şiir bestelenmişti; insanların sıkça mırıldandığı bir şarkı haline gelmişti. Bu yaygınlığı kırmak için Naziler, Heine’nin yaygın eserleri üstünde bilhassa duruyor, onları “kötülük” kavramıyla özdeş tutan yazılar yazıyorlardı.4
    Nazilerin adeta dinsel birer ayine dönüştürdükleri kitap yakma eylemlerinin en büyüğü 10 Mayıs 1933’te, Berlin - Opernplatz’ta5gerçekleşmişti. Silahlar eşliğinde toplanmış, rastgele üst üste yığılmış yirmi beş bin kitap içinde Heine’nin metinlerine de özel bir ilgi vardı. Bu ilgide Heine’e yönelik yazılarının katkısı büyüktü.


    Ali’nin katledilmesiyle halk nezdindeki etkisinin yiteceğine, düşüncelerinin yayılmasının sona ereceğine inanılmıştı. Bu inanç Opernplatz’ta, Goebbels tarafından dile getirilenden çok da farklı değildi. Ne var ki kitaplarının basılması engellenirken, binlercesi yakılırken, Ali’nin etkisi daha da büyümüştü. Bunun karşılığı ise okurlar üstündeki baskının artması olmuştur.


    Nazilerin kitap yakma eylemi ve döktükleri kanla kurdukları ilişki, Heine’nin haklılığına işaret ediyordu. Kaldı ki Heine’nin yaklaşık bir yüzyıl önce Hassan’ın ağzından sarf ettiği sözcükler esasen bir öngörüydü. Almanya’nın o günkü ayrımcılık pratiklerinin ulaşabileceği aşırı noktaların ne gibi sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyordu. Heine, Hassan’ın ortaya koyduğu farkındalık üstünden, kitapların yakılmasının nedenlerine dikkat çekmek istiyordu.

    Kitapları neden yakarlar?
    Kitaplar belirli bir sınıfın fikirlerini içeren, o sınıfın bakış açısından doğal ve toplumsal gerçekliği açıklayan ve yorumlayan mevzilerdir. İçerdikleri düşünceler bir sınıfın kendilik bilincini oluşturmasına yardımcı olan en etkin araçlardan biridir. Bu noktada emek sömürüsüne dayanan sınıfların çıkarlarına aykırı düşen ve daha önemlisi düzeni tehdit eden metinleri hedef almaları, hasımlarını mümkün olduğunca bu araçtan yoksun bırakmaları beklenir.6

    Naziler Heine’nin kitaplarını yakarak düşüncelerinin bireylerden topluluklara yayılmasını engellemeyi amaçlamışlar; ayrıca, yasaklanan düşüncelerin hâlihazırda bulunduğu mevcut zihinleri sessiz kalmaları ve bildiklerini unutmaları için tehdit etmişlerdi. Buna karşılık, Heine’nin düşünceleri hem Almanya’da hem de başka ülkelerde yayılmayı sürdürüyordu.

    Örneğin Sabahattin Ali o günlerde Heine okuyor, kimi metinlerinin çevirilerini yapıyordu.7 Heine, Ali’nin en sevdiği yazarlardan biriydi.

    Ali de Heine gibi, ülkesinin yasaklı yayın listesine dâhildi. Örneğin başyazarı olduğu, çok kez kapatılmış olan Marko Paşa’nın onlarca sayısı toplatılmıştı. Yine birçok çalışması defalarca yasaklanmış, toplatılmış ve yakılmıştı. Ne var ki Ali’nin etkisi engellemelere rağmen durdurulamamıştı. Bu nedenle önce gündelik yaşamı üstünde baskı kurulmuş, sonra bu kuşatmanın yetmediği noktada kendisine doğrudan saldırılar yönelmiş ve en sonu çeşitli hapishanelerde alıkoyulmuştur. Alıkoyulmasının başlıca amacı, düşüncelerinden vazgeçmeyeceği aşikâr olan Ali’nin en azından sessiz kalmasını sağlamaktı. Ne var ki Ali tüm bu süreçlerde de üretimde bulunmayı sürdürmüştür. Bedelleri pahasına düşüncelerinde ısrarcı olmuş ve neticesinde katledilmiştir – Hassan bir kez daha haklı çıkmıştır.

