• “IŞIMA

    Adam bozkırın ruh atlası. Denizi susuyor. Kız, kirpikleriyle sonsuzluk veriyor sulara. Sonra bir söz oluyor, bir bakış... Işık gölgeye değiyor. Dünyanın bütün karıncaları yürüyor parmak uçlarına. Hayal oluyor. Heves, ten ateşini düşürüyor kana. Sarı zamanda masmavi bir ağız. Kız, yaşmı unutuyor. Adam ömründen özgür. İki deniz bir uçuruma akıyor, korkarak, cesur. Gözyaşı boncukları veriyor adam kıza. Kız nar ocakları bağışlıyor. Yaz değil, taşlarda çileyen bir yaşama tutkusu. Salyangozlar ağustosböceklerine bırakıyor bahçeyi. Yaprakların duasına tutunuyor adam. Kızın saçları bir bulut türküsü ağzında. Günah, başkaları artık. Adam acıyla mutlu, kız korkuyla kanatlı... Kırmızı bir soluk, kırmızı bir solukla halkalanırken, bütün zamanlardan sesleniyor ölüm: Aşktan başka gerçeklik yok. Her şey dünyada olur. Sevincinizi sevin.
    İki denizde iki ayrılık usul usul ışıyor... Aynı arzuyla çınlıyor iki soğuk zaman. Ey uzaklığın salkım bıçakları... Gün başlıyor yalnız gövdede...
    2009”

    Alıntı Şuradan
    Bağbozumu Şarkıları
    Şükrü Erbaş
    Bu malzeme telif hakkı ile korunuyor olabilir.
  • 308 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba.

    Kitap Atsız'ın okuduğum üçüncü kitabıydı. Bozkurtlar ve Deli Kurt gibi çok etkileyiciydi. Atsız'ı ilk defa okuyacaklara bu kitabı önermem. Çünkü kitapta ağır bir ruh tahlili var. Ama şunu da söyleyebilirim, yazarın her kitabı gerçekten hayranlıkla okuyacaksınız. Öyle mükemmel bir olay örgüsü var ki hiçbir şekilde insanı sıkmayan kitaplar.
    Kitabın içeriğine gelecek olursam, bir asker olan Selim Pusat'ın ordudan atıldıktan sonra yaşadığı buhranı , aile hayatını ve bununla birlikte yaşadığı olayları anlatan bir kitap. Hayal ve gerçek iç içe anlatılmış. Milliyetçilik, kıralcılık vurgusu yapılırken bir yandan da aşkı küçümseyen bir adamın tutulduğu aşk ele alınıyor.
    Okuyacak olanlara şimdiden iyi okumalar.
  • 412 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var. Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi - Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir. Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz. ORTA DÜNYA NEDİR? Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?" İşte İki Kule ismi buradan geliyor.
    Sauron ve Barad-dûr ile Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu; Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü. Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı. Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu. Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741 Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor. Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir. #38687892 Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor. Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.
    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :(( Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))

