• Efendim, geçenlerde bir dostum. “Cağfer hoca sen kerameti mi inkar ediyorsun?” diye sordu. Dedim, düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü. “Hayırdır, nereden çıktı bu, benim sana geçen gönderdiğim yazıyı okumamışın anlaşılan”, dedim. Çünkü o dosta gönderdiğim yazıda keramet meselesinden bahsediyordum.

    Dostum, bana birisi seninAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet Akaidi kitabınla ilgili fotoğraflar gönderdi, dedi. (O birisinin ismini de verdi ama şimdi söylemeyim, fitne fücuru dökülmesin ortaya) Bu kitapta tehlikeli fikirler varmış, kerameti inkar ediyormuşsun, okunması sakıncalı kitapmış.

    Dedim ona, gönder o fotoğrafları bana. Gönderdi. Anaaa… bu da ne? Allah’ım dünyada böyle tipler de varmış. Adam, idam fermanımı yazmış, sonra gerekçe aramaya koyulmuş. Aman ne gerekçeler!?


    Acele etmeyin efendim hepsini yazacağım. Ta ki bu madrabazı siz dahi tanıyın. Size de bulaşabilir bir şerri. Allah korusun! Allah beni, sizi, bütün Müslümanları, hatta dinimizi ve şerefimizi bunlardan korusun! Bunlarda şeref kıtlığı çeken varlıklardır, efendim.

    Evet efendim! Neymiş bu beni darağacına gönderecek 10 (on) madde? Madrabaz herifin yazdığı gibi yazıyorum, berbat yazısını okuyabildiğim kadarıyla. Sonuna fotoğrafları da koyacağım imkan olursa inşaallah.

    Kitaptaki sakıncalı yerler:

    1.                      S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.

    2.                      S. 30. Küfür tanımı?

    3.                      S. 30-32. Kafir, mümin, münafık dememişken hal anlatmış. Küfür…

    4.                      S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.

    5.                      S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.

    6.                      S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak (nasıl bir anlatmadır?)

    7.                      S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.

    8.                      S. 68. Kaç peygamber belli değil

    9.                      S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar

    10.                  S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil


    Buyurun efendim. Siz söyleyin ne anladınız bunlardan?

    Ama bitmedi. Kitabın kapağına hem dikkat işareti yapıp hem de yazıyla dikkat yazdıktan sonra şu veciz (!) ifadeyi yazmış: “Çok sakıncalı yer var.” Herhalde yukarıdaki on (10) maddeyi kast ediyor. Daha da var efendim. İlave etmiş: “Ayet hadis dışında çoğu yerde (çoğunlukla) kaynaksız”

    Demek istiyor ki, on (10) maddede hatan var, ayet ve hadis dışında bir de kaynak vermemişsin. Senin yatacak yerin yok.

    Siz karar verin efendim ben bu densize ne deyim. Her neyse, ben gene de cevabımı vereyim.

    Yalnız, lütfedip izin verirseniz kitabımın kısaca hikayesini anlatayım önce:

    Sen 1990. Henüz Yüksek Lisans derslerine başlamışken arkadaşlarım benden Akaidle ilgili bir seminer istediler. Bendeniz de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber; Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid; Ömer Nasuhi Bilmen’in,Muvazzah İlm-i Kelam ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu; Ahmet Saim Kılavuz’un Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş kitaplarını esas alarak bir seminer hazırladım. Seminer çok beğenildi ve bunu bastıralım dendi. O zaman Seha Neşriyat’a teklif ettik onlar da kabul ettiler ve kitap 1991 yılındaAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet  Akaidiadıyla Seha Neşriyat yayınları arasında basıldı. Yıl 2017, Otto yayınları sahibi Veli Aknar beyle bir karşılaşmamızda. Hocam sizin Akaid kitabınızı ben lisede öğrenci iken okudum çok beğenmiştim. Eğer izin verirseniz basmak isterim dedi. Ben de kitabın bir iki nüshası kaldı. Bilgisayar ortamında yazılı bir metni de yok, oturup onu tekrar yazmam çok zor, dediğimde. Hocam bir nüsha ver, ben yazdırırım dedi ve hakikaten yazdırdı. Bana gönderdi. Ben de yaklaşık üzerinde bir ay çalıştım ve eskiyi bozmadan yeni bir takım ilavelerle kitabı tamamladım ve teslim ettim. O da yayınladı. Kitap bir çok şehirde binlerce dağıtıldı. Benzer şikayete hiç rastlamadım. Rastlanmaz da, akıl var izan var, böyle itiraz mı olur? Halbuki kul yazısı hata olabilir. Var da, ama öyle bir kin ve garezle kitabı okumuş ki, hataları değil de, hata olmayanları görmüş zavallı. Zaten var olan bir iki yazım hatasını düzeltilmek üzere yayıncıya da gönderdim.

    Efendim, kitap cep boy, 107 sayfa halka yönelik sade ve anlaşılır bir dille anlatma çabasının ürünü. Bu bir akademik / bilimsel çalışma olmaktan öte, adından da anlaşılacağı gibi kısa ve öz olarak Akaid konularını anlatma derdinde…

    İlk defa böylesine rastlıyorum dostlar… Yaşadıkça neler göreceğiz. Ne deyim? Aklıma mukayyet ol Ya Rabbi! Eee… bunlara cevap vereceğiz elbet. Takdir edersiniz ki meydanı bu madrabazlara bırakmak olmaz.


    CEVAPLARIM

    Cevapların madrabazın diline doladığı kitabın kendinden efendim…


    1.      Cevap (S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.)

    Kitapta zarurat-ı diniyye kavramının geçtiği kısım şöyledir:

    “Mümin, zarûrât-ı diniye denilen dinin kesin hükümlerinden hiç birini de inkâr etmemelidir. Öte yandan dinî hükümlerin yerine getirilmesi hususunda inatçılık, büyüklenme ve kendini beğenmişlik tavrı göstermemelidir.” (S. 29)

    Hacmi böylesi küçük kitapta daha ne yazabilirim ki?!