    Başarabilirler mi?
    Ali’nin katledilmesiyle halk nezdindeki etkisinin yiteceğine, düşüncelerinin yayılmasının sona ereceğine inanılmıştı. Bu inanç Opernplatz’ta, Goebbels tarafından dile getirilenden çok da farklı değildi. Ne var ki kitaplarının basılması engellenirken, binlercesi yakılırken, Ali’nin etkisi daha da büyümüştü. Bunun karşılığı ise okurlar üstündeki baskının artması olmuştur.

    Ali’nin kitaplarını bulundurmak uzun bir dönem suç kabul edilmiştir. Bu kitapların başında da Sırça Köşk gelmektedir. Sırça Köşk’ten neden bu kadar korkulduğu, kitabın başlığıyla aynı isimli öykünün satırlarında bulunabilir. Ali, “Sırça Köşk”ün bulunduğu toplumlarda yaşanan sömürü ve baskı koşullarını eleştirmektedir. Öykünün son satırında ise Sırça Köşk’e dair çağrı niteliğindeki şu belirlemeyi yapmaktadır:

    “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”8

    Ali’nin deyişiyle Sırça Köşk’ün sakinleri, ne o gün ne de sonrasında onunla başa çıkabilmiştir. Heine gibi Ali de bugün halk tarafından en çok okunan yazarlardan biridir. Her ikisinin de düşünceleri hem kendi dillerinde hem de başka dillerde, ilerledikçe büyüyen kartopları misali halkın zihninde dolaşmayı sürdürüyorlar.

    Bu sürekliliğin başlıca nedeni halkın kendisine ait olanı sahiplenmesidir. Öyle ki tarih, yeri geldiğinde yasaklanan kitapların duvarlara yazıldığına, elle çoğaltıldığına ve hatta ezberlendiğine dahi tanık olmuştur. Bu iki yazarın hikâyesi ise, küçük bir kartopunun, tüm engellemelere rağmen, Heine’nin şiirlerini Nazi devriyeleri gölgesinde ısrarla duvarlara yazan öğrencilerden, Ali’nin kitaplarından çıkardığı alıntıları 12 Eylül günlerinde elle çoğaltarak arkadaşlarına dağıtan işçilere kadar binbir emekle, halkın elinde nasıl bir çığa dönüştüğünü anlatır.

    1 Heinrich Heine, “Almansor: Ein Tragödie”, Heinrich-heine-denkmal, 2011,

    2 Almansor’a dair bir özet ve ayrıntılı bir inceleme için bkz. Marianne Anderson, “An Analysis of Heinrich Heine’s Dramatic Works: ‘Almansor’ and “ ‘William Ratcliff’ “, All Graduate Theses and Dissertations, 4568, 1980, ss.

    3 Heinrich Heine, “Almansor: Ein Tragödie”, s. 21: “Das war ein Vorspiel nur, dort wo man Bücher verbrennt, verbrennt man auch am Ende Menschen.”

    4 Bkz. “Nazis Ban Song ‘Lorelei’ Because Heine Wrote It”, New York Times, 15.11.1938.

    5 Opernplatz 31 Ağustos 1947’de faşizme karşı kazanılan zaferin ardından Almanya Sosyal Demokrat İşçi Partisi liderlerinden August Bebel’in anısına Bebelplatz olarak isimlendirilmiştir ve bugün bu ismini korumaktadır.

    6 Ki burada başlıca hasım elbette emeğine dayanan sınıflardır.

    7 Örneğin bkz. Heinrich Heine, “Mahpusun Şarkısı”, Çığır, sayı 15-16, çev. Sabahattin Ali, Temmuz-Ağustos 1934.

    8 Sabahattin Ali, Sırça Köşk, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 141.



    Önder Kulak - Dr., Felsefe
  • #biyografipostu3

    UğurMumcu,

    1942 doğumlu gazeteci ve yazar. 1993’de uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybeden Mumcu’nun, “Gazeteci Kimdir?” sorusuna verdiği yanıt şöyledir: Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir. Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir.

    Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942’de Nadire ve Hakkı Şinasi Mumcu’nun oğulları olarak Kırşehir’de dünyaya geldi. Tapu Kadastro memuru olarak çalışan Hakkı Bey’in görevi nedeniyle burada dünyaya gelen Mumcu’nun ailesi aslen Ankara’lıydı. Bu yüzden eğitimini Ankara’da tamamladı. Önce Devrim ardından Ulubatlı Hasan İlkokullarını, Cumhuriyet Ortaokulu’nu ve Deneme Lisesi’ni bitrdikten sonra, 1961’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. “Türk Sosyalizmi” başlıklı yazısıyla 1962’de Yunus Nadi Makale Ödülü’nü kazanan Mumcu, 1963’de Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği’ne Başkan seçildi.

    Uğur Mumcu 1965’de avukat olarak mezun oldu. Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal ve İlhami Soysal’la birlikte Yön hareketini başlatanlardan biri olan Cemal Reşit Eyüpoğlu‘nun yanında avukatlık yapmaya başladı. Aynı yıl 18 Haziran’da “Biz Anayasayı Savunuyoruz. Ya Siz?” başlıklı makalesi Yön Dergisi’nde yayımlandı. 30 Haziran 1967’den itibaren “Kitap Toplatmak Anayasaya Aykırıdır” başlıklı yazısıyla Kim Dergisi’nde de yazıları yayımlanmaya başlayan Mumcu’nun, 18 Ağustos’taki “Anayasaya Saygı” başlıklı yazısıyla birlikte Akşam Gazetesi’nde de incelemeleri yayımlanmaya başlandı.

    1968’de gittiği İngiltere’de bir yıl gibi bir süre kalan Mumcu burada yabancı dilini geliştirdi ve yazılarına Londra’dan devam etti. Akşam Gazetesi’ndeki inceleme yazılarının sonuncusu 25 Şubat’ta yayımlanırken, Kim Dergisi’ndeki son yazısı da 1 Mart tarihli “Yeter Artık Beyler” başlıklı yazı oldu. Mumcu, 25 Mart’tan itibaren yazılarını aralıklarla Türk Solu Dergisi’nde yayımlatmaya başladı.

    31 Ocak 1969’dan itibaren mezun olduğu fakültenin İdare Hukuku Profesörü olan Tahsin Bekir Balta‘nın asistanlığını yapmaya başlayan Mumcu, 13 Kasım’da Ankara Barosu Levhasından kaydını sildirerek avukatlığı bıraktı. 1969-1971 yılları boyunca Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde yazılarını yayımlamaya devam etti. 15 Temmuz 1969 itibariyle Milliyet Gazetesi’nde de incelemeleri yayımlanmaya başlandı. Aynı dönemde Ant Dergisi’nde ve Cumhuriyet Gazetesi’nde de makale ve incelemeleri yayımlanan Mumcu, 1970 yılı 24 Mart’ından 27 Ekim 1971’e kadar Devrim Dergisi’nde yazdı.

    12 Mart 1971 tarihinde gerçekleşen darbenin ardından 17 Mayıs’ta gözaltına alınan Mumcu, Mamak Askeri Cezaevi‘nde yaklaşık bir yıl boyunca kaldı. Yedi yıl hapse mahkûm edildi fakat Yargıtay bu kararı bozdu. 10 Ekim 1972’de serbest bırakıldı ve hemen askerlik görevine alındı. Tuzla Piyade Okulu’nda verilen 3 aylık eğitimden sonra, okul yönetimi tarafından “kötü hal ve düşünce sahibi” şeklinde suçlandı ve “er” çıkarıldı. Ardından da Ağrı’nın Patnos ilçesine gönderilen Mumcu, 31 Ocak 1974’te askerliğini sakıncalı piyade eri olarak tamamladı.

    Bu konuyla ilgili olarak “Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem.” diyen Mumcu, yedek subaylık hakkı ve aylıkları için açtığı açtığı maddi tazminat davasını kazandı.

    Askerliğini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi’ndeki asistanlık görevinden ayrılan Uğur Mumcu, profesyonel olarak gazeteciliğe başladı. 25 Şubat 1974’te “Anarşist!..” başlıklı yazısıYeni Ortam Gazetesi’nde yayınlandı ve burada çalışmayı 12 Mart 1975’e kadar sürdürdü.

