• ATATÜRK VE KURAN'I KERİM'İN TÜRKÇE TEFSİRİ
    ATATÜRK'ün Elmalı'ya yazdırdığı tefsir olup günümüzde de önde gelen İslam alimleri tarafından da hala en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir. ATATÜRK'ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği talimatı üzerine yazdırıldı. 1926'da Diyanet İşleri Riyaseti 'Kur'an'ı çağın icablarına göre yeniden tefsir edebilecek bir alim aradı. Sonunda görevi talimat üzerine Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'a verildi. Devlet eliye yazdırılan bu tefsirle ATATÜRK bizzat ilgilendi. ATATÜRK Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırıldığı, çağdaşlaşma ve modernleşme adına yapılan inkılaplara yönelik itirazların arttığı bir dönemde İslamiyet'in temel kaynağı olan Kur'an'ın yeniden yorumlanmasını istedi. ATATÜRK yedi madde ile nasıl bir tefsir istediğini ortaya koydu. Bu yedi madde daha sonra Diyanet İşleri Riyaseti ile Elmalılı Hamdi Yazır arasında imzalanan protekole kondu. ATATÜRK, Diyanet'e gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde duruyordu. Yeni tefsir 'Ehli Sünnet' itikadına ve 'Hanefi' mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktı. Diğer bir isteği de 'ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin genişçe izah edilmesi' idi. ATATÜRK, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.

    Diyanet'le Hamdi Yazır arasında imzalanan anlaşma tutanağı maddeleri
    1- Ayetler arasında münasebetler gösterilecek.
    2- Ayetlerin nüzül (iniş) sebepleri kaydedilecek.
    3- Kıraat-i Aşere'yi (10 okuma tarzını) geçmemek üzere kıraatler hakkında bilgi verilecek.
    4- Gerektiği yerlerde kelime ve terkiplerin dil izahı yapılacak.
    6- Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularla ilgili bilgiler verilecek.Özellikle tevhid konusunu ihtiva eden ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetler genişçe izah edilecek.
    7- Konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgisi bulunan İslam Tarihi olayları anlatılacak.
    8- Batılı müelliflerin yanlış yaptıkları noktalarda okuyucunun dikkatini çeken noktalar konularak gerekli açıklamalar yapılacak.
    Eserin başında Kur'an hakikatını açıklayan ve Kur'an'la ilgili önemli konuları izah eden mukaddime (önsöz) yazılacak. Hak Dini Kur'an Dili 1936-1938 arasında tamamlandı 1935-1939 arasında dokuz cilt olarak 10 bin takım bastırıldı. Eserin üzerinden telif süresi bittiğinden serbestçe basılmaktadır.
    İki bin takımı Elmalı Hamdi Yazıra'a verildi. Kalan 8 bin takım din adamları olmak üzere kamuoyunun önde gelen isimlerine ücretsiz olarak dağıtıldı...
  • Şehit bir Osmanlı subayı ile veremden vefat etmiş bir annenin kimsesiz büyümüş kızı olan Aliye öğretmenin, kurtuluş savaşı döneminde, Anadolu'nun isimsiz bir kasabasında geçen hazin öyküsü anlatılıyor eserde...

    Yunan işgaline uğramış, savaş halinde olan Anadolu toprağında, bir tarafta kurtuluş için mücadele eden Ömer Efendi, Tosun Paşa gibi vatanseverler, diğer yanda bağnaz bir din adamı olan Hacı Fettah Efendi, yöre eşrafından Kantarcı Hüseyin Efendi gibi kişisel menfaatleri uğruna Yunanlılarla işbirliği yapanlar…

    Atatürk Gençliğe Hitabesi’nde; “Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.” diye anlatmıştır bu vaziyeti…

    Bir yandan vatanı için toprağa düşenler, diğer yanda şahsi çıkarları için düşmanla işbirliği yapanlar… Bir yanda maneviyatı derin temiz kalpli Müslümanlar, diğer yandan şeriat için Yunan askeri isteyen taassub din adamları… Dönemin kasvetli, sıkıntılı havası çok güzel anlatılmış eserde...
  • İslâm öncesi Araplarda göze batan bazı eksiklikler var: Devlet kuramamak - Kadının tabu olması - Allah ile aldatılmak - Yetimin öksüzün yoksulun ötelenmesi.

    İslâm öncesi Türklerde devlet kurmak gibi bir sorun yok. Kadın tabu değil. Hatta Sultan (Türkan), Hakan'ın imzası yanına kendi imzasını atmamışsa o belge geçersiz sayılırdı. Poligami (çok eşlilik) yoktu. Kur'an, bebeği kız doğunca yüzü asılan Arap erkeklerini anlatır, onları azarlar. Türklerde kız çocuk doğunca kimsenin yüzü asılmazdı. Tanrı inancı elbette vardı; ancak sırtını ona dayamış kurumsal din adamları gibi tembel bir sınıf yoktu. Yetim,öksüz, yoksulun itilip kakıldığına dair ben henüz bir şey bulamadım.

    Kur'an adeta Araplara "Türkler gibi olun" demiştir.

    İslâm sonrası Araplar tarihte ilk defa derli toplu devlet kurdular. Kadının konumu ilk yıllarda biraz toparlandı, peygamber sayesinde komutanlık yapanları bile var. Sonrasında devlet yönetiminde de yer alanlarını gördük. Halife Osmanla Emeviler başa bela edilene dek demokratik bir nezaket ve laiklik denendi. Yetim öksüz yoksul konusunda toplumsal titizlik gösterildi; Beytül Mal kuruldu.

    Şimdi, Araplar Türk uygarlığını alması gerekirken, biz Araplaştık. Onları da aşağı çektik. Tarihte de böyle, şimdi de. Harfler, kadının giyimi, poligami, kültürün her öğesi, çocuklara verilen adlar, hepsi Arap hayranlığının bir göstergesi.

    Bir tek devleti çökertip kabile olmamız kaldı...

    Arap dincilerinin bombalı paketle öldürdüğü Bahriye Üçok'un bu başyapıtını yeniden okuyorum. O, bugünlere gelmeyelim diye elinden geleni yaptı...
  • Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

    Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

    SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

    Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

    O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

    Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

    Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

    "Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

    Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

    İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

    İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

    "Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

    Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

    Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

    George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

    "Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

    Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

    Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

    Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

    İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

    Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

    Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

    ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

    Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Atatürkü din düşmanı gösterenlere karşı tokat gibi bir kitap. Çok güzel bir çalışma olmuş. Detaylı, belgelere dayalı ve çoğu çarpıtmanın cevabı bulunacak bir eser.
  • Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..
  • "Neden Sağ kesim iktidar ve kazanıyor fazla söze gerek yok!
    Adnan Menderes'in İcraatları

    -Dönemin cumhurbaşkanının resimlerinin paraya basılması maddesi değiştirildi ve bütün paralara Atatürk’ün resimleri basılmaya başlandı.

