• 14 Nisan günü sone yazmışım... Şimdi denk geldim. Ne tuhaf? Kimbilir kim vardı usumda? Allah'ım, teşekkür ederim... Zor sınavlar için daha çok teşekkür ederim... Bu mübarek Temmuz gecesi Chopin dinleyebildiğim bir yuva bahşettiğin için de... Çok mesudum dostlar. Bu kadar yaşadım, bu bile yeter ama sevdiklerimiz için de yaşayacağız. Ölsek de yaşayacağız! Ah, sone diyordum. Çok da mühim değil ama bu sözleri o sone olmasa söylemezdi bu garip çocuk... Sevgiyle kalın...

    Noktalamadan Sone

    Başucumdaki lambayı
    Korkuyorum kapatmaya
    Geceyle gelen acıyı
    Kapı önüne koymaya

    Talih, huzur ve ardından
    Gelen siz ve suz ekleri
    Göremez oldum kendimi
    Üç heceli bunaltıdan

    Noktalama işareti
    Ne olsun diye düşünme
    Virgüle böyle sevinme

    Yoktur belki dirayeti
    Ama koyar son noktayı
    Bitirince son kıtayı
  • 196 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle @omerozen_mrzn ‘e yani yazarımıza çok teşekkür ediyorum. Çünkü okuma grubumuza katılıp bizlere tek tek cevap verdi, yaptığımız eleştirileri dinledi, notlar aldı. Biliyorum çoğunuz olması gereken bu diyorsunuz ama yaptığımız eleştireler sebebi ile ne tepkilerle karşılaştığımızı anlatsak oooo. O yüzden bir kez de buradan teşekkür etmek istedim.
    .
    Beni biliyorsunuz konuya girince muhakkak önbilgi veriyorum. O yüzden bu kitabın bende uyandırdığı duygulardan bahsedeceğim. Ankara’da Barış, Ömer, Toprak, Semih, Ebru, Lara, Ayin ve Ömer’i okurken benim arkadaşlarım, üniversite yıllarım aklıma geldi. Ankara’da okuyarsanız ve burayı seviyorsanız gerçekten dostlarınız vardır demek bu. Ki bana dostlarım burayı o kadar sevdirdi ki 10 sene oldu gidemiyorum Bu üniversiteli gençlerin kendileri ile, sınavlar ile, hayat zorlukları ile, günlük hayatları ile yaşadıkları beni okumaya sevk etti. Bazı noktalarda aklım ile gönlüm çelişse de (ah ahhhh gruptakiler ya da okuyanlar ne demek istediğimi anladı) yazara da hak vermiyor değilim Neyse size şunu söylebilirim, sıcak bir üniversite romanı okumak istiyorsanız bence okumalısınız.
    Eleştirilerime gelecek olursak onları 3 noktada topladım:
    1) Editör meselesi. Bunun yayınevi ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Lütfen kitapları basıma vermeden tekrar tekrar kontrole edin/ ettirin.
    2) Kitabın biraz daha çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Hevesimi kusağımda bırakan yerler oldu
    3) Daha fazla Ankara mekanı görmek isterdim

    Bu arada kitabın sonundaki “Gri’nin Sesi” listesine göz atmayı unutmayın
  • Kader benim için ağır sınavlar düşünmüş. Yine de ha gayret! İçini rahat
    tutmak, her şeye katlanır. İçini rahat tutmak?
    bu sözün kalemime takılması, beni güldürüyor.
    Ah, birazcık sakin bir kan, beni güneşin
    altındaki en mutlu kişi yapardı.
  • Ah bu sınavlar ömrümü yedi bitirdiler

    Bu seferde Ağababaları (ALES) var..