    2.      Cevap (S. 30. Küfür tanımı?)

    Kitapta küfürle ilgili kısım da şöyle:“1. Küfür

    Sözlük anlamı örtmek ve kapatmak olan küfrün dinî anlamı, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ buyurduğu kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlamak veya tevatüren bize ulaşan esaslardan birini veya bir kaçını inkâr etmektir.”

    Daha ne dememi istiyorsa?!


    3.      Cevap (S. 30-32. Kafir, müşrik, münafık dememek için hal anlatmış. Küfür…)


    Konunun başlığı “İmana Aykırı Haller” alt başlıkları da “küfür, şirk ve nifak” şeklinde. Allah aşkına bir insan bu kadar mı,  tosun altında buzağı arar? Allah’ım aklıma mukayyet ol. Küfrü taşıyan kafir değil midir? Be adam!


    4.      Cevap  (S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.)

    Buyurun muhtasar bir kitabın kıyamet alametleri kısmını bizzat siz okuyun.

     “B. KIYAMET ALAMETLERİ

     Küçük alâmetler: Hz. Peygamber’in (sav) son peygamber olarak gönderilişi, İslâmî ilimlerin yok olmaya yüz tutması ve âlimlerin bulunmaması, cehaletin yayılması, fuhşun artması, içki kullanımının açıktan yapılması, fitnenin kol gezmesi...

    Büyük alâmetler: Hz.Peygamber (sav) kıyametin büyük alâmetleri olarak, şu on hususu zikretmiştir: Duman, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğuşu, Hz.Îsâ’nın (a.s.) inişi, Ye’cüc, Mecüc’ün çıkışı, doğuda yer batması, batıda yer batması, Arab yarımadasında yer batması, Yemen’de ateş çıkması.(Müslim, “Fiten ve Eşrâti’s-sâa” 13) (S. 94)

    Allah’tan bu zat, Müslim ve Tirmizi’de geçen Cibril hadisinin sonunda Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredilen kıyamet alametlerini okumamış!? Çünkü orada birkaç tane alamet geçmekte. Oraya bile itiraz edip sakıncalı damgası vurabilirdi.


    5.      Cevap  (S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.)

    Şefaatle ilgili yazdıklarım şöyledir:

     “Şefaat: Müminlerin günahkârları için, Hz.Peygamber’in ve ümmetin büyüklerinin, Allah’dan istekte bulunmalarıdır.Hz.Peygamber’in (sav) bütün insanlara, bir an evvel mahkemelerinin kurulması için, yapacağı şefaata “şefaat-ı uzma”, bundan dolayı Hz. Peygamber’in nail olduğu makama da “makam-ı Mahmud” denilir. Kur’an’da, “Bunlar, O’nun (Allah’ın) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler” buyrulmuştur. Hz. Peygamber (sav) de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 12) buyurmuştur. Çünkü o günde şefaate en çok ihtiyaç duyanlar büyük günah işlemiş olan müminlerdir. Ancak Hz. Peygamber’i şefaatçi kılan da kime şefaat edileceğine karar veren de Yüce Allah’tır. Dolayısıyla orada her şey Allah’ın takdirine bağlıdır.” (S. 96)

    Metni okuyun lütfen! Bu zatın dediği gibi anlayan varsa beri gelsin…


    6.      Cevap  (S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak)

    Ne demek istediği çok net anlaşılmıyor. Anlaşılan tekfir konusunda yazdıklarımı beğenmemiş, buyurun bir de sizler okuyunuz:

     “TEKFİR MESELESİ

    Küfr, lügat itibariyle bir şeyi örtmek, ıstılahî bakımdan ise, Allah’ın birliğini, dinin temel esaslarını ve peygamberliği inkâr manasına gelir. Mutlak olarak kâfir kelimesi, yukardaki üç şeyden birini inkâr eden kişi için kullanılır. (kaynak: İsbahânî, Müfredat, İstanbul 1986, s.653).

    Tekfir ise, bir kimseyi kâfir ilân etmek, kâfir olduğunu söylemektir. Müslüman iken kâfir olana “mürted” yani dinden dönen, yaptığı işe ise “irtidat” denilir.

    Küfrünü söz ve fiil ile açıklamayan bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Çünkü hiç kimsenin kalbi bilinmez. Herhangi bir müslümanın sözü, güzel bir şekilde tefsir ve yoruma tabi tutulabiliyorsa, fena ve kötü yöne göndermek câiz değildir. Yine, küfrü gerektiren birçok yönler bulunduğu halde, küfrü ortadan kaldıran bir yön varsa, o bir yöne göre fetva verilmesi uygun düşer. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için, küfrünü ya sözle ya da fiille bizzat kendisinin açıklaması gerekir. (kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, 4/7-8)


    7.                      Cevap  (S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.)

    İtiraz ettiği husus şu aşağıdaki kısım. Buyurun okuyun efendim:

    “İnsanların söz, fiil ve yazıp çizdiklerinden yola çıkarak onları tekfir etmek yani kafir saymak, dün olduğu gibi bugün de Müslüman toplumlar için ciddi bir tehlike ve tehdittir. Nitekim zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bu günde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler adeta “Kim kafir?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kafir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı Ehl-i Sünnet ve Cemaat idi. Onların amacı “kim kafir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören Ehl-i Sünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde Ehl-i Sünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kafir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, kabeyi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kafir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçeveye oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Ehl-i Sünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkanını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkanı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.”

    Bu yazdıklarımın sonuna kadar arkasındayım. Bu madrabazların kin, haset ve nefretlerine rağmen. Akl-ı selim Müslüman büyük kitlenin, böylesi birkaç okuduğunu anlamaz, kendini bilmez, geçmişinden bi haber madrabazlara teslim olmayacağı hususunda Rabbimin inayetine güveniyorum.