    -Okullarda din dersi zorunlu hale getirildi (21 Ekim 1950)

    -Türkçe okunmaya başlanmış ezan, yeniden Arapça okunmaya başlandı.

    - 31 Ağustos 1951 yılında Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkarıldı.

    -Menderes hükümeti, 1951 yılında Türkiye’nin Kore Savaşı’nda NATO kuvvetlerine Türk tugayı ile katılmasına karar verdi. Bu, aslında Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı Bloğu tarafında yer aldığını göstermek için yaptığı bir siyasi manevraydı. Bunun neticesinde, Türkiye 1952’de NATO’ya tam üye olarak kabul edildi.

    -Halkevleri kapatıldı ve köy enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürüldü.

    -1950-1954 yıllarında Türkiye ekonomide kalkınma dönemine girdi. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçişe hız verildi.

    -Petrol Kanunu çıkarılarak yabancıların petrol aramasına ve çıkarmasına izin verildi. Yabancı sermayeyi teşvik yasası çıkarıldı.

    -Karayolu yapımına önem verildi. 1950'deki 1600 km'lik sert yol 10 yıl sonra 5400 km'ye çıkarıldı.

    -Tarımda makineleşme çalışmaları yoğunlaştırıldı. Marshall Planı’nın da katkısıyla ülkede yeni sanayi tesisleri kuruldu. 1954 yılında Türkiye Vakıflar Bankası kuruldu. Bu dönemde Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, yılda ortalama %9 oranında büyüdü.

    -İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçesiyle kapatıldı.

    -Kırşehir, 1954 seçimlerinde CMP'ye oy verdiği için ilçe yapıldı. (Adnan Menderes, konuyla ilgili Mecliste ‘'Türkiye’nin hiçbir vilayetinde yüzde 3’ten fazla oy almayan bir partiye mensup milletvekilini iki seçimde de seçen Kırşehir’in, bir içtimai ve siyasi bünye itibariyle anormallik göstermekte olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Evet, biz açık konuşuruz’' şeklinde konuşmuş ve Osman Bölükbaşı da cevaben; “Vilayeti kaldırdınız, bizi de kaldırın da zulmünüz tam olsun.” demiştir.)

    -Yine 1954 seçimlerinde CHP'nin kazandığı Malatya ili 2'ye bölünmüş ve Adıyaman oluşturulmuştur.

    -Devlet radyosu özellikle 1955'ten itibaren hükümet lehine tekelleşmeye başladı.

    -Seçim yasası'nı değiştirerek seçimlerde partilerin ittifak yapmasını önleyecek maddeler eklendi. Böylece CHP ile öteki partilerin ittifak yapması engellendi.

    -Menderes 1957 seçimlerinden sonra İstanbul'da imar çalışmalarına ağırlık verdi. (Vatan Caddesi, Millet Caddesi vb.) Bu arada, en ileri teknolojilerin Türkiye'ye getirilmesi ve yeni nesillere öğretilmesi için Amerikan Ford vakfı'nın yardımıyla Ankara'da Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ni, Trabzon'da da Karadeniz Teknik Üniversitesini kurdu.

    -1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm edildi.

    -İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

    -1960'da hem suçlama hem yargılama hakkında sahip Tahkikat Komisyonu kurularak meclis içinde ve dışında muhalefet faaliyetleri üzerinde çok sıkı bir denetim mekanizması oluşturuldu.

    Türkiye’de 1930’larda başlayıp 1945’te doruk noktasına ulaşan toprak reformu atılımıyla ilgili ilk ve en önemli saptama, konunun iktisadî değil, daha çok siyasî, sosyal ve ideolojik saiklerle ilgili olduğudur.37 Aslına bakılırsa sadece Türkiye’de değil, reformun gündeme geldiği birçok yerde de durum aşağı yukarı aynıdır.38 Bir de unutmamak gerekir ki, siyasal ve ideolojik düzeylerin iktisadî düzeyin önünde tutulması iki savaş arası dönemde birçok siyasal rejimin karakteristiğiydi. Yine de Türkiye’de iktisadi boyuta öncelik veren açıklamalar yapılagelmiştir. Toprak reformu tartışmaları bağlamında köylülerin toprak sahibi yapılmasının onların daha şevkle çalışacakları, dolayısıyla üretkenliğin artacağı, bunun da sanayi mallarına olan talebi arttırarak genel olarak ekonominin büyümesine yol açacağı gibi düşünceler ileri sürmek mümkündür ve öyle de olmuştur. Gerçi bu beklentilere karşın toprak reformuna sahne olmuş birçok ülkede emek hareketlerinin kısıtlanması ve köylülerin ilk elde kendi geçimlik ihtiyaçlarını pazarlara mal göndermenin önüne koyduğu da görülmüştür.39 Bütün bunlara benzer açıklamalara rağmen, dikkatle bakıldığında, bu tür argümanların Türkiye’de de konunun özüne ikincil kaldıkları görülür. Bunun bir nedeni bizzat dönemin elitlerinin bu konuda iktisadî hedeflerin daha az önemli olduğunu düşünmeleridir. Bir diğer neden ise bu elitlerin toprak reformunun büyük bir iktisadî gelişme getireceğine olan kuşkulu yaklaşımlarıdır.40 Dolayısıyla hem niyet hem de getirisi açısından iktisadî saikler toprak reformu düşüncesinde merkezî ve kritik bir önemi haiz değildir.

    Toprak reformu düşüncesinin altında yatan en önemli nedenlerin başında 1930’lardan itibaren Türkiye’de topraksız ve az topraklı köylü sayısının artması ve bu gelişmenin getireceği düşünülen siyasî ve toplumsal sorunlar gelir. Peki gerçekten o dönemde Türkiye’de bu kadar kaygıya yol açacak bir toprak meselesi var mıydı? Belki daha uygun ve bizim için burada daha anlamlı bir soru şudur: Türkiye tarımının nesnel koşulları bir yana, ülkeyi yönetenler böyle bir sorun olduğunu düşünüyorlar mıydı?