    İlk sefer den yüksek alan varmı aranızda.?
  • “Farkındayım; kader bana zorlu sınavlar hazırlıyor. Ama yılmamak gerek! Aldırmayınca her şeyin üstesinden gelinebilir! Aldırmayınca mı? Gülesim geliyor, nasıl oldu da bu söz çıktı kalemimden. Ah, eğer kanım bu kadar çabuk kaynamasa güneşin altındaki varlıkların en mutlusu ben olurdum!”
  • 128 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Sinan Küfeoğlu: 7 yıldır Finlandiya'dayım 70 tane Türk heyeti gördüm. Her sene geliyorlar ama bir şey almıyorlar. Yaptıkları tek şey bol bol yemek yemek, fotoğraf çekip eve dönmek.
    (Cambridge'te akademisyen)

    “Küçük bir kuzey ülkesini eğitimde zirveye taşıyan temel ilkeler ve uygulamalar”dan bahseden bu kitap, bir matematik öğretmeni olan Pasi Sahlberg'in kendi eğitim sistemleri hakkında kısmen nesnel kısmen de öznel satırlarla bilgi vermeye çalışıyor.

    Öğretmenim diyen kişilerin kesinlikle okuması gereken bir kitap. Çünkü dünya üzerinde Şangay, Japonya, Finlandiya gibi ülkelerin sürekli ilk sıralarda yer aldığı PISA'da Türkiye, yıllardır son sıralara yakın yerlerde geziniyor. Üstelik PISA, kendi dilinde okuduğunu anlama, fen ve matematik okur-yazarlığı üzerinden sınavlar yapıyor. Kendi dilimizde okuduğumuzu anlamada bile 40 ve üzeri sıralardayız. Üstelik bütün dünya ülkeleri de katılmıyor bu uygulamaya.

    Peki Finlandiya, adını bir sistem yaptıracak kadar ne mi yaptı? Uzun süreli, öngörülü, kararlı bir DEVLET projesiyle gelişim kaçınılmazdı. Finlandiya da Japonya gibi 60'ların 70'lerin başlarından beri uyguladıkları sisteme sadık kalarak bugün bu sadakatin meyvesini topluyor.

    "Finlandiya’daki okullarda verilen eğitimin temel felsefesinin ögelerini şöyle sıraladım: Öğrenme sürecini her bir öğrenciye uyacak şekilde kişiselleştirmek, çok yönlü öğretim metotlarına başvurarak karmaşık bilgi ve becerileri muhtelif biçimlerde öğretmek ve uygun yöntemler ile öğrenim destekleri olduğu sürece herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek.”

    -...herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek..."
    İnsanların ta en baştan uygulamaya çalıştıkları felsefe bu: Herkes için eğitim, hakkaniyet.

    Kitabın da özünü yaratan Finlandiya'nın bu sağlam sistemi, asla bir mucizeye dayanmıyor. Nedir peki bu sistemin ilkeleri?

    “1.Sağlam bir öğrenme deneyimi için düzenli teneffüs ve fiziksel aktivite kritik önemdedir.

    -Teneffüs nedir ya da tatiller niçin vardır? Kişiler, zihinlerini ve bedenlerini dinlendirsin diye vardır. Bu sistemde teneffüs, bizimkine yakın bir seviyede. Ders 45 dk teneffüs 15 dk. Fakat teneffüs hakkı tamamen ciddi bir biçimde öğrenciye verilmiş durumda. 'Oğlum atlama, zıplama, kaçma, düşme!' diyen öğretmenler yok. Bu yüzden sorumluluk alan bireylere teneffüsün bittiğini bildiren zil de yok.

    2. Eğitim alanında yapılacak kapsamlı değişiklikler için küçük veri, büyük veriye kıyasla genelde çok daha etkili bir araçtır.

    -Büyük veri, istatistik... Küçük veri ise öğretmenin anlık gözlem yoluyla edindiği bilgilerdir. İstatistiklerin uygulamada yetersiz kalacağını savunan bir sistem var. Ve bu savunma sayesinde de bölgeselleştirilmiş programlar mevcut. Her okul kendi müfredatını hazırlayıp uygulamaktan sorumlu. Çünkü bir okulun ihtiyacını ancak o okulda yaşayan öğretmenler, öğrenciler, veliler daha iyi bilir.

