• Kırgızistan’daki, Özbekistan’daki, Tataristan’daki ya da burnumuzun dibinde Azerbaycan’daki insan mı?
    Amerika’da Türk anne-babadan doğmuş , iki cümle Türkçe bilmeyen çocuk mu?
    Turgut Reis’in Tunus’ta yaşayan uzak torunu Abdülkebir Dargut mu?
    Çepni, Kınık,Bayındır,Afşar,Alaçeri,Çoğandur,Alpagut ve Cihangir gibi Kürtçe konuşan Türkmen boyları mı?
    Eğer ölçüt konuşulan dil ise,Talabani aşiretinin Türkçe konuşan bir kolunu nereye koyacağız?
    Oğuzhan’ın 24 torunundan birinin adı Kürt. Şimdi bu Kürt, Türk mü Kürt mü?(Türk ve Kürt sözcüklerinin çarpıcı benzerliği bir rastlantı mı?)

    Alman profesör De Groot, Orhun Anıtları’nda kullanılıp bugün Anadolu Türkçesinde kullanılmayan, ama Kürtçede kullanılan tam 532 sözcük saptamış.

    Türk Ulusu dediğimiz şey, bir ırkın değil, ortak kültürün adıdır.
    Özbek mi daha bizdendir , yoksa Güneydoğu’nun Türkçe bile bilmeyen köylü kadını mı? İstanbullu bir Ermeniye, Anadolu insanı mı daha yakındır, Ermenistan’daki soydaşları mı?
    Tekirdağlı Yahudi, Amerika’da Türk anne-babadan doğan çocuktan daha Türk değil midir?
  • Malala Yusufzay kız çocuklarının eğitim hakkı için susturulmayı reddetmiş pakistanlı eğitici bir ailenin cusur kızı.
    Taliban kuvvetlerinin Pakistan'ın Svat Vadisini işgali döneminde meydana gelen bu destan Malala'nın anlatımı Chiristina Lamb'ın harika aktarımı ile Ben, Malala olarak bizlere sunulmuş.
    Bu kitap yayımlandığı günden nobel ödülüne gidiş sürecinde beraberinde getirdiği tartışma ve övgüleriyle uzun süredir gündemimdeydi.

    Ancak Khaled Hosseini'nin Uçurtma avcısı ve ve Dağlar yankılandı adlı muhteşem eserlerinden sonra okumak nasip oldu ki bu Allah'ın lutfu oldu diyebilirim.Bölge kültürü, sosya ekonomik durum,coğrafya ve yaşananlar konusunda neredeyse akademik bir bilgi edinmemi sağlayan söz konusu eserden sonra Ben, Malala çok daha anlamlı ve anlaşılır bir hale geldi.

    Ancak sakın Uçurtma Avcısı ile bir mukayeseye girdiğim düşünülmesin çünkü böyle bir şey mümkün değil.O bugüne kadar okuduğum belkide en iyi eserlerden (gerçek yaşam öykülerinden) biriydi ve hala kitabın adı anıldığında ürperiyorum.

    Neyse yine konumuza yani Ben,Malala'ya dönelim.9 Ekim 2012 Salı günü, on beş yaşındayken, Okul servisiyle eve dönerken,bir Talib'in "Malala hanginiz?" sorusunun ardından yakın mesafeden açılan bir ateşle başından vuruluşuyla başlayan hikaye Malala'nın mucizevi şekilde hayata tutunması, onun bu dünyanın ücra bir köşesinden New York'taki Birleşmiş Milletler binasının koridorlarına uzanan yolculuğu ve Nobel barış ödülü ile tüm dünyaya ilham oluşuna dair harika bir gerçek yaşam öyküsü ile karşı karşıyasınız.

    Orada Pakistan'da ve Afganistan'da korkunç şeyler yaşandı.Yakın geçmişte yaşanan bu korkunç şeyler sadece öğrenmemiz istendiği kadarı ile servis edildi. Her şeyi tüm açıklığı ile öğrenmek milli birlik beraberlik ortak kültür, hoşgörü ve anlayışın yanında eğitimin ne anlam ifade ettiğini anlamak isterseniz bu incelemede adı geçen kitaplar kaynak eser olacaktır.

    Belki milli iradeye de testi kırılmadan bir faydası dokunur.
  • “Sıkıldım mı? Hayır hiç de sıkılmadım. Ben hiç sıkılmam. Herkesin derdi bu, herkes sıkılıyor. Doğa size açıklandı ve sıkıldınız, yaşayan beden açıklandı ve sıkıldınız, evren size açıklandı ve siz bundan da sıkıldınız. Şimdi yalnızca ucuz heyecanlar istiyorsunuz; bunlardan bol bol istiyorsunuz. Ve yeni oldukları sürece ne kadar adi, saçma oldukları fark etmiyor. Hakkımda ne söylersen söyle ama ben hiç de sıkılmıyorum.”
  • "Belki bi yarası vardı ,adı intikamdı..."
  • İnsanlık tarihinin kuralıydı bu. Bir zaman gelir, adı sanı belli olmayan yarı sayısız insan kalabalıkları arasından, biri çıkıverirdi. İnsanların sağlık ve mutluluk içinde yaşamasını isteyen bu bilge kişi dünyevi konular için ilahi yardımın gelmesini beklemenin hiçbir faydası olmadığını anlatırdı kalabalıklara. Ve tıpkı rengarenk ipliklerle oluşturulacak karmaşık bir desenin altından kalkabilecek bir nakışçı gibi bilgi birikimi ve tecrübeye sahip biri davranış ve düşünceleriyle toplumlara öncülük edebilirdi zaten.
  • MUCİZEM VE ŞÜPHEM

