• İskilipli Atıf Hoca’nın Frenk Mukallidliği Kitabı



    Esirgeyen, bağışlayan, sonsuz lütuf ve kerm sahibi olan Allah’ın adı ile başlarım..

    Kullarına ziyneti mübah kılan, vermiş olduğu sonsuz nimetlerin eserini onların üzerinde görmeyi seven, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’a hamd ü senâlar olsun!. Ümmetini İslam dışı milletlere benzemeye, onları taklit etmeyi, gayri müslimler gibi yaşamayı men eden

    şanlı Peygamberimiz üzerine selam ve dualar göndeririz ve onun Ashâbı üzerine de olsun ki onlar, İslam dışı hal ve davranış içinde bulunan ehli küfre benzemekten, onları taklitten dikkatle sakındırdılar 

    İSKİLİPLİ ATIF EFENDİ KİMDİR?

       1876 tarihinde İskilip’in Tophane köyünde dünyaya geldi. Babası Akkoyunlu aşiretinden Mehmet Ali Ağa’dır. Henüz altı aylık iken annesi Nazlı Hanım’ın vefatıyla öksüz kalan Atıf Efendi, büyükbabasının gayretleriyle köyünde ilk öğrenimini yapmış, daha sonra İskilip’e giderek burada Abdullah Efendi adlı hocadan ders almış ve tahsilini tamamlamak için ağabeyi ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve medrese eğitimine başlamış, çalışma azmi ve zekası diğer öğrenciler arasından sıyrılmasına yetmiş ve 1902 yılında en iyi derece ile mezun olmuştur.

       Aynı yıl yeni açılan Darülfünün’un İlâhiyat şubesine kaydolmuş, mezuniyetini takiben bir ara köyüne giden Atıf Efendi sonra yine İstanbul’a dönerek, Fatih Camiindeki Dersiâmlık ile beraber Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine tayin olmuş ve aynı yıl Fatma Zahide hanım ile evlenmiştir.

       Bu sıralarda hakkında verilen jurnal sebebiyle üzerindeki baskıların arttığını hissedince bir arkadaşının pasaportu ile Kırım’a gitmiş oradan da Varşovaya geçerek meşrutiyetin ilanı sıralarında da İstanbul’a geri dönmüştür. Bu sıralarda yanlışlıkla tutuklanmış ise de bilahare serbest bırakılmıştır.

       Bir yandan müderrislik yaparken bir yandan da Sebilürreşad mecmuasında yazılar yazmaya başlamış ve İslâm âleminin dikkatini çekmiş, Balkan Harbi’ni müteakip donanmaya duyulan ihtiyaç ile bu alanda yazılar yazıp milleti donanmaya yardım etmeye teşvik etmiş, fakat, Mahmut Şevket Paşa suikastını fırsat bilip bütün muhaliflerini toplayan zihniyet, Atıf Efendi’yi de bu gruba dahil ederek Sinop’a sürgüne göndermiştir. Buradan Çorum’a ve Sungurlu’ya havale edilmiş ve yine bir yanlışlık yapıldığı söylenerek özür dilenmiş ve İstanbul’a gitmesine izin verilmiştir.

       Kendisinde, o zamanlarda çok fazla ihmal edilmiş olan ibtidai dahil medreselerinin umum müdürlüğü verilmiş ve getirildiği bu mevkide insanüstü gayretlerle çalışarak kurumun işleyişini yoluna koymuş ve takdir toplamıştır. Bu sıralarda bir Amerikan heyeti, medreseleri ziyareti sırasında Atıf Hoca ile karşılaşmış, İslâmiyet ile ilgili olarak sorular sormuş ve görüşme tamamlandığında hayranlıklarını gizlemiyerek, Hoca’nın ilminden faydalanmak üzere kendisini Amerika’ya davet etmişlerdir.

       Yine bir İtalyan müsteşriki bazı sorunlarını Hoca’ya danışmış ve daha önce duymuş olduğu şöhretinin haksız olmadığını ifade etmiştir. Bir defa da Kral Faysal kendisini Bağdat’a davet etmiş, fakat o gitmemiştir.

       “Mahfil” mecmuasında da yazıları yayınlandığı için bazı ilginç mektuplar ve davetler almıştı. Bazı müsteşrik mecmuaları da kendisine yüksek ücretler teklif ederek dergilerine yazı göndermesini istemişlerdi.

       1920’de ulema ve müderrislerin haklarını korumak üzere, üyeleri arasında Mustafa Sabri Efendi, Mustafa Saffet Efendi ve Said-i Nursi’nin de bulunduğu “Müderrisler Cemiyeti”ni kurdu.

       Atıf Efendi kütüphanesi neşriyatı olarak çeşitli eserler kaleme almıştı. Bunlardan bazıları İslâm Çığırı”, “İslâm Yolu”, “Mir’at-ül İslâm”, “Din-i İslâmda Men’i Müskirat”, “Nazar-ı Şeriatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye”, „Tesettür-ü Şer’i”, „Muin-littalebe“ adlı eserlerdir.

       1924 yılında, Batı taklitçilerinin, toplumun örfüne aleni olarak uymayanların, halk ve emniyet mensupları tarafından hoş görülmedikleri bir dönemde “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı eserini neşretmiş ve dönemin düşünüş ve yaşayışına uygun olan fikirlerini açıklamış idi.

       1925 yılı sonlarında çıkan “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun’a muhalefetten tutuklandı. Giresun’a gönderilerek İstiklâl Mahkemesince sorgulandı ve eserinin kanunun çıkmasından önce kaleme alındığı ve iddia edilenin aksine bir suç unsuru bulunmadığına hükmedilerek İstanbul’a getirildi. Serbest bırakılması beklenirken 1926 yılında Ankara’ya İstiklâl Mahkemesince tekrar yargılanmak üzere gönderildi.

       İstiklal Mahkemesi; Erzurum, Rize, Giresun ve Sivas’ta meydana gelen şapkaya karşı hareketlerde Atıf Hoca’nın rolü olduğuna inanarak ithamlarına başlamıştı. Uzun süren soruşturmalar sonucu, savcı şüphe ve zan dolu bir iddianame okumuş ve “Falanca bunu şurada görmüş, falan şunu şöyle demiş” gibi gülünç ifadelerle okunan bu iddianame sonucunda, diğer arkadaşları çeşitli cezalara çarptırılan Atıf Hoca’nın da on yıl ile onbeş yıl arası bir süre kürek cezasına çarptırılması istenmişti. Daha sonra mahkeme reisi, müdafaaların ertesi gün dinlenmesini kararlaştırarak duruşmayı ertesi güne ertelemişti.

       1926 yılının Şubat ayının üçüncü çarşamba günü müdafaaların dinlenmesinden sonra mahkeme Atıf Hoca’nın idamına karar vermiş ve Hüküm perşembe günü sabaha karşı infaz edilmiştir.

    TAKLİD

    Mukallid: Taklid eden demektir.

    Taklid: Hüsn’ü zann edip haklı olduğuna inanmak sebebiyle bir kimseye itikatta, sözde, fiilde, görünüş ve giyinişte, delilsiz olarak uymak, tabi olmak ve ona benzemek demektir.

    İslâm’da genellikle taklid câiz değildir. Mesela sadece görerek veya bazı delillerle izah edilebilecek olan itikâdî usuller ve İslâm esaslarının uygulanmasında, mucizelerle desteklenmiş olan Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizden başka hiç bir kimseyi taklid caiz değildir. Bu konuda her ferd icmâlen (kısaca, özlüce) veya tafsilen (etraflıca) delil ile anlaşılmış olmak lazım ve vaciptir. Bunun sonucunda delil göstermek kudretinde olmayan kişi günahkar olur.

    Fakat halkın işlerinin aksamaması ve atıl olmaması için yalnız dinin hüküm ve kaidelerinin cüz’i olanlarında yani ibadetler ve muamelatta ictihad derecesine ulaşamayanların, müctehidleri yani ictihad edenleri taklid etmesi zaruri olarak meşrü kılınmıştır.

    Şu kadar ki dini işlerde itimad olunan şer’î naslara muhalif olan hususlarda (Allah’a (c.c..) isyan edilecek işte, kula itaat olmaz)hadisince, ne bir müctehidin, alimin, şeyhin, ne de halifelerin, emirlerin, hükemânın, filozofların, itikada, ibadet ve muamelâta, ahlak ve âdâba dair sözlerine, fiillerine tabi olmak, itaat etmek, taklid ve benzemek katiyyen caiz değildir.

    Kısaca çirkin bid’atlarda, yasak ve haramlarda ve şeriata muhalif olan medeniyetin usül ve muaşeretlerinde hiç bir kimseyi taklid asla caiz değildir. Nerede kaldı ki küfür âdetlerinde, gayr-i müslim milletleri taktid caiz olsun. Bu, katiyyen caiz olmaz.

    Şu halde, bir müslümanın, küfür adet ve âlâmeti sayılan bir şeyi, bir zaruret olmadan giyinmek ve takınmak suretiyle müslüman olmayanları taklidi ve kendisini onlara benzetmesi şer’an yasaktır, nehyedilmiştir. Bu hususta icma-i ümmet de birleşmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Zira Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimiz buyurmuşlardır ki (Bir kavme benzemeye çalışanlar o kavimdendir..) (İmam-ı Ahmet ve Ebü Dâvut)

    Teşebbüh: Başkaların yaptığı bir işi, onlara tabi olarak yapmak demektir. Şu halde hadis-i şerifin manası; bir millete benzemeye özenenler, benzemek istedikleri derecede onlarla ortak değerdedirler. Yani o değer küfür ise küfürde, isyan ise isyanda, iyi hal ise iyi halde, adet ise adette onlarla birlikte o milletin hükmüne tabi olurlar demektir.

    Bu hadis-i şerif küfür ve fısk ehline benzemeyi nehyettiği kadar, salaha erenlere benzemeyi de teşvik etmektedir.

    Çünkü hadis-i şerifte “kavm” lafzı nekre kılmmış (Harf-î tarifsiz söylenmiş) olduğundan hem sâlihlere hem de başkalarına şâmildir. Peygamberimiz (S.A.V.), diğer bir hadis-i şerifte buyurmuşlardır ki: (Bizden başkalarına benzemeye özenenler bizden, bizim milletimizden değildir.) (El-Cami’üs-Sağîr.)

    Bu hadis-i şerifte, söyleniş itibariyle müslümanların adetlerinde ve yaşayışlarında müslüman olmayan milletlere benzemekten kaçınmalarının şart olduğu belirtildiği gibi görünüm ve yaşayış itibariyle müslümanların en iyilerine benzemeleri de ifade editmektedir.

    Şu halde bu hadis-i şeriflerin manasına göre, Müslümanlar küfür âdeti ve yolu ve çirkin bid’at alameti sayılan şeylerde, kâfirlere ve çirkin bid’at sahiplerine benzemekten men ve nehy olunmuşlardır.

    Aslında İslam dininde küfür ve isyan yasak olduğu gibi, küfür erbabı ve isyankarların adatleri de yasaktır.

    Küfür ehlinin ve isyankarların yaşayış ve adetlerinde onlara benzemek, onlar gibi hareket etmek, ya küfre ya isyankârlığa, ya da her ikisine birden götürdüğü için İslâmda yasaklanıp haram kılınmıştır.

    Örnek olarak, hicretin ilk zamanlarında Yahudiler, ne âdette, ne elbiselerinde, giyimlerinde, ne de başka bir özel durumda müslümanlardan ayrılmazlardı. Resülullah (S.A.V.) Efendimizin bu hususta susmaları, bu halin meşruiyetini göstermekteydi. Fakat daha sonra bu hüküm feshedilmiş, adet ve harekette müslüman olmayanlardan ayrı olmak meşru kılınmıştır. Bunun sebebine gelince Hicretin ilk yıllarında müslümanlar zayıf olduklarından Gayri Müslimlerle muhalefet meşru kılınmamıştı. Bilahare İslâm dini diğer dinlere galip gelmeye başlayınca ve müslümanlar kâfirler ile savaşma ve onları cizye vermeye mecbur etme gücünü kazanınca takip edilecek hareket ve âdetlerde onlardan ayrılmak meşru kılınmıştır.

    Demek oluyor ki bu asırda, her beldede müslüman olmayan milletlerin hal ve hareketleri her ne şekilde olursa olsun müslümanlar zaruret olmaksızın o yol ve âdette kendilerini onlara benzetmekten ve onların tavır ve âdetlerine uymaktan men’ olunmuşlardır. Nitekim (Her kim bizim şu işimizde, yani dinimizde, ondan olmayan bir şey ihdas ederse o şey merduttur, reddedilmiştir.)Hadis-i şerifi ile dini usul ve delillere dayanmayan mücerred bir görüşle dini işlerde fazla veya noksan kılmak suretiyle yeni bir şey ortaya koymaktan men’ edilmiştir.

    Yoksa gerek ehl-i sünnet ve dalalet erbabı ve gerekse kâfirler tarafından ihdas ve icad olunan her bidattan ve her yeni yapılan şeylerden ve kâfirlere ve dalalet erbabına mutlaka benzemiş olmaktan men ve nehy olunmuş değildir.

    Zira uyumak, yatmak, oturmak, yemek ve içmek gibi tabii işlerde benzerlik zaruridir. Bundan başka ziraat ve sanayi alet ve araçları, harp vasıta-ları, yatak ve mutfak takımı gibi dinin emirlerinden olmayıp da kendileri ile yalnız dünyevi gaye için uğraşılan mübah işleri ihdas etmek meşrudur ve hatta bunların bazıları emrolunmuştur.

    Binaenaleyh âdî bidatlar cinsinden olan bu gibi işlerde gayri müslim milletleri taklit ve bu hususta onlara benzerlik yasaklanmış değildir.

