• Tam türkçe anlamı "bataklıklar ülkesi" olan Finlandiya'nın 1920’lerdeki geri kalmışlığından kimi bir avuç aydınlar, iş adamları, askerler, din adamları vs. nin bir araya gelip ortak hareket etmesi, aydınlatması ve kimi devrimler gerçekleştirmesi sayesinde ülkeyi ve halkı nasıl modernliğe ve aydınlığa ulaştırdıklarını ve "bataklıklar ülkesi" yerine "beyaz zambaklar ülkesi" yarattığını anlatan oldukça etkileyici bir kitap. O derece etkileyicidir ki Atatürk o dönemde bu kitabın askeri okulların müfredatına eklenmesini zorunlu kılmıştır. Tüm bu yönlerini bir kenara bırakırsak da en büyük öğretisi sayı azlığına bakmadan çalışma ve gayretle refaha erebilmek ve hiçbir zaman umudunu kaybetmemek kitabın size katacağı en büyük ders. İnanıyorum ki bir avuç ya da daha fazlası bu ülkeyi, bu Dünyayı daha güzel bir yer haline getirebilir.
  • Atatürk'ün aldattığı din adamlarının Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü.

    Konya'da; Milli Mücadele'yi fikirde, şuurda ve vicdanda yerleştiren binbir güçlük ve yokluk içinde istikrarlı bir yönetim kuran Müderris Ali Kemalî, Mehmet Vehbi, Müftü Ömer Vehbi ve Abdulhalim Çelebi gibi önde gelen şahsiyetlerdir. Ali Kemalî Efendi, Delibaş Mehmet'in adamlarınca şehit edilmiştir. [5]

    [5] Hasan Güzel, Konya'da Milli Mücadele'yi Destekleyen Din Adamları, Yüksek Lisans Tezi (Basılmamış), Ankara Üniversitesi Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü (AÜTİTE), Ankara, 1988.
  • M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü.

    Aydın'ın merkezinde yine milli ordu fahri müftüsü olarak cephelerde hizmet yapan Aydın I. Dönem TBMM üyelerinden Esat İleri ile Nazilli'de Müderris Hacı Süleyman Efendi'nin önemli hizmetleri olmuştur. I. Dönem için İzmir'den milletvekili de seçilen Hacı Süleyman Efendi, Demirci Mehmet Efe'nin Milli Mücadele lehinde hizmete katılmasında etkili olmuştur. [11]

    Öte yandan Yunan işgali öncesinde İzmir'de düzenlenen mitingte de İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi, vatan sevgisinin imandan olduğunu, İzmir'in asırlardır ezan sesleri yükselen semalarında kulakları tırmalayan çan seslerine katlanmaktansa şerefle ölerek şehadet şerbetini içmenin daha iyi olacağını açıklayarak konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu:

    "Kardeşlerim... Ciğerlerinizde bir soluk nefes kaldıkça, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça, anavatanımızı düşmanlara teslim etmeyeceğinize Kur'an-ı Kerim'e el basarak benimle birlikte yemin edin...". [12]

    Rahmetullah Efendi, "...bu sakalım kanımla kızarabilir, ama bu alına Yunan alçağını sukûnetle selâmlamış olmanın karasını sürerek Huzur-u Ilâhiye çıkamam" diye haykırmıştır. [13]


    [11] Ali Sarıkoyuncu, Yunan Megalo ideası ve Batı Anadolu'nun Düşman İşgalinden Kurtarılmasında Din Adamları, Diyanet Ilmi Dergi, cild 30, Sayı: 4, sayfa 45.

    Ayrıca, Hacı Süleyman Efendi hakkında daha fazla bilgi için bkz., Sadi Borak, Hacı Süleyman Efendi, İstanbul, 1947.

    [12] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele'de Afyon Müftüsü Hüseyin (Bayık) Efendi, 3.Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu, Afyon, 1994, sayfa 74.

    [13] Ali Sarıkoyuncu, Yunan Megalo ideası ve Batı Anadolu'nun Düşman İşgalinden Kurtarılmasında Din Adamları, Diyanet İlmi Dergi, cild 30, Sayı: 4, sayfa 45.
  • M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü.