    'Küçük veriyle yönetmezseniz büyük veri tarafından yönetilirsiniz.' der Sahlberg.

    3. Eğitim kazanımlarını daha nitelikli kılmanın yolu hakkaniyeti sağlamaktan geçer.

    -Ah... Hakkaniyet ne güzel bir kelime... Lakin hayatımızın çoğu alanında uygulamakta müthiş bir zorluk çektiğimiz doğrusu da mevcut. Bunu eğitimde kaçınılmaz bir madde olarak görüyor Kuzeyliler. Bir karikatür anımsadım. Sınav: ağaca tırmanmak. Sınava girecekler: maymun, fil, zürafa, horoz... Hakkaniyet bunun neresinde? İşte, bunun farkında olarak bu hakkaniyeti sağlamak isteyen kişiler, bugün dünyanın 1 numarası.

    'Finlandiya’da bir okul hakkaniyete ve zorluklar karşısında esneklik kültürüne ne ölçüde sahipse o derece iyi bir okul sayılıyor. - Bir eğitim sisteminde hakkaniyet tesis edilmediğinde, öğrencilerin bilişsel ve kişisel potansiyellerini bütünüyle değerlendiremezsiniz.'

    4.Finlandiya eğitim sistemine dair uydurma bilgiler ve şehir efsaneleri, daha iyi bir eğitim sistemi kurma yolunda verilen çabaları akamete uğratabilir.”

    -Bu sağlam sistemin altında yatan mucizevi sebepler yok. Efsanelere inanmamız gerektiğini söyleyen Sahlberg, Finlandiya'nın tek yaptığı şey sözüne sadık kalıp istikrarlı biçimde kararlarını uygulamaya koymak. Üstelik bunu yaparken de sistemi olabildiğince esnek tutmaya çalışıyor. Yani eyaletler hatta okullar, kendi müfredatlarından sorumlu. Herkeste bir sorumluluk hissi var. Beyaz Zambaklar Ülkesinde bahsedildiği gibi, bu ülkede gerçekten bir kenetlenmişlik var. Kenetlenmek için savaşmaya gerek olmadığını, illaki ölmemiz gerekmediğini gösteren güzel bir ülke. Üstelik coğrafi şartları göz önüne alındığında oldukça soğuk ve güneye sıkışmış bir ülke. Ya eşsiz güzellikteki Anadolu? Sanırım rahatlık yoruyor insanı. Atalet veriyor konfordan olma korkusu.

    Ve bunu da ekleyip bitirmek istiyorum: Finlandiya'da en popüler meslek, öğretmenlik. Kendi uyguladıkları standartlaştırılmış bir sınavdan sonra (bizdeki AYT-TYT gibi) bir de öğretmenliği tercih eden kişilere ayrı bir sınav uygulanıyor. Bu sınavda da daha çok kişinin iletişim becerisi, kişilik özellikleri gibi kıstaslar göz önüne alınıyor. Yani Finlandiya'da en yüksek puanı da almış olsanız öğretmen olmak için iyi bir iletişim gücünüzün olması gerekir. Yüksek puanlarla yıllarca öğretmenlik fakültelerine gidemeyen kişiler var.

    Bizde nasıl dersiniz? :) En düşük puanlar bir yana, başka bölümlerden mezun olup kısa bir pedagojik formasyon eğitiminden sonra öğretmen olduğunu iddia eden ya da daha doğrusu öğretmen olduğuna inandırılan yüz binlerce kişi var. Üstelik çoğu da işsiz...
  • Farkındayım, farkındayım, kader benim için ağır sınavlar düşünmüş. Yine de ha gayret! İçini rahat tutmak, her şeye katlanır. İçini rahat tutmak? bu sözün kalemime takılması, beni güldürüyor. Ah, birazcık sakin bir kan, beni güneşin altındaki en mutlu kişi yapardı. Ne o! başkalarının bir damlacık güçleri ve yetenekleriyle önümde kabara kabara dolanıp durmaları karşısında, kendi gücümden, kendi yeteneklerimden kuşku mu duyuyorum?
  • Farkındayım, farkındayım, kader benim için ağır sınavlar düşünmüş. Yine de ha gayret! İçini rahat tutmak, her şeye katlanır. İçini rahat tutmak? bu sözün kalemime takılması, beni güldürüyor. Ah, birazcık sakin bir kan, beni güneşin altındaki en mutlu kişi yapardı.
  • 110 syf.
    ·Beğendi
    ASUMANLAŞMA AKIMI