    İSLAM DİNİ NAZARINDA

    BATI MEDENİYETİNİN MEŞRU OLAN VE

    OLMAYAN YÖNLERİ

    Bu bahse başlamadan önce şunu arzedeyim ki batı medeniyeti, maddî ve manevî iki yönü haiz olduğu gibi bunlardan her biri insanlığa faydalı ve zararlı olmak üzere ikişer kısmı ihtiva etmektedir.

    Halbuki İslam dini, insanlığın ruhanî ve cism3anî gıda ve tekamülüne yardımcı olan bütün fazilet ve üstünlükleri emredip, bunu ihlal eden rezalet ve kabahatleri yasaklamıştır.

    Bu noktadan dolayıdır ki, beşerin fıtratına en uygun bir din olduğundan İslâm dinine fıtrat dini adı verilmiştir. Bu asıl ve esastan dolayıdır ki:

    İslam Dini: (Bir kimse İslâm dinine uygun bir tarzda müslümanlar arasında bir fazilet yolu icad eder ve güzel bir şey keşfederse onun sevabı ile, kıyamete kadar icad ettiği o şey ile âmil olanların ecir ve sevabının birer misli o kimseye ait olur. Ve o şey ile amel edenlerin hisselerine düşen ecir ve sevabtan hiç bir şey noksan kılınmaz) ve (Hakkında şer’i bir beyan bulunmayan dünya işlerini siz daha iyi bilirsiniz) Hadis-i şerifleri ile dünya işlerinden; dikiş iğnesinden tutup da, demir yollarına, toplara, zırhlılara, tayyarelere, haberleşme araçlarına, karayolu ve denizyolu ticaretine, çeşitli sanatlara, yeryüzünü imar etmeye, fabrikalara, ziraat ve zenaat âletlerine ve her asra göre cihadın rükünleri ve sebeplerine varıncaya kadar medeniyetin maddiyat kısmından, insanlığa faydalı olan güzel ve mübah işleri icad etmeye ve ortaya koymaya müsaade buyurmuştur. Ve hatta (çalışıp kazanmak kadın ve erkek her müslümana farzdır.) Hadis-i şerifi ile insanlara muhtaç olmayacak derecede helalinden mal kazanmayı her kadın ve erkek müslümana farz kılarak geçimini temin işinde başkalarına yük olmayıp, herkesin kendi çalışması ile geçinmeyi meslek edinmesini emretmiş ve (Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın)(Enfâl: 60) Ayet-i Celil-i ile asrına göre düşmanı korkutacak derecede harp araç ve gereçlerinin hazırlanmasını farz kılmış ve (Kadın ve erkek her müslümana ilim tahsil etmek farzdır)Hadis-i şerifi ile de dini ilimlerden itikadını düzeltecek, ahlakını yönlendirecek, amelini islah edecek kadar öğrenmeyi her kadın ve erkek müslümana Farz-ı Ayn kıldıktan başka, vücudun bekası, hayatın devamı ve insanlar arasındaki ilişkilere dair ihtiyaç duyulan ilim ve sanatlardan başka kavim ve milletlere ihtiyaç duyulmayacak derecede öğrenmelerini müslümanlara farz-ı kifaye kılmıştır.

    Şu halde onlardan bir grup, ilim ve sanayiden bu derecesini öğrenmezlerse hepsi günahkar olup, dünya ve ahirette bu kusurlarının ceza ve zararlarını çekerler.

    İslam dini, medeniyetin kısımlarından sayılan, yeryüzünü imar etmek, ilim, fen ve sanayii gibi faydalı işleri emredip, başka kavimlere muhtaç olmayacak derecesini öğrenmeyi müslümanlara tarz kılmış olduğu içindir ki, İslâm medeniyyeti yükselme dönemlerinde mümtaz meziyetleri içeren güzel sanatlar icat etmiştir. Avrupa’nın meşhur toplumbilimcilerinden Gustave le Bon’un bazı eserleri ile tarih kitaplarından anlaşıldığı üzere medeniyetin diğer temel unsurları gibi sanayi de altı veya yedi bin sene evvel -Semavî dinin çıkış yeri olan- Asya kıtasında Asurlar tarafından icat olunup daha sonraları Mısır’a naklolunmuştur. İlk çağlardaki Yunan Sanatları Dicle ve Nil sahillerinde icat olunan son sanatlardan doğmuştur.

    İslam dininin ortaya çıkışıyla parlak bir İslam medeniyeti kurulunca, müslümanlar o zaman mevcut bulunan Mısır ve Yunan sanatını aynen alarak az bir zamanda asıllarından daha da üstün hale getirerek, üstün meziyetleri içeren güzel sanatlar meydana getirip Mısır ve Yunan medeniyetlerine üstünlük sağlamışlardır. İslâmın bugün ortada bulunan eserleri bu iddiaların adil bir şahididir.

    Bazı İslam memleketlerini istila eden Hristiyanların, İslâm’ın güzel sanatlarını alarak kısmen Avrupa’ya nakletmiş olmaları bugünkü batı sanatının yükseliş ve ilerleyişinin sebeplerinden biridir. Ve hatta ilk önce medeniyete karşı batılıların kalbinde bir şevk uyandıran cazibe Endülüs ufuklarında parlamış olan İslâm medeniyetinin ışığıdır. 0 tarihten itibaren batılıların, cehalet, zulmet, vahşet, hercümerc içinde perişan olduklarına tarih şehadet etmektedir. Demek oluyor ki esas itibarı ile Batı medeniyetinin ortaya çıkmasının sebebi Doğu medeniyetidir.

    İslâm dini, medeniyetin faydalı kısımlarını irşad ettiği ve İslâm medeniyetince vaktiyle pek mühim harika eserler vücuda getirildiği halde zamanımızdaki müslümanların bu yüce faziletlerden mahrumiyetlerine sebep nedir diye sorulursa cevap olarak deriz ki: Mahrum kaldıkları diğer hususlarda olduğu gibi buna da sebep dinin faydalı emirlerinden olan, çalışıp kazanmaya tevessül etmemeleridir. İslâm dininin ileri sürdüğü yüce faydalardan istifade ancak hakimane emir ve hükümlerine bağlılık ve gerekteri ile amel etmek ile mümkündür. Şu halde islamiyet iddiasında bulunanların dini kaideleri yalnız evrak ve kitaplarda saklamaları hiç bir fayda temin edemiyeceği gibi diyanetin iktizası üzere bedeni sinir ve azalarını tahrik etmedikçe sadece itikat ile, istenen maddî ve manevî faydalar meydana gelmez.

    Resülullah (S.A.V.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki: (Bazı ilimler cehalet ile aynı derecededir.)

    Gerçekte amel ile içiçe olmayan ilim cehalet ile eşittir. Amelsiz âlim avamın arasından uzaklaşmış olmaz. İ1min faydalarından mahrum kalması itibariyle böyle âlimin cahilden farkı yoktur. Mesela içkinin ve benzeri sarhoşluk veren şeylerin haramlığını ve zararlarını bildiği halde içen, bilmeyerek içen ile eşittir. Belki ilki ikincisinden daha ziyade kötülenmeye müstehaktır. Binaenaleyh gerek ilim, gerek din erbabi, ilim ve dinin gerektirdiği şekilde amel etmedikçe bunların temin ettiği feyiz ve saadete mazhar olamazlar. Bu arz olunan hususlardan anlaşıldığı üzere İslâm dini, medeniyetin erkân ve unsurlarının maddiyat kısmından faydalı ve güzel işlerinin ortaya konmasına müsaade edip meşru kıldıktan başka bunları ihdas ve icad eden milletleri bu hususlarda taklide de ruhsat vermiştir.

    Fakat Yüce İslam Dini (De ki: Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil bildirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.)(A’raf: 33)âyeti ile inançsızlık, zulüm, şekavet, fuhuş, içki, kumar, dans, bar, tiyatro vesair sefahat ile, meyhane, kerhane, kumarhane dans ve bar mahalleri açılması gibi batı medeniyetinin maddiyat kısmından ahlaken, ictimaen, iktisaden, nâmusen ve dinen zararlı olan çirkin ve rezilce olan işlerin esas ve ayrıntılarını haram kılıp yasaklamıştır.

    Binaenaleyh batı medeniyetinin bu gibi rezilce yönleri meşrü değildir.(Müellifin notu: Onun için Resûlullah Efendimiz (S.A.V.) (Bir kimse islam dininde fena bir yol ihdas ve çirkin bir şey icat ederse o fenalığın günahı ile, kıyamete kadar onunla amel edenlerin günahlarının bir misli o kimseye ait olur. Ondan sonra o fenalığı işleyenlerin kendi günahlarından hiç bir şey noksan kılınmaz.) Hadis-i ile müslümanlar arasında çirkin ve fena bir şeyi icat etmesinden ve rezilce bir yol ortaya koymasından menetmişlerdir.) Şu halde böyle çirkin ve rezilce işlerde müslümanlardan hiç birisinin zamanın modasına uymasına ve bilhassa gayr-i müslim milletleri taklid etmesine, diğer bir tabirle, batılılaşmasına asla şer’i bir izin yoktur. Zira meşrüiyetine delil olmayan şeylerde taklid ve başkasına uymanın haram ve batıl olduğuna bu âyet-i celile en kuvvetli bir delildir.

    Binaenaleyh İslam dini rezilce hallerin ve işlerin hepsinin hem re’sen ihdas ve icrasını hem de bu konuda başkalarını taklid ve onlara benzemeyi kat’i surette men’edip haram kılmıştır.

    Medeniyetin manevî yönüne gelince: İslam şeriatı öyle yüce medenî kural ve toplumsal esaslar, öyle ahlâki faziletler te’sis etmiş ve ortaya koymuştur ki Avrupa’nın bu derece medenileşmesi için daha pek çok emekler sarfetmeye ve hatta tamamen İslâmın mukaddes esaslarını kabul edivermeye muhtaçtır. 0 derece üstün ve faziletli bir medeniyete ulaşmak için başka türlü yol yoktur.

    Esasen batı medeniyeti, insanlığın mutluluk ve olgunlaşmasını sağlayacak hakiki bir medeniyet değildir. Zira o ancak insanın hayvanî ve cismanî yönden mutluluk ve olgunlaşmasına hizmet edip, melekiyet ve maneviyatının saadetini ve olgunlaşmasını asla dikkate almıyor. Çünkü batı medeniyeti beşeri hayatı yalnızca dünyanın fani hayatından ibaret saydığı için insanın yalnızca maddiyat ve hayvaniyat yönünün olgunlaşmasına, bu suretle insanlarda hayyanî arzuların gelişmesine sebep olup melekiyet ve hakiki insanlığın gizli kalmasına veya büsbütün imhasına hizmet ederek ebedi saadete kavuşturan faziletler ve hakiki olgunluklardan insanlığı ebediyyen mahrum bırakıyor.

    Esasen cismanî hayat ve dünyaya dair insanî değerlerin ortaya çıkmasına bir dereceye kadar sebep oluyorsa da onun sebep olduğu durum ve vasıflar dünya hayatının gereği olarak yok olup gidiyor. Zeval ve yıkılmaya maruz olan ahval ve vasıflar ise hakiki saadetten sayılamaz. Hakiki saadet, dünya hayatından sonra da devam edip ebedi olan beşerî vasıflar ve olgunluklardan ibarettir ki, bunun murşidleri ancak Peygamberlerdir. Batı medeniyetinin buna rehber olabilmesi imkansızdır.

    Halbuki yüce İslam medeniyeti insanlığın melekiyet ve maneviyat yönlerinin saadet ve olgunluğuna hizmeti asıl ve esas alıp bütün usül ve hükümlerini bu cihetin gelişmesi ve olgunlaşmasına hizmet etmek üzere tesis etmiştir.

    Şu kadar ki hayvanlık halinin fani mutluluğu bizzat kasdedilmiş olmayıp, belki melekiyyetin kalıcı saadetini kazanmaya vesile olduğu için tab’an maksut olmakla bu asli maksadı ihlal etmemek üzere itidal durumun aşılmaması esas alınıp adaletli bir şekilde cismanî zevklerden istifade yolunu açmış ve bu suretle insanı hem fani mutluluğa hem de baki saadete ulaştırmıştır. Şu halde hakiki kemâlâta ve baki saadete ancak Peygamberlerin yolu ulaştırır. Binaenaleyh İslâm medeniyeti hakiki bir medeniyettir ki üstün düsturlarına tamamen yapışmak şartıyle her cihetten beşerin saadet ve tekamülünü tekeffül eden ve dünyanın fani hayatından sonra da ebedilik bulan hakiki evsaf ve kemalatı kefildir. Binaenaleyh insanın hakiki saadeti peygamberlerin sünnetlerine ittiba ve büyük İslâm medeniyetine tamamen sarılmakla husule gelmiş olur.

    Şu halde batı medeniyeti gerçekte eksik ve hakiki tekamülü ihlal edici olduğundan İslâmın mukaddes usul ve kaidelerini ve peygamberlerin yolunu tamamen kabul etmedikçe işin esasında ve sağduyu sahipleri nazarında gerçek medeniyet sayılamaz.

    Binaenaleyh ebedi saadet ve hakiki kemalâtı kazanmak için müslümanlar Batı medeniyetine değil, Batılılar İslâm medeniyetine muhtaçtırlar.

    Demek oluyor ki, İslam dini medeniyetin maddi ve manevi yönünün melekiyet ve hayvanlıkca insanlığa faydalı ve hizmetkâr olan kısımlarını on dört asır evvel re’sen vaz’ ve tesis edip insanoğullarını o dosdoğru yola sevk etmiştir. (8)

    Medeniyyetin melekiyet ve behimiyetçe, insanlığa zararlı olan kısımlarını da insanoğlunu hayvan derecesine düşmekten kurtarmak için men’edip bu hususların işlenmesini ve bu hususta başkalarını taklit ve onlara benzemeyi kat’i surette haram kılmıştır. Şu halde Avrupa’nın sefahat lekesi ve milliyet renginden ari ve bütün insanlığın maddi gelişmesine hizmet eden ilim, fen ve sanatların, araç ve gereçlerin hepsini almak ve bu hususlarda onları taklid meşru’dur. Fakat meyhane, kerhane, dans, bar, tiyatro vesair sufli müessese ve sefilane terakkiyât gibi, dini hüviyet ve faziletli İslâm ahlakının mahvolmasına ve yok olmasına sebep olan batıl itikatlar, çirkin ahlak, rezilce itikatlar, kötülenmiş ve yasaklanmış iş ve fiillerini almak ve bu hususlarda onları taklid meşru değildir ve menfurdur.