    8.                      Cevap (S. 68. Kaç peygamber belli değil)

    Peygamberlerin sayısı konusundaki yazdıklarım kaynakları ile birlikte şöyledir:

    “E. PEYGAMBERLERİN SAYISI

    Yüce Allah rahmeti gereği kullarını sürekli hidayet yolunda tutmak veya doğruya sevk etmek için tarihin başlangıcından itibaren her dönemde her mekana peygamber göndermiştir. Bu ilahî işlem son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesine kadar sürmüştür. O’nun gönderilmesiyle birlikte peygamberlik zinciri tamamlanmıştır. Çünkü o son halka ve peygamberliğin bitişinin mührüdür. Bundan dolayı O’na Kur’an’da hâtemü’l-enbiyâ yani nebilerin sonuncusu veya peygamberlerin son mührü sıfatı verilmiştir.

    Her dönemde her mekana peygamber gönderildiği bilinmekle birlikte Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar kaç peygamber gönderdiğine dair elimizde açık ve somut bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu yüzden de alimlerimiz, peygamberlerin sayılarını zikretme hususunda ihtiyatlı davranılması gerektiğini salık vermişlerdir. Çünkü verilecek rakamların fazla olması durumunda peygamber olmayanın peygamber sayılması sakıncasının yanında, rakamın az olması durumunda da peygamber olan bir şahsın dışarıda tutulması sakıncası bulunmaktadır. En doğrusu, peygamberlerin sayılarını Allah’a havale edip kesin bir rakam söylememektir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da “Peygamberlerin hikâyelerinden sana anlattıklarımızın yanında, anlatmadıklarımız da vardır.”buyurmakta ve gönderdiği ve görevlendirdiği bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan etmektedir. Her ne kadar bazı haberlerde 124 bin veya 224 bin şeklinde rakamlar geçiyorsa da bunlar, haber değeri bakımından kesinlik düzeyine çıkmadığı için bu rakamları kesin kabul edip inanç haline getirmek uygun değildir. (Kaynak: bk. Teftazânî, Şerhu’l-Akâid, Kestelî Haşiyesi, İstanbul 1316, s. 214-215.)

    Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberlerdir. Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar peygamberlerin toplam sayısı 25 ile sınırlıdır. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn gibi isimler dahil değildir. Bu isimler konusunda çoğunluğun görüşü onların peygamber değil, veli oldukları şeklindedir.

    Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri için şu âyetlere bakınız: En’âm 6/83-86, Âl-i İmrân 3/33, A’raf 7/65, Hûd 11/61, 84, Enbiyâ 21/85, Ahzâb 33/40.” (s. 68-69).


    9.                      Cevap (S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar)


    “Zaman ve mekan öncelikle insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde kavrayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara bulunduğu yerden müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman diliminde, birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, Yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir. Yani insan bu sınırlı varlığını bilirse, Allah’ın sınırsız varlığını daha iyi kavrar.”

    Burada nasıl çaktırmadan kerameti inkar ediyor muşum? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin. Kitapta keramet hakkında şunları yazdım. Buyurunuz okuyunuz:

    “Kerâmet: Şeriatın tamamına uyma hususunda gayretli olan ümmetin büyüklerinden zuhur eden hârika olaylardır. Kerâmet ile mûcize arasında bir takım farklar vardır. Mûcize, bir istek üzerine peygamberin gönderildiği kavme karşı meydan okumasıdır. Keramette ise ne istek olur, ne de meydan okuma. Kerâmet bir peygamberin ümmetinden olan bir kimsede zuhur eder. Dolayısıyla, velîlerde olagelen kerâmetler tâbi oldukları peygamberin birer mûcizesidir.”

    Bunları yazan bendeniz, nasıl oluyor da, kerameti inkar etmiş oluyorum.

    Bir de bu “çaktırmadan inkar” nasıl bir şey oluyor. Bu zat, yeni bir inkar çeşidi buldu anlaşılan…


    10.                  Cevap  (S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil)

    Bu adam ne demek istiyor anlayamadım. Benim kitabımda yazdığım aşağıdaki gibidir:

    “Bu durumda kader, Allah’ın olacak şeylerin zaman ve mekânım, niteliklerini ve özelliklerini bilip ezelde takdir etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, bu konuda şöyle der: Dünyada olacak şeylerin tamamı Allah’ın dilemesiyledir ve bilgisi dahilindedir. Allah onları Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Ancak bu yazması niteleme şeklindedir, yoksa hüküm koyma şeklinde değildir. (kaynak: Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s.2) Yani, Allah, “şu şöyle şöyle olacak” diye yazmıştır. Değilse, “Şu şöyle şöyle olsun” diye hüküm vermemiştir. Eğer hüküm vermiş olsaydı, kul fiilinde zorlama altında olurdu.( Kaynak: Ali el-Kârî, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.41; Ebu’l-Muntehâ, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.11) Nitekim şu ayetler kader inancına işaret etmektedir: “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.” Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” “Şüphesiz ki, Biz, her şeyi bir takdir ile yarattık.” ” (s. 53-54)

    Bu zat itirazını, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye yapmalı. İmamın söylediğini bile beğenmeyen bu zata ben diyebilirim ki. İmamın beğenmediği metnini gözlerinize ve görüşlerinize arz ediyorum:

    خلقَ اللهُ تعالى الأشياءَ لا منْ شىءٍ. وكانَ اللهُ تعالى عالماً في الأزَلِ بالأشياءِ قبلَ كونِـها، وهوَ الذي قدّرَ الأشياءَ وقضاها، ولا يكونُ في الدنيا ولا في الآخرةِ شىءٌ إلا بمشيئتِهِ وعلمِهِ وقضائِهِ وقَدرِهِ وكَتْبِهِ في اللَّوحِ المحفوظِ ولكنْ كتبُهُ بالوصفِ لا بالحكمِ والقضاءُ والقدرُ والمشيئةُ صفاتُهُ في الأزلِ بلا كيفٍ.

    Altı çizili kısım hakkında Ali el-Kari’nin açıklaması ise şöyledir:

    أي كتب الله كل شيء بأنه سيكون كذا وكذا، ولم يكتب بأنه لِيكن كذا وكذا، (على القاري)

    *

    Bırak! Allah nasıl biliyorsa öyle muamele etsin!

