• "Kendi yarattığım ve bana korku veren bu sürekli sarhoşluğa kendimi nasıl kaptırdığımı ben de bilmiyorum. Başıboş dolaşan bulutların arasında uçuyor, kim olduğumu öğrenmek gibi boş bir hayalle aynanın karşısında kendi kendimle konuşuyordum."
  • gözlerim nemli değil
    gözlerim namlu.
  • 520 syf.
    ·10 günde·10/10
    Sevgili, Martin Eden.

    Sen benim roman dünyasına bir izdüşümüm olabilirsin kardeşim. Neden mi? Acele etme açıklarım. Bu sana yazdığım bir mektup olsun sadece. İçimi döksem sıkıntı olmaz sanırım, biraz dertleşmiş oluruz.

    Senin hayatını okurken, kendi hayatımı da okudum. Yok, yok. Yazarlığa falan heves etmedim hiç. Denizcilikle de hiç aram yoktur. Yüzmeyi falan da bilmem. Sadece bir kadın sevmiştim. Onu hatırladım o satırlarda. Yaşım gençti, tıpkı senin gibi. O kadın da uzaktaydı, tıpkı Ruth gibi.

    Uzaklık kavramı senin için sınıf farkıydı. Benim içinse kendimi ispatlama ve beğendirme çabası diyelim. Görünüşümden oldukça rahatsızdım. Aslında gereksiz ayrıntılar. Dedim ya gençtim, bazı konulara pek vakıf değildik. Gereksiz şeyleri kafaya takar, olmayacak şeyleri gözümüzde büyütürdük.

    Görünüşümden rahatsızdım demiştim. Aynaya bakmaya pek tahammülüm yoktu. Kendime güvenim de aynı orantıda azdı. Cesaret... İnsana bir şeyler yapması için biraz cesaret gerekli sadece. O cesareti içimde bulmam zaman aldı, ama olmuştu. Bu vesileyle onu bulmuştum.

    Senin gibi dişlerimi düzenli fırçalamaya başladım. Aynanın karşısında geçirdiğim zaman arttı haliyle. Kendimi bildiğim andan itibaren gözlük kullanıyordum. İlkokul 1. sınıf zamanlarıma tekabül ediyor bu da. Gözlüklerimi çıkarma ihtimalim oldukça azdı, çünkü gözlerim ileri derecede bozuktu ve görme oranım da o oranda azalıyordu. 15 sene sürdü bu serüvenim, ta ki o kararı alana dek.

    Bir şeyin, sadece tek bir şeyin gerçekleşmesi durumunda, hayatımızın kökten değişeceğine inandığımız anlar vardır. Hayatın belki de bizi düşürdüğü en büyük yanılgılardan biri budur ve o istenen değişiklik ya gerçekleşmez, ya da beklenen etkiyi bırakmaz. Bu da bünyede büyük bir hayal kırıklığı yaratır.

    O büyük kararı verdim. Evet. Gidip göz ameliyatı oldum ve gözlüklerden bir anda kurtuldum. Ama dediğim gibi. Hayatımı değiştireceğini sandığım o adım, hiç de beklediğim etkiyi yaratmadı. Her şeyin değişeceğini sanan bense öylece ortada kalakaldım.

    Ne beğenildim ne de istendim. Üzülmüştüm, muhtemelen kim olsa üzülürdü. Ama denemiştim, en azından içimde "acaba, keşke" gibi şeyler kalmamıştı. Bu süreçte kendime kattıklarım, edindiğim güzel alışkanlıklar yanıma kâr kaldı. Bu da benim en büyük kazancım oldu diyelim.

    İşte böyle, Martin. Küçük kişisel gelişim serüvenim böyle başladı ve de bitti. Hikâyemin kısa bir önsözü, burukta bir sonu var gördüğün gibi. Pişman olmaktansa, bir şeyleri denemiş olmamın verdiği huzurun hiçbir şeye değişilmez olduğu kanısındayım. Umarım sen de bana katılırsın.

    Senin hikâyen ve de çaban ufak da olsa bana kendi çabamı ve yaşadıklarımı hatırlattı. Ben de sana içimi dökmek istedim. Yüzeysel de olsa bunu yapmak beni mutlu etti. Umarım seni sıkıp, kafanı şişirmemişimdir.

    Neyse lafı baya uzattım. Jack (London), sen ve ben bu konuları tekrar konuşuruz. Gittiğiniz yerde görüşmek üzere.

    Huzurla kalın...
  • 104 syf.
    ·3 günde·8/10
    İyi kalpli bir insan aynı zamanda acımasız olabilir; yumuşak kalpli ve kibirli, merhametli ve bencil, sağduyulu ve kör, aşk besleyen ve nefret eden kişilikleri barınır benliğimizde. Jekyll’ın bastırdıklarından kaçmak için Hyde’ı yaratmasını buna bağlayabiliriz. Tabii şunun da ayırdına varmak gerekir, kişilik, ortalama çizginin dışına çıktığımız istisnalardan oluşmaz. Kalpte olan şey, insanın kaderi olduğu gibi yaptığımız şeyler de bizi ona dönüştürür. Öyleyse iyi ve kötü gelen şeyler maddeden değil, doğrudan bizimle bağlantılıdır. Rüyada en çok karşımıza çıkan nesnelerin bilinçaltının derinliklerine – zihni fazla kurcaladığından- sızması gibi, kendi normlarımızın tohumlarını attığımızda, karşımıza çıkacak olan şeyin dizginlerini bırakma belirtisi gösterdiğimizde, bu geri dönülmez bir hal alır ve meyil ettiklerimizin bedelini ödemek üzere yakalanmayı beklemeye koyuluruz…

    (Spoiler)
    “Yatağımdan fırladığım gibi aynanın karşısına koştum. Gördüğüm şey karşısında tüylerim diken diken oldu. Evet, yatağa Henry Jekyll olarak girmiş, Edward Hyde olarak uyanmıştım.”


