• Kaan Ata Önder
    Kaan Ata Önder Büyük Britanya'nın Maze ve Labirentleri'ni inceledi.
    64 syf.
    ·1 günde
    Merhaba. 🖐

    ''Gerçekten bir labirentte kaybolabilir misiniz?''

    Gremlinler, minotaurlar, kayıp ruhlar, Venüs'ün Pentagramı, Theseus ve Ariadne'nin aşkı tapınak şövalyelerinin kabul töreni ve sevgililerine kavuşmak için bu maze ve labirentlerde koşan aşıklar...

    İnternette dolaşırken A7 Kitap Yayınları'nın bu serisine rastladım. Cep boy kitaplarda çeşitli konulara değiniyorlardı. Açıkçası merak ettim ve incelemek istedim ve ilk aldığım kitap da John Martineau'nun bu kitabı oldu. Kitabın amacı Britanya Adaları'ndaki maze ve labirentlerin bir kısmına değinmek. Kitapta çift sayılı sayfalarda bir maze ya da labirent hakkında bilgi verilirken hemen onu takip eden sayfada da, bahsedilen maze ya da labirentin neye benzediğini anlaman için ve hatta girişten başlayarak merkeze kadar ilerleyip, bu sefer de çıkışı bulup kendi çapında eğlenmen için şematik diyagramına yer verilmiş. Bu şekilde 64 sayfalık kısa bir maceraya atılıyorsun yani.

    Öncelikle maze ve labirent arasındaki farka değiniliyor. Labirentin bir girişi var. Bu girişten itibaren merkeze giden patikayı takip ettiğin sürece kaybolmanın imkanı yok. Çünkü seni merkeze ulaştıracak sadece bir yol var. Yani bir labirentin içinde kaybolamazsın. Ancak maze söz konusu olduğunda her şey daha da karmaşık bir hale bürünüyor. Bir ya da birden fazla girişten yola çıkıyorsun. Yani sana farklı seçenekler sunuluyor. Maze içerisinde belli başlı ada olarak adlandırılan çıkmazlar var. Bu durumda giriş yapacağın patikayı en başta doğru seçmezsen dahi merkeze ulaşamaman garanti oluyor. Diyelim ki doğru patikayı seçtin ve merkeze ulaşmayı başardın. Bu durumda geldiğin yolu geri yürüyebilirsin ya da çıkış için sana sunulan diğer patikalardan birini tercih edebilirsin. Ancak geldiğin yolun da sana sunulan diğer çıkış patikalarının da bir çıkmaza açılmadığını kimse sana garanti edemez.

    Bu satırlardan sonrasında artık bu maze ve labirentlerin yapılma amacına yönelik bu kitaptan edindiğim bilgileri paylaşacağım. Bu yüzden henüz bir şey öğrenmek istemiyorsan burada kalmanı tavsiye ederim.

    Keyifli okumalar!

    *

    Bu maze ve labirentlerin yapılma amacı neydi?

    Mesela Scilly Adaları'ndaki ''Truva Kasabası'' olarak adlandırılan Britanya Adaları'ndaki tek tarihi taş ve kaya labirentinin yapılma amacı neydi? Bu labirent denize nazır. Norveç'te balıkçılar ve denizciler ''smägubbar'' da denilen gremlinleri ya da bir başka deyişle küçük insanları tuzağa düşürmek için denize nazır labirentleri yürürlermiş. Amaç bu olabilir mi?

    Mesela Adam Islip'in 1602'deki bir Rönesans çalışmasında yer verdiği bir tasarımı var. 14. sayfada bu tasarıma yer veriliyor. Bu tasarımda karelerin çevrelediği çemberleri görüyoruz. ''Tasarım bir zorluğa çözüm bulmak anlamına gelen 'daireyi kare içine almak' deyiminin daire (cenneti temsil eder) ile karenin (yeryüzü) hüner ve ustalıkla bir araya getirildiği bir suretini sunar.'' şeklinde bu tasarımın amacı belirtiliyor.

    16. sayfada maze'lerde kaybolmamak için güzel bir püf noktaya değiniliyor. ''El Daima Duvarda Yöntemi'' olarak adlandırılan bu yöntemde girişten itibaren patikayı yürümeye başladığında bir elini daima duvarda tutarak yürüyorsun. Örneğin Sağ elinle işe başladıysan sağ elininin duvarla temasını hiçbir şekilde kesmiyorsun. Böylece anahtarını bulduğun bir maze artık senin için bir labirente indirgeniyor. Ancak bu yöntem 18. yüzyıl ve daha öncesinde taş, kaya, çim ya da çalı çitlerle çevrelenmiş maze'ler için geçerli. 19. ve 20. yüzyılda daha karmaşık maze'ler ortaya çıkıyor. Yani bu yöntem bile işlevsiz kalıyor.

    20. sayfada değinilen Chatsworth Malikanesi'nin maze'inin 4 girişi var ve bu maze'e özgü karakteristik bir özellik olarak 4 girişten yalnızca biri seni merkeze yönlendiriyor. İçerisinde tamamlanmış 4 çember ve bir de dışarıdaki kare duvar tarafından kesilmiş tamamlanmamış bir çember bulunuyor. Bu desende tamamlanmış 4 çemberin ateş, toprak, hava ve suyu ve tamamlanmamış bir çemberin de Batı'nın gizli iç elementi olan lokman ruhunu temsil ediyor olması mümkün mü? Orta Çağ'da merkezde lokman ruhu olacak ve onu diğer 4 iç element bir haç şeklinde çevreyelecek şekilde ya da lokman ruhu dışarıda kalacak ve diğer 4 iç element Ay'ın gözlemlenen kubbeleri gibi eş merkezli çemberler oluşturacak şekilde yapılan tasarımlar yaygınmış.

    Bir başka örnek de Leed Kalesi'nde açılan bir maze. İki kare tarafından çevrelenmiş 5 çemberi görüyoruz. Bu iki karenin Güneş ve Ay, yani tatil günleri, geriye kalan 5 karenin de gözlemlenebilen 5 gezegen (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn), yani iş günleri olarak tasvir edilmesi mümkün olabilir. Eski dünyanın gezegen dizilimi Dünya üzerinden gözlemlenen hareketlerinin hızına göre oluşturulmuş. Buna göre Ay en hızlıdır. Bunu Merkür, Venüs, Güneş, Mars ve Jüpiter takip eder. Son olarak da Satürn en yavaştır.

    Ayrıca yukarıda da bahsettiğim eski dünya için önemli 7 gökcisminin temel alındığı klasik 7 sarımlı labirentler de oldukça popülermiş. 26. sayfada böyle bir labirentin bir tasarımda nasıl oluşturulabileceği gösteriliyor.