    Ne buyuruyor Rabbimiz Felak Suresinde:

    “De ki: Felakın Rabbine sığınırım

    Yarattığı şeylerin şerrinden

    Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden

    Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

    Haset ettiklerinde hasetçilerin şerrinden”
  • Kuran okuyormuş Arapça olarak. Dedim anlıyor musun? Yok dedi, faziletli olanını yapıyorum dedi. Ben de faziletli olan anlamandır, anladığın dilden yani Türkçe olarak okumalısın dedim. Çarpılacakmışım gibi bir hissiyat uyandırdı bende, tavırlarıyla.
    Ben aciz bir kul, kitap yazsam, bunu dili farklı olan birisi orijinal diliyle okusa; yazdıklarımdan hiç bir şey anlamadı, emeklerim zayi oldu diye kitabın parasını iade ederdim açıkçası.
    Sizin fikriniz nedir bu yönde?
  • " Rabbim "dedi Sinan, ben kulunu aşk ile mi imtihan edeceksin? Bu, aciz bir kul olan ben için ağır bir yük."
  • "Ben kulunu aşk ile mi imtihan edeceksin? Aciz bir kul olan ben için ağır bir yük"
  • HAYIRLI CUMALAR...

    Ey Rabbim! Ben, gizlide senden hayâ etmeyen utanıp çekinmeyen, açıkta seni gözetmeyen zavallıyım. Ben, büyük musibetler sahibiyim. Ben, Mevlasına karşı çıkan cüretkârım. Ben, gökyüzünün güçlü Rabbine isyan eden biriyim. Ben, büyük günah yolunda malını harcayanım. Ben, büyük günahlara doğru koşanım. Bana mühlet verdin, kendime gelmedim. Günahlarımı örttün, çekinmedim. Günah işlemekte haddi aştım. Beni gözünden düşürdün, yine kendime gelmedim. Ama sen hilminle bana mühlet verdin; kereminle kusurlarımı örttün; bana karşı kusurlarımı hiç görmemiş gibi davrandın; benden hayâ ediyormuşsun gibi günahlarımın azabını benden uzaklaştırdın.

    Allah’ım! Günah işlediğim zaman, senin Rablığını inkâr ederek, emrini hafife alarak, azabına göğüs gererek, tehdidini umursamayarak günah işlemedim. Bir hataydı oldu; nefsim onu bana güzel gösterdi; heva ve hevesim bana galip geldi; bedbahtlığım buna yardımcı oldu. Diğer taraftan kusurlarımı örtmene, aldandım. Böylece, sana isyan ettim, emrine muhalefete kalkıştım. Şimdi senin azabından kim kurtaracak beni?! Yarın davacılarımdan kim koruyacak beni?! Eğer tutunacağım ipi çekip koparırsan, kimin ipine tutunurum ben?! Amel defterimin açılacağı gün vay benim halime! Eğer kerem ve sonsuz rahmetine ümit etmeseydim ve rahmetinden ümit kesmemi yasaklamamış olsaydın, yaptıklarımı hatırladığımda tamamen ümitsizliğe kapılırdım, ey çağırılanların en hayırlısı ve ey ümit edilenlerin en üstünü!

    Allah’ım! İslam’a olan bağlılığımla sana yöneliyorum. Kur’an’ın hürmetine sana güveniyorum. Ümmî, Kureyşî, Haşimî, Arabî, Tihamî, Mekkî ve Medenî olan Peygamber’in aşkına, sana yaklaşmayı ümit ediyorum. O halde, imanla olan tanışıklığımı yabancılığa çevirme. Mükâfatımı, senden başkasına ibadet eden kimsenin mükâfatı gibi kılma. Çünkü insanlardan bir grup, kanlarının dökülmesini önlemek için dilleriyle iman ettiler ve arzuladıklarına kavuştular. Biz ise, bizi bağışlayasın diye sana dilimiz ve kalbimizle iman ettik. Öyleyse bizi de arzuladığımıza kavuştur; sana olan ümidimizi kalbimizde sabitleştir; bizi hidayete kavuşturduktan sonra kalbimizi saptırma ve kendi katından bize bir rahmet ihsan et; şüphesiz sen, bol ihsan sahibisin.

    Andolsun izzetine, kalbime ilham olan bilgiye dayanarak senin kerem ve geniş rahmet sahibi olduğunu bildiğim için, beni kovsan dahi, kapından ayrılmam ve sana yalvarmaktan vazgeçmem. Kul, mevlasından başka kime gidebilir?! Yaratılan, kendisini yaratandan başka kime sığınabilir?! Allah’ım! Beni (kıyamet günü) ağır zincirlere vurup insanların arasında ihsanını benden kessen, insanların gözlerini kusurlarımı görmeye açsan, ateşe sürüklenmemi emretsen ve benimle iyi kulların arasında ayrılık düşürsen, yine de senden ümit kesmem; affına olan ümidimden vazgeçmem; senin sevgin hiçbir zaman kalbimden çıkmaz. Ben, hiçbir zaman verdiğin nimet ve ihsanlarını ve dünyada kusurlarımı örtmeni unutmam.

    Ey Mevlam! Dünya sevgisini kalbimden çıkar. Beni, peygamberlerinin sonuncusu Muhammed Mustafa -Allah’ın salatı ona ve âline olsun- ve yarattıklarının içinden seçtiğin Ehl-i Beyt’iyle bir araya getir. Beni, tövbe ehli ve gerçekten sana yönelenlerin makamına ulaştır. Beni kendi halime ağlamaya muvaffak eyle. Gerçekten ömrümü boş şeyler ve boş arzularla geçirdim. Nefsimin hayrından ümit kesenlerin durumuna düştüm. Bu halimle kabre intikal edecek olursam, hali benden daha kötü olan kim olabilir?! Orayı, rahatlayabileceğim bir yer olarak hazırlamış değilim; salih amelle orada yatmak için bir sergi sermiş değilim. Nasıl ağlamayayım?! Oysa gidişimin nereye varacağını bilmiyorum; nefsimin beni aldattığını, günlerimin beni yanılttığını ve ölümün (kartal gibi) başım üzerinde kanat açtığını görüyorum. O halde, neden ağlamayayım?! Ruhumun bedenden ayrılacağı ana ağlıyorum! Kabrimin karanlığına ağlıyorum! Lâhdimin (mezarımın) darlığına ağlıyorum! Münker ve Nekir’in beni sorguya çekecekleri ana ağlıyorum! Kabirden çıplak, zelil ve yaptıklarımın ağır yükünü sırtımda taşıdığım bir vaziyette çıkacağım ana ağlıyorum! O gün (şaşkınlık içerisinde) bazen sağıma ve bazen de soluma bakacağım. O gün herkes kendi işiyle meşgul olacaktır. O gün herkesin kendine yeter bir işi vardır. Nice yüzler o gün parıl parıl parlar, güler, sevinir. Ve nice yüzler o gün toz toprakla bulanır, üstlerine bir karanlık çöker ve zillet kaplar.

