Sokak inlemektedir. Büsbütün aç, bir parça ağaç kışrı(kabuk) ve bir kuru portakal kabuğu bile bulamayan, karınları bağırsaklarının içine karışmış, sürüne sürüne kaldırım üstüne çıkan insan iskeletlerinin son iniltisini dinliyorduk.
Zaten, geçmiş dönemlerde iyi insanların ve mehtabın yurdu olan, ayın etrafa, dağ yamaçlarına ve dağların en kuytuluk yerlerine büyük bir ustalıkla inşa edilmiş olan kilise kapılarına gümüşi ışıklarını nazlı nazlı yaydığı, koyak ve vadileri rengarenk çiçek ve güllerle bezeli, nehir, dere ve pınarları cevherden sarımtırak renklerle süslü, yalçın dağların ve asi kayaların derinliklerindeki koyak, vadi ve mağaraların eşsiz manzaralar oluşturduğu, sakin şafaklarda berrak bir gökyüzünün altında ve bir masal ülkesini andıran rengarenk bir doğada cirit atan dağ keçileri ve geyiklerin sürüler halinde Zap ve Habur nehirlerine su içmeye indiği, içinde her türlü börtü böcek, ağaç ve taş, şifalı ot ve bitkinin bulunduğu o katliam diyarına gitmemi bizzat kendisi istemişti benden.
Bir ağaç bir adama dedi ki: "Köklerim kırmızı toprağın derinliğindedir ve sana meyvelerimi sunacağım." Adam da ağaca şöyle karşılık verdi: "Nasıl da birbirimize benziyoruz. Benim köklerim de kırmızı toprağın derinliğindedir. Kırmızı toprak sana meyvelerini sunma gücünü verirken, bana da senin sunduklarını şükranla kabul etmeyi öğretiyor. "