    Cumbria'nın Rockcliffe Marsh bölgesindeki çim labirentin tasarımında her kenarın kendi ekseninde dönen 5 sarmalı ve merkez çevrelemenin dışında da 8 sarmala rastlıyoruz. Bu da ister istemez Venüs'ün Pentagramı'nı akla getiriyor. Şematik diyagramında Dünya merkezde, Güneş onun çevresinde dönüyor ve Venüs de Güneş'in çevresinde dönüyor. Yani Dünya'nın merkeze konması Dünya'dan bu hareketleri nasıl gözlemlediğimizin bir temsili. Dünya 8 yılda Güneş'i 8 kere dolaşırken, Venüs 13 kere dolaşıyor ve bu Venüs için sadece bir döngü. Ayrıca bu döngüyü sürdürürken 5 kere Güneş'in ve Dünya'nın arasına giriyor. Buna alt birleşim deniyor. Bu yüzden 8 yıllık süreçte 5 kere Dünya'ya yaklaşan Venüs bir pentagram deseni çiziyor. İskandinav ülkelerinde de bu tarz labirentlere rastlanmış. İnanışa göre ''...kayıp ruhlar yalnızca ölü çizgiler (ince ruh yolları, başka bir ifadeyle çayır çizgileri) üzerinde seyahat edebilirlerdi, dolayısıyla bu çizgiler üzerinde yürüyen insanları ele geçirerek bu harikulade yapıdaki sarmalların ağına hapsederlerdi.'' Böylece labirentlere neden ''ruh kapanı'' dendiğini de öğrenmiş olduk. Bir ruhun tuzlu suyu geçemeyeceği inanışı da adalara kutsallık atfedilmesini sağlamış. Labirentin merkezine de ada denmesinin nedeni bu olabilir.

    30. sayfada Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'na kabul edilebilmek için yürünmesi gereken labirente yer verilmiş. Bu labirentte yürürken adayların kabul töreni için bir soneyi söylemeleri gerekiyor. Ben bu soneyi bir alıntı olarak paylaşmıştım. Bu sone hoşuma gittiği ve ''oyalanmak'' bakımından durumla örtüştüğü için oldukça hoşuma gitmişti.

    #128430663

    Antik çağlardan bugüne ulaşabilmiş tek kare labirent de Mizmaze imiş.

    Saffron Walden'da Britanya Adaları'ndaki en büyük labirent karşımıza çıkıyor. 4 köşe çıkıntısına ''burç'' adı veriliyormuş ve bu burçlar Newmarket, Chelmsford, Bishop's Stortford ve Cambridge pazar kasabalarına işaret ediyormuş. Labirent boyunca ilerleyip merkezdeki genç kıza ulaşan delikanlı ya bu başarısından dolayı ona izin veren genç kızla dans edermiş ya da elini tutabilmek için labirentten çıkana kadar onu taşımak zorundaymış.

    Katedrallerin batı ucunda labirentlere yer verilmesi özellikle Fransa'da görülüyormuş. Amaç bu labirentin merkezi Kudüs'ü temsil ediyormuş.

    Orta Çağ maze ve labirentlerinde klasik 7 sarımlı tasarımın dışında 11 ve 15 sarımlı tasarımlar da karşımıza çıkıyor. Buradaki 7 sarımın gezegen kürelerini temsil ettiğini söylemiştim. 4 iç elementin kürelerini de eklersek 11 sarımlı bir labirent elde ediyoruz. Sabit yıldızlar Küresi, yıldızsız gök Küresi, İlahi Kaide Küresi ve İlahi Taht Küresi de eklenebilecek diğer küreler ve böylece 15 sarımlı bir labirent elde iediyoruz.

    Kitabın son sayfasında da bir tapınak şövalyesinin haç şeklinden yola çıkarak nasıl klasik 7 sarımlı bir labirent çizilebileceği gösteriliyor.
  • 45 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10 puan
    "Sefil, yoksul bir aileydi bu."

    Öykü dendiğinde edebiyat tarihinde ilk akla gelen isimlerden biri olan Anton Pavloviç Çehov, 1860'da Rusya'da doğdu. Tıp mezunu olan ve doktorluk yapan Çehov'un edebiyata olan yoğun ilgisi, onu bu alanda üretim yapmaya itti ve hayatı boyunca bu uğraşını sürdürdü. Eserleriyle Rus edebiyatını zirveye taşıyan isimlerden biri olan Çehov'un oyunları ve öyküleri günümüzde de yoğun bir ilgiyle okunmaya devam ediyor.

    Roman türünde kalem oynatmaktan imtina eden Çehov, ilk gençlik yıllarından itibaren kısa öyküler üzerine çalıştı. Rus toplumunu gözlemleme ve bunu edebi bir üslupla yoğurarak anlatma becerisi onu çağdaşlarından ayıran en büyük etmenlerin başında geliyor. "Küçük ve basit" diye tabir edilen sıradan Rus halkını âdeta büyüteçle analiz ederek ayna görevi üstlenen Anton Çehov'un eserleri günümüzde birer klasik olarak anılıyor.

    Bozkır, Altıncı Koğuş, Köpeğiyle Dolaşan Kadın gibi nispeten daha ön plana çıkan öykülerine ek olarak, Üç Kız Kardeş, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi, Martı gibi oyunlarıyla tiyatro alanında da oldukça başarılı eserlere imza attı. "Mujikler" isimli bu uzun öyküsü, bağımsız bir kitap olarak kısa bir süre önce Can Yayınları'nın "Lacivert Klasikler Dizisi" kapsamında, Zeki Baştımar çevirisiyle yayımlandı.

    "Mujik"in kelime anlamı "erkek" olsa da, başka birçok anlam ifade eder aynı zamanda. Argo bir yönü de olan mujik kelimesi, 1861'den sonra bağımsızlığını kazanan Rus köylüsüne verilen isimdir. Toprak sahibi olmayan, fakir, cahil, içki düşkünü, dini değerleri fazla olmayan, günlük yaşantı içinde kaybolup giden köylü kesimi yansıtır. Bir kadının, bir erkeğe hitabında kullanmasında küçük düşürücü bir etki yarattığı da söylenir.

    Çehov'un Mujikler ismli bu öyküsü 1897'de yayımlanmıştır. Maksim Gorki ise Mujik isimli romanını 1899'da kaleme almıştır. Buna ek olarak, Fyodor Dostoyevski, Lev Tolstoy ve Nikolay Vasilyeviç Gogol gibi yazarların birçok öykü ve romanında da karşımıza çıkan bir kavramdır.