    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı. Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte. #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı. Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.
    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.
    #38836904
    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar. Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü." şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir. Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.
    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti. Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu. Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :( Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar? Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar. Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu. Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler. Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha. Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar. Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı. Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için. Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.
    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı. Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu. Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı. Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı. Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"
    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."
    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"
    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''
    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."
    "Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.
  • 128 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitap beni cidden çok etkiledi. İnsan tacirliği, kölelik ve esaret konuları kitapta ağır ve mükemmel bir şekilde işlenmiş. İnsanların evlerinden, yurtlarından zorla koparılıp bir malmışçasına pazarlıklar sonucu birisine satılıp, hayatı boyunca esaret altında "sahibine" kölelik yapmaya zorlanması mide bulandırıcı ve kesinlikle insanlık dışı bir hareket. İnsanların haklarına, bedenlerine, yaşamlarına ve umutlarına böylece kastetmek; seçimlerini ellerinden koparıp almak nasıl insanlığa sığabilir ki? Bunu yapan insan demek istediğim yaratıklar nasıl geceleri rahat uyuyabilirler? Nasıl hayatlarını beş kuruş için mahvettikleri masum insanlarla aynı dünyada nefes alabilirler? Aklım almıyor, aklım almıyor böyle bir zalimliği... Esaret altında, korku içinde yaşamak mı, sevdiklerinden zorla koparılıp yalnızlık içinde bırakılmak mı yoksa hayatın boyunca seni para ile "satıl aldığını" düşünen insanların kölesi olmak mı daha kötü bilmiyorum. İnsanın gözündeki nur, kalbindeki sevgi, aklındaki güzel hayaller... Hepsi karanlığın içinde yok olmaz mı? İnsan yaşama isteğini kaybetmez mi? Bunu bir insana yaşatmak... Kelimelere sığdıramıyorum bu kötülüğü...
    Kitapta da yazar esaretin insanı nasıl etkilediğini bütün gerçekliği ile anlatılmış. betimlemeleri ile sanki bütün o olaylar sizin başınıza gelmiş gibi hissediyorsunuz. Evinden ve ailesinden koparılan küçük çerkez kızı Dilber'in çektiği acıları, minik kalbinde taşıdığı hüzne kim kalbi burkulmadan ve köle tacirlerine ağzına geleni söylemeden okuyabilir ki? Kitap boyunca her satırda daha da üzülüyorsunuz Dilber'e. İçinizden sonu bari güzel olsa bu kızın diye geçiriyorsunuz. O mutlu olunca siz de mutlu oluyor, o üzülünce siz kahroluyorsunuz. Yazar öyle ustaca yazmış ki kitabın vermek istediği duygular kolayca size geçiyor.
    Kitapta insanların diğer insanları ne kadar hor gördüğünü görüp onlar adına siz utanıyorsunuz. Toplumdaki bu kadar ayrıştırma ve sınıflandırma olması beni üzdüğü gibi sizi de üzecektir. Bu kitabın içinde de insanları sınıflandırıp, küçümsemeye tepki niteliğinde olan çok güzel diyaloglar var. Yazarın bu görüşü de işleyişini çok beğendim. Ne kadar farklı da olsak hepimiz insanız ve birbirimiz üzerinde hiçbir üstünlüğümüz yok. Bunun bilincinde olarak davranmayılız.
    Kitapta işlenen ve ağzım açık okuduğum diğer konular ise aşk ve özlemdi. Bu iki kavramı özellikle kitabın sonlarında tamamıyla hissettim. Okurken beni böylesine duygulandıran bir kitaba ilk defa rastladım. Aşk ve özlemi anlatış biçimi içime dokundu. Sanki bütün o duyguları ben hissediyormuşum gibi değişik bir hale büründüm. Bir insanın başka bir insanı bu denli sevmesi ve özlemesi mümkün müdür diye sormaktan kendimi alamıyorum. Ağrıdağı Efsanesi yorumumu okuyanlar aşk ile ilgili düşüncelerime aşinadır. Hala kafam karışık bu konuda ama bu kitaptaki aşkın beni etkilemediğini söylesem yalan olur. Sadece şu yeryüzünde artık bu denli saf ve büyük aşklar kalmış mıdır ondan hala şüpheliyim. Şu anlık önemli olan benim düşüncelerim değil, kitabın içeriğinden içime tırmanıp beni işgal eden duygular. Bu sebeple kitabın içerdiği yoğun sevgi ve özleme geri dönüyorum. Dediğim gibi kitabı okuyup da köleli tacirliğinin insanlık dışı olduğunu görmemek nasıl imkansız ise sayfaların arasına saklanmış aşk ve hasretten de etkilenmemek imkansızdı. Yazar kullandığı betimlemeler ile o hasretin acısını bizzat size hissettiriyor, sizin kalbinizi burkuyor. Derinden etkileyen bir kaleme sahip yazar, başka nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Son sözümü de söyleyip gideyim: Alın okuyun, pişman olmayacaksınız.
  • 640 syf.
    ·15 günde·7/10
    Ey Rusya! O yıllar dile gelse, acını hafifletir mi bir nebze?


    Ekonomik buhran... İşsizlik... Açlık... Grev... "Yahu bir dur Japon! Zaten ortalık karışık" Sonuç, Japon zaferi; Portsmouth Antlaşması... "Japon Bey diyeceksiniz" 1905 Devrimi... 1917 Şubat Devrimi... 1917 Ekim Devrimi... Beyazlar şaha kalkmış "Anamızı ağlattınız" diyor. Kızıllar "Ananızı da alın gidin" diyor. Ortalık kan revan... Katliamlar... Hava ölümcül soğuk, paltolar yamalı... Bir kaç patatesle takas edilen pianolar... Eskinin kapıcısı şimdinin apartman yöneticisi... Bu Hitler'de nereden çıktı... O gelen II. Dünya savaşı mı yoksa... Alın, canımızı da alın!.