    Hayatıma girdiğinden beri
    Her şeye şüphe duyar oldum
    Hayatımdan hayallerimden umutlarımdan
    Aklına gelebilecek her şeyden
    Şüphe duyar oldum ama

    Şüphelenmediğim bir tek şey var
    O sen de bulduğum aşk
    Sen hayatıma anlam kattın
    Hayallerim seninle yaşamaya başladı

    Seni gördüğüm rüyalarım da
    Tasvir edemiyorum anlatamıyorum çünkü
    Sen kelimelerin imgelerin bittiği yerdesin


    Kalbin o kadar sade ve güzel ki
    Sadece dokunman insana umut veriyor
    Aydınlık görmemiş ruhlar aydınlanıyor
    Cennet gülüşlerini gördüğünde


    Gözlerin hayatımın mutluluğunun
    Tek kitabesi oldu
    Hayatıma girdikten sonra şunu öğrendim
    Dünyadan soyutlana biliyormuşum


    Dünya da ki en güzel ve
    En büyük mucize
    Benim senin kalbinde olabilmemdi
    Çünkü bu mucize


    Anlatılmayacak kadar uzun
    Resmedilmeyecek kadar büyük ve
    Yazılmayacak kadar karmaşık ve özeldi

    Çünkü bu mucizenin adı sendin
    CENNET GÜLÜŞLÜM
  • Kitabın yaklaşık yarısı tamamlandı ve Jean Valjean’la Cossette Thenardierler’in hanından ayrıldılar. Cossette’nin yaşamının ayrıntılı anlatıldığı bu yerlerde ve özellikle Cossette’nin Noel akşamı ayakkabılarını şöminenin içine koyması beni aşırı duygulandıran sahnelerden biriydi. Bunu olduğu gibi paylaşmak istiyorum.
    ‘Yabancı(Jean Valjean), bu odanın karı koca Thenardierlerin odasıyla bağlantılı olduğunu tahmin etti. Tam çekilmek üzereydi ki gözü şömineye ilişti. İçinde yanan ateşin daima ufacık göründüğü, soğuk görünüşlü geniş han şöminelerinden biriydi bu. Şöminenin içinde ateş yoktu, hatta kül bile yoktu; yalnız, orada bulunan şeyler yolcunun dikkatini çekmişti. Bunlar zarif biçimli, değişik boyda iki küçük çocuk ayakkabısıydı. Yolcu hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan kalma pek hoş bir çocuk adetini hatırladı. Çocuklar Noel günü ayakkabılarını şöminenin içine koyar, karanlıklar içinde iyilik perilerinin onlara parlak hediyeler getirmesini beklerler. Eponine’ie Azelma da bu adete uymamazlık etmemişler ve ayakkabılarının birer tekini şöminenin içine koymuşlardı.
    Yolcu eğildi, baktı.
    Peri, yanı kızların annesi, ziyaretini yapmıştı; ayakkabılardan her birinin içinde yepyeni birer on metelik madeni paranın parladığı görülüyordu.
    Adam doğrulup gitmeye hazırlanıyordu ki, ocağın dibinde, en karanlık köşesinde başka bir nesne daha gördü. Baktı ve bunun bir tahta pabuç olduğunu anladı. En kaba cinsten, yarı kırık, her yanı kül ve kurumuş çamurla kaplı berbat bir tahta pabuçtu bu. Cosette’nin pabucuydu. Cosette’de, çocukların daima aldatılabilen, fakat hiçbir zaman umut ve cesaretini kaybetmeyen o yürek acıtan güveniyle tahta pabucunu şöminenin içine koymuştu.
    Umutsuzluktan başka hiçbir şey tatmamış olan bir çocuğun umudu yüce ve tatlı bir şeydir.
    Bu pabucun içinde hiçbir şey yoktu.
    Yabancı yeleğini karıştırdı, eğildi ve Cosette’nin pabucuna bir Louis altını koydu.’
    Fantine’nin kızını Thenardierler’e bırakmadan önce iki küçük kız Eponine ve Azelma’yı görmesiyle onların iyi bakıldığına kanaat getirmesi ve Cossette’yi bu aileye bırakmasının akıllıca olacağını düşündüğü o sahnede anlatılanlara ve benzer anlatımlardan diğer ikisine de dikkat edelim.
    ‘Bu Madam Thenardier kızıl saçlı, etine dolgun, iri kemikli bir kadındı: Bütün sevimsizliğiyle asker tipli bir kadın. Tuhaf olan, okuduğu romanlardan alınma özentili bir romantik havası olmasıydı. Yapmacık tavırlı erkeksi bir kadındı. Meyhaneci kadın düşüncesi üzerine iplik iplik sarılan eski romanların böyle etkileri olur. Henüz gençti; otuz yaşında ya var ya yoktu. Çömelmiş oturan bu kadın eğer ayakta dursaydı, panayırlarda gösterilmeye değer uzun boyu ve kocaman seyyar bir heykel gibi geniş yapısıyla belki yolucumuzu( Fantine) daha başlangıçtan ürkütür, güvenini sarsar ve ilerde anlatacaklarımızın meydana gelmesini önlerdi. Bir kimsenin ayakta duracak yerde oturması: Kaderler nelere bağlı?’