    Çehov'un öyküsüne gelecek olursak eğer; Rus köylüsünün sıradan hayatını olanca sadeliğiyle gözler önüne seriyor diyebiliriz kısaca. Köylülerin dertlerini, hayallerini, isteklerini, iyiliklerini, kötülüklerini, birbirleriyle olan ilişkilerini masaya yatırıyor. Hayata, topluma, yöneticilere, dine, etik değerlere ve sosyal statüsü kendilerinden daha yüksek olan kişilere bakış açılarını tutarlı bir şekilde okura aktarıyor.

    Tutarlı, zira dünyanın birçok yerinde "köylü" kavramını aşağı yukarı benzer sınırlar içinde görüyoruz. Anadolu coğrafyasında yaşayan bizler için de birçok şey tanıdık geliyor. Öyküyü okurken kendimizi yabancı hissetmiyoruz çünkü köylü sınıfına bir hayli aşinayız.

    Şehirde yaşayan ve köye dönmek zorunda kalan Nikolay ve ailesinin gözünden Rus toplumuna bakma fırsatı bulduğumuz öykü kısa kısa birçok bölümden oluşuyor. Geniş bir karakter yelpazesiyle kadın, erkek, çocuk, yaşlı gibi birçok farklı insanın gözünden günlük hayatta yaşanabilecek her türlü sıradan olaya şahitlik ediyoruz. Nikolay'ın hastalanması akabinde köye dönen ailenin köy yaşantısına adapte olma sürecini ve yaşananları anlatıyor yazar. Olga, Kiryak, Maria, Saşa, Motka, Fekla gibi karakterlerin gözünden farklı şekillerde tezahür eden birçok olay yer alıyor.

    Mujikler, özellikle Rus edebiyatına meraklı okurları tatmin edecektir fakat ortalama bir Çehov öyküsü olduğunu da söylemek gerek. Bu konu özelinde dahi daha başarılı öyküleri vardır Çehov'un. Bu büyük yazarla henüz tanışmamış olanlar bu kısacık öyküyle başlangıç yapabilirler.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • 728 syf.
    ·19 günde·Beğendi·9/10 puan
    Youtube videosu: https://www.youtube.com/watch?v=DI5MRaRPD6g

    Kitap özeti, analizi ve derin incelemesi olduğundan bol bol spoiler görebilirsiniz.

    Yazarın Hayatı

    Herman Melville 1819 yılında Amerika’nın New York şehrinde dünyaya geldi. Erken yaşta yetim kalması çocukluğunu yaşayamamasına sebep olmuş, çalışma hayatına 15 yaşında atılmak zorunda kalmıştı. Hem okuyup hem kendisini geliştiren bu Genç adam tarih ve antropolojiyle kendisini geliştirmiş, edebiyata olan merakı sayesinde Shakespeare külliyatını erken dönemde okuyup bitirmişti. Ailenin maddi sıkıntısı onu 18 yaşında Miço olarak gemide çalışmaya sürükledi. İngiltere ve Amerika arasında mekik dokuyan yazar, bu dönemde şiirler ve öyküler kaleme almaya başladı.

    Hayatının büyük romanı olan ve bugün Amerikan edebiyatının değeri geç anlaşılmasına rağmen en büyük romanlarından biri olarak gösterilen Moby Dick’in hikayesini yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak yazmıştır. 1841 yılında balina avcılığı yapan bir gemide çalışmaya başlayan yazar gemi tayfasının kötü davranışları sebebiyle kaçmak zorunda kalmış, Markiz adalarında yamyam kabilesine esir düşmüştü. Buradan Bir Avusturalya gemisiyle tekrar denize dönen Melville, gemide çıkan isyan sonucu bu sefer de hapse düşmüş, birkaç gün sonra serbest kalınca yine yerli kabileler arasında yaşamak zorunda kalmıştı. Evine ancak bir başka Balina avcılığı yapan gemiyle dönebilmiş, yaşadığı onca maceranın sonunda Moby Dick adlı eserini zihninde yazmaya başlamıştı.
    **

    Kitabın Yazılmasına Destek Olan Olaylar

    Bu hikâyenin yazılmasındaki en büyük etken yazarın yaşadığı maceranın yanı sıra, bu macera sırasında öğrendiği diğer hikayelerdir. Birincisi 1820 yılında dev bir Kaşalot, bilinen adıyla İspermeçet Balinası tarafından batırılan Essex gemisi ve mürettebatının hikayesidir. 25 metre boyundaki Balina, devasa Essex gemisini batırmış, kurtulan mürettebat sandallarla hızla kaçıp güvenli bir yer aramıştır. Fakat günler süren açlık ve sefalet onları ölen arkadaşlarını yiyip yamyam yapacak kadar perişan bir hale sokmuş, olayı duyan haber ajansları sayesinde hikâye tüm dünyaya yayılmıştı. Herman Melville’de bu geminin ikinci kaptanın el yazmalarına ulaşmış, olayı ayrıntılarıyla okuyup, kendi romanında bu maceradan yararlanmıştır.

    Bir diğeri ise Mocha Dick adındaki devasa İspermeçet balinasının hikayesidir. 21 metre boyundaki bu beyaz renkli dev canlı yüzlerce kez saldırıya uğramasına rağmen kurtulmayı başarmış ve birçok insanın ölümüne sebep olmuştur. İşin acı yanlarından biri bu balina gemilere dostane bir tavırla yaklaşıyor olmasına rağmen insanoğlunun acımasızlığına denk gelmiştir ve vücuduna birçok zıpkın saplanmıştır. En nihayetinde 1838 yılında öldürüldüğü zaman vücudunda onunla gezen 19 zıpkının olduğu gözlemlenmiştir. Büyük Yazar Herman Melville bu beyaz balinadan çok etkilenmiş olacak ki, yazdığı romanının adındaki benzerlik sürpriz olmayacaktır.
    **

    Kitabın Özeti

    Hayatını denize adamış olan İsmail adındaki bir adamın ağzından dinliyoruz bu hikâyeyi. Yaşadığı maddi sıkıntının yanı sıra bu adam karadan yeterince zevk alamadığı için tabancası ve kurşunu olarak gördüğü okyanuslara açılmanın her zaman daha doğru olduğunu düşünürdü. Fakat şimdiki yolculuğu diğerlerine benzemeyecek çünkü balina avcılığı için yollara düşen İsmail, bu seferin ne kadar zorlu ve çekişmeli olacağını görecek, kelle koltukta yaşamanın ne olduğunu Pequod gemisiyle çıktığı macerada öğrenecektir.