    Ey Mevlam! Güvenim, itimadım, ümidim ve tevekkülüm sanadır; bağlılığım senin rahmetinedir. Sen dilediğini rahmetine ulaştırırsın ve sevdiğini kerametinle doğru yola iletirsin. Kalbimi şirkten temizlediğin için sana hamd olsun; dilimi seni anmaya açtığın için sana hamd olsun. Bu kusurlu dilimle sana şükredebilir miyim?! Her ne kadar iyi ameller yapmaya çalışsam da senin rızanı kazanabilir miyim?! Ey Rabbim! Şükrünün karşısında dilimin kıymeti ne ki?! İhsan ve nimetlerinin karşısında amelimin değeri ne ki?!

    Allah’ım! Bahşiş ve keremin beni ümitlendirmiştir; lütuf ve keremin amelimin kabul olmasına sebep olmuştur. Ey Mevlam! Yönelişim sanadır; korkum sendendir ve ümidim sanadır. Ümidim, beni sana getirmiştir. Ey Yegane Mevlam! Himmetimi sana bağladım; senin katındakine yönelmişim; en samimi ümidim sanadır; en gerçek korkum sendendir; sevgim seninle tanışıktır; elim sana doğru uzanmıştır ve korkum sana itaat etme ipine bağlanmıştır.

    Ey Mevlam! Seni anmakla kalbim dirilmiştir. Seni çağırmakla korkunun acısını kendimden uzaklaştırmışım. Ey Mevlam, ey umudum ve ey en son isteğim! Benimle, daima senin itaatinde olmama engel olan günahlarımın arasına ayrılık düşür. Sana olan her zamanki ümidim ve üzerine farz kıldığın şefkat ve rahmetine olan büyük ihtirasımdan dolayı hacetimi senden istiyorum. Hüküm senindir; ortağın yoktur. Yaratıklarının hepsi senin rızkınla rızıklanmakta ve senin yed-i kudretindedirler. Her şey senin karşında boyun eğmektedir. Pek yücesin, ey âlemlerin Rabbi!

    Allah’ım! Hüccetim kesilip delilsiz kalacağım, dilimin sana cevap vermekten âciz kalacağı ve sorgulaman karşısında aklımın karışacağı gün (kıyamet günü) bana acı. Ey büyük ümidim! En çok muhtaç olduğum zaman (kıyamet gününde) kereminden beni mahrum eyleme. Cehaletimden dolayı beni katından kovma. Sabrımın azlığından dolayı lütfünü benden kesme. Fakir olduğum için bana ihsan eyle. Güçsüz olduğum için bana merhamet et. Ey Mevlam! İtimadım, güvenim, ümidim ve tevekkülüm sanadır. Bağlılığım senin rahmetinedir. Muhtaçlık yükümü senin ihsan kapına indiriyorum. Senin kerem ve bağışını göz önünde bulundurarak hacetimi sana bildiriyorum. Ey Rabbim! Keremini ümit ederek sana yakarıyorum. İhtiyacımın giderilmesini senin katında umuyorum. Fakirliğimi senin zenginliğinle gidermek istiyorum. Senin affınla ayakta duruyorum. Senin kerem ve bahşişine göz dikiyorum. Bana ihsanda bulunmanı umuyorum. O halde, beni ateşte yakma; sensin benim ümidim. Beni cehenneme yerleştirme; sensin benim gözümün ışığı.

    Ey Mevlam! İhsanına olan iyi kanââtimi boşa çıkarma; gerçekten güvenebileceğim tek sığınak sensin. Benim fakir olduğumu (senin lütfüne muhtaç olduğumu) çok iyi bildiğin halde katındaki sevaptan beni mahrum eyleme. Allah’ım! Ecelim yaklaşmış da amelim beni sana yakınlaştırmamışsa, günahımı itiraf edişimi özür dilememe vesile kılıyorum. Allah’ım! Eğer affedecek olursan, affetmeye senden layık kim var?! Ve eğer azaplandırırsan, hükümde senden daha adil kim var? Bu dünyada garipliğime, ölüm anında kederime, kabirde yalnızlığıma ve lâhitte tenhalığıma merhamet et. Hesap vermek için huzuruna vardığımda zelilliğime acı. İnsanların bilmediği günahlarımı bağışla. Her zaman kusurlarımı ört. Ölüm döşeğine düştüğümde, dostlar başıma toplanıp beni sağa sola hareket ettirdiklerinde bana merhamet et. Gusül için yatırılıp salih komşularım tarafından sağa sola çevrildiğimde bana lütufta bulun. Cenazem akrabalarım tarafından taşındığında bana merhamet et. Bu dünyadan ayrıldığımda ve senin huzuruna varmak için tek başıma kabre koyulduğumda bana ihsanda bulun. Yeni evimde (kabirde) garipliğime (yalnızlığıma) acı ki senden başkasına menus olmayayım.

    Ey Mevlam! Beni kendi başıma bırakacak olursan, helak olurum. Ey Mevlam! Hatalarımı bağışlamadığın takdirde kime sığınabilirim?! Ölüm döşeğinde senin lütfünle ulaşamadığım takdirde kime yakarabilirim?! Kederimi gidermediğin takdirde kime iltica edebilirim?!Ey Mevlam! Senden başka kimsem yok benim. Eğer sen bana merhamet etmezsen, kim bana merhamet eder?! Yoksulluk günümde, senin fazl ve ihsanın beni kapsamına almazsa, kimin fazl ve ihsanını ümit edebilirim?! Ecelim yetiştiğinde günahlarımın affı için hangi kapıyı çalabilirim?!