    İslam dini işte bu türden sefihane medeniyetin yükselmesine manidir. Çünkü İslâm dini insanlar arasında cereyan eden çirkin iş ve rezilce itikadların tamamını men’ ve ortadan kaldırmak için vaz’ ve tesis olunmuştur. Onun için İslâmiyet Batı medeniyetinin bu kısmı ile asla bir araya gelmez. Kalpleri Batının pislikleriyle boyanmış olanlar bu nokta-i nazardan İslâm dinini yükselmeye engel olarak görüyorlar. Evet bu da medeniyetten sayılıyor ise İslâm dini bu gibi medeniyetin ilerlemesine en büyük engeldir. Esasen sefahat ve rezaleti men’ ve nehyetmek İslâm dininin belirgin özelliklerindendir. Akl-ı Selim de bunu emreder. Onun için Avrupalılardan akl-ı selim sahibi kişilerin memleketlerinde umümileşmekte olan sefahat ve rezaletin men’ine çalıştıkları duyulmaktadır. Bu cümleden olarak İngiltere’de hayasızlıkla mücadele etmek üzere Mister Webb Alyob isminde biri (Nezahet Cemiyeti) adı ile yeni bir ahlak cemiyeti kurmuştur. Cemiyet ilk icraat olmak üzere umumi ahlakı ifsada sebep olan kartpostalların satışını yasaklamak için hukümete müracaata karar verdiği gazetelerde görülmüştür. Cemiyet-i Akvâm da genel ahlâkı bozmaya sebep olan açık resimler ile açık yazıların yasaklanması için devletlere tebligatta bulunmuştur.

    Tokyo’da mahalli memurlar tarafından genel ahlâkı bozduğu sebep gösterilerek bütün asrî danslar yasaklanmıştır.

    Esasen Avrupa’da sözlerine güvenilen doktorlar ile ictimaiyyat alimleri (sosyologlar, toplumbilimciler) dansın zararlarını ispat için diyorlar ki: Yakinen tahakkuk etmiştir ki, dans, fertlerin seciyyesini, ahlakını, sıhhatini tahrib edip, musallat olduğu cemiyetlerin manevî bünyesini kemirdikten başka, fuhşu artırıp, evlenmeleri azaltarak nüfus buhrânı denilen felaketi ortaya çıkarmak suretiyle milletin maddi bakımdan çökmesini çabuklaştırıyor.

    Batı müteffiklerinin, akl-ı selim erbabının dans ve içki gibi, batının medeniyet kisvesi altında insanlar arasında yaymış olduğu rezaletleri kötülemekte olduklarına şahit olmak üzere tanınmış içki düşmanı Amerikalı Mister William Johnson’un 11 Eylül 1340 tarihinde İstanbul’da bulunduğu zaman içkiler aleyhinde gazetecilere vaki beyanatını göstermek ve burada kaydetmek isterim. Bu şahıs diyor ki:

    “İçkiyi yasaklama fikri, batı düşüncesinin mahsülü değildir. Bu fikir esas itibariyle, tamamiyle şarklıdır. Müslümanlık on üç asır evvel kat’i surette müskiratı men’etmiştir. Binaenaleyh Amerika’nın keşfinden birkaç asır önce doğuda yasaklama fikritemelleşmişti. Bu gün ise İslâm dininin telkin ve talim ettiği içki yasağı Amerika’nın anayasasına girmiş bulunuyor.

    Halbuki tam biz müslümanlığın emri ile hareket edip içkiyi yasaklamaya kalkıştığımız zamanda, ne gariptir ki siz bizim kötülediğimiz bir şeyi taklide yelteniyorsunuz. Batı, Doğunun bir faziletini kabule uğraşırken, siz Batının bir rezilliğini taklid ediyorsunuz. Bu sizin lehinizde bir şey değildir.”

    Amerikalı’nın bu sözleri, Batının rezaletlerini taklide çalışan Doğulular için apaçık bir ibret dersi teşkil eder. Bundan ibret almamak, müteessir olmamak için insanın hayvanhık derecesine inip şuurundan mahrum olması gerekir.

    Buraya kadar arzolunan tafsilattan küfrün alamet ve işaretine gayr-i müslim milletleri taklid ve onlara benzemenin şer’an haram olduğu anlaşılmıştır.

    Küfrü mücip olup olmamasına gelince, bu hususta ulema arasında ihtilaf olunmuştur. Fakat bu meselenin hal’i iman ile küfrün hakikatını bilmek ile alakalı olduğu için bu mevzuya girmezden evvel biraz da ondan bahsetmek isterim.

    (8) Esasen müslümanlar arasında terakki ve teali ettirilmesi matlub olan medeniyetin bu çeşididir. Bilhassa memleketimizin ihtiyacı, medeniyetin fazilet kısmınadır. Halbuki memlekette terakki ettirilen bu değil, batı medeniyetinin rezalet ve muzur kısmınadır. Çünkü epeyce bir zamandan ben memleketimizde müfrit batı taklitçisi bir güruh, medeniyet, hürriyet, milliyet adına gayr-i meşru ve muzır cihetlerden, mesela hürriyet, fuhşun, içkinin, dansın, ahlaksızlığın, dinsizliğin yayılmasından ve genişlemesinden başlıyor. Avrupa’dan yüklenip getirdikleri pislikler ile İslamın faziletlerini tahribe, milletin fikirlerini bozmaya çalışıyorlar. Vatan evladının kalbini yabancı ruh, yabancı terbiye, yabancı itikad ile aşılıyorlar. Aşılıyorlar da üzerlerinde toplanmış olan İslamlık ve Türklük ruhunu söküp atmaya uğraşıyorlar. Bu suretle milli mevcudiyetimizin istinatgahı olan temeller yıkılıp duruyor.

    Bu büyük dalâletin genelleşmesi hem İslamiyet ve hem de Türklük için Batı medeniyetinin rezaletler kısmı memleketimizde günden güne ilerlemeye mazhar oluyor ve bu uğurda büyük miktarda milli servet de sarfolunuyor. Fakat meşru ve büyük bir, şiddetle ihtiyaç duyulan yönlere, mesela elbiselik imali için bir fabrikaya hiç bir şey harcandığı görülmüyor. Demek oluyor ki dışarıdan görünen işlerine nazaran Batı medeniyetini destekleyip savunanlar bu perde altında şahsi menfaatlerini te’min ve şehvani arzularını tatmin gayesini hedefleyip umumun menfaatlenni ve milli faydaları asla dikkate almıyor veya alamıyorlar. İddia ettikleri sözlerini, içinde bulundukları halleri tekzib etmekten geri kalmıyor. 

    İMAN VE KÜFÜR

    İman: Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizin Allah (c.c.) Teâlâ tarafından getirip haber verdiği zarureten ve yakinen bilinen dini usûl ve İslâmi hükümlerin hak ve doğru olduğuna kalben kat’i bir surette inanıp kabul etmek ve dil ile de bunu ikrar etmek demektir.

    Küfür: İslam dininden olduğu zarureten ve yakinen bilinen usül ve hükümlerin hepsini veya bunlardan bir kısmını kabul etmeyip inkar etmek veya inkâra delalet eden bir iş yapmak demektir.

    Esasen Resül-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizden nakil olunagelen İslami usuller ve şer’i hükümler nakil sıhhati itibariyle üç kısma ayrılmıştır.

    Birinci Kısım: Nebiyyi Muhterem (S.A.V.) Efendimizden tevatüren nakledilmiş olup dinden olduğu avam ve havasca, yani bütün müslümanlarca yakinen ve açık bir şekilde bilinen İslâmî usul ve hükümlerdir. Allah Teâlâ Hazretlerinin (c.c.) varlığı, birliği, sıfatları ile meleklerin, semavî kitapların, peygamberlerin, kaza ve kader-i ilâhiyyenin, ahiret gününün, ölümden sonra dirilmenin, cennet ve cehennemin hakikatının, âlemin sonradan yaratıldığının, kelime-i şehadetin, namazın, zekâtın, orucun farziyeti, zinanın, livatanın, domuz etinin, haksız yere adam öldürmenin ve diğer çeşitli zulümlerin haram olması gibi.

    İslam dininden olduğu tevatüren nakl olunup yakinen sabit olan bu çeşit hükümlere İslâmî usul ve dini zaruretler denir ki, bir insan müslüman olmak için behemehal bunların bütününü tasdik ve kabul etmesi lazım ve vaciptir.

    İmânın asıl rüknü olan tasdikten sonra zikrolunan usul ve ahkâmı toplam olarak içine alan “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu.” den ibaret olan kelime-i şehadeti söylemek, imanın şartı veya rüknünden sayılmıştır. Binaenaleyh zikrolunan bu usül ve hükümlerin tamamına veya ondan bazısına inanmayıp da red ve inkar etmek veya inkâra delalet eden bir harekette bulunmak küfürdür ve bunu yapanlar da kâfirdir.

    İkinci Kısım: Resûl-i Zîşân (S.A.V.) Efendimizin dininden olduğu yakinen değil, ancak istidlal ve ictihad suretiyle bilinen dini meselelerdir. Allah Teâlâ’nın gözle görülüp görülmemesi meselesi, yakinen bilinmeyen ancak delil ile bilinen mesleler gibi.

    Bu çeşit hükümleri ve dini meseleleri kabul ve red, ikrâr ve inkâr, iman ve küfrün mahiyetine dahil değildir. Binaenaleyh ictihada ait hükümlerin inkarcısı kâfir olmaz. Şu kadar ki; şöhret tarikiyle naklolunan dini hükümler ve meseleler, imanın mahiyetine dahil olmadığından red ve inkârı küfür değilse de dalaleti muciptir.

    Üçüncü Kısım: İslam dininden olduğu ancak haber-i vahid ile bilinen meselelerdir ki, iman ile küfür bu gibi meselelerle alakalı değildir. Zira sıhhatinin şartları caiz olan haber-i vahid, itikat kapısında hüccet olamaz. Lakin amel kapısında, yani ibadetler ve muamelata dair hükümlerden hüccet olur. Binaenaleyh haber-i vahit yoluyla sıhhati sabit olan dini bir mes’eleyi red ve inkar hatadır.

    Arz olunan beş mesele bunlardan ayrılır.

    1. Zikrolunan İslami usullerden birine inanmadığı halde lisanen tamamını kabul eden kimse, Allah Teâlâ’nın nezdinde kâfir olur. Buna münafık denir. Nifakı mâlum ise insanlar nazarında kafir olur. Nifakı malum değilse, zahirdeki ikrarına nazaran müslüman sayılarak hakkında İslâmî hükümler uygulanır.

    2. İslamın esaslarına kalben inanıp da dilsiz olmak gibi bir özürden dolayı, dil ile ikrar edemeyen kimse, hem Allah-u Teâlâ nezdinde ve hem insanlar nezdinde mü’mindir.

    3. Kalbinde bir çeşit inanmak olmakla beraber inat ederek, ikrar etmemekte israr eden kimse, hem Allah (c.c.) nezdinde hem de insanlar nazarında ittifakla kâfirdir. Çünkü onun bu hali kalbinde kesin bir tasdik bulunmadığına delil ve bürhandır.

    4. Kalbinde bir nevi inanmak bulunmakla beraber ikrarda kudreti varken her nasılsa ömründe bir kere olsun ikrar etmemiş olan kimse, ulemâdan bazılarına göre Allah (c.c.) nezdinde, mü’min, bazı ulemaya göre mümin değildir.

    5. Zaruret olmaksızın ve kendi seçimi ile puta, aya, yıldıza, güneşe, secde ve tazim etmek, onlar için kurban kesmek, Hristiyanlarla beraber kiliseye gidip ayin yapmak, haç takınmak, Allah’tan başkasına ibadet etmek gibi küfür alameti ve şirklik belirtisi olan bir fiili irtikab etmek, yahut Allah Teâ’yı (c.c.), meleklerini, şeriatı, ahireti inkar veya bunlardan birini tahkir etmek, (mesela Kur’ân-ı Kerim-i çiğnemek gibi) dildeki ikrar ile kalbteki tasdikin yalan olduğuna şeriat tarafından zahir alamet kılınan bir söz, bir fiil kendisinden sadır olan kimse mü’min değildir. Zira o söz ile o hareketi o kimsenin dilindeki ikrar ile kalbindeki tasdikin yalan olduğuna delil ve bürhandır. Onun için her ne kadar müslüman isminde olup İslâm davasında bulunsa bile irtikab ettiği söz ve hareketi ile Peygamber Efendimizi yalanladığı cihetle İslâm dininin sahasından ve ehl-i kıblelikten çıkıp hem Allah (c.c.) katında ve hem müslümanlar nazarında kâfir olmuş olur.

    İlave olmak üzere şunu da arz edeyim ki: Küfür iki kısım olup, biri asıl, diğeri ârızîdir.

    Asli Küfür: Esasen dini zaruretlerden olan İslâmî usul ve hükümleri kabul etmeyenlerin küfrüdür. Gayr-i müslimlerin küfrü gibi.