    Ülkemizde uzunca bir süredir topraksız ya da az topraklı büyük bir köylü kitlesi olmadığı iddia edilegelmiştir.41 Örneğin ÇTK’ya Adnan Menderes’in muhalefetinin gerekçelerinden birisi bu yöndedir.42 Benzer bir iddiaya örnek olması açısından tarihçi Haim Gerber’in ileri sürdükleri ilginçtir. Ona göre Türkiye’de 20. yüzyılda bile toprak düzeni hiç değişmeden 16. yüzyılın “eşitlikçi” yapısını korumuş, bu yüzden ülkede topraksız köylü sorunu olmamıştır.43 Ayrıca Gerber Türkiye’de toprak ağalığının ve yarı-feodal kurumların da etkili olmadığını, ortakçılık, yarıcılık gibi emek biçimlerinin de önemsenmeyecek düzeyde bulunduğunu iddia etmiştir.44 Türkiye’de köylü başkası için çalışacağına ekime açılmamış topraklar bulup bunları işletmeyi tercih etmektedir.45 Gerber kırsal Türkiye’nin bu özelliklerinin “kapitalist bir sistemde küçük üretimin ve geleneksel köy cemaatının kapitalist şehirlere karşı yok olmasını zorunlu gören iddiayla açıkça çelişmesine” güzel bir örnek olarak düşünür.46

    Maalesef dönemin tarımsal yapısını net olarak ortaya koyabilmek veri kıtlığı nedeniyle bir hayli güçtür. Veri kıtlığı sadece bu konuda değil, genel olarak ülkemizde iktisat tarihçilerinin elini kolunu bağlayan bir faktör. Toprak reformunun olası nedenlerini ve ulaşmak istediği hedefler açısından potansiyel etkilerini anlayabilmek için, örneğin, Türkiye’de o dönemdeki toprak dağılımının biçimini, bir başka deyişle, kırsal nüfusun ne kadarının topraksız olduğunu tespit edebilmek gerekir. Ayrıca çekim hayvanlarının ne şekilde dağıldığını bilmek de en az toprak dağılımı kadar önemlidir. Maalesef elimizde bu konularda somut veriler yoktur. Dönemin iktisat tarihçilerinden Barkan olsun, günümüz tarihçileri olsun, bu konularda güvenilir veri olmadığından şikayet etmişlerdir.47

    Güvenilir istatistiki bilgilerin yokluğunda dönemin yönetici sınıfının Türkiye tarımı ve köylülüğü hakkında ne düşündüğü son derece önem kazanmaktadır. Çünkü muhtemelen onların elinde de konuya ilişkin gerçek veriler yoktu, ancak yine de belirli öngörüler, gözlemler ve sayılar mevcuttu, ki bunlar üzerinden projeler geliştirdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla onların tahayyül ettikleri somut durumu bilmemiz, bu durum üzerinden geliştirdiklerini iddia ettikleri projelerini de anlamamızı sağlayacaktır. Hattâ, daha da ileri giderek belki şu da söylenebilir: Onların ne tür veri ve saiklerle ilerledikleri, toprak reformunu ve ÇTK’yı anlamamız için gerçek somut verilerden bizim için bu noktada daha önemlidir. O nedenle bu konunun üzerinde tartıştığımız dönemde nasıl algılandığını bilmemiz son derece önemlidir.

    Yönetici sınıfın büyük bir bölümü için Türkiye’de büyük bir topraksız ve az topraklı köylü kitlesi mevcuttu ve onlara göre bu gerçek önemli bir sorun teşkil etmekteydi. Çarpıcı bir örnek olması açısından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1934 Haziran’ında söyledikleri ilginçtir:

    “Bugün memleketin beş milyon nüfusu başkalarının toprağında çalışmaktadır. Bu suretle toprakla uğraşanlar ancak kara ekmek yiyebilecek haldedirler. Türk köylüsü Türk’ün efendisidir demek âdeta süsten ibaret kalıyor. Bazı vilayetlerin yarısından fazlasında köylü başkalarının elinde olan topraklarda çalışmaktadır... Memleketin içinde başkalarının toprağında çalışan binlerce halk vardır. Bunları topraklandırmak Türk’ün ve toprağın efendisi yapmak bizim en birinci borcumuzdur.”48

    Benzer bir yaklaşım 1937 ilkbaharında Anayasa değişiklikleri bağlamında da vurgulanır:

    “On sekiz milyon Türkün on beş milyonu çiftçidir. Bu on beş milyonun birçoğu kendi toprağında çalışmaz. Çiftçiyi, Türk çiftçisini, toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini yani Türkün ekseriyeti aimesini kendi ekonomik mukadderatına sahib kılarak bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak demektir.”49

    Bu ve buna benzer sayısız beyanatlardan anlaşılıyor ki Türkiye yönetici sınıfı bir toprak sorunu olduğunu düşünmekteydi. 1920’-30’lardaki çeşitli yayınlarda da benzer yönde bulgular mevcuttu. 1933’te Türkiye tarımı hakkında bir kitap yazan Sovyet araştırmacı P.M. Zhukovsky 1920’ler sonunda ailelerin yüzde 5’inin toprakların yüzde 65’ine sahip olduğunu yazıyordu.50 İsmail Hüsrev Tökin 1934’te “yakın bir atide büyük toprak mülkiyetinin fevkalâde ittisa ve geniş bir mülkiyetsizler kitlesinin eskilere inzımam edeceğini” belirtiyordu.51 Barkan 1946’da ülkede bir toprak meselesinin olmadığı düşüncesinin büyük bir yanılsama olduğunu söylüyordu.52 1950 başlarında, yani bir miktar toprağın dağıtılmasının ardından bile, köylü ailelerin yüzde 37.9’u toplam işlenen toprakların yüzde 81.4’ünü elinde tutuyordu. Toplam çiftçi ailelerin binde 8’ini oluşturan 700 dekardan büyük arazi mülkü olanlar işlenebilir toprakların yüzde 19.6’sına sahip idiler.53 Yakın dönemde yapılan çalışmalar da bu gerçeğe parmak basmaktadırlar. Örneğin Yahya Tezel’in hesabına göre, 1950 başlarında Türkiye’de köylülerin en az yüzde 20’si topraksızdı.54 Batı Anadolu’da yüzde 21, Akdeniz bölgesinde ise yüzde 33 civarında topraksız köylü mevcuttu. Akdeniz bölgesindeki ortakçıların yüzde 20 olduğu düşünüldüğünde bu önemli tarım bölgesinde köylü nüfusun yaklaşık yüzde 55’i topraksız ya da az topraklı kategorisine giriyordu.55 Bütün bu bilgiler Türkiye’de ciddi bir topraksız ve az topraklı köylü olduğunu telkin etmesine rağmen, biz burada nesnel koşulların bu yönde olduğunda ısrarlı olmayacağız. Çünkü bizim için burada önemli olan, bütün bu bulgular yanlış ya da abartılı dahi olsa, ki mümkündür, en azından yönetici sınıfın kafasında memlekette önemli bir topraksızlık meselesi olduğudur.