    Ey Mevlam! Sana ümit bağladığım halde beni azabına duçar etme. Allah’ım! ümidimi gerçekleştir ve korkumu güvene çevir. Günahlarımın çokluğundan dolayı sadece senin affını ümit ediyorum. Ey Mevlam! Hakketmediğim şeyi senden istiyorum. Çünkü sen takva ve mağfiret ehlisin (senden çekinilmeli ve senin affına sığınılmalıdır); öyleyse beni affet. Lütfünden bana kötü yönlerimi örtecek bir elbise giyindir. Hatalarımı bir daha onlardan dolayı hesaba çekilmemek üzere bağışla. Şüphesiz, senin ihsanın kadimdir; affın büyüktür ve büyüklüğünle kullarının hatalarından geçersin. Allah’ım! Sen bir kerimsin ki, ihsanın istemeyenlere ve hatta Rabliğini inkâra kalkışanlara bile daima ulaşır. Öyleyse Ey Mevlam! Hacetini senden isteyeni, yaratan ve işleri tedbir edenin yalnız sen olduğuna inananı kapından nasıl boş çevirirsin?! Bereket sendendir; sen yücesin ey âlemlerin Rabbi. Ey Mevlam! Âciz kulun senin kapına gelmiştir. Muhtaçlık onu senin huzuruna getirmiştir. Dua etmekle senin ihsan kapını çalıyorum. Lütuf ve keremin hürmetine benden yüz çevirme. Dile getirdiklerimi kabul buyur. Seni çağırdığım gibi beni reddetmeyeceğini umuyorum. Çünkü senin çok şefkat ve rahmet sahibi olduğunu biliyorum. Allah’ım! Sen, hacetini isteyene ihsanda bulunmaktan yorulmayan bir kerimsin ve bu senden bir şeyi eksiltmez. Sen, kendin vasfettiğin gibisin ve bizim vasfımızdan çok yücesin.

    Allah’ım! Senden güzel sabır, yakın kurtuluş, doğru konuşan dil ve büyük mükâfat istiyorum. Ey Rabbim! Bildiğim ve bilmediğim her hayrı senden istiyorum. Allah’ım! Senden salih kullarının istedikleri şeylerin en hayırlısını istiyorum. Ey kendisine el açılanların en hayırlısı ve ey bahşiş edenlerin en cömerdi! Kendim, ailem, annem, babam, çocuklarım, yakınlarım ve din kardeşlerimle ilgili isteklerimi gerçekleştir. Yaşayışımı güzel kıl. Yiğitlik vasfını bende aşikâr et. Bütün hallerimi ıslah et. Beni ömrü uzun, ameli iyi, nimetini kendisine tamamladığın, kendisinden hoşnut olduğun ve baştan başa mutluluk, keramet ve rahatlık dolu temiz bir hayatla yaşattığın kimselerden kıl; sen dilediğini yaparsın. Senden başkası her istediğini yapamaz. Allah’ım! Beni kendi tarafından özel bir şekilde anılmaya layık kıl. Geceler ve gündüzler sana yakın olmak için yaptığım amelleri riya, gösteriş ve duyulup övülme tutkusundan uzak tut. Beni senin karşında eğilen ve huşu eden kullarından eyle. Allah’ım! Razkımı bol, vatanımı emniyetli kıl. Ailemi, evladımı ve mal varlığımı benim için göz aydınlığı ve sevinç vesilesi kıl. Bana verdiğin nimetleri elimden alma. Cismime sağlık ve bedenime kuvvet, dinime sağlık ver. Beni yaşattığın müddetçe kendi itaatine ve elçin Muhammed’in -Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’ine olsun- itaatine muvaffak eyle. Beni kendi katından indirdiğin her çeşit hayır ve bereketten fazlasıyla nasibini alan kullarından kıl. Beni (özellikle) Kadir gecesinde indirdiğin hayır ve bereketten en çok nasibini alan kullarından eyle. Her yıl kullarına indirdiğin rahmet ve giydirdiğin afiyet giysisinden bana da nasip eyle. Beni, üzerlerinden belaları kaldırdığın, iyi amellerini kabul buyurduğun ve fenalıklarına göz yumduğun kullarından eyle. Bu yıl ve her yıl bana, Beyt-i Haram’ı (Kâbe’yi) ziyareti nasip eyle. Ve sonsuz fazlından bana bol rızk ver.

    Ey Mevlam! Tüm fenalıkları benden defet. Eziklik duymamam için borcumu ve üzerimde olan kul haklarını eda eyle. Bana zulmetmeye kalkışanların, düşmanlarımın ve beni çekemeyenlerin gözlerini ve kulaklarını benden uzaklaştır. Beni onlara galip et. Gözümü ışıklı ve kalbimi mutlu kıl. Hüzün ve kederimi, rahatlık ve ferahlığa çevir. Yaratıklarından, bana kötülük etmeye kalkışanı ayaklarım altına düşür (zelil eyle).

    Beni, şeytanın, ve kötü amellerimin fenalıklarından koru. Beni tüm günahlardan arındır. Lütfünle beni cehennem ateşinden kurtar. Rahmetinle beni cennete götür. Fazlınla cennet hurileriyle evlenmeyi bana nasip et. Beni salih evliyan Muhammed ve onun temiz, üstün ve seçkin Ehl-i Beyt’iyle birlikte mahşur eyle. Salat ve selamın onlara, onların bedenlerine ve ruhlarına olsun. Allah’ım ve Mevlam! Andolsun izzet ve celaline, eğer beni günahlarımdan dolayı hesaba çekecek olursan, ben de senin affını öne sürerim. Eğer beni cimriliğimden dolayı hesaba çekecek olursan, ben de senin keremine sığınırım. Eğer beni ateşe atarsan, ben yine cehennem ehline seni sevdiğimi söylerim.