    Gel Asuman, otur şöyle karşıma. İki lafın belini kıralım. Ben anlarım seni belki, anlat. Formüllediğin tüm matematik problemleri, koşturduğun okul koridorları, girip çıktığın sınavlar, işsizliğin ve belki biraz kimsesizliğin tanıdık gelir. Hadi diyelim ben tanımadım, okuyanlardan tanıyan çıkar elbet seni. Biraz Ayşe’ye benziyorsun, biraz komşu kızı Feride’ye, biraz bana. Hatunluğunu unutacak olursak az ileride mülakattan mülakata koşan Özgür’e ya da her bayram evliliği, ataması, okuduğu kitapları sorulan Veli’ye… Yani çok içimizdensin Asuman, öyle böyle değil hani! Şimdi seninle ontolojik bir mevzunun ortasına düşebilir, o su birikintisi üzerimize sıçramasın diye, neredeyse ayaklarımızı omzumuza alıp yürüme sanatını icra etmek derdindeyken, doksan dokuz model bir Brodway’in çamur banyosunda bulabiliriz kendimizi. Sövülecek yerle övülecek yeri karıştırıp sonra aklımıza hanım efendiliğimizi getirip, dilimizi mühürleyebiliriz…
    Evet, Asuman’la her şey yapılabilir aslında. Hani kaba tabirle tarif edecek olursak çok kafa kız şu Asuman. Bülent Ata kaleminden Erdem yayınları etiketiyle hayatımıza girdi. Somurtkan bir yüze bile tebessümün âlâsını bırakabilir ve siz “Aaa bende gamze de varmış meğer” diyebilirsiniz. Ya da benim gibi bir otobüs yolculuğunda dişlerinizi sıka sıka gülebilirsiniz. Yolcular muhtemelen kaçık olduğunuza dair senaryolarını, kafalarında hazır etmişlerdir. Biraz meraklıları eğilip ne okuduğunuza dair bir spoiler peşine düşmüştür. Sormaya çekinir bizim insanımız. Sorularla aramız -işimize gelmeyen konularda- iyi değil bence Türk toplumu olarak. Olsun, en azından merak duygumuzu muhafaza ediyoruz! Komşu kızını dert edindiğimiz kadar, kendi hayatımızdaki eksikleri merak etmesek de birini deli gibi güldüren bir kitaba dair ilgimiz, istenilen düzeye yakın derecede iyi!
    Yoksa Siz de Asumanlaştırdıklarımızdan mısınız?
    Asuman, bahtsız bir bedevinin çölde gördüğü serapla bile göz göze gelemeyen bir şanssız. Önce annesi tutuyor yakasından, tavuğu Çilli’ye gösterdiği özeni Asuman’ın ruhuna gösteremiyor bence,kızının başını etini yiyen annegillerden bir tür olarak göz göze geliyoruz hanım teyzeyleve ardından kulaklarımda bir paylama senfonisi duyuyorum:
    -Dur kızım, dur! Öyle okuyup yazması kolay, Bülent Bey’de Çilli’me üç cümlede bir laf etti zaten ne kızımı ne Çilli mi yedirmem size, amma yazarken hakkaniyetten ayrılmayın azıcık! Yemedik yedirdik, giymedik giydirdik, okuttuk eee daha ne yapalım biz, hadi söyle! Duyamadım ne, ne? Sevemedik mi? Sevmeyip kapıya mı attık biz Asuman’ı yapma allasen! “… İş desen yok, ha bire sınava gir çık gir çık. Evlen desek evlenmez görücüleri kapıdan kovmalar. Kursa git, ebru öğren, kursa git minyatür öğren, rejim yap, kilo ver, ot yiye yiye kendi minyatür oldu.”1 Haberi yok, Asuman’ı normalleştirme çabaları içerisindeyim ben anne olarak, siz oradan hariçten gazel okumaya devam edin bakalım!