    Ârizî Küfür: Aslında İslam Dinini kabul etmiş veya müslüman sulbünden gelmişken bilâhare kendi arzu ve ihtiyârı ile lslâmi usül ve dini zarüriyatın hepsini veya İslâm Dininin yalnızca vicdanî bir işten ibaret olduğuna kail olup da dünya işlerine dair ihtiva ettiği maddî ve cismânî hükümlerini kabul etmemek gibi dini esaslardan bazılarını red, inkar, tekzib ve tahkir etmek veyahut, şer’an tahkiri vacib olanlara ta’zim etmek suretiyle küfrü irtikab etmiş olanların küfrüdür ki bunlara mürted ve mürteci denir. Zamanımızda türeyen dinsizler bu zümredendir. Küfrün bu çeşidi evvelkisinden daha zararlı ve daha fenadır. Ve hatta Mürtedlerin kestikleri yenmez. Müslüman kadınlar ile nikahları helal olmaz ve müslüman kabristanına defn olunmaları caiz olmaz. Küfür erbabından bir zümre dünya ve ahiret saadeti gibi büyük nimetlere sebep olan İslam Dininden dönüş ve çıkış ile ona karşı âsi olup isyan ettikleri için tevbe edip tekrar İslâma kendi arzuları ile dahil olmazlarsa dünyada şer’i bakımdan idama, ahirette ebedi azaba mahkümdurlar.

    ŞİÂR-I KÜFR

    Şiâr-ı Küfr; her asırda her beldede değişebilirse de gayr-i müslim milletlerin küfre dair olan en meşhur âlemetleri şapka, gayyar, zünnâr, küstic, gasli ve sâlibtir.

    Şapka: Örfte küfür alameti, yani gayr-i müslimlerin müslümanlardan ayrılmalarına alamet olan baş kisvesidir.

    Gayyar: Zimmilere mahsus bir alameti farika’dır ki, bununla müslümanlardan ayırt edilirlerdi. Bazı ana kitaplarda açıklandığına göre, üst elbiselerinin göğsüne renkçe muhtelif olmak üzere kurdela gibi bir parça dikerlerdi. Fakat âlâmeti farika her yerde bir değildi. Belki her beldede belirli özel bir âlâmet vardı. Mesela bazı beldelerde sarığın rengi alâmet-i farika sayılırdı. Gök renk Nesârâya (Hristiyanlara), sarı renk Yahudiye alamet olarak konulmuş, beyaz renk de Müslümanlara tahsis edilmişti.

    Zünnâr: Nesârâ ile Mecusi taifesinin küfür alâmetlerinden olan bir nevi kuşaktır ki ipekten imal edilmiş olup iç taraflarına kuşanırlar.

    Kustiç: Zikrolunan taifelere mahsus diğer bir nevi kuşaktır ki, parmak kalınlığında olup dıştan kuşanırlar.

    Gasli: Yahudilerin alâmetlerinden olan sarı renkli bir hırkadır.

    Salip: Hristiyanların haç dedikleri şeydir ki, inanışlarınca Hazreti İsa’nın asılmış vücudunun timsâlidir.

    Daha evvel şapka, zünnar, gıyyar, salip gibi ehli küfrün hususi şiâr ve alâmetleri olan şeyler giyinmek, kuşanmak, takınmak hususlarının şer’an yasak ve haram olduğu beyan olunmuştu. Bunun küfrü mucib olup olmamasına gelince, ilk önce şu ciheti arzedeyim ki zâhir ameller, ruhi ve bâtınî hallerin müzâhiridir. Kalbi haller onda inkişaf eder ve görülür. Bazı beşeri ameller vardır ki, kalpten bir davet ve saik sebebiyle insan ona mübaşeret eder. Dış tesirlerden uzak olarak kendi haline kalınca mutlaka o işi yapmak mecburiyetinde olup ona mani olamaz.

    Bazı beşeri ameller de vardır ki: Kardeşliğe uygunluk, kuvvete tabi olmak, menfaat sağlamak veya zararı yok etmek gibi ârizi bir takım harici âmil ve sebeplerin tesiriyle mübâşeret olunur. Arizi olan o sevkedici sebepler ortadan kalkınca, adet halini almamışsa insan ondan ferâgat edebilir. Mesela almış olduğu terbiye neticesi olmak üzere bir milletin maneviyatı ile boyanmış ve ruhi halleri ile hallenmiş olan bir adam kılık kıyafette, adetler ve muaşerette, suret ve sirette o millete benzeme ve taklide ve onlara uyum göstermeye mecbur olur. Sebep ruhi ve kalbi olduğu için kendi halinde kaldıkça o kıyafet ve o âdeti, o süret ve sireti terke rıza ve semâhat gösteremez. Şâyet dış tesirlerle terke mecbur edilirse kalben müteessir olup ruhundaki izler izâle edilmedikçe o adam bu halden vaz geçemez. Fakat bir adamın kılık ve kıyafette, adet ve sirette bir millete benzeme ve taklidi ârizi bir takım dış sebeplerin te’siri ile vaki oluyorsa o adam o hali terk etmekte beis görmez. Ve bundan dolayı vicdan azabı duymaz.

    Şu halde şapka, zünnâr, gıyyar, salib gibi ehl-i küfrün özel alamet ve işareti olan şeyleri giyinmek, kuşanmak ve takınmak hususuna sebep, ya sağlamlık bulmuş bir ruh hali veya dış sebepler olmaktan uzak değildir.

    Sebep dış tesir olduğu takdirde ya istekle kaldırıp atmaya sebep olur veyahut olmaz. Bu makamda aklen daha başka bir ihtimal düşünülemez. Sebep halet-i ruhiye ise meselâ terbiye ve itiyad tesiriyle bir adamın ruhu küfür rengi ile boyanmak ve kalbi o maneviyat ile sıfatlanmış olma neticesi olmak üzere Allah’a Resülullah’a, şeriata ve diğer dini zarüretlere iman ve itikadı olmadığı için seve seve kâfirlerin kendilerine has şiar ve âmellerine bürünmüş ve kabul etmiş olursa o kimsenin küfründe şek ve şüphe yoktur. Ve olamaz. Zira bu apaçık hareketine sebep, küfrün kendisidir. Onun için fukahâ-i kiram hazerâtı “Küfre niyet eden kimse o andan itibaren kâfir olur.” diyorlar. Ve keza İslâmda, küfür alâmeti sayılan şeyleri helal kılan veya haram olduğunu alaya alanların küfrü şüphesizdir. Küfür alametlerine benzemeyi helal kılmak da bu kabildendir. Zira “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir” Hadis-i şerifi ile küfür adetlerinde, kâfirlere benzemenin yasaklandığı, Peygamberimizin yaşadığı dönemden, günümüze kadar tevatüren naklolunagelmekte olup, Ummet-i Muhammedden her asırda bulunan muctehidler bunun haram olduğuna icma ve ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh kâfirlere âdet!erinde benzemenin haramlığı şer’i delillerden icma-ı ümmetle sabittir. Onun için helâl kılmak ve hafife almak küfürdür.

    Küfür adeti olan şeyleri giyinmeye sebep, bir mecburiyet ve çaresizlik, yani el ve ayak gibi bedenî azalardan birini kesmek veya öldürmek ile tehdit ve zorlamak suretiyle meydana gelirse zararı ortadan kaldırmak için kalpte iman ve tasdik muhafaza olunduğu halde ancak o müddet esnasında şapka ve saire gibi küfür âIâmeti giyinmeye şer’an izin verilmiştir. Binaenaleyh böyle bir mecburiyet haline ma’ruz kalan bir müslüman, küfrün kıyafetini giyinmekle kâfir olmaz.

    Ve yine gayr-i müslimlere benzemek kasdı olmadığı halde helâkı icab eden sıcaklığı ve soğukluğu gidermek, zaruretinden dolayı gayri müslim milletlerin kalenseve (bir tür başlık) ve külahlarını giyinmek küfrü icab etmez.

    Ve yine harpte hile ve düşmanın sırlarını ve durumunu anlamak için veya gayr-i müslimlerin müslümanlara dokunacak zararlarını def gibi bütün müslümanların faydasına ait hayırlı bir maksadın ve dini bir hizmetin oluşması için bilerek küfür adeti olan kıyafeti giyinmek küfrü gerektirmez.

    Fakat, ticaret, tahsil ve seyahat gibi şahsi menfaatler için diyâr-ı küfre gidip de orada veya İslâm diyarında, bilerek, bir zaruret olmadan ve kendi isteği ile şapka vesair küfür âdeti olan kıyafetleri giyinen müslüman hakkında ihtilaf olunmuştur. Fakihlerin çoğunluğu “Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalanseve, yani şapkayı bir zaruret olmadan ve kendi arzusu ile giyinmek küfürdür. Zira bu alâmeti küfürdür. Onun için bunu ancak mecusilik, Hristiyanlık, Yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini iltizam edenler ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zahir alametlerle batıni işlere istidlal ve onun üzerine hükmetmek aklen ve şer’an makbul ve muteber bir yoldur.” diyorlar.

    Fukahâdan bazıları da “Mecusi, Hristiyan ve diğer kâfir milletlere mahsus ve onların kıyafet adeti olan kalenseve yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman onlara benzemiş ve onları taklid etmiş olduğu için günahkâr olursa da kâfir olmaz” diyorlar.

    İkinciye kail olanlar esbâb-ı mücibe olmak üzere diyorlar ki: Şapka gibi küfür alâmetini kendi seçimi ile giyen kimse lisanen muvahhid, kalben musaddık olduğu için mü’mindir.

    Büyük müctehidlerden İmâm-ı Azam (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) Hazretleri demiştir ki: “Bir kimse iman ve İslâmdan, ancak girdiği kapıdan çıkar.” İmâm-ı Azam’ın bu sözüne nazaran asaleten girmek ancak ikrar ve tasdik ile olur. Çünkü imanın rüknü bunlardan ibarettir. Şapka giyen kimsede ise ikrar ile tasdik mevcuttur.

    CEVAP:

    İmanın bir takım gerekleri vardır ki, onların yokluğu ile imanın zıddı olan küfür tahakkuk eder. Mesela Allah Teâlâ’ya, Peygamberlere, Allah’ın kitaplarına ta’zim, imanın lazım olan şeylerindendir. Bunları hafife ve alaya almak ise ta’zime aykırı olduğu için küfürdür. Binaenaleyh ta’zime aykırı ve tekzib emâresi olan söz ve fiiller şer’an küfrü mucib sayılmışlardır. Esasen şeriat nazarında tekzib alâmeti ve inkar belirtisini taşıyan tasdik ve ikrâr muteber ve itimada şayan değildir.

    Şu halde İmam Hazretlerinin sözünün manası imanın şer’an muteber olan hükümlerine aykırı bir söz bir fiil müslümandan sudür etmedikçe kâfir olmaz, demektir. Nitekim puta secde etmek, Allah’ı, Peygamberleri, kitapları, şeriatı tahkir ve alaya almak gibi imana aykırı olan bir iş işlemek veya bir söz söylemek, tekzib alameti ve inkar belirtisi olduğu için irtikab edenin küfrü ile hükmolunur. “Feteva’yı Hindiyye” ve “Muhid-i Burhanî”de deniliyor ki: “Başına Mecusi kalensevesi, yani Mecusi şapkası giyen kimsenin küfrüne kail olanların kavilleri sahihtir.”

    Bu söze sahip olanlara göre, akide bozukluğundan neş’et ettiğinden Mecusi kalansevesi giyen kimsenin küfrü ile hükmolunur. Nitekim “Ben Mecusiyim” diyen kimsenin bu sözü, akidesinin bozukluğunu açıkladığı için küfrü ile hükmolunmuştur.

    Çünkü mecusilere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalenseveyi kendi seçimi ile giyinmek, giyenin ruhen mecusilik maneviyatı ile boyanmış olduğuna alamet ve belirtidir. Onun için bu kıyafette görülenlerin küfrü ile hükmolunur.

    Şunu da arzedeyim ki, bütün milletlerin baş kisveleri milliyet ve dinleri ile bir çeşit alâkayı haizdir. Şapkalar, serpuşlar, mesela Avrupa memleketlerinde ne kadar muhtelif şekillere ayrılırsa aynisın, hepsinin bir asıldan çoğaltılmış olduğu ve zaman ve mekan itibariyle muhtelif bir şekil olmakla beraber o aslım ruhu muhafaza edilmekte bulunduğu şüphesizdir. Şu halde şapka din ve milliyet alâmeti olduğu için onu giyen kimse “Ben bu millettenim” diye bir ikrarda bulunmuş olur. Mukabilinde serahat bulunan bu gibi belirtiler ise her halde sarih gibi muteberdir. Ancak mukabilinde fiilen imanın sarahatini gösteren ahval ve ameller karşısında bu ikrar hükmünden sakıt olabilirse de müslümanlar nazarında o adam kendisini şüpheden kurtaramaz. Bu mesele şapkayı giymeye sebep, kalbî ve ruhî olmadığı takdirdedir. Sebep kalbî olursa imanı gösteren ahval ve amellerin riya ve nifak ve o adamın da mürâî münafık olduğuna hükmedilir.

    Esasen kılık ve kıyafet âdetinde gayr-i müslimlere benzemekten men’ ve nehy ile Peygamber Efendimizin murad ve maksadı müslümanlar arasında İslâmî milliyeti kurmaktır. İslîmi milliyetin dayanak noktası da küfür milliyetine mahsus olan, şiar, adet ve tavırlarda kâfirlerden ayrılıp onlara benzememektir. Binaenaleyh İslâm ümmetçiliğinde gayret göstermek, imanın gereğidir. Onun için her müslüman dini hükümlere ters ve bilhassa İslâm milliyetine muhalif olan işlerden kaçınmalıdır.