    İsmail iş bulup yola çıkmadan önce eski bir handa konaklayacaktı. Bulduğu odada ileride onunla beraber Pequod gemisine binecek olan korkusuz, cesaretli ve cömert bir adam olan, aynı zamanda balina zıpkıncılığı yapan Queequeg ile tanıştı. Yüzünde garip şekiller olan bu korkutucu yamyam, o gece İsmail’i fena halde korkutmuş olmasına rağmen İsmail’in en iyi arkadaşı oldu.

    Yine şehirde olup gemiye binmeden önce yapacakları bir şey daha vardı. Bu Kiliseye gidip Maple baba dedikleri adamın vaazını dinlemekti. Burada Yunus peygamberin hayat hikayesini dinleyen İsmail artık iş bulup yola çıkmanın vaktidir diye düşünmüş, uzun uğraşlar sonucunda Pequod gemisine Queequeg ile binmişlerdi.

    Gemiye adım attıklarında birçok hikâye dinlemeye başladılar. Şüphesiz en önemlisi geminin Kaptanı olan ve edebiyat tarihinin unutulmaz isimlerinden biri haline gelen Ahab’ın hikayesidir. Hırs ve intikamla dolan kaptan Ahab’ın tek bir hedefi ve tek bir düşmanı vardı. Bu, bir zamanlar bacağını kopartıp onu tek bacakla yaşamaya mahkûm eden Beyaz Balina Moby Dick idi…

    Shakespeare tragedyalarının efsane karakterlerinden esinlenerek yaratılmış olan Kaptan Ahab, kendisini Tanrı gibi görürdü. Sağduyudan uzak olan bu adam intikam ateşiyle yanıp tutuşurken, kötülüğün vücut bulmuş hali olduğuna inandığı Moby Dick’i öldürmenin kaçınılmaz kaderi olduğuna inanırdı. Fakat İleride doğanın tasviri olarak karşımıza çıkacak olan Beyaz Balina, Kaptan Ahab’ın düşündüğü kurban olmayacaktı, aksine asıl kurbanın hırs ve akıldışı intikam peşinde koşan ve boğazına kadar kibre batan Kaptan Ahab’ın olduğunu bize gösterecektir.

    Kaptan Ahab gemi yola çıktıktan sonra mürettebata gözükmeyip, ardında anlatılan hikayelerin güçlenmesini bekledi. Mürettebatın gözünde büyüyen bu adam insanların karşısına çıktığında apaçık amacını herkese haykırmış, Moby Dick’i öldürene kadar durmayacağına ant içip, diğer gemicilerin de buna ayak uydurmasını istemişti. Özellikle ortaya büyük bir para ödülü koyması da gemi mürettebatını heyecanlandırmış olacak ki cesaretlenen mürettebat da beyaz balinayı bulmaya yemin etmişti.

    Fakat bu çılgınlığa karşı temkinli olan tek bir adam vardı. Bu adam Pequod gemisinin ikinci kaptanı olan Starbuck’tı. Muhafazakâr düşünce içinde olan Starbuck, eylemleri ve olayları Hıristiyan inancıyla harmanlardı ve akılcı düşünmeye özen gösterirdi. Fakat onun gibi düşünen başka kimse olmadığı için yakında gelecek felaketten kurtuluşun olmadığını da anlıyordu.

    Gemiciler Moby Dick’i aramaya devam ettiler. Bu sırada birkaç balina yakalamayı başardılar fakat Kaptan Ahab’ın gözü diğer balinaları görmüyordu, onun için tek bir şeytan vardı, ona ulaşmak için her şeyi göze almıştı. Nihayetinde o an gelmiş Moby Dick ile karşılaşmayı başarmışlardı. Artık Günler sürecek olan bir maceraya girişmişlerdi. Dev balina oldukça zeki ve hızlıydı bu yüzden Kaptan Ahab düşmanını kolay kolay alt edemeyeceğini biliyordu. 3.günün sonunda ne intikam yeminleri ne de ödül çığlıklarından eser kalmamıştı. Çıkan tek haykırış Pequod gemisinin mürettebatının acı çığlıkları olmuştu. Geçmişten kalan hırs uğruna yaşanan felakette Moby Dick beraberinde İsmail hariç herkesi yanında götürdü.
    **

    İnceleme ve Analiz

    Dünya edebiyatının geç keşfedilen romanlarından biridir Moby Dick. Çünkü yazar kitabı yayınlandıktan sonra yaşadığı dönemde ancak 3000 kopyalık satış görmüştür bu da dönemine göre başarısız bir eser olduğunu gösterir. Fakat ışığı olan her kitap gibi Moby Dick de keşfedilmiş ve hak ettiği değeri bugün edebi çevrelerce görmektedir.
    Sıradan okurların en çok dile getirdiği mesele kitabın içeriğindeki bilgilerin sıkıcı olduğu yönünde fakat gerçek edebiyatla ilgilenenler burada kendini belli ediyorlar. Çünkü kitap Shakespeare tragedyasından, şiire, belgesel romandan, destana kadar uzanan geniş yelpazeli bir eserdir. Bu fark edilmediğinde gerçek bir edebiyat şöleninden faydalanamayacağınızı anlamanız gerekir.

    Pequod gemisi farklı milletlerden gelen insanların bir araya geldiği, hiyerarşik düzende yönetilen bir ticari gemi olarak karşımızdadır. Fakat balina avcıları hiçbir zaman kendilerini ticaret gemisi olarak görmezler çünkü geniş okyanusları keşfedenlerin yüzyıllarca kendileri olduğunu düşünmüşlerdir.

    Balina avcılığının dönemine göre önemli nedenleri olduğu görülmüştür fakat Pequod gemisinin kaptanı Ahab kendi nedenlerini yaratmış ve yola sadece yeminini gerçekleştirmek için çıkmıştır. Denizciler kehanetlere ve kadere inanan insanlardan oluşur ama Pequod kendi kaderini yazmak için kullandığı kalemi balina kanıyla doldurduğundan mıdır bilinmez, denizin dibine yelken açtığını görememiştir.