    Allah’ım ve Mevlam! Eğer mağfiretin itaat ehli ve evliyana has olursa, günahkârlar kime yakarsınlar?! Sadık kimselerden başka hiç kimseye ikram ve ihsan etmeyecek olursan, kötü insanlar kime sığınsınlar? Allah’ım! Eğer beni cehenneme atacak olursan, buna düşmanın (şeytan) sevinir. Ve eğer beni cennete götürürsen, buna Peygamber’in sevinir. Allah’a andolsun, Peygamber’inin sevinmesinin düşmanının sevinmesinden sana daha sevimli olduğunu biliyorum. Allah’ım! Kalbimi sana sevgi, senden korku, kitabına tasdik, sana iman ve sana kavuşma sevinci ile doldurmanı niyaz ediyorum; ey celal ve ikram sahibi!

    Sana kavuşmayı bana sevimli kıl ve benim de sana varmamı kendine sevimli kıl. Sana vardığımda bana esenlik, kurtuluş ve keramet nasip et. Allah’ım! Beni geçmiş salihlere kavuştur ve kalan salihlerden eyle; salihlerin yolundan gitmeyi bana nasip et. Salihleri kendi nefislerine galip eylediğin gibi beni de kendi nefsime galip et.

    Amelimi en iyi şekilde sonuçlandır. Rahmetinle amelimin mükafatını cennet kıl. Beni, bana verdiğin şeylerden razı olduğun şekilde yararlanmaya muvaffak eyle. Bana dinde sebat ver. Ey Rabbim! Beni kurtardığın fenalığa bir daha döndürme. Ey âlemlerin Rabbi Allah’ım! Senden ancak, sana kavuşmakla sonuçlanan bir iman gücü istiyorum. Beni yaşattığın sürece böyle bir imanla yaşat, böyle bir imanla öldür ve böyle bir imanla mahşur et. Amelimde ihlaslı olmam için kalbimi dininde riyadan, şüpheden ve duyulup övülme tutkusundan uzak tut. Allah’ım! Bana dinini kavrama, hükmünü ve ilmini anlama kabiliyeti, rahmetinden iki kanat ve günahlardan sakınma gücü ver.

    Nurunla yüzümü ak et. Katında olana beni rağbetli kıl. Beni kendi yolunda ve Peygamber’inin dini üzerine öldür. Allah’ın salat ve selamı ona ve onun Ehl-i Beyt’ine olsun. Allah’ım! Tembellikten, yorgunluktan, hüzünden, korkudan, cimrilikten, gafletten, katı kalplilikten, zilletten, düşkünlükten, fakirlikten, her türlü beladan, gizli ve açık kötülüklerden sana sığınırım. Kanaat etmeyen nefisten, doymayan karından, huşu etmeyen kalpten, kabul olunmayan duadan, faydası olmayan amelden sana sığınırım. Ey Rabbim! Nefsim, dinim, dünyam ve bana verdiğin tüm nimetler hususunda, rahmetinden kovulmuş olan Şeytan’ın şerrinden sana sığınıyorum. Muhakkak sen işiten ve bilensin. Allah’ım! Senin gazabından hiç kimse kurtaramaz beni. Senden başka sığınılacak birini bulamıyorum. Bu durumda, beni azabının hiçbir çeşidine duçar eyleme. Beni helakete ve acı azabına doğru sürükleme. Allah’ım! (Amellerimi) Benden kabul eyle. Ad ve şanımı yücelt. Günahlarımı dök. Hatalarımla beni anma. Meclisimin sevabını, konuşma ve duamın mükâfatını kendi rızan ve cennetin kıl.

    Senden istediklerimin hepsini bana ver ey Rabbim! Fazl ve rahmetini bana artır. Benim sana rağbetim çoktur, ey âlemlerin Rabbi! Allah’ım! Sen Kitabında, haksızlık yapanı affetmemizi buyurmuşsun. Gerçekten biz kendimize zulmettik; o halde bizi affet. Şüphesiz sen affetmeye bizden daha layıksın. Sen bize, dilenciyi kapımızdan boş çevirmememizi emrettin. Ben de bir dilenci olarak kapına geldim; hacetimi vermeden beni geri çevirme. Bize, elimizin altında olanlara iyilik yapmamızı emrettin. Biz de senin kullarınınız; bizi cehennem ateşinden kurtar. Ey kederli anımda sığınağım! Ey zor anlarımda elimden tutan! Sana sığındım ve senden yardım diledim. Senden başkasına sığınmıyorum; senden başkasından kurtuluş ummuyorum. O halde, bana yardımcı ol ve kederlerimi kalbimden gider. Ey esirleri kurtaran ve ey çok günahları affeden! Az itaatimi kabul eyle ve çok günahlarımı bağışla. Sensin merhametli ve çok bağışlayan. Allah’ım! Senden, kalbimden hiçbir zaman çıkmayan kâmil ve sabit bir iman, hakkımdaki takdirlerinden başka hiçbir şeyin bana ulaşamayacağını bilmeme sebep olacak kâmil bir yakîn niyaz ediyorum. Hayatımda bana verdiğin şeylere beni razı ve hoşnut eyle; ey merhametlilerin en merhametlisi!
  • Cehalet, bilgisizik, tecrübesizlik, ilim ve irfandan haberdar olmamaktır. İlimden kendini mahrum eden insan nefsine zulmeder, daima hakir ve zelil olur. Bu açıdan her zaman hataya düşer, hakkı batıl, batılı hak görür. Aleyhinde olan şeyleri bile lehinde zanneder. Dost ve düşmanını birbirinden ayıramaz. Onun içindir ki, şu söz darb-ı mesel olmuştur. “Cahil dosttan ise akıllı düşman daha iyidir.”

    Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de mealen buyuruyor:

    “Cehalet içerisinde gaflete dalmış olan yalancılar kahrolsun.”1

    Cahil bildiğini sanır ve boş iddialarda bulunur, düşüncesi köksüz ve sönüktür. Bundan dolayı “Cahil yaşayan ölüdür.” denilmiştir. Hazret-i İsa (as.)