    Şu halde lisanen ikrar ve bedenen ibadet ve amel gibi İslâmi milliyetin açık belirtileri ile asla alâkadarlık göstermeyip kılık ve kıyafetten başka gayr-ı müslimlerden farkı kalmamış olanlar, kıyafetlerini de onlara benzetiverince batınlarındaki imanı temsil edecek ve İslâm ümmetçiliğini gösterecek hiç bir halleri kalmadığı için “Bir millete benzemeye çalışan kimse, onlardan olur.” Hadis-i şerifinin iktizasınca o adamların kefere zümresine iltihak etmiş olduklarına kat-i bir surette hükmolunur. Bu hakikati açıklamak için bir misal vermek isterim. Her devletin özel alâmetleri içeren bir çeşit bayrağı vardır ki, o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Mesela bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle İngiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde yalnız şanlı bayrağının alameti farikasıyla onlardan ayrılır. Bu alameti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükmederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, adeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hıyaneti vataniyye, cinayet-i milliyye ve ecnebi taraftarlığı suçuyla itham edilerek idamına hükmolunur. Bunun için medeni memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklit ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez.

    İşte bunun gibi “Bizden başkasına benzeyen, bizden değildir” Hadis-i şerifi ile müslümanların, şiar ve alamet-i küfürde gayr-i müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükmedecekleri gibi şapka, haç ve sair küfür alameti giyen ve takanların İslâmî kimlikten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükmederler.

    Fukaha-i Kiram Hazerâtı, Mecusi kalensevesi giyen kimsenin küfrünü açıkladıkları halde Yahudi kalansevesinden bahsetmiyorlar. Bunları giyinmek küfrü gerektirmez mi diye sorulursa cevap olmak üzere deriz ki, şer’i şerif nazarında küfr, tek bir millet sayıldığı için, küfür alametleri arasında fark yoktur.

    Binaenaleyh, gayri müslim unsurlardan hangisi olursa olsun, onların adeti olan şeyleri giyinmek, takınmak, kuşanmak, sahih kavle göre küfürdür. “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir. Yahudi ve Hristiyanlara benzemeyiniz.” Hadis-i şerifi gayri müslim milletlere mahsus olan şiar ve alamet arasında şer’an fark olmadığına delildir.

    Şapka, zünnâr, haç gibi küfür alâmetinden sayılan şeyleri giyinmekle, şer’an yapılması emrolunan şeyleri, mesela namaz ve zekatı terk ve nehyedilen şeyleri, mesela zinayı, hırsızlığı yapmak arasındaki fark nedir ki, evvelkiler küfür alameti ve tekzib emaresi sayıldığı halde ikinciler sayılmıyor diye bir soru ortaya çıkarsa cevap olarak deriz ki;

    Vakıa ikinciler de evvelkiler gibi şer’an yasak iseler de, nefsî heves ve arzular, bunları yapmaya fıtraten meyillidirler. Onun için şahevi kuvvetleri akıllarına galip gelen insanlar dinen yasak olan nefsani arzuları yerine getirmekten uzak değildirler. İşte bunun için Peygamberimiz (S.A.V.) onları tekzib alâmeti saymamıştır.

    Fakat küfür ehline ait olan adet ve alâmeti işlemek için böyle bir özür ve fıtri bir meyil yoktur. Zira bu esasen nefsin arzu ve meyil ettiği arzulardan değildir. Şu halde bunu işlemeye sebep akîde bozukluğundan başka bir şey olmadığı için İslâm, şer’i yasakların bu kısmını küfür alameti ve inkâr belirtisi saymakla bunları işleyenin küfrüne hükmetmiştir.

    Fukahâ-i kiram hazeratı: “Bir meselede doksan dokuz ihtimal küfre ve bir ihtimal de küfür olmadığına olursa ikinci cihet, yani küfürde olmama ciheti tercih olunmak suretiyle fetva vermek gerekir. Zira küfür büyük cinayet olduğundan küfürde olmama cihetinde bir ihtimal varken tekfir cihetine gidilmesi uygun olmaz.” diyorlar. Şu halde buna nazaran küfür alametlerini irtikab edenler nasıl tekfir olunabilir, diye sorulursa cevabda deriz ki; Fukahâ-i kirâm hazeratının bu sözleri meselede küfürde olmama ihtimali bulunmasına göredir. Böyle bir ihtimal bulunmadığı takdirde, icmâ ile küfür üzere fetva verilmesi icab eder. Bununla beraber fukahânın bu sözleri gerçeğe değil, ihtiyada dayanarak söylenmiştir. Mesele iman ve küfre müteallik olduğundan gayet mühimdir. Onun için bir meselede küfre, doksan dokuzda değil, hatta bir ihtimal bile olsa aklı başında bir müslüman böyle tehlikeli bir şeye cüret etmemelidir. Zira o bir ihtimal aslında küfrü gerektirebilir. Müslüman için en muteber ve en kıymetli olan, iman ve İslâmî meselelerinde küfür şüphesi olabilecek şeylerden sakınmalarını din kardeşlerimize tavsiye eder ve “Dilediğinizi işleyiniz, Allah amelinizi görüyür.” (Tevbe: 105) âyetinin yüce manasına müslüman kardeşlerimizin dikkatini çekerim. (Ey görüş sahipleri ibret alınız). Ve selam Cenab-ı Hakka tabi olanlara olsun. Her hal ve vakitte hamd, Alemlerin Rabbine ve salat-ü selam, Peygamberlerin efendisine ve onun âline ve ashabına olsun. Amin.

    10 Zilhicce Sene 1342 – 12 Temmuz sene 1340 (1924
  • İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328) gelmektedir. 661/1263 yılında Harran’da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli mezhebinin güçlü alimlerini içerisinde barındıran bir ailey mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren bir alimdir. Babası Abdulhalim’de, Harran yöresinde etkin olan bir Hanbeli fakihidir.
    Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını Harran’a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269 yılında Dımaşk’a göç eder. Babası başta olmak üzere bir çok hocadan ders okuyan İbn Teymiyye, 683’te Sükkeriyye Darulhadisine hoca olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başlar.

    Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i Sünnet’in itikadi mezheplerine özellikle de Eş’ariliğe sert tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da bir çok konuda mezhepler arası icmaya muhalefet eder.

    Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.

    Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire’de dört kâdi’l-kudât’ın katıldığı bir mahkemede Allah Teala’yı insan suretinde algılama cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.

    İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle –zamanla- ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasında da etkili olur.

    Kendisini selefiyye olarak tanımlayan “vehhabilik” hareketi zamanla Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.

    Selefilere/vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok alime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran bir Haşevi’dir.

    İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye’nin itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eşari mezhebine müntesib Müslümanları “ehl-i zeyğ” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu durum, İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.

    İslam’da Tevhit Tasavvuru

    Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara “tek” denir. Allah Teala da zât, sıfat ve fiillerinde “tek”tir. İslam dini, O’nun bir olduğunu kabul etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kafir ya da müşrikten ayran temel özellik O’nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit olmasıdır.

    Müminler yalnız Allah Teala’ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O’nun tek olduğuna iman ederler. Rabb’ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.

    Cenab-ı Hakkı’ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi belli bir mekanda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.

    Ehl-i Kıblenin Kırılma Noktası: Sıfatlar

    İslam’ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında birbirlerine yakın duran “ehl-i kıble”, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.

    İslam’ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teala’nın sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.

    Zaman zaman “tekfir” ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham etmişlerdir.

    İbn Teymiyye’nin Mezhebi

    Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam alimlerinin üstün gayretleri sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye’nin Allah Teala’nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle yeniden alevlenmiştir.

    Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını “ehl-i zeyğ” olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teala’nın zatı ile alakalı meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), mu’tezili, eşari kelamcıları ve filozofları sert ifadelerle tenkit etmiştir.

    İbn Teymiyye’ye göre, tevhit akidesini Kur’an ve Sünnet’te var olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef alimleridir. Bu yüzden imani meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. “Selefin, Cenab-ı Hakk’a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini” söyleyen İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: “Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.”[1], “De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samet’tir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[2]” [3]

    Ayet ve hadislerin Allah Teala’nın zât ve sıfatları ile alakalı ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[4]

    Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını reddeden mu’tezile ile, Ona cismiyet isnat eden mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn Teymiyye, mezhebini “münezzihe/tenzih eden” olarak isimlendirir. Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği “Münezzihe” meşrebinin çerçevesini çizerken de şunları söyler: “Selefin itikatta mezhebi, sıfatları reddetme ile Allah Teala’yı insanlara benzetme arasındaki orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın zatını yaratılmışlara benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına benzetmemişlerdir.[5]

    Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını inkar edenlerle, onları yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi müntesiplerini “Allah’ın ayetlerini tahrif etmekle” itham eden İbn Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk’a mekan isnat ederek inkar ettiği tecsim akidesini savunmuştur.

    İbn Teymiyye’nin Uç Görüşleri

    Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn Teymiyye’ye göre Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti, sahabe, tabiun ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı Hakk’ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O’nun (celle celaluhu) mekansal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu göstermektedirler: “Güzel sözler ancak O’na yükselir.”[6], “Ey İsa! Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim.”[7], “Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz?”[8], “Fakat Allah Onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir.”[9], “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[10]

    İbn Teymiyye, “Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki ‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim.”[11] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[12]

    Selefi salihinden hiç kimsenin Allah Teala’nın semada olduğuna itiraz etmediğini, ne Kur’an-ı Kerim, ne Sünnet, ne sahabe, ne tabiun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan müçtehit imamların bu gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala’nın (mekansal olarak) semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia eder.[13]

    Selefin Allah Teala’yı Kur’an ve Sünnet’in ifade ettiği şekilde vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkar içerisinde olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen İbn Teymiyye (te’vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkar edenlerin Allah Teala’yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin muhatabı olduklarını iddia eder[14]: “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler.”[15]

    Allah Teala’nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[16] bu anlayışı, O’nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını Cenab-ı Hakk’ın ezeli sıfatlarını reddeden “muattıla” ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[17]

    Allah Teala’yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için müteşabih ayetleri te’vil eden kelamcıları Yahudilerden daha tehlikeli gören İbn Teymiyye[18] savunduğu fikirlerin sahabe, tabiun, hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu söyler.[19]

    Müşebbihe ve mücessimeyi “ehl-i zeyğ” olmakla itham eden İbn Teymiyye, Allah Teala’nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği mücessime ile aynı akideyi paylaşır.

    İbn Teymiyye’nin Allah Teala’ya isnat ettiği el ve yüz gibi uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk’a isnat ettikleri uzuvların keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.

    Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye’nin benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes, Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel’in de aralarında yer aldığı selef alimleri Allah Teala’nın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler. Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye’nin görüşlerine ittiba ettiğini söylediği selef alimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz olduklarını göstermektedir: “Bir kişi ‘Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoyuyordu?”[20] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu hareketiyle Allah Teala’nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini kesmek gerekir.”[21]

    Selef, Allah Teala’nın kudretine işaret eden “el” kelimesinin okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul etmezken, Cenab-ı Hak’a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn Teymiyye’nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi güvenilirliğini yaralamaktadır.

    Müfessirler ve İbn Teymiyye

    Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışında bir mana ile te’vil ettiklerini görmediğini söyler.[22]

    İbn Teymiyye’nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en güvenilir olduğunu söylediği Taberi’nin nakilleri ile çelişmektedir.[23] Nitekim Taberi, -İbn Teymiyye’nin sıfatlarla alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- “ayetü’l-kürsi”deki “O’nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri kaplayıp kuşatmıştır.”[24] kısmını tefsir ederken İbn Abbas’a -radiyallahu anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin “ilim” olarak te’vil edildiğini nakletmektedir.[25] Halbuki İbn Teymiyye “kürsü” kelimesini –haşa- Allah Teala’nın üzerinde oturduğu bir mekan olarak anlamaktadır.

    “Tercümanü’l-Kur’an” diye şöhret bulan İbn Abbas’ın müteşabihattan olan “kürsü” kelimesini, “ilim” olarak te’vil etmesi, İbn Teymiyye’nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.

    Firavun Örneği

    Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”[26] olmasını mekansal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Firavun’a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: “Firavun dedi ki: ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun yalancı olduğuna inanıyorum.’ Böylece Firavun’a yaptığı iş kötü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.”[27]

    İbn Teymiyye’nin ayetten Firavun’un Allah Teala’nın –haşa- göklerde olduğunu Musa –aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[28] Firavun’un, Hz. Musa’nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa –aleyhisselam-ın sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teala’ya iman etmiş olurdu.

    Nüzul Hadisi

    Allah Teala’nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye’nin delil olarak kullandığı “nüzul hadisi” hakkında Buhari Şarihi Ayni şunları söylemektedir: “Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala’ya yön isnat etmiş, Mu’tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş, başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te’villerde bulunmuş, meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk’ı kullara benzemekten tenzih etmiştir.

    Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teala’yı, “yüksek bir yerden daha alçak bir yere intikal etmek”[29] anlamına gelen “nüzul” kelimesinin zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket, durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde bulunmak anlamına gelir.[30] İnsanlarda görülen ve bir yerde olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların Cenab-ı Hakk’a isnat edilmesi Kur’an ve Sünnet’e aykırıdır. Zira ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.”[31], “Allah Samed’dir.(Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.)”[32] Buna göre “nüzul” kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur’an-ı Kerim’le çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu olmayacağına göre “nüzul” kelimesi mecaz anlam çerçevesinde anlaşılmalıdır.

    Şarih Ayni, “nüzul” kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı anlamının olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun anlamın “Allah Teala’nın rahmetini kullarına yöneltmesi”[33] şeklinde olacağını söylemektedir.[34]

    Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için düşünüldüğünde “gecenin son üçte birleri” 24 saati kaplamaktadır. Bu durumda, “istiva” ve “semada bulunma” kelimelerini zahir anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye’nin, Allah Teala’ya hangi zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah Teala’yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.

    Mecaz ve Hakikat Telakkisi

    İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını “mecazi” kabul eder.