    1975’te Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaya başladı. Anka Ajansı’nda da çalışmaya devam eden Mumcu, 1975’te Suçlular ve Güçlüler adındaki, Mart dönemini sergilediği makalelerinden oluşan kitabı yayımlandı. Altan Öymen’le birlikte hazırladıkları ve Yahya Demirel’in “hayali mobilya ihracatını” konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitabı yine aynı yıl yayımlandı.

    1977’den itibaren yanlızca Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Gözlem adlı köşesinde yazmaya devam eden Mumcu, bunu 1991 yılının Kasım ayına kadar sürdürdü. Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe adlı kitapları 1977’de yayımlanan Mumcu, 1978’de Sakıncalı Piyade’yi Rutkay Aziz’le birlikte tiyatroya uyarladı. Bu oyun Ankara Sanat Tiyatrosu’nda 700 kere sahnelendi.

    1978’de Büyüklerimiz adlı kitabını yayımlayan Mumcu, 1979’da Çıkmaz Sokak ve 1981’de terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak” amacıyla yazdığı “Silah Kaçakçılığı ve Terör” adlı kitapları yayımlandı.

    Papa’yı öldürme girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca’yı inceleyen Mumcu’nun çalışmaları 1982’de Ağca Dosyası adıyla yayımlandı. 1983’de onunla cezaevinde röportaj yapan Mumcu, daha sora Papa-Mafya-Ağca adlı kitabını yayımladı. 1987’de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve 12 Eylül adlı kitapları yayımlanan Mumcu’nun, 1991’de en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925 adlı kitabı yayımlandı.

    İlhan Selçuk dahil birçok Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve çalışanıyla birlikte 1991’de gazeteden ayrılan Mumcu, 1992 yılında 1 Şubat gününden 3 Mayıs’a kadar Milliyet Gazetesi’nde yazdıktan sonra, yönetim değişikliği yapılmasıyla 7 Mayıs 1992’de Cumhuriyet Gazetesi’ne döndü.

    Uğur Mumcu, 1993’de kendisine düzenlenen bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. 24 Ocak günü, arabasına kurulan ve patlama gücü yüksek C-4 plastik patlayıcısından oluşan harekete duyarlı bombanın patlamasıyla katledilen Mumcu’nun cinayet failleri hala bulunamadı.

    Uğur Mumcu, 19 Temmuz 1976’da Güldal Homan ile evlendi ve çift Özgür ve Özge isimli iki çocuk sahibi oldu. Ailesi 1994 Ekim ayında Mumcu’nun anısı için Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nı kurdu.

    Tüm Eserleri:

    Mobilya Dosyası (1975)

    Suçlular Ve Güçlüler (1975)

    Sakıncalı Piyade (1977)

    Bir Pulsuz Dilekçe (1977)

    Büyüklerimiz (1978)

    Çıkmaz Sokak

    Tüfek İcad Oldu

    Silah Kaçakçılığı Ve Terör (1981)

    Söz Meclisten İçeri (1981)

    Ağca Dosyası (1983)

    Terörsüz Özgürlük

    Papa – Mafya – Ağca

    Liberal Çiftlik

    Devrimci Ve Demokrat

    Aybar İle Söyleşi

    İnkılap Mektupları

    Rabıta

    12 Eylül Adaleti

    Bir Uzun Yürüyüş

    Tarikat – Siyaset – Ticaret

    Kazım Karabekir Anlatıyor

    40’ların Cadı Kazanı

    Kürt İslam Ayaklanması 1919-1925

    Gazi Paşa’ya Suikast

    Sakıncalı Piyade (Tiyatro)

    Söze Nereden Başlasam

    Bu Düzen Böyle Mi Gidecek?

    Bomba Davası Ve İlaç Dosyası

    Sakıncasız

    Eğilmeden Bükülmeden

    Kürt Dosyası (1993)

    Ödülleri:

    1962 “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülünü aldı.