    Tüm bunlar çok değil yarım asırlık süre içerisinde yaşanmış.( Ruslar, boşuna soğuk mizaçlı insanlar değiller. Rus Mafyasının da ünlü olması tesadüf değil yani. Adamlar güçlerini, yaşanmışlıklardan alıyor. ) Boris Pasternak, tüm bu yaşananların ışığında Rusya'nın toplumsal ve siyasal krokisini çiziyor ve bize adeta "Bahçemizin halinden, baharımı kıyaslayın" diyor.

    Sanat hem sanat içindir, hem toplum içindir bana göre. Bir sanatçı, pek tabii ki toplumsal yahut siyasal bir sorunun dışa vurumunu icra ettiği sanat dalıyla anlatabilir. Ama bunu yaparken dikkat etmesi gereken şeyler vardır. Estetik çizgiden çıkmayacak, vermesi gereken mesajları çaktırmadan verecek ve ağzımız da hoş bir tat bırakacak. Kısacası siyasal angajman, sanatın naifliğine zarar vermemelidir. Ama gel gör ki yazarımız bunu pekte önemsememiş. Yazar, kitapta hem karakterler üzerinden hem de olayları anlatıcı kimliği üzerinden görüşlerini bir güzel anlatıyor. Dolayısıyla, madem niyetin görüşlerini anlatmaktı, neden deneme değil de roman yazdın diye sormadan edemiyor insan. Tabi bu demek değildir ki bir görüş bildireceğimiz zaman deneme yazmalıyız, roman yazmamalıyız. Eğer meramımızı, roman ile anlatacaksak, yazdıklarımız romanın ruhuna uygun olmalı başka bir türde kitap okuyormuş hissi vermemelidir. Yani ben roman okurken, deneme okuyormuşum hissine kapılmamalıyım.

    Aslında bunun için kızmıyorum yazara. Sonuçta siyasal bir baskının olduğu dönemde yazmış kitabı ve açık açık tavır almaktan çekindiğinden belki de bu şekli tercih etmiştir.

    Pasternak, ne devrimci olmuş ne de devrime karşı yüksek sesle konuşmuştur. Zaten çokta cesur olmadığını kitabın baş karakteri olan Doktor Jivago'dan anlıyoruz. Fazla etkinliği olmayan, tuttuğunu koparamayan ama farkındalığı yüksek, fikirleri parlak ve fazlaca nezaket sahibi olan Jivago, Pasternak'in yansıması gibi.

    Jivago, tam bir sinek ikili figürü çiziyor kitapta. Bunun yazar tarafından bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum. Kendisini anlamayan, ruhları esir olmuş, esaretlerini
    mükemmel biçimde idealize eden insanlar tarafından Jivago sinek ikili muamelesi görüyor çünkü kimse onu anlayacak yetkinliğe sahip değil. Yani kendi değerlerini menfaat karşılığı satmış insanlar elbette Jivago'ya hak ettiği değeri vermeyecekti...

    Efendim tüm bu kaosun ortasında Jivago, Tonya ve Lara üçgenin de yaşanan en az ortam kadar kaotik bir aşk hikayemiz de var. Aslında kitaba başlayacağım zaman bu aşk üçgenini duyduğumda Jivago'nun her çiçekten bal alan, kadınlara kur yapan ve hepsiyle flörtleşen kazanova bir karakter olduğunu düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Yaşanan aşk her ne kadar yasak aşk olsa da ve etik değerlere uygun olmasada yine de beni rahatsız etmedi. Bunun sebebi, salt sevginin çok samimi bir şekilde anlatılmış olmasıydı. İhtiraslardan, şehvi duygulardan uzak kalpten gelen hislerle yaşanmış ve bir kalbe bir kaç kişinin sığabileceğini gösteren bir aşk. Aslında mezhebim geniş değildir ama yine de Jivago - Lara aşkını Tonya bile kabul edip şöyle diyorsa; "Ne kadar temiz ve güçlü duygularla seviyorsun onu! Sev,
    böyle sevmeye devam et. Onu hiç kıskanmıyorum, sevmene de engel olmak istemem." ben artık bir şey demem bu aşka.