    Normalleşme mi? Affedersiniz sayın okur, hanım teyze ile kitapta da yıldızlarımızın pek barışamadığı doğru, haliyle kafasını uzatma ihtiyacı hissetti kelimeler arasından, mani olamadım. Pek tabi okurun da bir kitap üzerinde kahramanlara kendini savunma hakkı tanıması gerekiyor. En azından Asuman’ı okurken karakterlerin pençesinden kurtulamadığımız aşikâr. Görüyorsunuz ya çat kapı gelen görücü kadınlar gibi pat diye yazının ortasına dalabiliyor herhangi biri!
    Bülent Ata’da yazarken bu durumun farkında olduğundan, tüm kitap bir klasiğin dışında tamamıyla karşılıklı diyaloglardan meydana gelmiş. Akıcılığı bu şekilde yakalamış. Bu durum kitabın sonlarına doğru yazara irtifa kaybettirse de Asuman’ın nazar boncuğu niyetine saklayabiliriz.
    Toplumsal bağlamda Asuman’ı ele alacak olursak klasik bir “bize benzemeyen bizden değildir.” Lakırdısını ortaya atabiliriz. Farklı olana uzaklığımız ya da kabullenmiş gibi görünme çabalarımızla örttüğümüz isteksizliğimiz, ön yargılarımızın bir sonucu. Asuman kendini yetiştirmeye çalışmış, öğrenmeye meraklı bir kız ama tüm bunların yanında gelenekçi bir tavrı var kesinlikle. Henüz başını örtemese de namaza uzak değil. Bir aile sıcaklığına uzak değil. El öpmeyi, misafirliği, komşuluk duygularını ötelemiş bir entelektüel hanım kızyok karşımızda. Ancak toplumda özellikle taşra kesimlerde, yer yer hâlâ okumuş kız korkaklığı mevcuttur. Asuman bir taşra parodisi olmasa da metropollerintaşralaştığıyerdeAsumanlaşan kızlara fazlası ile rastlamak mümkündür. Hanımlar bugün beylerden daha fazla kalbini, aklını ve ruhunu yoruyor. Ya da bu yorgunluğu fazla ortada yaşadıkları için böyle gözüküyor en azından. Örneğin Asuman gibilere her erkek talip olamaz. Çokbilmiş kadın sevilmez toplumda,hâlbuki komplekslerinden sıyrılan erkek tarafının, ılımlı yaklaşımı esasında çok bilinen bir şey olmadığını ortaya koyar. Mesele karşılıklı ritimlerin ve elbette kisosyo kültürel meselelerin benzer uyumudur. Bazen çok farklı görünen ailelerde bile yüksek bir uyum seviyesi yakalanabilir. Bu nedenle ben toplumda Asumanlaşan kadın yüzdesini önemsiyorum açıkçası. Bir kadın tümüyle kendini yetiştirme çabası içerisindeyken geleneksel bağlarını koparmadan yeni düğümler atabilir hayatına. Bir kadının attığı düğüm gemici düğümüdür ve yalnızca kendisi çözebilir bunu.
    Realist ve kariyerist kadının mantıksal iz düşümü toplumda mesleki kavramların öne çıkması ile daha popüler oldu şüphesiz. Ancak Asuman’ı pek tabi minibüs Şoförü Talip’e ilgi duyarken okuyabiliyoruz. Talip’in Asuman’dan kaçar tavırları, Asuman’ın kaçanı kovalayışı mizah duygusunun kitaba kıvam kattığı bölümler şüphesiz. Talip’in de aslında göründüğü gibi olmadığını kitabın sonlarına doğru kavrıyorsunuz. Burada da toplumsal erkek modeline vurgular var yer yer.
    Sıkıştığı yaşamsal sorunlarla Talipleşen erkek modeli ile Asumanlaşan kadın modelinin uyumsuz uyumunu kitapta keyifle okuyacağınıza eminim.