    1979 Türk Hukuk Kurumunca “Yılın Hukukçusu”, aynı yıl Çağdaş Gazeteciler Derneğince “Yılın Gazetecisi” seçildi.

    1980 Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşme ve Gazetecilik Ödülünü Cüneyt Arcayürek ile paylaştı.

    İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin inceleme dalında verdiği ödülü aldı.

    1982 İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin inceleme dalında verdiği ödülü aldı.

    1983 Balıkesir Barosundan “Cumhuriyet Döneminin Anıtlaşmış Hukukçusu” ödülü verildi.

    İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin röportaj ve seri röportaj dalında verdiği ödülü aldı.

    1984 Nokta Dergisinin “Yılın Doruktaki Gazetecisi” ödülünü aldı.

    1985 Nokta Dergisinin “Yılın Doruktaki Gazetecisi” ödülünü aldı.

    1987 İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin güncel yazılar dalında verdiği ödülü aldı.

    Nokta Dergisinin “Yılın Doruktaki Gazetecisi” ödülünü aldı.

    Cumhuriyet Gazetesinden “Rabıta Olayı dolayısıyla Örnek Gazeteci” ödülünü aldı.

    1988 Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşme ve Gazetecilik Ödülünü aldı.

    Cumhuriyet Gazetesi “Bülent Dikmener Haber Ödülü”nü aldı.

    Ankara Tabipler Odasından “Basın Sağlık Ödülü” aldı.

    Boğaziçi Üniversitesinden “En Çok Okunan Gazeteci Ödülü”nü aldı.

    1992 Ankara Sanat Kurumundan “Onur Ödülü” aldı.

    İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin inceleme ve röportaj dalında ve

    Öldürülmesinden Sonra Verilen Ödüller:

    1993

    İzmir Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu
    “Basın Şehidi” Plaketi “İnandığı doğruları yaşamı boyunca savunduğu, yazdığı, ödün vermediği için”

    Orhan Apaydın
    “Demokrasi ve Barış Vakfı” Gümüş Kupa

    Nokta Dergisi
    “Doruktakiler Basın Onur Ödülü”

    Gazeteciler Cemiyeti
    “Basın Özgürlüğü Ödülü”

    SHP İstanbul İl Örgütü Kadın Komisyonu
    “Güldal Mumcu’ya”

    Kiraz Belediyesi
    “Mumcu Anısına” Plaket

    Eczacı Odaları
    2. Kamu Eczacıları Ulusal Kurultayı’nda
    “İlaç Dosyası” ile insan sağlığına ve eczacılık mesleğine katkılarından dolayı

    İstanbul SBF Mezunları Derneği
    “Uğur Mumcu anısına demokrasi ve insan hakları” Ödülü

    Ulusal Birlik ve Dayanışma Derneği
    “Derneğin onur üyesi Mumcu anısına” Plaket

    Türkiye Ziraatçiler Derneği
    “Mumcu anısına” Plaket

    Kırşehir Valiliği – Vali Neşet Kanyılmaz
    “Mumcu Anısına” Pirinç Tabak

    Söke Belediyesi Başkanı Mehmet Semerci
    “Mumcu anısına plaket ve imza defteri”

    İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur “Mumcu anısına”

    1995

    Evrensel Kardeşlikler Dünya Barışına Çağrı Vakfı
    “Örnek Çalışmaları Nedeniyle”

    Kadıköy Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk
    “Cumhuriyetin 72. yılında Cumhuriyet ilkelerinin yaşatılmasındaki katkılarından dolayı”

    Mülkiyeliler Birliği
    Seyfi Oktay, Nuri Alan, Prof.Dr. Taner Timur, Emin Çölaşan, Prof.Dr. Alparslan Işıklı, Salih Er
    “Ülkede temiz toplum oluşturma yolunda düşünce, yapıt ve eylemleriyle katkılarından dolayı”

    Uluslararası Lions Yönetim Çevresi 118-T Plaket
    Güneysınır Belediye Başkanı Mehmet Yakıcı
    “Mumcu Anısına” Plaket1997
    1996 yılı Başarılı Gazeteciler Ödülü
    Bugünü dünden haber verdiği için” Jüri Özel Ödülü

    2003

    Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi
    Atatürkçü Düşün Sistemine unutulmaz katkıları anısına” Plaket