    “Sadece ben yaparsam olur.” anlayışının hakim olduğu bu yaklaşımı daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye’nin “mecaz” ile alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: “İbn Abbas radiyallahu anhuma ‘Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu’ söylemektedir. Allah Teala cennette şarap, süt, su, ipek, altın, gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların, dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber büyük farklılıkları da vardır.” Nitekim cennette kendilerine nimet verilenler “Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık gibidir” dediklerinde “Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak verilmiştir.”[35] denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin isimleri de birbirlerine benzemektedirler.”[36]

    Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna göre “istiva” kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak, “vech”e zat, “el”e güç, kuvvet, “gelmeye” Allah Teala’nın emrinin gelmesi, “semada/üstte olmaya” derece ve mekan itibariyle yüksekte bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.

    Mecaz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki ulema, “Eğer mecaz, Kur’an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik ve i’cazının yarısı da kaybolurdu.” demiştir.[37]

    Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne (mecazi) dair ne sahabe ne de tabiundan nakledilen bir rivayet olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini söyler.[38]

    Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini kıymetlendirme babında İbn Abbas’tan yaptığı rivayeti ise aklıyla Ahiret Hayatı’nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz. Halbuki Allah Teala’nın sıfatları, cennet nimetleri gibi “semiyyat” bahsine dahildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış, müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teala’ya havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk’a cihet isnat etme yoluna sapmamışlardır.

    Tefvîz Ve Te’vil Sistemi

    Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “müteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[39] Nitekim İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[40] ayetindeki “isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın”[41] diye emretmiştir. İmam Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye “istiva” kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini, fakat Allah Teala’nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına geleceğini ihsas etmiştir.

    İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin manalarını Allah Teala’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz” usulünü kullanmıştır.[42] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de girmemişlerdir.

    Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem alimleri sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde “te’vil” ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların yaşanan fikri tartışmalar ve İslam’a yöneltilen eleştiriler karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.

    İmamu’l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve halef alimlerinin “tefvîz” ve “te’vil” sistemlerinin, Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[43]

    “Tefvîz” ve “te’vil” mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır. Onun, cennet nimetlerini “mecazi”, müteşabihatı ise “zahiri” manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur’ani deliller ise selef tarafından “tefvîz” halef tarafından “te’vil” sistemiyle anlaşılmıştır.

    Teşbihin Tanıkları

    İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.

    İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.

    İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.

    İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.[44]

    İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]

    Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]

    İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]

    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

    Teşbihin Anlamı

    Bir varlık için “oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti” gibi fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra oldu. “Hâdis” olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu “yaratılmışlara benzemeyen” Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir. “Vacibu’l-vucud” olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir. Nitekim “alim” ve “cahil” sıfatları insanlar için geçerli iken farklı bir varlık olan “taş” için geçerli değildir. Taş için “alim” ya da “cahil” denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul etmez. Aynı şekilde eve “işiten” ya da “sağır”, yeryüzüne “konuşan” ya da “dilsiz”, semaya da “evli” ya da “dul” denmez.

    İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi, Allah Teala “arş” ya da “sema” da gerçekten duruyorsa bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet ediyordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan “intikal” sorununu getirecektir.

    Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler, Onun mekansal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa bu durumda verilen manalar, “Halbuki O Allah göklerde ve yerdedir.”[52] ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin altındadır. Bu durumda mekansal üstünlük ortadan kalkacaktır. O’nun her iki yerde de bulunması kabul edilirse, “üst”e “üst” “alt”a da “alt” denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta üste nisbetle bu isimleri almıştır.

    Sonuç

    İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.

    Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teala’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.

    Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.

    Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.

    Dipnotlar:
    [1] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [2] Kur’an, İhlas(112): 1-4.
    [3] Ebu’l-Abbas Takiyyuddin b.Abdilhalim İbn Teymiyye, er-Risaletü’t-Tedmüriyye,Kahire,1954,s. 7
    [4] İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7.
    [5] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, Kahire, 1952, s. 249.
    [6] Kur’an, Fatır(35): 10.
    [7] Kur’an, Al-i İmaran(3): 55.
    [8] Kur’an, Mülk(67): 16.
    [9] Kur’an, Nisa(4): 158.
    [10] Kur’an, Taha(20): 5.
    [11] Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi, 446.
    [12] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416.
    [13] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, 419.
    [14] İbn Teymiyye, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270.
    [15] Kur’an, Zümer(39): 67.
    [16] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656.
    [17] Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty., s. 120.
    [18] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 647.
    [19] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 655.
    [20] Kur’an, Sad, (38): 75.
    [21] Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut, 1992, I, 92.
    [22] Abdulhamid, a.g.e., s. 121.
    [23] İbn Teymiyye’ye Kur’an ve Sünnet’e uygun tefsirlerin hangileri olduğu sorulduğunda “sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi itham edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih tefsir İbn Cerir et-Taberi’nin ‘Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an’ adlı esiridir.” Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli’t-Tefsir, Beyrut, 1997, s. 110.
    [24] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, 2005, III, 11.
    [26] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [27] Kur’an, Mü’min(40): 36-37.
    [28] Kur’an, Mü’min(40): 37.
    [29] Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, Esasü’l-Belağa, Beyrut, 1998, s. 822.
    [30] Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü’l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001, VII, 291.
    [31] Kur’an, Şura(42): 11.
    [32] Kur’an, İhlas(112): 2.
    [33] Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [34] Nüzul kelimesinin anlamları: “Gökten tertemiz bir su indirdik.” (Kur’an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, “Onu Cebrail indirmiştir.” (Kur’an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.” (Kur’an, En’am(6): 93) ayetinde söz söylemek, “falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi.” ifadesinde bir şeye yönelmek/yöneltmek, “falanca oğulları başımıza geçinceye kadar hayır ve adalet üzere idik.” cümlesinde idare etmek anlamında kullanılmaktadır. Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar içerisinde Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarına en uygun olanı “rahmetini kullarına yöneltmesidir.” Bkz. Ayni, a.g.e., VII, 291.
    [35] Kur’an, Bakara(2): 25.
    [36] İbn Teymiyye, el-İklil fi’l-Müteşabih ve’t-Te’vil, Kahire, 1367, s. 12.
    [37] Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu’t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut, 2003, s. 287.
    [38] Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218.
    [39] İmam Malik’in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki, Kitabu’l-Esma-i ve’s-Sıfat, (ta’lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri), Kahire, t.y., s. 298.
    [40] Kur’an, Taha(20): 5.
    [41] Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001, II, 231.
    [42] Bu yüzden onlara “mufevvida” denir.
    [43] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
    [44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.
    [45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286.
    [46] Kur’an, Bakara(2): 255.
    [47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004.
    [48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.
    [49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478.
    [50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91.
    [51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.
    [52] Kur’an, En’am(60): 3.
  • Ehli Sünnet Velcemaat nedir? Ehli Sünnet neden önemlidir?

    Müslüman olmanın en temel şartlarından bir tanesi “kelime-i şahadet” getirmektir. Bu kelimeyi dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden bir insan “ben Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in O’nun kulu ve Resulü olduğuna iman ettim” demektedir.

    Görüldüğü gibi Müslüman olmak bile öncelikle “iman” yani “inanmak” ile alakalıdır. Dolayısıyla İslam’da “inanç sisteminin” çok büyük bir yeri ve önemi vardır.

    Mesela Kur’an-ı Kerim’de Hırısitiyanların Hazreti İsa’yı ilah edinmeleri, Allah için “üçün üçüncüsü” ifadelerini kullanmaları gibi inanç sapıklıkları reddedilmiştir. Yahudilerin “Üzeyr Allah’ın oğludur”demeleri gibi sapıklıkları reddedilmiştir. Yine örneğin Allah’a nasıl inanılması gerektiği ihlas suresinde ana maddeler şeklinde sıralanmıştır.

    Dolayısıyla İslam’da inanç sistemini önemi ortaya çıkarken; İslam’da nasıl inanılması gerekiyor? Bir Müslüman nasıl inanmalıdır? Bir Müslümanın inancı nasıl olmalıdır? Gibi soruların mutlaka cevap bulması gerekiyor.

    Peki, bu sorular neye göre cevap bulacak? Yani bir Müslüman inancını neye göre tesis edecek? Bir şeye hangi şekilde inanmak Allah katında kabul olur?

    İşte Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat kavramının önemi bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Çünkü az sonra Kur’an ve sünnetten getireceğimiz deliller bize Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat kavramının tarifini yapıyor.

    Öncelikle bu cümlenin ne manaya geldiğine bakalım:

    “Ehli” demek “ailesinden” yani “onlardan”demektir.

    “Sünnet” Peygamberimizin yolunu

    “Cemaat” ise Ashabını işaret eder.

    Yani “Peygamberimiz ve Ashabının yolundan” demektir. Evet, bizler Ehli Sünnet Ve’l-Cemaatiz derken Peygamberimiz ve Ashabı nasıl inanmış ise biz de öyle inanıyoruz demiş oluyoruz.

    Şimdi “Sünnet” ve “Cemaat” ifadelerine tek tak bakalım ve delillerimizi ortaya koyalım:

    1- SÜNNET

    Allahu Teala (Celle Celaluhu) Peygamberimize hitaben buyuruyor ki:

    “De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar büyük bir (beyan ve) basiret üzere Allah’a çağırırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”(Yusuf 108)

    Allahu Teala, Peygamberine söyletiriyor ve O’nun ağzıyla O’nun yoluna çağırtıyor. Aslında çağrıyı Allahu Teala yapmış oluyor ve “Bu Resulümün yoludur” denmiş oluyor.

    İşte burada SÜNNETkavramı ortaya çıkıyor. Allahu Teala burada “Bu Allah’ın yoludur” da buyurabilirdi. Ama Resulünü ön plana çıkarttı ve O’nun yoluna uyulması gerektiğini bildirdi. Ve ayrıteyen Rabbimiz “ben ve bana uyanlar” demesini emrederek yine SAHABEYİ de burada zikretti.

    Ayetin tefsirinde de geçtiği üzere:

    İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ) şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı en güzel bir yol ve en üstün bir hidâyet üzere bulunmuştular. Onlar ilmin madeni, imanın hazinesi ve Rahmân’ın ordularıydılar.”

    İbni Mes’ûd (Radıyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Bir kimseyi izleyecek olan, vefat etmiş olan sahabeyi örnek alsın! İşte o Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashabı bu ümmetin en hayırlıları, en iyi kalplileri, en derin ilme sahip olanları ve yapmacık hareketlerden en uzak olanlarıydılar. Onlar Öyle bir toplumdu ki Allâh-u Te’âlâ onları, peygamberi Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in arkadaşlığı ve dininin nakli için seçmişti, öyleyse siz de onların ahlâkına benzemeye çalışın ve yollarına uyun! Çünkü dosdoğru yol üzere bulunanlar ancak onlardır!”(Hâzin)

    2- SÜNNET VE CEMAAT

    Bir başka ayet-i Kerimede ise Rabbimiz bir kişinin imanının Peygamberimiz ve Ashabı gibi olmadan muteber olmayacağını buyurmutur.

    “Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara 137)

    Ayette “siz” ifadesi kullanılmış ve Peygamberimiz ile Ashabı açıkça işaret edilmiştir.

    Ayetin Arapçasında “bi misli mâ amentüm”diye geçmektedir.

    Karşılığı: Sizin inancınızın misliyle yani birebir tıpatıp aynıyısıyla demektir.

    Evet burada da PEYGAMBERİMİZ ve ASHABI açıkça beyan edilmiş ve SÜNNET – CEMAAT bağlantısı kurulmuştur.

    Bu ayetlerden ortaya çıkan netice PEYGAMBERİMİZ’in yolunun tutulması gereken yol, PEYGAMBERİMİZ VE ASHABININ inancının da inanılması gereken şey olduğudur. Peygamberimizin ve Ashabının dışındaki inançların ALLAH katında muteber olmadığıdır.

    İşte Allah katında muteber olan yola biz bu ayetleri göz önünde bulundurarak EHLİ SÜNNET V’EL CEMAAT diyoruz.

    AYRILDILAR

    Dolayısıyla Sünneti inkar edenler (hariciler vb.) zaten bu yoldan sapmıştırlar. Sahabe-i Kirama küfredenler, lanet okuyanlar (şia vb.) bu yoldan sapmıştırlar. Peygamberimiz ve Sahabesinin inancına aykırı olarak (kaderi inkar gibi) görüş ortaya atanlar (Mutezile, Kaderiyye vb.) bu yoldan sapmıştırlar.

    Yani Allah Resulünü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Ashabını (Radıyallahu anhum) devre dışı bırakıp kendi kıt aklına, felsefesine göre yorum yapanlar, Peygamberimiz ve Ashabından gelen bu dine “uydurma din” deyip kendi yorumunu din diye yutturmaya çalışanlar “Allah katında muteber olan” inanç yolundan sapmıştırlar.

    Mesela Peygamberimiz ve Ashabı kadere iman ediyorlar iken biri kalkıp “kader yoktur” diyor, diğeri “Her şey yazılmıştır kişi yaptığından mesul değildir” diyor, Peygamberimiz ve Ashabı müteşabih ayetleri yorumlamaz iken biri kalkıp “Allah arşta oturuyor” diyor, diğeri “Allah’ın eli yüzü vardır” diyor. Biri kalkıp “sahabeya lanet” okuyor, diğeri “cennet cehennem ebedi değil” diyor, bir diğeri “Allah geleceği bilmez” diyor vs…

    Böylelikle sapıyor ve saptırıyorlar.

    PEYGAMBERİMİZ DE İŞARET ETTİ

    Ayette “bu benim yolum de” buyrulan Hak yolun sahibi Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de bu konuda ayetleri tefsir edercesine şöyle buyurdular:

    “Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrıldılar. (Bunlardan) biri Cennette, yetmişi atestedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. (Onlardan da) yetmişbir fırka ateste, biri cennettedir.