    Peki, topraksızlık neden büyük bir sorun olarak algılanıyordu? Yukarıda da belirtildiği üzere topraksızlık ekonomik rasyonellerden çok siyasî ve içtimaî bir sorun olarak görülüyordu. Öncelikle, Türk siyasal eliti için topraksız köylü demek potansiyel bir huzursuzluk kaynağı demekti. Bunda da oldukça haklı olduklarını düşünmek gerekir. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra birçok yerde, örneğin Doğu Avrupa’da, topraksız köylüler büyük toprakları fiilen işgal etmişler; bu ülkeler, biraz da mecburiyetten, toprak reformları yapmak zorunda kalmışlardı.56 Aslına bakılırsa, Barkan’ın da işaret ettiği gibi, 20. yüzyılda ciddi ihtilâlci başkaldırılar sanayi toplumlarından çok, büyük toprak huzursuzlukları yaşayan memleketlerde tezahür et(miş)ti.57 Rusya’da 1917 Bolşevik Devrimi’nde toprağa susamış köylülerin rolü hâlâ taze bir anı olarak herkesin zihinlerindeydi.58 Dolayısıyla topraksız köylüler sosyal devrimlerin itici gücü olabiliyorlardı. Bu düşünce ve korku hiç kuşkusuz Türk yönetici elitinin de hafızasında önemli bir yer işgal ediyordu. “Yurtta içtimaî sulh ve sukûn” için topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtmanın ne denli önemli olduğunun sürekli altı çiziliyordu.59

    II. İdeolojik Formasyonun Etkisi
    Topraksız köylülerin neden büyük bir sorun olarak algılandığı ve bir toprak reformunun bu bağlamda ne anlama geldiğini tam olarak yerli yerine oturtabilmemiz için Türkiye’de yönetici sınıfın 1930’lu yıllardaki ideolojik formasyonunu, ve bunun biçimlendirdiği düşünsel dünyayı anlayabilmemiz son derece önemli. Türkiye’de incelediğimiz dönemde aşağıdan bir köylü hareketi olmadığı için böyle bir gereksinim çok daha hayatî oluyor. Bunu yapabilmek için de köycülük ideolojisini bilmekte büyük fayda var.60 Cumhuriyet dönemi tarihçilerimiz, çok azı dışında, bu önemli ideolojiye eğilmemişlerdir.61 Genellikle Tek Parti dönemi söz konusu olduğu zaman sanayileşme herkesin tereddütsüz kabul ettiği bir olgu olarak algılanır.62 Tek Parti dönemi ideolojisi olan Kemalizm bir “modernleşme” hareketidir ve böyle olunca da sanayileşmenin bu genel hedefin en önemli bileşeni olduğu düşünülür. Oysa 1930’lu yıllarda yaşanılanlar ve döneminin elitlerinin düşünsel dünyası bu yaklaşıma da kuşkuyla bakmamızı gerektiriyor. İktisat Vekili Celal Bayar 1936 Mart’ında “Türkiye bir tarım ülkesi mi yoksa bir sanayi ülkesi mi olsun” gibi bir konuda birçok kişinin, ve bu arada devlet ileri gelenlerinin, tereddütleri olduğunu vurguluyordu.63 Bir yanda köycü ideolojinin savunucularından Nusret Kemal Köymen gibi devletin köycü politikalara daha fazla önem vermesi gerektiğini, öte yanda kontrollü bir devletçiliği savunanlar hükümetin devletçiliğe ve sanayileşmeye yeterli ilgi ve önemi göstermediğini yazıyorlardı.64 Yani ortada ne oturmuş, istikrârlı devlet politikaları mevcuttu ne de aydınlar arasında ülkenin bu çok önemli konusu etrafında bir uzlaşma vardı. Ortalığa bir belirsizlik ve eklektisizmin hakim olduğu söylenebilir daha çok.

    Bu belirsiz ve eklektik tutumu daha 1920’li yıllardan itibaren gözlemleyebilmemiz mümkündür. İlginç bir şekilde Cumhuriyet hükümetlerinin ilk on dördünün programında sanayileşme üzerine kayda değer bir şeyler bulmak mümkün değildir.65 Sanayileşme karşıtı tutum açısından CHP genel sekreteri olan Esendal’ın 1946 yılı gibi geç bir dönemde bile “sanayiin ve sanayi medeniyetinin düşmanı” biri olarak tanınması anlamlıdır.66 Benzer şekilde Reşit Galip gibi 1920-30’larda CHP içinde ve hükümette çok önemli görevlerde bulunmuş bir kişi “köycülüğü” ile meşhurdu.67 Hal böyle iken Tek Parti döneminde sanayileşmeci bir perspektifin başatlığını sorgusuz sualsiz kabul etmek biraz zor görünüyor.68

    Aslında belki de başat olan köycülük ideolojisinin beslediği bir muhafazakârlıktı Türkiye’de. Özellikle 1932 sonrasında birçok kitap ve dergide köycü perspektifler görmek mümkündür.69 Elbette herkes kendisini köycü diye nitelendirmiyordu, ama nitelemeyenlerin önemli bir bölümünün birçok konuda köycülere yakın düşündüğünü biliyoruz. CHP önde gelenlerinin hepsi kelimenin tam anlamıyla köycü olmasalar da onların muhafazakâr dünya tahayyülleri köycü ideolojiyle büyük ölçüde beslenmiş ve iç içe geçmişti. Bu gerçeği dönemin ileri gelenlerinin yazılarında, örneğin, CHP elitlerinin çıkardıkları Ülkü dergisinde gözlemlemek mümkündür.70

    Köycü ideolojinin en karakteristik ögesi şehirlere, şehirleşmeye karşı oluşuydu. Şehirler ve şehir medeniyeti her türlü sorunun ana nedeniydi.71 Örneğin 1930’ların Büyük Buhran’ı şehirlerde başgöstermiş, ama faturasını köylülere kesmişti.72 Şehirler kozmopolitizmi, işçi isyanlarını, işsizliği, grevleri, köksüzlüğü ve buna benzer olumsuz nitelikleri simgelemekteydi köycüler için.73 Üstüne üstlük şehir medeniyeti köylerin sömürüsü üzerine yükseliyordu. Bir başka deyişle köylerin bugünkü geri kalmışlığının altında yatan neden şehirlerin ve şehirlilerin, özellikle de şehirli aydınların, eseriydi.74

    Köycüler sanayileşmeye de kuşkuyla bakıyorlardı. Sanayileşmenin getirdiği toplumsal sorunlardan ve sınıflardan korkmuş, özellikle ülkede işçi sınıfının gelişiminin önlenmesini vurgulamışlardı. İşçi sınıfı, köylülerin tersine, dinamik ve enternasyonalist olması75 nedeniyle toplumsal isyanlara ve devrimlere daha meyyal bir sınıftı ve bu nitelikleriyle dönemin milliyetçi düşüncesinin de en az alıcısı gibi gözükmekteydi.76 Köylüler ise küçük mülkiyet demekti. Amerikan ve Sovyet tipi büyük üretim ise işçi sınıfı ve her türlü toplumsal sorunla eşanlamlıydı. Gerçi birçokları sanayi olmasın demiyordu ama sanayileşme yaşanmadan sanayi kurulmalıydı.77 Böyle bir sanayi “köycü” bir sanayi olmalı, devlet tarafından ve şehirlerin dışında kurulmalıydı. Bütün bunlardan çıkardıkları en önemli pratik sonuç ise köylülerin şehirlere göçmesinin önünün alınması, onların köylerine bağlanmasının gerekliliğiydi.78