    “Ben Cenab-ı Hakk'ın izniyle ölüleri dirilttiğim halde, cahillere söz anlatmakta aciz kaldım.”

    demiştir. Bundan anlaşılıyor ki, her şey bir şeydir, lâkin cahillik hiçbir şeydir

    Cehaletin en kötüsü ve en tehlikelisi de insanın kulluğundan gafil olması, Allah’a kulluk etmekten uzaklaşması, O’nun ilâhi emirlerine değil de kendi heva ve hevesine uymasıdır.

    Cahil insan cehaletinden mazur değildir. Çünkü öğrenmesi mümkün iken, bunu ihmal etmiştir. Cahilliğin en kötüsü ve en tehlikelisi de bilmediğini bilmemektir. Böyleler kendilerinin her şeyi bildiğini zanneder ve kendilerini büyük göstermeye özenirler. Demek ki, “Hayatta insana en pahalıya mal olan şey cahilliktir.”

    Eskiden İslam toplumlarında âlimlerden birine ceza verilince, onu cahil bir kişi ile hapseder veya bir arada yaşamaya mecbur bırakırlardı. Bazı hükümdarlar da kendilerini methetmeyen alim ve şairleri cahiller ile beraber zindana atarlardı.

    Hafız-ı Şirazî bir kitap yazdığında devrin hükümdarı: “Kitabının başında beni methet.” demiş. Hafız-ı Şirazî: “Ben senin gibi zalimi methetmem.” diye karşılık verince, hükümdar Hafız-ı Şirazî’yi zindana attırmış. Hafız-ı Şirazî zindanda her ikindiden sonra mahkûmlara sohbetler edermiş. Mahkûmlardan birisinin her sohbette ağlaması, Hafız-ı Şirazî’nin dikkatini çekmiş. Bir gün o adama:

    “Yahu seni ağlatan nedir? Allah korkusu mu? Yoksa Allah sevgisi mi? Kul hakkı mı? Yoksa günahlarının çokluğu mu?" diye sorunca, Adam: “Benim bir keçim vardı. Senin sakalın aynen onun sakalına benziyor. Seni görünce onu hatırlıyor ve kendimi tutamayıp, ağlıyorum.” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hafız-ı Şirazî: “Böyle cahilin yanında durmaktansa, öyle zalimi methetmek daha evladır.” demiş ve kralı methetmeye karar vermiş.

    Mehmet Akif şu mısralarıyla cehalet belâsını ne güzel tasvir eder:

    “Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet…
    Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,
    Bir hale getirdin ki, ne din kaldı, ne namus?
    Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbus,
    Ey hasm-ı hakikî, seni öldürmeli evvel:
    Sensin bize düşmanları üstün bır
  • Bende istemez miydim? Herkes gibi kitaplara gömülmeyi? -elbet isterdin azizim, eğe kıyısında denize nazır bir barınağın verandasında rakı yudumlamayı, balık mevsimi de açılmış, sabaha karşı motorların balığa çıkma sesini işitmeyi, elinde ki kitaptan başını kaldırıp, denizin kendine has sesini dinlemeyi...içine yarın sabah erkenden uyanmanın kaygısından uzak, yapay kaygılar eklemeyi... elbet isterdin! Zombi saldırısına uğradığını düşünmek, tusunamiye maruz kalacağını hayal edip adrenalin seviyeni yükseltmek, sonra çocukluğundan beri en sevdiğin Filmi düşünmek( dünyanın merkezine yolculuk) o saydam katmanda ki Zümrüt’lere el uzatırken düşmek düşmek.. masalsı bir dünyaya uyanmak. Bende isterdim iç alemimi zenginleştirecek hayallerin kucağına, güvenli sınırımdan uzaklaşmadan salınmak, isterdim azizim... istemez olur muyum? Dünya haritasına bakıp. Başka coğrafyalarda, parmağını rast gele dokunduğun bir ülkeye ışınlanıp bir yaşamın içinde kendini bulmak... Bir nevi parçalara bölünüp her zerrenin başka başka diyarlarda hayata geçmesi.. yani Tanrısallaşmak! Duyumsamak, sezmek, anlamak, anlamlandırmak. Kim istemez ki azizim..? İsterdim azizim...Çizgi film karakteri olmak! Bir filmde en kötü figüranı oynamak.. Vizitesini almış görevini yerine getiren bir fahişenin bıkkınlığını yaşamak..bunları istemek belki de benimkisi. Bedeninden sıyrılmak. Bir kedinin patileri arasında oynadığı yün yumağı olmak. Nereye gideceğini bilmeyen bir dilenci gibi geçen kalabalığın ortasında kalmak. Ellerim açık, uzanıyor her geçene..küçümser bakışların arasında kalmak. Bende isterdim saçmalamayı tavan yapıp, saçmalama üzerine uzun uzun düşünmek. Bu arada insan düşünmeyen hayvandır. İç güdüsünü bile doğru dürüst kullanmaktan aciz. Hey hat! Besin zincirinin en üstünde olup, mutluluğun en altında olan yaratık! Yani ben! Ben ki ben. Gözlerim yanıyor yüreğim kanıyor olmasaydı sonumuz böyle diye.. içlenen ben! Sonunu bile tanımlamakta zorlanan ben. Ben ki ben! Senden içeride olan ben, benden en uzaklara düşen sen! Ben ki ben! Zavallı ben. Borges’in şiirinde ki ben! O iç organlar, o ense, o iskelet. Onların hepsiyim ben. Garip ama, bir kılıcın, önce altına, sonra kül rengine, sonra da hiçliğe dönüşerek batan.. Yapayalnız bir güneşin de anısıyım ben... Limanda yavaş yavaş yaklaşan gemileri Seyreden biriyim. O az bulunur kitaplar, Zamanla aşınan gravürler de; Göçüp gitmiş ölüleri kıskanan da ben. İşin daha garibi bir evin bir köşesinde Bu sözcükleri ağ gibi ören o adam ben... Bende isterdim azizim ben de..Ben olmak dışında.. o ben var ya o ben! Yanağında ki ben! Silinen silikleşen ben! Sadece Çırağın gördüğü ben! US’ta BEN’i öldürsene... diyen ben!

    https://youtu.be/Zz1_excL7pA