    Aşka bir şey demem ama yazara diyeceklerim var yine. Bir aşk romanı yazılırken yapılmaması gereken dokuz kusurlu hareketin dokuzunu da yapıyor. En basitinden bir kaç hafta süren tren yolculuğunu sayfalarca anlatırken, Jivago ve Lara'nın aşkının başlamasını bir kaç sayfa ile geçiştiriyor. Böylece görüyoruz ki Paternak'ın amacı aslında aşk romanı yazmak değil. Bu aşk sadece bir paravan.
    Yazar için son bir şey daha söyleceğim ve daha fazla eleştirmeden bitireceğim incelememi. Kitapta her konuya değinilirken Beyazlara destek veren Amerika, İngiltere ve Fransa üçlüsüne de değinmesini beklerdim ama bu konu nedense es geçilmiş.

    Son tahlilde kitabın İlk yüz sayfasında sıkılmış olsam da ilerledikçe benimsemeye başladım ve bugün kitap bittiğinde sanki dostlarımdan ayrılmış gibi hisse kapıldım. 15 gündür, haşır neşir olduğum bu insanlar sanki kapı komşum, mesai arkadaşlarım gibiydiler.

    Hoşçakal Jivago... Hoşçakal yiğit kadın Tonya... Hoşçakal Lara...

    Doktor Jivago okuma etkinliği vesilesiyle Ebru Ince Hanımefendinin ne kadar rafine bir zevke sahip olduğunu anlamış bulunuyor ve kendisine teşekkür ediyorum. :)

    Aşağıya da son zamanlarda dilime takılan bir şarkıyla hazırlamış olduğum Slayt linkini bırakıyor keyifli okumalar diliyorum.

    https://youtu.be/Zfv-6W0K4FU
  • 544 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bir internet sitesinde yayınlanmış ilk sayfalarını okumakla başlayan "Deli" kitabı serüvenim niye daha önce değil sorusunu kendime sordurarak bitti.
    Akıcı anlatımı,olayların oluşu,sürükleyiciliği mükemmel bir şekilde anlatılmış.
    Emre ve Elifin akla hayale sığmaz aşk ve sadakat öyküsü.
    Sanki bir yerlerde Emre ve Elif şu anda hayatlarını sürüyorlar,içine çeken hayat serüvenleri.
    Çıkarılan sonuç,insanlara takılan yafta,belki de onun ruhunda derin yaralar açmış olabileceğini düşünmeden yapılan yanlışlar. Bitmez tükenmez önyargılarımız.
    Her sayfasını yaşıyormuşçasına okuduğum bu eseri tavsiye ederim.
  • 156 syf.
    ·8/10
    Oysa Aşk modern yozlaşmış ilişkilerin ne kadar kişilere ileride zarar vereceğini anlatmaya çalışan çok güzel bir kitap olmuş. Çok değişik bir ilerleyiş tarzı vardı, diyaloglar tırnaksız ve kim tarafından söylenildiği tam olarak belli olmayacak şekilde verilmiş. Psikolojik ve fiziksel şiddetin modern halini farkındalık yaratacak şekilde güzel anlatıldığını düşünüyorum. Çok güzel alıntılarda var içinde, altını çizdiğim baya yer oldu.

    Kıskançlık ve sahiplenme çizgisi çok güzel anlatılmış. Sevginin aşkı geçerek nasıl da takıntıya dönüştüğü, Marga'nın çaresizliği güzel anlatılmıştı.

    Ancak, olumsuz kısımlara gelecek olursam eğer; işlenilen konuya göre sayfa sayısı ciddi derecede az. 150 sayfa civarı kitap ancak yazım stili ve puntolar maşallah kitap bir saatte bitti abartısız. Daha ayrıntılı işlenseydi mükemmel olabilirdi diye düşünüyorum. Çoğu yer üstün körü anlatılmıştı. Bir de öyle bir tarzı varki yazarın, Marga'nın kız arkadaşını bir ara iç sesi sandım ne yalan söyliyim karıştırdım :D

    Geneli tabiki güzeldi, tavsiye ederim!