    Toprak reformu düşüncesinin arkasında köycü ideolojinin bu aslî iki ögesini, yani sehirleşme ve proleterleşmeye şüpheyle bakmayı, açık seçik görmek mümkündür. Köylüye toprak dağıtma düşüncesinin arkasında yatan topraksızlaşan köylülerin şehirlere göçmesinden ve proleterleşmesinden korkulmasıydı.79 Şehirleri Avrupa ve Amerika’daki gibi devasa siyasî ve toplumsal sorunların merkezî haline gelmemiş, sınıfsal farklılaşmaların olabildiğince artmamış olduğu bir Türkiye özleniyordu. Köylülere toprak dağıtılması şehirleşmeye ve proleterleşmeye, yani Batılı tipte bir sanayileşmeye karşı bir sigorta işlevi görebilecekti.

    Proleterleşme korkusuyla bağlantılı bir diğer amaç da ortakçılık, yarıcılık gibi emek formlarının ortadan kaldırılmasıydı. Bu amaç çiftçilere toprak dağıtılmasının da en önde gelen gerekçelerinden birisi olarak gösterilmiştir. İsmail Hüsrev Tökin gibi bu konuya oldukça kafa yormuş, ancak köycülüğe ilgisi olmayan birisi için ortakçılık gerici bir üretim ilişkisiydi çünkü ortakçılık ucuz emek demekti, ucuz emek ise teknolojik gerilik. Çiftçiler tarımda makineleşmeye yatırım yapacaklarına bol ve ucuz olan ortakçılık müessesini kullanmayı tercih ediyorlardı.80 İkincisi ortakçılık üreticilerin haketmedikleri düzeyde sömürülmesini beraberinde getiriyordu.81 CHP önde gelenleri de bunlara benzer şeyler söylüyorlardı ortakçılık konusunda.82 Ama onlar için konunun can alıcı noktası ortakçılığın proleterliğe benzemesiydi. Ortakçılığın evrileceği biçim giderek kırlarda işçi sınıfı benzeri topraksız ve salt emeğiyle geçinen insanların oluşmasını gündeme getirebilecekti ki bu gelişim sakınılması gereken bir gerçeklikti. Köycülüğün genel özelliklerinden birisi olan proleterleşmeye karşı önlem almak ile ilgiliydi daha çok, onların ortakçılık konusundaki kaygıları.

    Proleterleşme korkusuyla doğrudan bağlantılı bir diğer korku da komünizmdi elbette. Toprak reformu proleterleşmenin altyapısını önleyeceği oranda komünist düşüncenin de gelişiminin önünü alacaktı. Bir toprak reformuyla küçük ve orta büyüklükte mülk sahibi bir köylü sınıfı yaratmak muhafazakâr bir mülkiyet tutkunluğuyla hem proleterleşmeye hem de komünizme karşı bir panzehir olarak düşünülüyordu.83 Bu noktada toprak reformu düşüncesiyle köycü ideolojinin bir diğer ögesinin örtüştüğünü görürüz. Köycülere göre köylülerin en önemli meziyetlerinden birisi muhafazakâr olmalarıydı. “Köylerin muhafazakârlığı içtimaî salgınlara, yanlış yapılan büyük ölçüde işlerin felaketli neticelere varmasına karşı en büyük sigortayı teşkil etmektedir.”84 Bir yazarımızın “‘Türk inkılâbı’na içsel olan muhafazakâr damardır” tespiti doğruysa, köycülere göre bu damarın kanı köylülerden geliyordu.85

    Proleterleşme ve komünizme karşı köycülükten esinlenen bu tür bir yaklaşımı CHP önde gelenlerinin çeşitli konuşma ve yazılarında, örneğin Genel Sekreter Recep Peker’de görmek mümkündür.86 Eski araştırmacı ve siyasetçi M. Goloğlu’nun Mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tartışmalarında “konuyu gerçek yörüngesine oturtan” kişi olarak nitelediği Peker bu konuda şöyle diyordu:87

    “Çiftçi yeter toprağa sahip edilmezse ... savaş sonunda azgın seller gibi her yana akacak olan ideolojilerin nereden geldiği belli olmayan zehirli etkileri, toplumu, ulusal yapıyı içinden kaynatır ve toplum hayatını kökünden rahatsız eder. Eğer.. Çiftçi ve Toprak işi.. düzenlenirse toplumu hiç bir rüzgâr sarsamaz.”88

    Bu yaklaşımın toprak reformu bağlamında müspet bir nitelik olarak algılanması konunun yakın zamana kadar savunulagelmesinden bellidir. 1960’lar ve sonrasında yoğun olarak toprak reformu üzerine çalışmış Reşat Aktan “İktisadî hürriyetine sahip çiftçilerden müteşekkil topluluklar zararlı ve tehlikeli ideolojilere mukavim, köklü ve istikrârlı bir toplum yaratacaktır. Bu bakımdan toprak reformu komünizm tehlikesine karşı en müessir bir önleyici tedbir mahiyetine haizdir” demektedir.89 Benzer şekilde 1980 askerî darbesi sonrası bu konuda bir kitap hazırlayan dönemin Danışma Meclisi üyelerinden M. Pamak toprak dağılımındaki adaletsizliklerin “Kötü niyetli, yabancı ideoloji uşağı Marxist Komünistlerin istismar edeceği bol miktarda malzeme” sağlayacağını; böyle bir toplumun “her türlü sosyal ve siyasî patlamalara hazır” olacağını vurgulamaktadır.90 Toprak reformunun proleterleşmeye ve komünizme karşı bir panzehir olarak görülmesi bu konunun genel olarak sol ya da radikal politikalarla ilişkilendirilmesinin geçersizliğini de göstermektedir. Bu konuda Tek Parti elitlerinin kaygılarına paralellik arzetmesi açısından 1945 sonrası Amerikan hükümet politikaları ilginç bir örnektir. Amerikalı uzmanlarca Soğuk Savaş yıllarında “Üçüncü Dünya” daki gerilla hareketlerine ve sosyalist cereyanlara karşı toprak reformu en etkili önlem olarak önerilmiştir.91 Ancak hal ve niyet böyle olmasına rağmen, Amerika’da da, Türkiye’de de, toprak reformu savunanlar sık sık komünistlikle suçlanabilmişlerdir.92