    ‘…Bauduin vurulup ölmüş, Foy yaralanmıştı. Yangın, kırım, katliam; İngiliz, Alman ve Fransız kanının çılgınca birbirine karışmasından meydana gelen bir ırmak, cesetlerle dolu bir kuyu… Nassau ve Brunswick alayı mahvedilmiş, Duplat ve Blackman ölmüş,İngiliz muhafızlar kırılmış, Reille’in kolordusundaki kırk Fransız taburundan yirmisi telef olmuş, sadece bu Hougomont harabesinde üç bin insan kılıçtan geçirilmiş, doğranmış, boğazlanmış, kurşunlanmış, yakılmış ve bütün bunlar bugün, köylünün biri bir yolcuya,’ Mösyö, bana üç frank verin, isterseniz size Waterloo denen şeyi anlatırım!’ desin diye olmuş.’
    ‘Bütün bu şeyler oldu, bütün krallar tahtlarına kavuştu, Avrupa’nın hakimi bir kafese kapatıldı, eski rejim yeni rejim oldu ve yeryüzünün karanlığıyla aydınlığı yer değiştirdi. Niye mi? Bir yaz günü öğle sonrasında bir çoban, bir ormanda bir Prusyalı’ya, ‘Oradan değil, buradan geçiniz!’ dedi diye.’
    Kitabın başında bu anlatım tarzının bir kelime oyunu, naif bir edebiyatçı işi olduğunu düşünüyordum lakin sık sık tekrar edilmesi üzerine bunun özellikle yapıldığını gördüm. ‘Romantizm’in özelliklerinden biri olduğunu düşünüyorum.
    Şu şekilde izah ediyim;
    -Neden, sonuçtan önce gelir.
    Neden’i X olarak Sonuc’u Y olarak isimlendirelim.
    -X her daim Y’nin var olmasını sağlar. X olmazsa Y olmaz.
    Bu alıntıladığım yerlerde X sayesinde Y’nin oluştuğu değil de, Y oluşabilsin diye X’ in oluştuğunu söylüyor. Yani aslında X ‘neden’ olmakla beraber, Y ‘neden’in nedeni’ oluyor.
    Ve Y, X’den de önce geliyor.
    Haliyle vardığımız sonuç ‘Sonuc’un olmadığı. Aslında bize sonuç olarak sunulanlarında tamamlanmamış bir olagelişin durakları, yani henüz olmamış olanın nedeni olarak sunuluyor.
    Tüm bu söylediklerime şahsi olarak katılıyorum ama reddedemediğim bir şeyler var;
    Bu Tanrı’nın kudretinden sıkça bahsedilen bir kitap olmasında kaynaklı, kader adı altında okuyucuya kabullendiriliyor. Bu aslında Romantizm’in kullanmak zorunda olduğu bir sığınak. Çünkü iyi karakterlerin, her zaman iyi, kötü karakterlerin, her zaman kötü olmak zorunda olduğu ve akıl almaz rastlantıların okuyucunun gözünde normalleştirilmesi gerektiği için bu bir koşul oluyor.
    Gel gör ki;
    İnsan’ın yaşamı boyunca düz bir çizgi halinde hep iyi bir ruha ve iyi bir davranış biçimine sahip olabileceğini düşünmüyorum. Her daim değişkenlik gösteren zaman zaman vicdansızlıkların en beterini yapabilen ve aynı şekilde bu vicdansızın zaman içerisinde tekrardan iyilik yapabileceği ve en önemli kısmı-burası atlandığı için belirtiyorum- dönüşüm sonucu iyilik yapan bu adamın tekrardan kötülük yapabileceğidir.
    Burası öyle bir yer ki ‘olmaz’ bile ‘olur’. ’Olacak olan olur ve fakat olmayacak olanda olmaz.’
    Bu eserlerde hep ‘olması gereken’ oluyor. Sıkıntıda burada. Kesinlikle ‘olması gereken oldu.’ diyebilirim lakin ‘olması gereken olacak.’ diyemem.
    Anlatamadım