Ben ne annem gibi dindarım, ne babam gibi kainatın beş duyumla kavradığım şeylerden ibaret olduğuna kaniyim. Öyleyse ben neredeyim? Ne mutlak dindarlığa, ne de mutlak akılcılığa dahil olmak isteyenler için bir başka yaklaşım, yeni bir varoluş şekli yok mu acaba? bir üçüncü yol mesela? kim bilir?
Sayfa 69·Kitabı okudu
Ne tuhaf... İnsan üzüntüsünün, acılarının üzerine düşündüğü kadar düşünmüyor mu acaba mutlu olduğu anları? Ya da mutsuzluğun ve mutluluğun zaman akışı aynı değil. O yüzden mutsuzken akmayan zaman, mutluyken bir çırpıda geçiveriyor.
Sayfa 304 - Üçüncü Bölüm-Yeşil Yıllar·Kitabı okudu
Duygular
Reklam
İşte herkes gitti. Komşum da uyuyor sanırım. Belki de uyumuyor, olan biteni anlamaya çalışıyordur. Seslensem mi acaba? Yukardakiler konuşurken duymuştum. Genç bir erkekmiş. Daha 24 yaşındaymış. Ha 70 ha 24. Ne fark eder ki. Bu, insanoğlunun kendisi için bir kıstas. Sayıları çok seviyorlar. Büyüdükçe mutlu oluyorlar. Oysa hiçbir anlamı yok sayıların, kaç yıl yaşadığının! Yaşamayı daha uzun süre nefes almak sanıyorlar. Dönüp geriye bir baksalar, nefeslerini tuttukları anlar kadar yaşamışlar. Tek düze, saksıdaki çiçek gibi uzun uzun yıllar yaşamanın ne marifeti var. Belki de komşum benden daha çok yaşamıştır. Bunu kim bilebilir. Rakamlara bakıp üzülmek, ne kadar saçma oysa.
Acaba bu son mu?... diye düşündü. Son... Kurtuluş... Her şeyin bitmesi ve perdenin inmesi. O büyük ve ferahlatıcı boşanma. Bütün kafasındakilere, hepsine birden "Paydos!" demek, kapıları açmak ve yol vermek, son zerresine kadar her hatırayı, her hayali, her tasavvuru kovmak ve herhangi bir nesne, cansız ve şuursuz bir nesne olmak, bu güneş altında parlak bir yılan sırtı gibi, bir ucu dikilen sokağa, güneşin yer yer bir cüzzam gibi kemirdiği duvarlara, evlere katılmak, varlığın çemberinden çıkmak, bütün tenakuzlarından kurtulmak...
Sayfa 69·Kitabı okuyor
Alıntı
Duvarlar
Sesi öylesine çok çıkan duvarlar ve öylesine sessiz kalan duvarlar var, neden acaba?
Muhalefetin hükûmetin, hükûmetin de muhalefetin yakasına sık sık yapışmasına neden olan beyhude kavgaların ortasında, meclis sıralarından ya da halka ayrılan kürsüden biri kalkıp şu sözleri söylese meclis ne derdi acaba? "Susun Mösyö Mauguin! Susun Mösyö Thiers! Meselenin içinde olduğunuzu sanıyorsunuz ama değilsiniz! Mesele şu: Adalet neredeyse bir yıl kadar önce Pamiers'de bir adamı sustalıyla doğradı, Dijon'da bir kadının kafasını kopardı, Paris'te, Saint-Jacques Meydanı'nda daha yeni idamlar gerçekleştirdi. Mesele bu. Bununla ilgilenin. Ulusal muhafızların düğmelerinin beyaz mı yoksa sarı mı olması gerektiğini, güvenin kesinlikten daha güzel bir şey olup olmadığını sonra tartışırsınız. Sağcı beyler, solcu beyler, koca halk acı çekiyor. İster cumhuriyet deyin ister monarşi, halk acı çekiyor. Bu bir gerçek. Halk aç, halk üşüyor. Yoksulluk, cinsiyete bağlı olarak suça veya günaha sürüklüyor. Oğullarını zindanların aldığı, kızlarını genelevlerin aldığı şu halka acıyın. Fazlasıyla kürek mahkûmunuz, fazlasıyla fahişeniz var. Bu iki yara neyi gösteriyor? Toplumsal yapının çürüdüğünü. Hastanın baş ucunda muayene için toplanmışsınız işte: Hastalıkla ilgilenin. Bu hastalığı yanlış tedavi ediyorsunuz. Daha iyi tetkik edin. Yaptığınız yasalar, onları yaptığınız zaman yalnızca geçici çarelerdir. Kanunlarınızın yarısı rutin, diğer yarısı deneysel. Kızgın demirle vurulan damga, yarayı kangren eden dağlamaydı. Suçu suçluya ömür boyu mühürleyip perçinlemek anlamsız bir ceza! Kürek mahkûmluğu durumu daha da kötüleştirerek neredeyse çıkardığı bütün kanı emip dağıtan saçma bir deri kabarcığıdır. Ölüm cezası barbarca bir uygulamadır, uzvu olduğu gibi söküp atar.
Sayfa 36 - Kapra Yayıncılık
Edebiyat
Reklam
Reklam