    III. Toprak Reformu ve Kitlelerin Kazanılması Sorunu
    Toprak reformuyla hedeflenen bir diğer önemli amaç ise kitlelerin daha fazla rejime kazanılmasıydı. Hiçbir inkılâp kitleleri kendisine kazanmadan ayakta kalamazdı ve Türkiye’de kitleler demek köylüler demekti. Bu noktada da köycü ideolojinin etkisi hissediliyordu. Köycüler Türk milletinin en güzel karakterlerinin özünün köylerde olduğunu düşünüyorlardı.93 Ancak zaman içinde köylerin geri kalması ve diğer etkenler nedeniyle köylüler bugün yeterli ilgiyi göstermiyorlardı milliyetçi ideolojiye. Hattâ Türkiye’de öyle köyler vardı ki aslen Türk olmalarına rağmen Türkçe’yi bile zaman içinde unutmuşlardı.94 Bu yüzden köycülere düşen en önemli görevlerden birisi de köylüleri aslına döndürmek, yani köylüyü milliyetçi ideolojiye, bir başka deyişle dönemin siyasal rejimine kazandırmaktı. Gerçi bunun kolay bir iş olmadığı da biliniyordu çünkü Şevket Süreyya’nın deyimiyle “bütün inkılaplarda, yeni rejimin değişiklik emirlerine en geç ve en güç boyun eğen köydü.”95 Bir toprak reformuyla köylülere toprak vermek yoksul ve orta köylülüğün kaderini Kemalist rejimin kaderine bağlayabilecekti.96 Üstelik 1930 Serbest Fırka deneyinin de gösterdiği gibi Kemalist rejimin kitle desteğine ihtiyacı vardı. Köycülük ideolojisinin 1930’lar ortalarından itibaren gelişmesiyle toprak reformu düşüncesinin yaygınlaşması kuşkusuz kitleleri rejime kazanma atılımlarının çeşitli yönlerinden birisiydi.

    Kitlelerin rejime kazanılması 1930’lar ve sonrasında hiçbir yerde ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunda olduğu kadar hayatî bir önem arzetmiyordu. Rejimin önde gelenlerinin kafasında toprak reformunun en büyük getirilerinden birisi kendilerini Kürt olarak gören önemlice bir nüfusun rejime kazanılmasıydı. Aslına bakılırsa toprak reformu düşüncesi 1930’lar başlarında büyük bir ihtimalle bu meselenin çözümü bağlamında gündeme geldi.97 Genel kanı bir toprak reformuyla Kürt meselesine kalıcı bir çözüm sağlamaktı. Toprak refomuyla Kürt meselesi arasındaki ilişkiyi en esaslı ve yetkin bir şekilde dönemin özgün dergisi Kadro’da bulmak mümkündür.98 Kadro’nun genel ideolojisi değilse bile bu konuda dile getirdiği görüşler rejimin önde gelenleri tarafından da paylaşılıyordu.99

    Tek Parti dönemi hükümetlerinin “en çetin, fakat hiç de verimli bir sonuç alınamayan davası” kabul edilen “Doğu illeri” sorunu100 millî/etnik değil, sınıfsal bir sorun olarak algılanıyordu. Kaynağı da feodal ilişkilerdeydi.101 Toprak reformu ile Kürt derebeylerinden toprağın alınıp köylülere verilmesi o bölgedeki feodal ilişkileri çözecek; “Kürtçülük” gibi akımların böylece iktisadî ve sosyal altyapısı kurutulmuş olacaktı.

    Bu beklenti toprak reformunun altında yatan en kritik meselelerden birisi olmasına rağmen ülkemizde maalesef hak ettiği bir şekilde tartışılmamıştır. Bunun nedenlerinden birisi Kürtlerle ilgili konuların en azından yakın zamana kadar bir tabu haline getirilmiş olması, bir diğeri ise toprak reformuna yönelik çalışmaların çoğunun konunun bu tür veçhelerinden çok iktisadî boyutuna gereğinden fazla ağırlık atfetmeleridir.

    Oysa toprak reformu projesinde bu konu önemli bir yer tutar. Türkiye’de ne zaman “Doğu ve Güneydoğu” için bir şeyler yapılmak istense toprak reformu konusu gündeme gelmiştir. Bu durum ilginç bir şekilde 1937’de de, 1997’de de geçerli bir yaklaşım olabilmiştir.102 Toprak reformu meselesi 1997 Ağustos’unda dahi Türkiye’de tartışma gündemine gelmiş, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit gibi önde gelen siyasetçi ve devlet adamları “olağanüstü bölgenin” sorunlarının toprak reformuyla çözülebileceğini iddia etmişlerdir.103

    Gerek Kadro gerekse de CHP önde gelenlerinin konuyu ortaya koyuşları Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki sorunların temelinde oradaki feodal ilişkilerin yattığı yönündeydi. Kadro’nun toprak meseleleriyle ilgili yazılarını yazan İsmail H. Tökin konuyu 1933 yılında net bir şekilde şöyle koymaktaydı:

    “Şark vilayetlerinde derebeyliğin kül halinde tasfiyesi ve toprağın bilâ bedel köylüye tevzii, milli bütünlüğün temini bakımından bilhassa zaruridir. Orada bilhassa kürtçe konuşan sahalarda için için kaynayan gayri milli hareketlerin, irticaî cereyanların gıda aldığı içtimaî zümreler, köylüsü ile beraber geniş topraklara tesahüp etmiş beylerdir. Toprağın köylüye doğrudan doğruya tevzii demek, Bey ismini taşıyan irtica kaynağı bir sınıfın ve bu sınıfla beraber kürt meselesinin kökünden tasfiyesi demektir.”104

    Benzer bir şekilde Şevket Süreyya toprak meselesiyle Kürt meselesi arasında doğrudan bir ilişki görüyordu:

    “Şarkın diğer bir temel davası olan Kürtleşmek, Türkleşmek mücadeleleri de gene öylece sürdü, gitti. Nerede küçük toprak mülkiyeti beliriyorsa, orada halk sırtını hükümete dayamak istiyor ve orada, idare mektep ve dolayısıyle Türkçe yerleşiyordu. Nerede Ağa ve Şeyh galip gelirse, orada köy ve toprak Ağanın kontrolüne geçiyor, oradan mektep ve idare çıkarılarak, beyin hükmü geçiyor ve Kürtçe, halkın dili oluyordu.”105

    Toprak reformunun gerçekten bu meseleyi çözüp çözemeyeceği, ya da eğer başlı başına bir reform yapılabilseydi bölgedeki sorunların ne kadarının çözülebileceği oldukça tartışmalı bir konudur. Bizi burada ilgilendiren hem devlet politikalarının hem de Kadrocuların toprak reformu ile bu sorunu birbiriyle çok âlâkalı görmeleridir. Toprak reformunun bu boyutu, ne yazık ki şimdiye kadar, üzerinde yeterince durulmamış bir konudur.