    Pequod gemisi ilkel bir tabuttur. Adını, beyazların Amerika keşfi sonrasında neslini tükettiği Kızılderili kabileden alan bir kıyamet sembolüdür. Kasvetli renginin yanı sıra Balina kemikleri ve dişleriyle süslenmiş bu yüzen tabut şiddetli ölümlerin hatırasını son anına kadar yanında taşımıştır.
    **
    Moby Dick kitabı dini motifleri bol bir eserdir. Anlatıcı İsmail adını, Hz.İbrahim’in Allah’a kurban etmek istediği oğlu İsmail’den alır. Kaptan Ahab adını İbranice İncil’den alıntıyla, İsraillileri putperest bir yaşama sürükleyen kötü kral Ahav’dan alır. Kitabın içerisinde sıkça Yunus Peygamber ve Süleyman Peygamberin ismi anılır. Pequod gemisi batıp herkes denize gömüldüğünde sadece İsmail hayatta kalır. Onu kurtaran gemi Rahel ise Hz Yusuf’un annesinin ismidir. Fakat yabancı kaynaklara bakıldığında onca sembollerin içindeki en güçlü karakterin Moby Dick olduğu görülür. Aslında Balinanın neyi simgelediği tam olarak anlaşılamaz. Kimilerine göre O en başından beri Tanrıyı simgeler. Ayrıntılı epigramlara ve pasajlara bakıldığında yüce gücü ve hikayelerinden bu sonucu çıkaran birçok yazının kaleme alındığı görülür. Beyaz balinaya atfedilen daha çok sayıda teorinin yazılmaya devam edildiği düşünüldüğünde Moby Dick neden Amerikan edebiyatının en büyük eserlerinden biri olduğunu bize apaçık gösterir.
    **
    Dick kelimesi Richard isminin kısaltılmışıdır. Bugün İngilizce dilinde “Dick” argoda Penis anlamına gelir. Kitabın yayınlandığı yıl 1851 idi. Henüz bu dönemde kelimenin argo anlamı taşıdığı hakkında net bir bilgi yok ama kelimeye yazılı kaynaklarda ilk defa Random House tarafından 1966 yılında yayınlanan Norman Bogner’in Seventh Avenue adlı kitabında rastlıyoruz.

    Peki bunu neden söyledin diyebilirsiniz. Çünkü Moby Dick’i cinsel obje olarak gören hatta makalelerinde buna yer veren yazarlara da rastlamak mümkün. Buna sebep olan kişinin de bizzat yazarın kendisi olmuş olabilir. Bilindiği üzere Herman Melville Moby Dick kitabını Hawthorne’a ithaf etmiştir. Aralarındaki mektuplaşmalara göz atıldığında yazarın Hawthorne’a duyduğu cinsel çekim görülmektedir. Bu yüzden de Moby Dick’in doğayı, tanrıyı, gücü temsil ettiği kadar cinselliği de temsil ettiği düşünülmüştür.

    Türkiye’de bahsi şu ana kadar sadece Vedat Ozan tarafından edilen bir konu da İsmail ile Queequeg arasındaki eşcinsel çekimdir. Açık söylemek gerekirse ben de böyle bir şeyi fark etmemiştim ama yazar olan yakın arkadaşımın söylemesiyle farkına varmış oldum. Bu durumun önemi yayınlandığı yıla bakıldığında anlaşılabilir. Çünkü bu tarihte daha önce yazılmış eşcinsel metinle karşılaşmak pek mümkün değildir. Bundan dolayı yazar tabuları da yıkmayı denemiştir.
    **

    SONUÇ

    Moby Dick sadece Amerikan Edebiyatının şaheseri olmadı. Dünya edebiyatının en iyi kitaplarını sıralıyor olsaydık üç haneli rakamlara gelmeden listede yerini alırdı. Çünkü Moby Dick genel temasının fersah fersah ötesine gidebilmiş nadir kitaplardan biridir. Biyografi yazarı Laurie Robertson-Lorant’a göre Epistemoloji temalar arasındaki en özelidir. İsmail’in balina taksonomisi bunu kanıtlar nitelikte. Kitabın belgesel roman özelliği de bu bilgi deryasından gelir.

    Anlatıcı İsmail’in meditatif düşüncesiyle Kaptan Ahab’ın monomanisini karşılaştırmak için bolca epigram mevcuttur. Şüphesiz kitabın en önemli iki karakteri Kaptan Ahab ve Beyaz Balina’dır. Moby Dick kaptanın bacağını kopardığı andan itibaren intikam yeminleri etmeye başlayan bu adamı yatağa bağlamak zorunda kalanlar bilir, bu adamın nasıl çıldırdığını. Kaptan Ahab, Moby Dick’in tanrının bilinmez doğası ve doğanın mutlak gücü olduğunu bilseydi yine de kararından dönmeyecek kadar onurluydu. Onu gemide uyaran tek kişi ikinci kaptan Starbuck’tı ama bu adam da o kadar onurluydu ki gerçeği ve geleceği görmesine rağmen Ahab’ın izindeydi.

    Birçok milletten insanın bir araya geldiği Pequod gemisi bugünkü dünyanın bir simgesi sayılır. Saplantılı fikrin peşinden giden mürettebatın sonu içinde “kader” demek kolaya kaçak olacaktır. Çünkü seçme şanları olmuştu ama onlar ödül uğruna dibe gitmeyi göze almışlardı. Kıyametin sembolü Pequod tabutu Moby Dick’in şiddetiyle okyanusa gömülürken, Queequeg için hazırlanan tabut İsmail’e yeni bir yaşam sundu.
    “Sarhoş bir Hıristiyanla yatmaktansa, ayık bir yamyamla yatmak yeğdir.”

    Kaynaklar:
    1) 20 Kasım 1820: Essex isimli balina avı gemisi, bir kaşalot tarafından batırıldı
    https://marksist.org/.../5935/mobileRedirect
    2) Dünyaca Ünlü Moby Dick Romanına İlham Veren İki Gerçek Balinanın Hikayesi
    https://seyler.eksisozluk.com/...k-balinanin-hikayesi
    3) https://www.britannica.com/topic/Moby-Dick-novel
    4) https://www.sparknotes.com/lit/mobydick/facts/
    5) https://www.grammarphobia.com/blog/2011/01/dick.html
    6) https://en.wikipedia.org/wiki/Moby-Dick
    7) https://turuz.com/..._Urqan-1987-562s.pdf
    8) Course Hero Youtube Kanalı:
    https://www.youtube.com/watch?v=NIrtef38pDY
    9) Pena Kanalı – Ufkun 2 Katı Vedat Ozan – Kehribar mı, Amber mi? https://www.youtube.com/...BOz9JHSzY&t=771s
    10) The Representation of Sexuality in Herman Melville's "Moby-Dick; or: The Whale"
    https://www.grin.com/document/468277
  • 168 syf.
    ·10/10 puan
    Ne diyordu üstad Necip Fazıl;
    "Ağlayın aşinâsız, sessiz can verenlere
    Otel odalarında, otel odalarında..."

    ''Otel Odaları'' şiirini ne zaman okusam beni hüzne boğar. Sonra düşünmeden edemem; tenha otel odalarını, izbe sofalarında gelip geçen terlik tıpırtılarını, sırlara şahit duvarları, yazgıya teslim olan tavanları.. ve yitip giden hayatları..