    Muhammed’in canı (kudret) elinde bulunan (Allah-u Teal’âya) yemin ederim ki elbette benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka Cennette yetmiş iki fırka ateştedir. Bunun üzerine: “Ya Resulullah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye soruldugunda, Resulullah: (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) “(Ehl-i Sünnet Ve’l) Cemaattir.” diye cevap verdi. (lbn-i Mace, Fiten:17 No: 3992 2/1322 Ebu Davud, Sünnet: 1 Na: 4596 2/608 Ahme4 Fbn-i Hanbel, Müsned Na: 8404 3/229)

    Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz de açıkça bu gerçeği bizlere haber vermiştir. Buyurduğu gibi de olmuş, Ümmet sonradan ortaya atılan fikir ayrılıkları ile parçalara bölünmüştür.

    Bu bölünmüşlük amel bakımından olmayıp “inanç” bakımındandır. Peygamberimiz ve ashabının yolundan ayrılanların özellikleri ve buna bağlı olarak sebepleri vardır:

    – Deliller bütün olan ayet ve hadislerin özüne ve temeline vakıf olamamak

    – Felsefi yabancı akımların tesirinde kalarak ayet ve hadisleri yanlış tevil etmek

    – Kur’an’ın üslubuna ve arap dilinin özelliklerine vakıf olamamak

    – Müteşabih ayetleri kendi görüşü ile yorumlamak

    – Ashabı Kiram’a karşı art niyetli olmak

    – Peygamberimizin fiili, kavli, takriri sünnetine karşı olumsuz tavır sergilemek.

    – İşine gelmeyen hadisleri sahih olmadığı veya mütevatir olmadığı gerekçesiyle reddetmek

    – Kendi batıl mezhep anlayışlarını desteklemek için hadis uydurmak.

    – Çoğunluktan ayrılarak azınlık ruh haliyle karşı tarafı tekfir etmek

    – İslam’ın sarsılmaz temel inanç sistemini (Allah’ın ilmi gibi) tartışmaya açmak

    EHLİ SÜNNET İNANÇ SİSTEMİ

    Peygamberimiz ve Ashabının nasıl inandığını ise İmam Maturidi ve İmam Eşari (Allah onlardan razı olsun) deliller ışında ortaya koymuşlar , sonradan ortaya çıkarak Peygamberimiz ve Ashabının yolundan ayrılan Ehli bidatin iddialarını deliller ışığında çürütmüşler ve bu inanç esaslarını sistemleştirmişlerdir.

    Bu inanç sistemini alıp incelediğimizde Kur’an, Sünnet ve Ashabını buluyoruz. Diğerlerinde ise kiminde Kur’an var Sünnet yok, kiminde Ashab yok, Kiminde hiç biri yok sadece o kişinin yorumları var.

    Dolayısıyla bir Müslümanın neye tabi olacağını, nasıl inanacağını belirlemesi için bu kriterleri araması gerekmektedir.

    Kur’an > Sünnet > Ashab

    Şia’ya mı tabi olacaksın? Bir bak! Sahabe var mı? Yoksa kaç oaradan…

    Haricilere mi tabi olacaksın? Bir bak, Sünnet var mı? Sahabe var mı? Yani bir şeyi Resulüllah’a ve Ashabına müracaat ederek mi yoksa kendi yorumlarıyla mı yapıyorlar?

    Bu gün tabi olduğun kişilere bak! Bir ayeti tefsir ederken orada Resulüllah ve Ashab var mı? Yoksa kaç oradan.

    İnanç ile alakalı bir problem çözülürken Resulüllah ve Ashabı yoksa kaç oradan…

    Hem de aslandan kaçar gibi kaç… Çünkü imanın gitme tehlikesi var, imanın Allah (Celle Celaluhu) katında muteber olamaması tehlikesi var.

    EHLİ SÜNNETİN ÖNEMİ

    Ehli Sünnetin ve müdafaasının önemi inşaAllah anlaşılmıştır. İslam düşmanları, Şeytan’ın askerleri “Allah katında muteber olan” bu inancı yer yüzünden silmek için var güçleri ile mücadele ediyorlar. Dünyanın her yer yerinde Sunnilik hedefte. Sunni olan halklar her zaman tehdit altında.

    Öncelikle silah ile ele geçirme çalışıyorlar. O halkın alimlerini asıp kesip cahil bırakıp kendi yetiştirdikleri sapıkları salıyorlar.

    Bunda bir nebze başarılı oluyorlar. Daha sonra her koldan sapık fikirleri o Müslüman halka aşılamaya çalışıp bir de Resulüllah ve ashabının yolunu “uydurma din” diye damgalatıp yutturuyorlar.

    MÜSAADE ETMEYECEĞİZ

    Şeytanın askerlerine karşı bütün imkanlarımız ile savaşacağız. Peygamberimizin buyurduğu üzere sapık fırkalar mutlaka olacaktır ancak biz kaç kişiyi kurtarabilirsek ve kaç kişinin imanının muteber olmasında vesile olabilirsek onu kâr bileceğiz…

    Durmadan, bıkmadan, yorulmadan mücadeleye devam edeceğiz…
  • İdam üzerine düşünürken Sokrates'in savunması kitabı aklıma geldi ve şöyle bir yazıyla karşılaştım... Ahlak felsefesi derslerinin belki de ilk okulda verilmeye baslaması gerekir?..
    Sokrates, zamanın en ünlü şehri Atina’nın altın çağı döneminin ortasında, M.Ö. 470 yılı civarında doğdu ve Atina’nın en büyük zaferlerinden acı sonuna kadar olan tüm sürece tanıklık etti. Atina önderliğindeki Yunan şehir devletlerinin, zamanın en güçlü imparatorluklarından olan Pers İmparatorluğu’nun istilasını geri püskürtmesinden 10 yıl sonra dünyaya geldi. O zamanlarda Atina sadece büyük bir deniz gücü ve ticaret noktası değil, aynı zamanda dünyanın gördüğü siyasi ve kültürel deneyimin en büyüleyici merkeziydi.

    Atinalılar kendileri için icat ettikleri bir hükumet biçimi olan demokrasi altında yaşıyorlardı. Atinalı demokrasisi bizimki gibi değildi. Zengin ve canlıydı. Hiç kimse bir diğerini temsil etmiyordu; her bir erkek vatandaş, kamusal sorunlar hakkında tam ve doğrudan oy hakkına sahipti. Avukatlar yoktu; her bir vatandaşın diğerine dava açma hakkı vardı ve herkes kendi savunmasından sorumluydu. Düzeni sağlamak, jüri kararlarını değerlendirmek veya kanunları yorumlamak için bir yargıç yoktu.

    Amerika’daki hiçbir Vahşi Batı şehri, ne Dodge ne de Tucson, hiçbir zaman 5. yüzyıl Atina’sından daha fazla siyasi kargaşa içinde olmamıştı. Şehir, işlevselliği ve gelişimi dışında o zamana kadar görülmemiş bir kültürel filizlenme de ortaya koymuştu. Antik Tiyatro, trajik olsun komik olsun, burada doğmuş ve Sokrates’in yaşamı boyunca zirveye ulaşmıştı. O zamana kadar yasaklı konuların olmadığı ve hiçbir sansürün uygulanmadığı daha özgür, cesur veya yaratıcı bir tiyatro görülmemişti. Yunan klasik resim ve heykelciliği de Atina’da yükselişteydi. Eserler Yunanistan’ın geri kalanına bir model oluşturmalarının yanı sıra, Batı sanatının ideal zarafeti, oranı ve güzelliğini de onlar oluşturuyorlardı. Sokrates zamanında yaşayan Atinalılar, dünyanın en ünlü yapıtı olan Parthenon’u, kültürlerini ve başarılarını kutlamak için inşa ettiler ve dünya üzerindeki büyük müzeler, bu yapının kalıntı parçalarına sahip olabilmek için günümüze dek yarışmışlardır.

    Bu büyük şehrin en ünlü vatandaşı, şehrin adıyla 2 bin 500 yıl sonra özdeşleşmiş olan Sokrates’tir. Peki, Sokrates ne yaptı? Konuştu. Bir hatip olarak konuşmadı; hiçbir yerde konuşma yapmadı. Oyun yazarı olarak da öne çıkmadı, bir öğretmen olarak da. Öğreteceği bir şey olmadığını savundu; kendini toplum içinde en cahil insan olarak ilan etti. Yaptığı şey, yalnızca konuşarak felsefeyi icat etmekti.

    Antik felsefe geleneksel olarak iki döneme ayrılır: Sokrates’ten önce gelen “Sokratik öncesi” diye adlandırılanlar ve Sokrates’ten sonra gelen, başta akıl hocalığını yaptığı Platon ve onun öğrencisi Aristo. Ama Sokrates’ten önce başka biri olmamıştı. Kendinden önce gelenler dünyanın doğası ve insanların doğa hakkında nasıl bilgi sahibi olabileceği ile ilgili konular üzerine kafa yormuşlardı. Birçok şey hakkında meraklı olmasına rağmen, çağdaşlarının onu bu tür topluluklara dahil etme girişimini yanıtsız bırakan Sokrates, evrenin doğası ile çok fazla ilgili görünmüyordu ve kesinlikle evren hakkında bir teori ortaya atmamıştı. Bugün bu tür konuları fizikçilere, astronomlara; muhtemelen ilahiyatçı ve şairlere bırakmış durumdayız.

    Sokrates’i ilgilendiren şey, insanların birbirlerine nasıl davranması gerektiğiydi. Günümüzde bu alandan Deontoloji, veya daha sade bir şekilde ahlak felsefesi olarak bahsedilir. Sokrates’e göre insan hayatının tek gerçek sorusu buydu ve yaşamı boyunca her gün kendisine bu soruyu sordu. Bilge olarak adlandırılan insanlardan aptal kabul edilen insanlara kadar kendisini dinleyen herkesle bu konuda konuştu. Sokrates’e göre bilgelik okuyarak öğrenilen veya deneyim ya da uzmanlık ile kazanılan bir erdem değildi. Açıkça, kimse bilgeliği kazanamazdı; çünkü bilgelik, erdemli davranmanın bir sonucu olarak ortaya çıkardı ve erdem demek her durumda doğru hareket etmek demekti. Bunun bir formülü yoktu. Her bir hadise, ancak gerçekleştiği zaman dilimi içerisinde değerlendirilebilir. Mümkün olduğu kadar faydalı olmaya çalışmalı ve olabildiğince az zarar vermeye dikkat etmeniz gerekir. Bu uygulama sizi olabileceğiniz en iyi kişi yapar ve yaşadığınız toprakları yaşanacak en güzel yere çevirirdi.

    Sokrates hiçbir şey yazmadığı, fakir bir adam olarak yaşadığı ve geride hatırasından başka bir şey bırakmadığı için onu yalnızca başkalarının hakkında yazdıklarıyla tanıyabiliyoruz. Özellikle Platon, diyaloglar olarak adlandırdığı felsefi masallarında Sokrates’i baş kahraman yapmıştır. Bu diyaloglarda Sokrates bireyler ya da küçük gruplar ile çeşitli konularda müzakere eder. Bunun iyi bir örneği Euthyphro denilen diyalogdur. Sokrates, Euthyphro ile aynı zamanda millet meclisi olan mahkeme binası önünde karşılaşır. Euthyphro, babasını bir köleyi öldürdüğü için ihbar etmek üzeredir ve Sokrates ona bunu neden yaptığını sorar. Euthyphro bunun yapılması gereken en doğru şey olduğunu söyler. Bunun üzerine Sokrates bunu nereden bildiğini sorar. Bu konuşma Euthyphro’nun, Sokrates’in eleştirilerine karşı herhangi bir argüman üretemediği bir kişisel dindarlık değerleri tartışmasına döner. Euthyphro sonunda yapacak hiçbir tutarlı açıklaması olmamasının üzerine sohbeti keser ve yine de suçlamada bulunmak üzere çekip gider.

    Peki, o sırada Sokrates mahkemede ne arıyordu? Bu olay olduğu sırada Sokrates kendisi hakkındaki bir suçlamaya cevap vermek için orada bulunuyordu. Kendisini suçlayanlar, ölüm cezasına çarptırılmasını talep ediyorlardı. Haklarında çok az bilgi sahibi olduğumuz bu kişiler, Sokrates’i sahte tanrılar tanıtarak ve gençleri kötü yola sürükleyerek devletin kuyusunu kazmakla suçluyorlardı. Ama birçok kişiye göre tek yaptığı insanları açık uçlu konuşmalara çekip onların dikkatlerini dağıtmak olan bu zararsız garip adam bunca suçlamayı hak edecek kadar büyük ne yapmıştı?

    Yıllardan M.Ö 399’du ve Sokrates 70 yaşında bir adamdı. Atina, baş rakibi olan Sparta ile savaşmış ve bu korkunç savaşı kaybetmişti. Savaş şehrin işgalinden sonra yalnızca birkaç yıl sürmüştü ve geçici olarak kanlı; oligarşik, sözde Otuz Zalimler denilen bir rejim egemendi. Bu zalim grup, toplumu savaşa sevk eden ve bazıları Sokrates ile ilişkilendirilen bir grup insanı ortadan kaldırdı. Zalimlerin sınır dışı edilmesi ve asli failleri ceza davasından koruyan bir genel af çıkarılması ile demokrasi geri kazanıldı. Ancak çoğunluk, şehrin yaşadığı tüm bu sıkıntıların sorumlusu olarak, sembolik bile olsa bir günah keçisi ilan etme ve onu suçlama ihtiyacı içinde hissediyordu. Cemiyet tarafından suçlu görülen mağdur Sokrates olmuştu ve bazıları onu feda edilebilir zararlı bir böcek olarak görüyordu. Toplumdaki diğer üyeler ise geleneksel değerleri ve ahlakı sorgulatan Sokrates’in, şehrin ahlaki dokusunu ve kararlılığını zayıflattığını düşünüyorlardı. Belki de Atina yeniliklere, işgüzarlığa, saygısızlığa ve muhalifliğe karşı fazla hoşgörülü olmuştu. Belki de bu yaşlı adam hiç de sanıldığı gibi zararsız değildi? Evet belki ölümü değil ama en azından iyi bir kırbaç cezasını hak etmişti.