    Çok beğenilirse devamını yazacaklarmış!
    Bülent Ata’nın deli kızı Asuman hanenizin bir bireyi gibi konuşacak sizinle hiç şüphesiz. Onu seveceksiniz, güleceksiniz ama daha çok anlamaya çalışacaksınız. Aile bireylerinin hayatını merak edecek, abileriyle olan bağını, psikoloğu Jale Hanım’a iç döküşlerini kimi zaman gülerek kimi zaman içlenerek dinlerken kendinizi Jale Hanım’ın yerine koyacaksınız. Talip’in ailesi ile olan macerasını okurken Âh Asuman sen nasıl bir hanım kızımızdın öyle diye iç geçireceksiniz!
    Bülent Ata okuru güneşte bırakmayıp diyaloglarla ördüğü bu kurguda gölgeliği eksik etmiyor bizden. Ucu açık bir sonla bitiriyor kitabı bu da çok beğenilirse devamı yazılır mesajını veriyor okura. Asuman’ın Talipleşebildiği bir ikinci kitap okumayı arzu ediyor gönül kesinlikle. Taliplerinin başına düzenli olarak açmadığı iş kalmayan Asuman’ın sakarlığını, ya da gelin biz şansızlık diyelim buna, okurken gülsem mi ağlasam mı diye düşündüğünüz yerlerde şu cümle gelecek aklınıza: Bazıları çeker; acıyı, hüznü, mutluluğu, belayı…
    Bu arada Asuman’ın, 1997 yılında çekilen ve okutulmamış ama kendini eğitmiş bir ev kızını anlatan, senaryosu Ali Atalay’ın kaleminden çıkmış Sıdıka dizine epeyce benzer yanları olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Bülent Ata komşu kızlardan ilham almamışsa, kendisinin mesleki olarak tv ile alakalı yönünün bu konuda ilham olabileceği gerçeği de ortada. Yani bu kitapta doksanların ev kızı modeli,yerini iki binlerin üniversiteli entelektüel kız modeline bırakmakta ama sanılanın aksine bazı gerçeklerle örülmüş bir model olarak önümüzde durmakta.
    Son olarak Asuman demişken:
    -Müsaadenizle adımın anıldığı yerde bitme gibi bir özelliğimde var, bilmem Bülent Bey söyledi mi size. Okudunuz, güldünüz kimi zaman üzüldünüz belki halime. İnsanlarda iyi niyetli bir acıma düğmesi var ben gibileri görünce otomatik olarak elleri o düğmeye gidiyor. Herkes yüzüme şu hayatta çok zor şeyler istiyormuşum da ondan hiçbir şey olmuyormuş gibi bakıyor. Hâlbuki öyle değil, hiç öyle değil hem de! “…Neden kimse beni kebapçıya götürmez? Neden salep içmeye gidemeyiz? Neden instagram profilinde sevdiğim bir oğlanın silueti gözükmez? Facebook’ta ilişki durumum neden hiç değişmez? Akşam kafede oturup nargile içerken, omuzuma şal getirecek bir garson olmasın. “Benimki” olsun ve öyle uzatmadan da evlenelim. Kendi evim olsun, kira olsa da olur. Kendi Çilli’im olsun. Allah’ım bunları mı istiyorum ben? Hayır ya, istiyor olamam. İstiyor olamam değil mi?” 2
    -Bence istiyorsun Asuman’cığım, gerçekler acıdır ama seni okurken gördüğüm en gerçek şey Taliplenmek istediğindir!
    1-Asuman Bir Deli Kız Erdem Yayınları Syf.8
    2-Asuman Bir Deli Kız Erdem Yayınları Syf.37
    Not: Bu yazı Ayraç dergisinin 81. Sayısında yayımlanmıştır.
    Asuman Bir Deli Kız
    Bülent Ata
    Erdem Yayınları
    110 sayfa