    Manisa doğumlu Yetik Ozan'ın asıl adı Turgut Günay. Ancak o, şiirlerinde kullandığı bu takma adı ile bilinir. Türk Milliyetçisi, akademisyen, güçlü bir gelenek temsilcisi, bilim, kültür ve sanat adamı. Şiirleri kendine has ve nev'i şahsına münhasırdır. Sanki mührünü basmış gibi taklit edilebilirlikten uzaktır. Şiirlerinde rahatça bulacağımız şeyler: Erzurum'da beş yıl kaldığından altı ay kar altında kalan, halk kültürünün, halk zevkinin bütün zenginliğiyle yaşadığı bir çevrede, halk şairleri ile kurulan dostluklar. On beş seneye varan saz çalması ustalık safhasındadır. ''Firkatî'' mahlâsıyla aşık tarzı şiirler söylemiş; özellikle Kuzeydoğu Anadolu âşıklık geleneği temsilcileriyle temasta bulunmuş, atışmalar yapmıştır.

    Eser, Yetik Ozan'ın bütün şiirlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Üç ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde ''Atmaca Uçurumu'' adıyla yayınlanan kitabındaki şiirler yer alıyor. İkinci bölüm Töre, Hisar ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde yayınlanan ve ''Ülkü Bağı'' adını verdiği kitabındaki şiirlerinden oluşur. Üçüncü bölüm ise''Yücelmek'' başlığıyla, hiçbir yerde yayımlanmamış şiirlerine yer verilmiştir. Keşke Firkâti mahlâsıyla söylediği şiirlerini de bu kitapta toplasalarmış.. Şiirlerinde çoğunlukla tutsak Türklerin meselelerine yer vermiştir. O, kendi toprakları üzerinde yaşayan, ezilen, öldürülen Türk'ün çilesine bir Türk olarak, bir insan olarak ilgisiz, duyarsız kalmamıştır.

    Günümüzde artık şiir ezberleyen var mı, sorarım size? Bunu boş bir uğraş olarak görmeyin. Yetik Ozan şiire olan ilgisini ilkokulda keşfedip, Karacaoğlan'ın, Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun şiirlerini ezbere biliyordu. Safahat'ın çözebildiği kısımlarını içselleştirmeye çalışıyordu. Şiirle böyle bağ kurulur, böyle duyumsanır, anlaşılır. Onun şiir hakkındaki düşünceleri şöyledir. ''Millî şiirimizin dili şüphesiz ki Türkçe, öz Türkçe olmalıdır. Gerek kelime hazinesi, gerekse fonetik ahengi ile Türkçe, kendiliğinden bir şiir dilidir. Türkçeyi kaba ve yoksul bir sayan anlayış, aşağılık duygusuyla kendi değerlerine karşı çıkan ruh hastasının anlayışıdır. Türkçeyi sevmek, Türkçeci olmak her Türk'ün başta gelen vazifelerindendir.''

    Ah şu içimizde Türk geçinen ecnebiseverler. Kendi özünü, kültürünü, dilini aşağı gören başka bir millet yoktur. Mesleği öğretmense ''teacher'', türkologsa ''turkology'', tarihçiyse ''history'' kullananları çok gördüm. Bu kişiler daha mesleğinin bilincine varamamışlar. Sizi bilmem ama ben böyle düşünüyorum. 'Dilimiz kimliğimiz' el insaf yahu. Sosyal medyada kitap tanıtımı yapan arkadaşlar ''book'' yerine neden ''kitap'' yazmazlar. Çıkıp da biri şimdi ''e kitap, Arapça kökenli'' der. ''Türkçeleşmiş Türkçedir.'' der Ziya Gökalp. Yani Osmanlı Türkçesi dolayısıyla Arapça-Farsça kökenli kelimeler dilimizde kalıplaşmış artık kabul edin. Biz bu kelimeleri yüzyıllardır kullanıyoruz, bizim olmuş, bağ kurmuşuz. Dilimiz konusunda ülkemizde eleştirilecek ve düzeltilmesi gereken o kadar çok şey var ki.. Bunların üzerinde durulmuyor.. En basitinden Tükçenin daha temel düzeyini anlayamayan kişiler bakıyorum yazar olup çıkmış. Yeri gelmişken, Sivas Belediyesi iş yerleri için Türkçe tabelada vergi indirimi uygulaması başlatmış, gerçi vatanını sevenlerin bunu çıkarsız yapmaları gerektiğini düşünüyorum ama yine de alkışlıyorum düşünenleri. Her ilin bunu düşünmesi gerek. Ülkemizin yabancı tabelalar yüzünden kimliği bozulmuş durumda fark ederseniz.

    Konuyu fazla dağıtmak istemiyorum. Yetik Ozan'ı yakından tanıyan kişilerden İskender Öksüz de onu “Çok yoğun duyan, yoğun yaşayan, hayata müdahale etmek isteyen bir insandı.” diye tanımlar. Yetik Ozan’ın, son derece hassas, sinirli ve duygusal bir mizaca sahip olduğunu anlıyoruz. Bu özelliği dolayısıyla içinde bulunduğu sosyal ve siyasi şartlar, sürmekte olan anarşi ortamı onun ruhunda olumsuz etkiler yapmıştır. O yılllar, ülkemiz gibi Yetik Ozanımızın da buhranlı, bunalımlı yıllarıydı.. 37 yıl yaşamış, sonra göğe adam asılacağını kanıtlayıp, bir otel odasında canına kıymış adam, Turgut Günay. Edebiyat tarihçisi için not düşelim, Alparslan Türkeş'in damadıydı, Umay Hanım'ın eşiydi.

    ''Var olmak bu ise bıktım;
    Yok olur sana gelirim.''

    ''Kurt, kabrini
    Kendi pençesiyle kazar.''

    ''Kurulmuş öç doruğu
    Can verip, şan alacağım.''

    ''Göğe adam asılır mı?''

    ''Gökçe gülleri al eyleyip,
    Bakır bulutları şal eyleyip'' uçtu gitti. Boğazımızda kaç düğüm.. Ruhu şâd, mekânı Cennet-ü Âlâ olsun.
    Kitapla ve sevgiyle kalın..

    https://www.youtube.com/watch?v=ltilO2gB9JU
    https://www.youtube.com/watch?v=CHDMGhRkkFg
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    “kızıl veba, medeniyeti dünya üzerinden silip süpüreli altmış yıl olmuştur. hayatta kalmayı başaran bir avuç insan, vahşi yaşamın ortasında, kabileler halinde kendi medeniyetlerini ve toplumsal sınıflarını oluşturmuştur çoktan. ancak sanattan bilime kadar her türlü bilgiden yoksundurlar. ilkel zamanlara geri dönülmüş, yaşam yine ‘yemek-çoğalmak-hayatta kalmak’ üçgenine hapsedilmiştir. yetişen yeni nesil de dünyayı hurafelerden ibaret görmekte, her türlü batıla inanmaktadır. yitip giden eski dünyanın sırlarını hatırlayan, hayatta kalan tek insan da yaşı artık bir hayli ilerlemiş olan profesör james howard smith’tir ve onun da tek umudu yetişecek neslin bu barbarlığı, cehaleti ve umursamazlığı aşıp medeniyete yeniden erişmesidir. yaşlı adama kulak verin, o geçmişi ve yaşadığı günleri sadece torunlarıyla değil sizlerle de paylaşıyor. medeniyet her bireyin ortak noktası… peki, ya kızıl veba gibi baş edilemeyen bir mikrop onun sonunu getirirse, geriye insanlığa dair ne kalır?”