    Sokrates’in duruşmasına ait bilgileri iki asli görgü tanığı aracılığıyla biliyoruz: Platon ve kendisinden yaşça biraz daha büyük olan çağdaşı tarihçi Xenophon. Esas ve çok daha ilginç olan rapor, Platon’unkidir. Her iki rapor birlikte, tarihte bilinen en eski mahkeme duruşma tutanaklarını oluşturur. Bize, Antik Yunan’daki mahkemelerin nasıl çalıştığı, usul ve esaslarının neler olduğu ve jürinin nasıl hüküm verdiği hakkında bilgiler verirler. Bu bilgilere göre Antik Yunan’da savcılar yoktu. Tüm suçlar özel vatandaşlar tarafından diğer vatandaşlara veriliyordu ve kararlar çoğunlukla güçlü çıkarlar lehinde alınıyordu. Bu özel savcıların görevi, suçluların suç kapsamını ve cezalarını belirlemekti. Suçlular kendilerini hiçbir avukat olmadan, tek başlarına savunmak zorundaydılar ve suçlu bulunmaları durumunda alternatif bir ceza teklif etme hakları vardı. Jüriyi katılıma ilgi duyan vatandaşlar oluşturuyordu. Alınan kararlar nihaiydi ve hemen ardından idam gerçekleşirdi. Sanık eğer suçlu bulunur ve alternatif bir ceza önerirse, bu karar jüri tarafından oylanırdı. Sokrates’in duruşmasında 500 tane jüri üyesinin bulunduğu düşünülüyor. Platon’un raporundan duruşmanın oldukça gürültülü geçtiği anlaşılıyor.

    Platon bu rapora, bizim “Savunma” olarak isimlendirdiğimiz The Apology adını vermiştir. Rapor tamamen Sokrates’in kendisine yapılan suçlamalara verdiği yanıtlardan, kendisini suçlayanlara yönelttiği sorulardan ve mahkum edilmesinin ardından mahkemeye sunmuş olduğu alternatif cezadan oluşur. Tarihte bundan daha sıra dışı bir duruşma belgesi veya daha uzun bir monolog örneği olduğunu sanmıyorum. Platon, onunki hariç neredeyse diğer tüm sesleri bastıramamış olsaydı, belki de, Sokrates ders mahiyetindeki bu konuşmasını yapamamış olacaktı.

    Sokrates’in yaptığı şey kendi hayatını ve yaptıklarını anlatmak ve savunmaktır. Kendisine yöneltilen suçlamaları temelsiz ve anlamsız gördüğü için cevap vermeyi bile gereksiz görür ve reddeder. Yine de bir yanıt vermesi gerektiği için, aşağı yukarı şu şekilde bir açıklama yapar: Sokrates gençleri veya başkalarını yoldan çıkarmamıştır çünkü kendisinin onlara öğretecek bir şeyi yoktur; yalnızca diğerlerinden öğrenme girişimlerinde bulunmuştur. Bunu, icat ettiği diyalektik olarak bildiğimiz yöntemi kullanarak; sorular sorup, cevapları sınayarak yapar. Sokrates jüri üyelerine, Yunanistan’ın, Tanrı Apollo’ya bağlı Delphi Kahini’nin onu Yunanistan’ın en bilge adamı olarak niteleyerek kendisine bunu yapması için meydan okuduğunu söyler. Kendisini bütünüyle cahil bildiği için, hayatını bu iddiayı test ederek geçirir. Karşısına sadece bilgelik ile ilgili asılsız savları olan adamlar çıkması sonucu, Kahin’in tüm bunları Sokrates’in yalnızca kendi cehaletini bilmek konusunda bilgili olduğunu göstermek için yaptığı sonucuna varmıştır.

    Tanıştığı her insana, onların sığlığını ve aptallığını gösteren birinin ne kadar ünlü olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Böyle insanlara çok bilmiş kişiler diyoruz. Buna karşın, karşınıza çıkıp hiçbir şey bilmediğini iddia eden bir adam düşünün.

    Sokrates, tabii ki insanlar üzerindeki etkisinin farkındadır ve “Savunma”da onun yalnızca bu sebepten çevresine zarar verdiğini ileri sürer. Ancak onun için tüm mesele insanların birbirlerinin güdülerini doğru bir şekilde anlamaksızın ve haklı bir gerekçeleri olmadan birbirlerine zarar vermelerini engellemektir. Peki, nihayetinde neden Euthyphro babasını ihbar etmek istiyor? Eğer bunu kendine yeterince açıklayamıyorsa, yine de yapmalı mıdır?

    Sokrates, çocukluğundan beri içinde kendisine eşlik eden bir daimon veya bir ses olduğunu söyler. Bu ses hiçbir zaman ona ne yapması gerektiğini söylemez, ancak yapmaması gereken bir şeyi yapmak üzere olduğunda onu uyarır. Bu sesin nereden geldiğini söyleyemez ancak, güçlü bir şekilde bir ilah (belki de Apollo) tarafından gönderilmiş olabileceğini iddia eder. Bugün biz bu iç sesi bireyin vicdanı olarak adlandırıyoruz. Ancak tabii ki Yunanlıların böyle bir fikir için kullandıkları herhangi bir sözcük yoktu. Sokrates’e bunun mucidi desek yeridir.

    Eğer Sokrates’in bir avukatı olması mümkün olmuş olsaydı, belki de müvekkiline aşağıdaki gibi tavsiyeler verirdi:

    “Tüm bunlar oldukça ilginç Sokrates, ancak böyle bir durumda kendini nasıl haklı çıkarabilirsin? Yeni tanrılar tanıtmaktan suçlandın ve kendine özel bir tanrıya sahip olduğunu da iddia ettin. Diğerleri ne söylerse söylesin veya ne isterlerse istesin, toplumun fikirleri yerinde ve gerekli dahi olsa, bu tanrıya uymak zorunda olduğunu söylüyorsun. Kendi kurallarından başkasına itaat etmeyeceğini söyleyen sen değil misin? O halde bir toplumdan söz etmeyi nasıl bekleyebilirsin ki? Bu görüşünü ifadenden çıkarsak iyi olur. Çünkü böylece kendi ağzınla sana yöneltilen suçları kabul etmiş oluyorsun.”

    Sokrates, jüriyi ve mahkemedeki diğer herkesi kızdırmayı başardığı için suçlu bulunur. Kendisinden ölüm cezasına alternatif bir ceza önermesi istendiğinde, devletin hesabından kendisine kalıcı bakım talep ettiğini, çünkü bunu herkesten çok hak ettiğini söyler. Bu durum doğal olarak jüriyi kızdırır ve ölüm cezası için oylama yaparlar. Bu aptal ve yaşlı adamın ölmesini aslında kimse istemiyordur. Hatta kendisini suçlayanlar bile inancından ötürü ölüme mahkum edilen bu adam için üzülürler. Bu durum beraberinde, daha önceden bir sözcük karşılığı olmayan bir kavramı da doğurur: şehitlik. Gardiyanlar bile Sokrates’e hapishaneden kaçması için yalvarırlar. Ancak o, saygıyı hak eden vatandaştan başka bir şey olmadığını söyler ve kendini zehirleyerek hayatına son verir.

    Görüldüğü üzere Sokrates baş edilmesi zor bir adamdı. Bize yalnızca vicdan değil şehitlik kavramını da gösterdi. Antik çağdan günümüze, kendisine en çok benzetilen figür bir diğer ünlü çıbanbaşı Nasıra’lı İsa’dır. Bu nedenle Sokrates, İsa’dan sonra kültürümüzün en büyük kahramanıdır ve hayatı bir efsaneyle sarıp sarmalanan, doğrudan bir çağdaşı tarafından kendisi hakkında verilmiş bir ifade bile olmayan İsa’ya göre çok daha iyi bilinir. Ancak Sokrates ortaya son derece zor sorular çıkarır; benim varsayımsal avukatımın kendisine yönelttiği sorular gibi. Hiçbir insanın kendisini kanunlardan üstün tutma hakkı var mıdır? Eğer varsa hangi şartlarda ve sınırlamalar altındadır? Neyin doğru olduğu hakkındaki bireysel hislerimiz, yılların tecrübelerine dayanan ve onsuz toplumun varlığını sürdürmesinin mümkün olmadığı kolektif bilgelik yasasından daha mı akıllıdır? Sokrates hiç kimseyi kendisini dinlemeye zorlamadığını ve hatta tavsiye bile vermediğini iddia etse ve davranışlarının sorumluluğunu gerekirse ölüm cezası olarak kabul etmeye hazır da olsa, bu gibi insanlardan oluşan bir toplumun varlığını sürdürmesi mümkün olur muydu? Eğer Sokrates haklıysa, onun peşinden gitmeyi göze alabilecek miyiz? Onun gibi birine, özellikle de herkesin çoğunluğun iradesine bağlı olduğu bir demokraside tahammül etmeyi başarabilecek miyiz?

    Aynı soruyu bir de tersinden düşünebiliriz: Sokrates gibi insanlara yer olmayan bir dünya nasıl bir yer olurdu?

    Görünüşe bakılırsa Sokrates, Atina’nın en tehlikeli adamıydı. Herhangi bir katil veya hainden daha tehlikeli olduğu kesindi. Açıkça toplumdaki en tehlikeli, aykırı ve sorgulayıcı kişiydi. Atinalılar Sokrates’i idam etmek istemiyorlardı. Ona uzun süre tahammül ettiler. Ne de olsa 70 yaşındaki bir adamı öldürmenin onurlu bir tarafı yoktu. Eğer isteselerdi Sokrates’i sürgüne göndermeyi çoktan seçebilirlerdi. Zaten kendisi de bunu istemişti. Ancak, her zaman insanlardan talep ettiği gibi, sonuna kadar eylemlerinin mantığının peşinden gitmeleri için onları zorlardı. Ölerek yapmayı amaçladığı tek zafer kazanmaktı ve ölerek bu zaferi kazanmıştı da.

    Nihayetinde, gerçek bir Spock ile yaşamak oldukça zor olmalıydı.

    Peki bizler insanları hala ölüme göndererek ne elde ediyoruz? Sokrates bir günah keçisiydi. Antik bir dini uygulama olan birinin kurban edilmesi veya sürgüne gönderilmesi; toplumu arındırmak ve birikmiş günahlarından temizlemek için sembolik olarak yapılan bir şeydi. Ona saldıran kişiler belki de cezalandırmanın ülkeyi askeri yenilgi ve iç savaşlardan temizleyeceğini düşünmüş olabilirlerdi. Belki de alaycı bir şekilde tüm dikkatleri üstüne çektiği için onu suçlamışlardı. Zannediyorum ki bugün bizim mahkum ettiğimiz kişiler aşağı yukarı aynı rolü oynuyor. Onlar bizim kutsal nefretimizin nesneleridir. Eğer açlık, şiddet ve diğer tüm sorunlarla başa çıkamıyorsak; en azından belirli bazı kişileri toplumdan çıkarabiliriz. Ölüm cezasının, yalnızca kötünün kötüsü için olduğu söylenir. Ancak bu doğru değildir. Savcılar kimin idam cezasına çarptırılacağına karar verirken çoğunlukla popüler olmayan azınlıkları ve aynı şekilde yoksul ve muhtaçları seçerler. Her ne kadar iğrenç suçlar işlerlerse işlesinler, ülkemizde, zengin insanlar devletin ellerinde ölmezler. Gereksiz olduğunu düşündüğümüz şeylerden veya korkulan ve küçümsenen gruplardan kendimizi uzak tutarız. Kötü hazırlanmış ve az maaş ödenen avukatlar tarafından savunulan ve ölüm hükmü verme niyetinde olan bir jüri tarafından yargılanan bir grubun birçok davada hüküm giymesi kaçınılmazdır. Eğer kanıt ikna etmiyorsa sahte bir kanıt uydurulur veya hile yapılır. Sonunda sistemden ölüm cezası alanların gerçekten suçlu olup olmadığının bir önemi yoktur.

    Günah keçisinin ille de bir suç işlemiş olması gerekmez. O sadece toplum için adalete sunulan bir kurbandır.

    Geçtiğimiz yıllarda hüküm giymiş birçok masum insanın, gönüllü avukatlar ve Masumiyet Projesi gibi grupların kahramanca çabaları sonucu ölüm hücrelerinden kurtarıldığını duyduk. Bunların sistemin nadir hataları olduğuna ikna ediliriz. Ama değiller. Özellikle ırkçılığın derine işlediği eyaletlerde, aykırı azınlık grupların içindeki yoksul ve muhtaçların arasından rastgele birilerini seçme sürecinin bir sonucudurlar ve adaleti ortaya koymak için değil, av üretmek için tasarlanmışlardır.

    Sokrates jüri üyelerini, eğer onu öldürürlerse, bu durumun ondan çok kendilerine zarar vereceği konusunda uyardı ve haklıydı da. Muhteşem şehir Atina, günümüzde bile bizlere tarihteki görkemini çağrıştırır. Ancak aynı zamanda şunu düşünürüz; ama bu şehir Sokrates’i öldürdü!

    Bana kalırsa bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı, kendine aynı zararı vermekten başka bir şey değil.

    Çeviren: Merve Can
    Kaynak: The Smart Set
  • Ya lütfen saçma sapan sorularınızı burada sormayın. Bu sorular sitenin ruhuna, kimliğine, amacına aykırı. Yok neymiş " biri hayatınızdayken eski sevgiliniz mesaj atsa ne tepki verirdiniz?" Gibi ergence sorularınız varsa Facebook Instagram diye siteler var orada sorun. Buraya gelip bu güzelim siteyi bu kötü sorularınızla mahvetmeyin lütfen!!!
  • Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor.
    Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar:


    "Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor."

    Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz

    Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum.

    Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti.

    Kitapla kalın.