    M. Kemal Atatürk, 14 Haziran 1919'da Sultan Vahidüddin'e (radıyallahu anh) Samsun/Havza'dan çektiği ve daha sonra 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmasında da açıkladığı telgrafta, bu durumu şöyle bildirmektedir (sadeleştirdik) :

    "Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin (Padişah'ın) Anadolu'sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor. İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim." [3]

    Evet, Milletin ruhunda ve benliğinde mevcut olan direnme gücünü ateşleyen hocalar, müftüler, din adamları Milli Mücadele fikrinin doğuşunda önemli bir faktör olmuşlardır.

    Meselâ; Müftü Ahmet Hulusi Efendi, 15 Mayıs 1919 günü düzenlediği mitingte Denizli halkına; "işgal edilen memleket halkının silaha sarılması dinî bir görevdir" dediğinde, herkes Müftü Efendi'nin etrafında birleşmiştir. Halkla bütünleşen Ahmet Hulusi, Denizli ve çevresinde etkili olmuş ve daha sonraki günlerde Milli Mücadele için önem arzeden hizmetlerde bulunmuştur.

    İzmir'in işgali üzerine 16 Mayıs 1919 günü Denizli-Sarayköy'de de işgali tel'in (lanetleme) mitingi düzenlenmiştir. Bu mitingte İlçe Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi [4], halka, İzmir'in kâfir Yunanlılar tarafından işgal edildiğini, bu kâfirlerin bulunduğu yerde namaz kılınamayacağını ve kılınmasının caiz olmadığını bildirerek düşmana karşı konmasını istemiştir. [5]

    [3] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, İçtima senesi 1, İçtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 10. (Meclis tutanakları) Tutanak için fotoğrafa bakınız.

    Gönderdiği telgraf hakkında bakınız; Atatürk'ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 1, Der. Nimet Arsan, Ankara 1963, sayfa 15-17.

    [4] Ahmet Şükrü Efendi, TBMM'de I.dönem Aydın Milletvekili olarak da görev yapmıştır.

    [5] Tarhan Toker, Kuva-yı Milliye ve Milli Mücadele'de Denizli, Denizli, 1983, sayfa 23.
  • ATATÜRK VE KURAN'I KERİM'İN TÜRKÇE TEFSİRİ
    ATATÜRK'ün Elmalı'ya yazdırdığı tefsir olup günümüzde de önde gelen İslam alimleri tarafından da hala en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir. ATATÜRK'ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği talimatı üzerine yazdırıldı. 1926'da Diyanet İşleri Riyaseti 'Kur'an'ı çağın icablarına göre yeniden tefsir edebilecek bir alim aradı. Sonunda görevi talimat üzerine Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'a verildi. Devlet eliye yazdırılan bu tefsirle ATATÜRK bizzat ilgilendi. ATATÜRK Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırıldığı, çağdaşlaşma ve modernleşme adına yapılan inkılaplara yönelik itirazların arttığı bir dönemde İslamiyet'in temel kaynağı olan Kur'an'ın yeniden yorumlanmasını istedi. ATATÜRK yedi madde ile nasıl bir tefsir istediğini ortaya koydu. Bu yedi madde daha sonra Diyanet İşleri Riyaseti ile Elmalılı Hamdi Yazır arasında imzalanan protekole kondu. ATATÜRK, Diyanet'e gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde duruyordu. Yeni tefsir 'Ehli Sünnet' itikadına ve 'Hanefi' mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktı. Diğer bir isteği de 'ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin genişçe izah edilmesi' idi. ATATÜRK, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.