     “Kıyametten Sonra”  adı ile çıkmıştır.  Roman gelecekte yaşanacak olan bir veba salgınından sonra insanlığın tekrar mağara devrine dönmesini yaşlı bir adamın torunlarına anlatması şeklindeki bir kurguya dayanır.

    Öykü,  salgın öncesinde medeniyetin içinde olan sonrasında ise medeniyetin yok olduğunu gören en sonunda da mağara devrine dönüşe şahit olan bir dedenin torunlarına olanı biteni anlatması vaka düzenine dayanır.  Romandaki olayları yaşayan dede, aynı zamanda romanın kahramanı ve anlatıcısı olmaktadır.

    Jack London bu romanında bilim kurguya yakın bir vaka düzeni oluşturmuş  geçmişte pek çok kez insanlığın başına gelmiş olan veba salgınlarını bu defa kızıl şeklindeki türevi ile insanlığı  tümden yok eden bir salgına dönüştürmüş, gelecekte oluşacak olan bu salgından çok az kişi kurtulabilmiş ve onlar da yeniden mağara devrine dönmüşlerdir.

    Roman bir dedenin üç torununa insanlığın başına gelen Kızıl Veba salgınını anlatması ana vakasına dayanır.  Olayları Dede Smith, adları Edvin, Hou Hou ve Yarık Dudak olan torunlarına anlatmaktadır.

    Dede Smith, San Francisco’da İngiliz Edebiyatı Profesörü dür ve dünyaya kapitalist bir sistem hükmetmektedir.  “O zamanlar, yiyecek üretenlere kuramsal olarak ‘özgür insanlar’ denirdi. Ama gerçekte bunlar özgür değillerdi. ‘Özgürlük’ lafta kalıyordu. Bir yönetici sınıfı vardı. Topraklara ve aletlere, makinelere sahip olan oydu. Üreticiler yönetici sınıf için canla başla çalışırlardı.” (syf. 25) Her şey yolunda gibi gözükürken aniden bir salgın hastalık çıkar bu hastalığın tedavisi ve ilacı yoktur.

    New York’ta başlayan Kızıl Veba,  salgına yakalanan insanların tüm vücutlarının kızartan, hızla herkese bulaşan ve bulaştığı insanları saatler içinde öldüren bir hastalıktır. Kızıl Veba, çok kısa bir sürede tüm dünyaya yayılır. Modern dünya yok olduğunda Dede James Howard Smith ve üniversitedeki arkadaşları bir kimya okuluna sığınırlar.  Kimya okuluna sığınan kişilerin sayısı dört yüz kişidir ancak salgın onlara da bulaşır ve hayatta sadece Profesör Smith kalır.

    Profesör Smith, üç yıl tek başına yaşadıktan sonra salgından kurtulan diğer insanlarla karşılaşır. İnsanlar onar, yirmişer kişilik gruplar halinde yaşamaya başlamışlardır.  Dede Smith, ilk önce Ateşçi‘nin yönettiği grupta iken daha sonra Santa Rosa  grubuna katılır.

    Hayatta kalabilen insan grupları kabileler oluşturmuş ancak vahşi hayatın içinde medeniyet yok olmuş, bilim, sanat vb unutulmuş, kullanılamaz hale gelmiştir. İlkel zamanlara geri dönülmüş, ‘yemek bulmak, üremek ve hayatta kalmak ana amaç haline dönüşmüştür.
  • 199 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10 puan
    Jack London uzun zamandır ayrı kaldığım ve eserlerini okumak konusunda arafta kaldığım yazarlar arasında. Yeri geliyor aynı kitabını birkaç defa okusam hepsinde de farklı düşündürecek diyorum yeri gelince bu neydi şimdi diye sinirleniyorum. Bazen bu ikisine de karar veremiyorum. Şimdi bu ‘Terazi’ mi yoksa ‘İkizler’ mi oluyor. İkisi de değilim.

    Hayat ve bunun tecrübesi konusunda yetersiz kalan bir gencimiz var, evet tanıdık geldi, ancak bu kardeşimiz daha farklı koşullarda ilerliyor. Zorlu kış şartlarında hayatta kalma mücadelesi ve insanlarla olan etkileşimi anlatılıyor bu kitapta. Aslında mücadele iyiydi. Christoffer Bellew yani kitaba adını da veren Alaska Kid’in kendisine rahat batması sonucu yaşadıklarını okurken hoşa giden pek çok olayla karşılaşıyoruz.

