İçinizde iki ruhla yaşadığınızı hissettiğiniz, sanki sizden başka birinin hayatınızı kontrol altına almaya çalıştığını düşündüğünüz anlar oldu mu? İnsanı bir bütün olarak ele alırsak hepimizin içinde iyi ve kötü yanlar olduğunu görebiliriz aslında.
İyi ve kötü diyalektiği ise yıllardır psikoloji, felsefe, sosyoloji, mitoloji ve dinler tarihinde ele alındı. Her zaman iyiliğin bir erdem olduğu bize söylendi. İçimizde kötü yanlar olsa da mutlaka iyi tarafımızı ortaya çıkarmak için uğraşmamız istendi. Hem toplumla hem ailemizle hem de kendimizle çatıştığımız zamanlar oldu. Aslında dinlere göre her insan özünde iyiydi. Çünkü Tanrı’nın bir parçasını taşıyordu. Kötüler zavallılardı ve mutlaka cezalandırılacaklardı.
Ancak modern psikolojinin etkisi altında bu düşünceler eridi gitti. Çünkü insan kendini keşfetti. Tabii bu durumun en önemli mimarı Sigmund Freud’du. Fakat Freud’dan önce bu meseleyi felsefi açıdan ele alan; Hegel Georg Wilhelm Friedrich Hegel , Schopenhauer Arthur Schopenhauer gibi önemli düşünürler de vardı. Onlara göre insanın iki yönü vardı; toplumsal normlar ise insanın kendini tanımasında rol oynuyordu. Peki, ya #y:1568?
Freud’un Sigmund Freud argümanı bilinçti. Üstelik “bilinçdışı” gibi önemli bir kavramı ortaya atmış, bireyin görünen kişiliğinin yanı sıra bastırılmış alter egosu olduğunu söylemişti. 19. yüzyılda yazılan Dr. Jekyll and Mr. Hyde romanında ise bu kavramlar çoktan gün yüzüne çıkmıştı.
Yazar Robert Louis Stevenson gördüğü bir rüya üzerine bu eseri kaleme aldı. İnsanın rüyasında gördüğü karakteri ile gerçek hayattaki karakterinin farklı olduğunu düşündü. Kafasında her şeyi yeniden kurguladı ve herkesin kendisinden bile sakladığı bir maskesi olduğuna, hepimizin iki ayrı kişiliğe sahip olduğuna karar verdi. Ve Dr. Jekyll and Mr. Hyde yarattı.
Hyde, gelişmemiş bir insan türüydü onun için. İnsanın ilkel tarafıydı âdeta.
Bir nükleer savaş tehdidi yaşayan İngiltere, çocuklarını güvene almak için onları bir uçağa yerleştirerek ülkeden uzaklaştırmak isterler. Fakat uçak bilinmeyen bir sebep ile ıssız bir adaya düşer. Kazada uçakta kalan bütün yetişkinler hayatını kaybeder ve sadece çocuklar hayatta kalır. Çocukların yaş aralığı ise 6-12 arasındadır.
Çocuklar adaya düştüklerinde ilk fark ettikleri şey ailelerinin ve yetişkin kimsenin olmamasıdır. Bu sebeple çocukların üstünde herhangi bir otoritenin varlığından söz edilememektedir. Kısaca ne bir kural ne bir baskı ne bir düzen. Bu durum çocukları oldukça mutlu eder fakat bir otorite dengesi olmaması refah bir hayatımı yoksa felaketi mi beraberinde getirir bunu hep birlikte görelim.
Adaya düşen çocuklar, ilk başlarda eş güdüm içerisinde hareket ederken daha sonra yavaş yavaş gruplaşmalar başlar. Bununla beraber bir liderlik ihtiyacı duyulur ve hiç kuşkusuz ki bir iktidar kavgasını da beraberinde getirir. Güç ve iktidar savaşı çocukların içindeki uyuyan duyguları uyandırır ve kaçınılmaz olarak kaosun içine sürükler. Burada insan doğuştan mı kötüdür yoksa bu kötülük sonradan çevre koşullarından edinilmiş birikimler doğrultusunda mı gelir, bir nevi bunun cevabını da bu eserde kendimize sormuş oluyoruz.
Dipnot
Yüzlerce yıl boyunca Hristiyan kilisesi, insanın doğumuyla günahkâr bir varlık olarak hayat bulduğunu söylemiştir.
Eserde asıl konu liderdik çatışması ve bununla beraber temel otorite dayatmalarıdır.
Adaya çocuklar ilk düştüklerinde Jack ve Ralph liderlik için çocuklar arasına seçime giderler kazanan Ralph olur. Jack bunu her ne kadar kabul etmese de boyun eğmek zorunda kalır. Ralph, iş bölümü yaparak çocukları kurallar ile yönetmeye çalışır. En büyük isteği adada bir ateş yakıp o ateşten çıkan dumanın bir gemi veya uçak tarafından
Stefan Zweig'den 4 öyküden oluşan muhteşem bir eser daha. Stefan Zweig'in kadınlar ve kadınların duygularını kısacık öyküleri ile anlattığı Mürebbiye kitabını çok beğenerek okuyacaksınız.
1. Öykümüz mürebbiye; en saf, en güzel ve gerçekleri her zaman çocukların dilinden duyduğumuz yalansız dolansız duyguların dile gelmesini okuyoruz. Yazarımız yetişkinlerin sorunlarının çocukların bakış açısı ile anlatırken çocukların hissettikleri duyguları dile getiriyor. Çocukların masumiyetinin, yetişkinlerin dramına dönüşmesi öyküsü...
2. Öykümüz Novellası; Yaşar Kemal'in de dediği gibi insanlarla oynamamalı, bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değinmemeli. Kimsenin kimseyi kendi zevkleri için başka bir insanın duyguları ile oynamaya, yalanlar söylemeye hakkı olmamalı.
Yaşlı bir adamın genç bir kıza isimsiz mektuplar yazmasına konu alan öykümüzde gelen mektupların genç bir kızda açtığı yaraları okuyoruz. Hissetmediğiniz hiçbir duyguyu söylemeyin gerçekler mutlaka bir gün su yüzüne çıkmaya mahkumdur kimseniz o olun!
3. Öykümüz geç ödenen borç; ünlü biri olan her şeyini kaybetmiş birine eski bir hayranının aşk öyküsünü ve ilgisini okuyoruz. Yapılan hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmadığını vefanın güzelliği bizlere alıp mutluluğun kollarına bırakıyor.
Ölene kadar sorumlusun Gönül bağı kurduğun her şeyden diyor ya Küçük prens gönlünüz bu kelimenin güzelliğinde var olsun bize getireceği mucizeleri tahmin bile edemeyiz.
4. Öykümüz kadın ve yeryüzü; ne çok şey yazıldı, ne çok şeye benzetildin kadınım sen. Bazen bir gökyüzü, bazen bir yeryüzü, bazen uçsuz bucaksız sonsuzluklar... Ve sen anlatılırken hiçbir tanım seni tanımlayamadı tanımlayamaz da. Engin yüreğinde bir cevher gizli ki bunu bulan henüz var olmadı.
Bir delikanlının genç bir kızı doğa ile ilişkilendirerek duygularını
MürebbiyeStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202132,9bin okunma