    GENEL BİR DEĞERLENDİRME DENEMESİ
    Bu yazıda Tek Parti döneminin toprak reformu atılımlarının hangi siyasî ve ideolojik saiklerle gündeme geldiği ve yürütüldüğüne, bir başka deyişle, konunun düşünsel arka planına, merkezî bir yer verildi. Çünkü Türkiye’de toprak reformu söz konusu olduğunda dikkatler böylesi bir arka plandan çok ÇTK ve kanunun önerildiği 1945 yılındaki siyasal gelişmelere odaklanmıştır. Biz ise, öncelikle dönemin düşünsel dünyasını, yani köycülükten büyük ölçüde esinlenmiş bir muhafazakârlığı, anlamak gerektiğini vurguladık. Çünkü Türkiye’de toprak reformu düşüncesi 1930’lar ortalarından itibaren gündeme geldi, İkinci Dünya Savaşı sırasında sadece rafa kaldırıldi106 ve savaş bittiğinde yeniden ortaya atılıp, Meclis’in önüne kanunlaşması için getirildi. Dolayısıyla 1945 yılındaki politik manevralardan bir ölçüde yalıtarak konuya bakabilmek gerekiyor.

    Ülkemizde toprak reformunun amaçları radikal değil, muhafazakârdı. Köylülerin köylerinde tutulması, mülkiyet duyguları beslenmiş bir kitlenin rejime kazandırılması, toprak dağıtılarak her türlü potansiyel sol ve radikal hareketin önünün alınması, devlet erkânının kentleşmemiş ve farklılaşmamış bir toplumsal doku içinde ayrıcalıklarının kolayca sürdürülmesi gibi kaygılar Türkiye’de hep ön planda tutuldu.

    Türkiye yönetici elitinin bu konumlanışına en güzel örneği “Çiftçi Ocakları”yla ilgili maddede görmek mümkündü. Ocakların ayrıntıları yukarıda verildiğinden burada sadece şunu not etmek gerekir ki, bu kurumsallaşmayla hedeflenen toplumsal mobiliteyi dondurma ya da sınırlama, gelecekteki olası bir kentlere göç dalgasının önünün alınması gibi gayelerdi. Nitekim Adnan Menderes’in o günlerde yaptığı eleştiriler bu nokta üzerinde haklı olarak durur. Ona göre “köylüyü belli arazi birimlerine tesbit etmek, toplumsal hareketini sınırlamak, gerici bir istekti.”107 Ocaklar Türkiye tarımında muhafazakâr, durgun ve köycü bir toplumsal doku yaratmanın manivelaları olacaklardı. Bütün bu amaçlar göz önüne alındığında “Çiftçi Ocaklarının” yukarıda tartıştığımız köycü ideolojinin en temel özelliklerini yansıttığı aşikârdır. “Çiftçi Ocakları” son anda tasarıdan çıkarılmış bile olsa, Tek Parti rejiminin önde gelenlerinin zihniyet dünyasını ve toprak reformu bağlamındaki niyetlerini anlamak için hiç kuşkusuz önemlidir.

    Toprak reformu düşüncesinin radikal değil, muhafazakâr nitelikli bir altyapısı olması bağlamında iki Dünya Savaşı arası dönemdeki diğer muhafazakâr köycü hareketlerle benzeşmesine de bu nedenle şaşmamak gerekir. Bu açıdan Nazi Almanya’sının muhafazakâr içerikli tarım politikası iyi bir örnektir. Nitekim Türkiye’de geçmişte ve bugün Nazilerin köylülüğe yönelik söylemleri ve pratikleriyle ülkemizdekiler arasında ciddi paralellikler olduğu vurgulanmıştır.108 1933 Eylül’ünde Nazi Almanya’sında gündeme gelen Erbhof adlı kanunla “Çiftçi Ocakları” arasında son derece büyük benzerlikler bulmak mümkündür. Bu kanuna göre çiftliklerin belirli büyükler içinde olması ve toprağın bölünememesi esas alınıyordu. Erbhof olacak topraklar alınıp, satılamayacak, ipotek edilemeyecekti. Amaç toprağın bölünememesiydi ve bu niyetle miras konularında ailedeki en büyük erkek çocuğa imtiyaz tanıyan hukuki bir düzenleme de yapıldı.109 Böylelikle en azından köylülüğün bir bölümüne sürekli ve yeterli bir zenginlik sağlamak amaçlanıyordu.110 Görüldüğü gibi “Çiftçi Ocakları” ile Erbhof topraklar arasında Menderes ve Berkes’in “Çiftçi Ocaklarının” Nazi Almanya’sından kopya edildiği şeklindeki eleştirilerini haklı çıkaracak ölçüde benzerlikler vardı.111 Kopya edilip edilmemesinden daha da ilginci, bizce iki ülke arasında köycü ideolojilerin çeşitli benzer noktalarının bulunmasıydı.112 Bunu söylemek arada önemli farklar olduğunu göz ardı etmek değildir. Örneğin, Almanya’da köycülük temel olarak Blut und Boden denilen ırkçı bir ideolojiyle ilişkilendirilmişti ki, bazı örnekler bulunmakla beraber,113 Türkiye örneğinde ırkçılık, köycülük düşüncesinde temel bir önemi haiz değildi. Ancak benzerlikler de oldukça fazlaydı. Naziler de, en azından söylemsel düzeyde, köylülüğe son derece önemli bir yer verdiler.114 Köylülük, örneğin Hitler’in tabiriyle, “başımızı ağrıtan toplumsal hastalıklara karşı en iyi sigortayı” sağlıyordu.115 Benzer şekilde, Nazi resmî belgelerinde köylüler “Alman devletinin köşetaşları,” ve Alman halkının en sağlıklı fiziksel ve ruhanî özelliklerinin en kuvvetli taşıyıcıları olarak karakterize ediliyordu.116 Köycülükleri anti-şehir ve anti-sanayi bir söylem ihtiva ediyordu. Nazilere göre çiftçilerin en büyük iki düşmanı Amerikan tarzı büyük işletmeleri gözeten liberal kapitalizm ile Rusya’nın köylünün geçimlik ekonomisini yıkan Marksist Bolşevizmiydi.117

