Bazen ne düşüneceğini dahi unutuyor insan. Koca koca acıların üzerine ne söylenir ki, diyorum kendi kendime..
Herşeyin bir tutam ama, acının yoğun olduğu memleketin adı ; Beyrut..
"İnsanlar hep Beyrutlular gibi olacak,tanrılarına bölündüklerinde, sonra daha küçük tanrılarına.. Yeterince bölündüğünde tanrılar, kurşunların tanrılara ait olmadığı unutulduğunda, geriye sadece bölük pörçük hikayeler kalacak. İnsanlar hikâyelerin meczupları olacak.." (syf:251) diyor yazar bir paragrafında..
Bana çok şeyi sorgulattı, çoğu düşüncemi karmaşıklaştırdı, ve kendi kendime "asıl takılmamız gereken noktalara" değinmediğimizi farkettirdi..
Bir yanda inancımızın zayıflığına ağlıyorum, diğer yandan insanlar "yardıma ihtiyacımız var" "açız" "ölüyoruz, çocuklarımız da ölüyor" "inandığınız tanrılarınızı çağırın, bu vahşeti durdursun eğer o kadar güçlülerse" diye bağırıyorlar kulağımın dibinde..
İnsanlar inanmaktan da önce, ruhlarındaki yaralarını sarmaya ve boş midelerine iki lokma birşeyler indirmeye muhtaçlar..
Zaten yaralar bir veba gibi ruhlarını sarmaya başladığı ve kuru ekmeği elinden alındığı günden bu yana kaybetmiş inancını..
Kader; insanla Mevla'nın bir bakıma ortak projesidir..
Fakat nedir bu ortadoğunun durmak bilmeyen kanaması.. Bu Avrupa'nın şımarık tavırları?!
Vahşetin ortasındaki herkes gibi, Ortadoğu'nun çocukları da yarım hikayeler bırakmak istemiyordu geride.. Aslına bakarsanız kimse kimsenin memleketine de özenmiyor.. Herkes nereliyse, yüreğine orasının özlemini takıyor..
Burnu; kendi memleketinin toprağını koklamaya, ruhu;çocuk doğduğu diyarı gezmeye hasret, sızlıyor..
Zaten, ortadoğunun yetim evlatlarından çalıp kendi yavrularını tıka basa doyuran Avrupa gibi bir hırsızı kim, neden özensin?!
Yazar bir yerinde "Bir gün herkes Beyrutlular gibi olacak, hangi dili