    İyi bir kitaptı diyebilirim. İyi okumalar dilerim..
  • 496 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ay Düğümü çıktığından beri ilgimi çeken bir kitaptı. En başında Mısır, mitler, arkeolojik çalışmalar vs olması zaten radarıma takılma sebebi oldu çünkü bu detaylar benim en sevdiğim konulardır. Kitabın da bunları konu alıyor olması zaten okuma sebebimdi. Ama kitap beklediğimden çok çok daha iyi çıktı.
    Gamze Çelik, yayınlanan ilk kitabı olmasına rağmen kurgusunu çok profesyonelce almış kaleme. Havada kalan, yarım kalan, olmasa olurdu ya da burası böyle olması gerekirdi diyebileceğim hiçbir detay yoktu. Akıcıydı, merak uyandırıcıydı, sürükleyiciydi ve daha da önemlisi okumaya başlandığında kitabı elinizden bırakamıyordunuz.
    Kitabın kısaca konusuna değinmen gerekirse, bir arkeolog olan Ayliz, ekibiyle araştırmaya gittiği piramide gece araştırmak için girdiğinde bir şekilde ilerlediği koridorda bulmaması gereken bir koridorda bir odaya girer ve o oda hayatını değiştirdi. Oda bir şekilde başka bir dünyaya açıldı. Bilmediği, yabancı olduğu bir dünyaya. Mısır'ın başka bir yüzüne... Orada Kraliçe Neftis'in yönetiminde olan bir Mısır'ın dünyasında, büyücülerin, yöneticilerin, kara büyülerle uğraşan kişilerin arasında neye uğradığını şaşıran Ayliz'in en büyük şansı Aytun ile karşılaşması oldu. Aytun her ne kadar başta Ayliz'in düşmanları tarafından gönderildiğini düşünse de gerçekler ortaya çıkıp da Ayliz'in hikayesine inandığında onu kendi dünyasına göndermek için bir yol aramaya başlar. Ancak bu çok da olay değildir çünkü Ayliz'in asıl ait olduğu dünyaya gelmiştir. Ayliz ile ilgili gerçekler, bilinmeyenler ve sırlar yavaş yavaş ortaya çıkarken hayati tehlikesi de boyut değiştirir. Çünkü Ayliz'in sahip olduğu gerçek güç ve soyu Kraliçe Neftis ve yandaşları için büyük bir risk olmaktadır. Bütün bunların yanında da Ayliz ile Aytun arasında filizlenmeye başlayan aşk da oldukça büyük bir sınavdan geçmekte ve aşk için büyük fedakarlıklar yapmak zorunda kalacaklardır.
    Ayliz'in piramide girmesi, oradaki detaylar, dünyasının değişmesi ve sonrasında yaşananlar çok güzel kurgulanmıştı. Her şey olması gerektiği gibi ve çok profesyonel bir şekilde bağlanmıştı.
    Ayliz'in bütün bu olaylar karşısındaki duruşu, tavırları ve kararları en hoşuma giden şeylerdi. Güçlü karakteri ve pes etmeyen tavırları bir kadın karakterde olmasını istediğim ve okumaktan memnun olacağım şeylerdi.
    Aytun ise... adamın en başından beri içinde bir cevher barındırdığını biliyordum ve bunun ortaya çıkmasını okumak muhteşemdi. Her şeyi bilen, kabullenen ve itiraf eden karakterini çok sevdim. Gücü, karakteri, muhteşemliği okunmaya değerdi. Sen ne mükemmel bir detaydın bu kitapta
    Ian ise... bence o da büyük bir olay yaratacak kitabın sonunda içimden bir his öyle diyor. Bu kitapta onu çok iyi tanıdık ve karakterini sevdik, en azından ben sevdim. Kitabın sonundaki olaylardan sonra açıkçası ben Ian'ın ikinci kitapta çok büyük şeylere adım atacak gibi hissediyorum nedense.
    Simge ise... ben bu kızı kendime çok benzettim. :D her ben çok mükemmelim demesi benim iş arkadaşlarıma ego yaptığım zamanları anımsattı. Çok sevdim bu kızı... Ayliz hep Simge'ye kız kardeşim gibi oldun diyordu valla okurken ben de öyle hissettim :D kitabın en güzel detaylarından birisin sen ve bence Menes ile büyük mutluluk seni bekliyor kuzum karamsar olma
    Kararkterleri bu kadar detaylı inceledikten sonra bari geneline de yorum yapayım :D Öncelikle Aytun'un Ayliz'in bilekliğine dair yorumları cidden beklenmedik bir şeydi. Okurken ben o kapıyı açmasıyla ilgili bir detaydır diye bekledim ama bambaşka bir şey çıktı. Ve bütün bu olay döngüsünde Murat'ın nasıl bir çıkarı var merak etmemek mümkün değil. Adamın büyücü olduğu bir gerçek ama amacı neydi, neden böyle bir şey yaptı merak ediyorum. Sanırım ikinci kitapta bu sorularım cevabını bulacak.
    Ayliz'in içindeki büyücü yeteneği, ensesindeki dövme, soyu hakkındaki gerçekler... her şey o kadar iyiydi ki bütün o olay döngüsünde olması gereken şey buydu dedirtti. Ian ile tanışmaları ve Ian'ın ona kapılması... okurken hep Aytun'a inat mı yapıyor acaba diye düşündüm hep ama öyle de olabilir bir aşk üçgeni olsun istemem çünkü Ian ile Aytun kuzenler sonuçta ama ikilinin arasını düzeltecek detaybda sanırım Ayliz'in olması gereken yere ulaşmasını sağlamaya çalışmaları olacak.
    Ruhlar Bölgesi, hastane, Ruhsuz Kemikler... bütün o detaylar muhteşemdi. Aytun'un mumyalama yapması, Neftis'in uyuması, yapılan kutlamalar, yaşanan hayatlar hepsi muhteşem kurgulanmıştı. Nigralar hakkındaki detaylar bile muhteşemdi.
    Bir de Tanrılar hakkındaki bilgiler mi demeliyim hikayeler mi demeliyim bilemiyorum ama o detaylar çok, çok güzeldi.
    Kitabın en nefes kesen yerlerinden biri de Sophia'nın yapıtğı, Yüce Rahip'in gerçekleri öğrendikten sonraki tavırları.. soluksuz okudum diyebilirim.
    Her kitapta olduğu gibi bunda da aşk olmazsa olmazdı zaten. İçimizdeki romantik severleri tatmin edecek kadar aşk vardı kitapta. Ayliz ve Aytun arasında... çok tatlılardı. Aytun'un bütün bu kaba, ters, güçlü tavırlarının yanında içindeki o aşık, sevecen ve sahiplenici erkeği okumak çok iyi geldi. Bütün bu olayların arasındaki en güzel şeydi Ayliz ile Aytun arasındaki aşk bence. Tek umut veren, umut vaadeden...
    Kitabın sonu ise... keşke ikinci kitap çıkmış olsa da hemen okusaydık diyeceğimiz cinstendi. Çünkü Neftis'in uyanmasını engellediler ama Aytun'un hayatı Ruhsuz Kemikler yüzünden riske girdi, Ian'ın yardım çabaları nasıl sonlandı. Rahip gerçekten öldü mü? Nigralar ne yaptı? Sophia, Ayliz'in peşini bıraktı mı? Her şeyden önemlisi Aytun, Ayliz'i kendi dünyasına geri gönderirken aşkının yaşaması için yaptığı fedakarlığı sonucunda ne olacağı...
    Büyük meraklarla ikinci kitabı beklemeye başladım. Umarım çok beklemeden çıkar çünkü cidden çok sevdiğim kitapların devamını hemen okumayı isterim.
    Fantastik severlere bu kitabı tavsiye ederim. Eğer ki dünyalar arası geçişleri, mitleri, Mısır tarihine ilgi duyuyorsanız asla kaçırmayın derim. Her bir kelimesiyle sizi tatmin edecek bir kurgu.
    Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, kitabın kapağı efsane olmuş. Bayılım. İç tasarımı da öyle... mükemmeldi tam da kurguya yakışan bir tasarım