    Diyanet'le Hamdi Yazır arasında imzalanan anlaşma tutanağı maddeleri
    1- Ayetler arasında münasebetler gösterilecek.
    2- Ayetlerin nüzül (iniş) sebepleri kaydedilecek.
    3- Kıraat-i Aşere'yi (10 okuma tarzını) geçmemek üzere kıraatler hakkında bilgi verilecek.
    4- Gerektiği yerlerde kelime ve terkiplerin dil izahı yapılacak.
    6- Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularla ilgili bilgiler verilecek.Özellikle tevhid konusunu ihtiva eden ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetler genişçe izah edilecek.
    7- Konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgisi bulunan İslam Tarihi olayları anlatılacak.
    8- Batılı müelliflerin yanlış yaptıkları noktalarda okuyucunun dikkatini çeken noktalar konularak gerekli açıklamalar yapılacak.
    Eserin başında Kur'an hakikatını açıklayan ve Kur'an'la ilgili önemli konuları izah eden mukaddime (önsöz) yazılacak. Hak Dini Kur'an Dili 1936-1938 arasında tamamlandı 1935-1939 arasında dokuz cilt olarak 10 bin takım bastırıldı. Eserin üzerinden telif süresi bittiğinden serbestçe basılmaktadır.
    İki bin takımı Elmalı Hamdi Yazıra'a verildi. Kalan 8 bin takım din adamları olmak üzere kamuoyunun önde gelen isimlerine ücretsiz olarak dağıtıldı...
  • Şehit bir Osmanlı subayı ile veremden vefat etmiş bir annenin kimsesiz büyümüş kızı olan Aliye öğretmenin, kurtuluş savaşı döneminde, Anadolu'nun isimsiz bir kasabasında geçen hazin öyküsü anlatılıyor eserde...

    Yunan işgaline uğramış, savaş halinde olan Anadolu toprağında, bir tarafta kurtuluş için mücadele eden Ömer Efendi, Tosun Paşa gibi vatanseverler, diğer yanda bağnaz bir din adamı olan Hacı Fettah Efendi, yöre eşrafından Kantarcı Hüseyin Efendi gibi kişisel menfaatleri uğruna Yunanlılarla işbirliği yapanlar…

    Atatürk Gençliğe Hitabesi’nde; “Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.” diye anlatmıştır bu vaziyeti…

    Bir yandan vatanı için toprağa düşenler, diğer yanda şahsi çıkarları için düşmanla işbirliği yapanlar… Bir yanda maneviyatı derin temiz kalpli Müslümanlar, diğer yandan şeriat için Yunan askeri isteyen taassub din adamları… Dönemin kasvetli, sıkıntılı havası çok güzel anlatılmış eserde...
  • İslâm öncesi Araplarda göze batan bazı eksiklikler var: Devlet kuramamak - Kadının tabu olması - Allah ile aldatılmak - Yetimin öksüzün yoksulun ötelenmesi.

    İslâm öncesi Türklerde devlet kurmak gibi bir sorun yok. Kadın tabu değil. Hatta Sultan (Türkan), Hakan'ın imzası yanına kendi imzasını atmamışsa o belge geçersiz sayılırdı. Poligami (çok eşlilik) yoktu. Kur'an, bebeği kız doğunca yüzü asılan Arap erkeklerini anlatır, onları azarlar. Türklerde kız çocuk doğunca kimsenin yüzü asılmazdı. Tanrı inancı elbette vardı; ancak sırtını ona dayamış kurumsal din adamları gibi tembel bir sınıf yoktu. Yetim,öksüz, yoksulun itilip kakıldığına dair ben henüz bir şey bulamadım.

    Kur'an adeta Araplara "Türkler gibi olun" demiştir.

    İslâm sonrası Araplar tarihte ilk defa derli toplu devlet kurdular. Kadının konumu ilk yıllarda biraz toparlandı, peygamber sayesinde komutanlık yapanları bile var. Sonrasında devlet yönetiminde de yer alanlarını gördük. Halife Osmanla Emeviler başa bela edilene dek demokratik bir nezaket ve laiklik denendi. Yetim öksüz yoksul konusunda toplumsal titizlik gösterildi; Beytül Mal kuruldu.

    Şimdi, Araplar Türk uygarlığını alması gerekirken, biz Araplaştık. Onları da aşağı çektik. Tarihte de böyle, şimdi de. Harfler, kadının giyimi, poligami, kültürün her öğesi, çocuklara verilen adlar, hepsi Arap hayranlığının bir göstergesi.

    Bir tek devleti çökertip kabile olmamız kaldı...

    Arap dincilerinin bombalı paketle öldürdüğü Bahriye Üçok'un bu başyapıtını yeniden okuyorum. O, bugünlere gelmeyelim diye elinden geleni yaptı...