    Bugünden bakıldığında başka amaçlar için savunulabilecek Tek Parti dönemi toprak dağıtma atılımlarının solculuk, ilericilik ya da radikallik adına sahiplenilmesi biraz ironiktir. ÇTK’nın radikalliği son anda eklenen ve ortakçı ve tarım işçilerine dağıtılmak üzere büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulabilmesinin önünü açan 17. maddeye dayanır. Oysa biliyoruz ki yukarıda da alıntılandığı üzere rejimin önde gelenleri ne zaman toprak dağıtacaklarını söyleseler, bunu yaparken özel kişilerin mağdur olmayacaklarını eklemeyi unutmazlardı.118 Amaçları muhtemelen devlet toprakları gibi “kamusal” arazilerin dağıtımıyla sınırlıydı. Son anda 17. maddenin ilave edilmesi aslında o günün politik manevralarıyla ilgiliydi, yoksa reformun 1930’lar ortasından itibaren geliştirilen özgün düşüncesinde radikalizm yoktu. Nitekim bunun içindir ki kanun tasarısı ilk sunulduğunda “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması” adını taşıyordu. Yinelemek gerekirse, orijinal tasarı “Çiftçi Ocaklı” tasarıydı. Yani bu noktada ilk vurgulanması gereken aslında “Çiftçi Ocakları”nda somutlanan muhafazakâr kaygıların 1930’lardan 1945’e toprak reformu düşüncesinin özünü belirlediği, 1945 meydana gelen konjonktürel gelişmelerin konuyu gerçek yörüngesinden biraz saptırdığıdır. Örneğin Barkan gibi toprak dağıtımını hararetle savunan bir iktisatçı “Ocakların” tasarıdan çıkmasının ardından konunun bütün önemini ve özgünlüğünü yitirdiğini, ÇTK’nın “hakiki ve tam bir toprak kanunu olmak vasıflarını büsbütün kaybettiğini” düşünüyordu.119 Barkan gibiler için toprak reformunun öncelikli hedefleri devletin güçlendirilmesiydi. Barkan “Çiftçi Ocakları” sisteminin kendisinin hep idealize ettiği Osmanlı mirî toprak düzeninde bulunduğunu, bu sistem içinde “kendi vasıtalarıyla kendi tarlası üzerinde çalışan müstakil köylü işletmesi(nin) imparatorluk için çok verimli bir vergi mevzuu” olduğunu ileri sürüyordu.120 “Her tarafta hazır ve nazır ve her şeye kadir bir devlet”121 hem toprak reformunu ve onun gereksineceği her türlü hukuki ve iktisadî mevzuatı gerçekleştirecek, hem de bu toprak reformunundan içtimaî ve siyasî yarar sağlayacaktı.

    1945 sonrası Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeler Tek Parti önde gelenlerinin tahayyül ettikleri dünyadan farklılaşınca ÇTK’nın gelişimi de değişik bir biçim aldı. Bunun nedeni en azından 1940’lar ortalarına kadar Türk yönetici elitinin statik bir Türkiye beklentisi içinde olmasıydı. Şehirleşmenin Batı’daki gibi bir biçim almadığı, toplumsal sınıfların farklılaşmadığı, sanayinin devlet kontrollü geliştiği, ama sanayileşmenin getirdiği tarihî farklılaşma ve sorunlarından uzak, tarımda Amerikan tarzı kapitalist işletmelerden çok, küçük ve orta mülklerin yaygın olduğu, ve nihayet elitist devlet yönetimi geleneğinin böyle bir ortamda sürdürülebildiği bir Türkiye düşleniyordu. Oysa hem Türkiye hem de dünya farklı gelişmerin gündeme girdiği bir hal almıştı. Artık Türkiye’yi Tek Parti rejimiyle yönetmek hem içsel hem dışsal nedenlerle giderek zorlaşıyordu. Hükümetin bu statik dünya perspektifini somutlayan “Çiftçi Ocaklı” tasarısı değiştirilince İnönü ve çevresi gelecekteki muhalefetin yumuşak karnı olacağı düşüncesiyle 17. maddeyi eklediler. Amaç köylülere muhtemelen bu maddenin getireceği yarardan çok, Berkes’in de vurguladığı gibi, “mevcut toprak mülkiyetinin bu kanun vesilesi ile gözlem altına getirilmesi” idi.122 Bir başka deyişle, amaç yavaş yavaş doğmakta olan muhalefetin önde gelenlerinin büyük toprak ağaları olduğunu topluma gösterebilmekti. Son derece konjonktürel ve günün praktik siyasî çekişmelerinin belirlediği bir gündem. Öyle görünüyor ki, İnönü bu noktada bir taşla birkaç kuş vurmak istiyordu: Bir yandan yoksul ve orta köylülüğün biraz gönlünü almak hedefleniyordu. Şevket Pamuk’un çok açık bir şekilde gösterdiği gibi özellikle İkinci Dünya Savaşında orta ve yoksul köylülüğün iktisadî durumu uygulanan devlet politikalarından dolayı feci şekilde bozulmuştu;123 bir toprak dağıtma projesiyle onlarla barışmak mümkün olabilirdi. Diğer yandan, 17. madde ile orta ve yoksul köylülüğün kötüleşen sosyo-ekonomik durumunun sorumlusunun sadece büyük arazi sahipleri olduğu yanılsaması yayılmak isteniyordu.124 Bir başka deyişle, küçük ve orta köylüyü ezen devlet politikaları yerine büyük arazi sahipleri yegâne günah keçisi yapılmak isteniyordu. Bütün bunlara ilaveten, İnönü ve çevresi muhtemelen yeni yeşermekte olan muhalefetin gücünü de test etmek istemişti. Nitekim, bu test sonucu kendi beklentilerinden güçlü ve kararlı bir muhalefetle karşılaştılar. Bu noktadan sonra da İnönü’nün kendi silahı kendi elinde patladı: CHP’nin de içinde epeyce güçleri olan toprak ağaları sert muhalefet gösterdiler. Sıkışan onlar değil, İnönü’nün kendisi oldu. Bu yüzdendir ki inanılmaz bir hızla ÇTK’yı toprak ağalarının pek de itiraz etmeyecekleri bir çerçeveye çekti.

    Türkiye’de toprak reformu düşünce ve pratiği tepeden ve devlet eliyle gündeme geldiği için kanunun köylülere sağlayabileceği küçük olanaklardan bile yeterince faydalanılamadı. Çünkü ülkemizde köylülerin aktif olarak katıldığı, örgütlü, aşağıdan bir kitle hareketi olmadı. Oysa, örneğin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’nın çeşitli yerlerinde, özellikle Bulgaristan, Romanya, Polonya gibi ülkelerde toprak reformu örgütlü köylü partileri, daha da önemlisi, köylü kitlelerinin siyasal hareketlilikleri sayesinde gündeme geldi. Hal böyle olunca buralarda reform hareketleri kitleleri daha çok siyasal ve toplumsal yaşamın içine çekmesi, zorunlu olarak toprak ağalarıyla mücadeleye girişilmesi bağlamında bu ülkelerin tarihinde radikal ve demokratik dönüm noktaları teşkil ettiler. Ülkemizde ise sadece siyasî kaygılarla önemlice bir miktarda devlet toprağının dağıtılmasına rağmen, Türkiye tarımındaki gerici üretim ilişkilerinin özüne dokunabilen, gelir dağılımını düzelterek toplumsal barışı geliştirebilecek bir etki sağlanamadı.


    Demokrat Parti hükümeti döneminin icraatları genel kapsamda bu şekildedir. Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek toplumsal icraat ve uygulamaları nesnel bir şekilde özetlemeye çalıştık. 📚📚☕👍