    Evet, fazla tanıdık. R. Louis Stevenson, bir sabah gördüğü rüyadan etkilenerek kendi bölünmüşlüğüne tanık oldu ve böylece iki ayrı karakter ortaya çıktı.


    “Neden edebiyat?” sorusunun en değerli yanıtlarından biri saklıdır Dr. Jekyll ile Bay Hyde’da; insan bütünlüğümüz ve insanca kusurlarımız içinde, yaptığımız işler, düşlerimiz ve karabasanlarımızla, bir başımıza ve bizi başkalarına bağlayan bağlar içinde, toplumdaki imgemizde ve bilincimizin gizli kovuklarında ne olduğumuzu ve nasıl olduğumuzu öğreniriz bu kitapta.

    Mario Vargas Llosa


    80 sayfalık novellanın düğümleri son sayfalarda aniden çözülünce ufak bir şaşkınlık hissi doğuruyor. Son 25 sayfanın kitabın geri kalanından zıt bir ruh haliyle kaleme alınmasını buna bağlıyorum. Son kısımlarda olayı bağlama ve ritim öyle hızlı bir hal aldı ki, Freud ve Dostoyevski karışımı bir yazar buldum satırlarda. Bu sayıya boşlukları eklersek bu da kitabın yarısı demek. Yarı yarıya Stevenson. İki yarım küre, bütünü oluşturan iki parça, iki zıt kutup ve bu iki farklı ‘ben’, yazarın kendi ruh ikliminin esere yansımasıdır belki de. Kitabı ilham kaynağı yapan tam da bu; Bir novelladan ziyade çizgileri belirlenmiş bir ayna Dr. Jekyll ile Bay Hyde. Karakterlerin, yani Jekyll ile Hyde’ın yaptıkları şeylerin detay eksiği, kitabın farklı yorumlanmaya açık olmasının tamamen bir sonucu. Hyde’a dönüştükten sonraki Jekyll daha çok detaylandırabilirdi. Karakterlerin gelişim sürecinden yüzeysel bahsedilmesi hayal kırıklığı yaşatsa da, kendi hayal gücümüzle tamamlayabileceğimiz bir hikaye Dr. Jekyll ile Bay Hyde.

    “Külahımı önüme koyup düşünebildiğim bir yaşa gelip de çevreme şöyle bir bakmaya, bu dünyada nereden nereye geldiğimi enine boyuna tartmaya başladığımda ise, çoktan iki yönlü bir hayatın pençesine düşmüş bulunuyordum.”

    Jekyll bir bütün olmalı ve baskın durumda kalmalıdır. Kötülük ve sorumsuzluğun sembolü Hyde’ı yok saymamalıdır, çünkü tek başına Jekyll ne cesurluk sergileyebilir ne de gücü elinde bulundurabilir. Hyde ise dizginlerini çözdüğü an ellerini kana bulaştırır. Hyde kibirdir, kör olmaktır, tembellik ve kabalıktır, daha genel tabirle kendini toplumun üzerinde konuşlayıp kalanlardan soyutlanan benliktir. Vücuda bağışıklık kazandırmak için giren, küçük çapta yaşaması gereken bir mikroptur Hyde. Bütünlüğümüz için zaruridir. Onu yok saymak kendimizi bastıracağımızdan fanatikliğe dönüşme riskinin tehlikesi vardır. ‘Ben’ yaptıklarına tepeden bakar, kusur bulacak olursa çamuru başkalarında aramaya yeltenerek bunu hayata geçirir. Hayata siyah beyaz görenlere karşı Dr. Jekyll ile Bay Hyde müthiş bir görüntü sunuyor bizlere…

    “Tanrısallık sadece imana, erdeme, onura, iyi geçinmeye, özgürlüğe, zafere, sofuluğa değil, aynı zamanda şehvete, hilekarlığa, ölüme, hasede, ihtiyarlığa, yoksulluğa, korkuya, tutkuya, kötü kadere, kırılgan ve hükümsüz yaşamımızın diğer can sıkıcı olgularına da veriliyor.” (Montaigne, Denemeler)

    “İyilik ve kötülüğün insan doğasında bir arada var olmasından kaynaklanan çatışma.”

    Kim kurtuldu ki bu çatışmadan?
    Tyler Durden’ın en ince detayına kadar yaşadığı, bilinçaltı bombardımanına maruz kaldığı o ayrımsılığın ruhunu nasıl oyduğunu okuyanlar çok iyi bilirler… Varlığının diğer yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyleri öbür yarısıyla benimseyen Harry Haller, aynı hadiseleri benliğinin diğer yarısı Bozkırkurduyla beraber yaşamamış mıydı? Bilinmeyen bir hayatın parçası, bir aşkın hayata nüfuz ettiğinin bilincinde olmanın yeni bir kişilik doğuracağını ve geri kalan her şeyin birer detay olacağını da söylüyordu ya Proust. Çok haklıydı.



    Bu arada… Güle Güle 2018. Ve sana da güle güle Bay Hyde!


    https://www.youtube.com/watch?v=luM6oeCM7Yw
  • Yukarıya odasına döndü, aynanın karşısında durdu. Bir coşkunluk duyarak: "Benim gözlerim, benim yüzüm... Ben. Ben yalnız benim." Benliğinden böyle ufak kıvılcımlar çıkması enderdi. Bir yabancının eliymişcesine kendi eline dokunmak yetiyordu, o anda kendisini yeniden umutsuz bir kişisel yakınlaşmanın ortasında buluyordu. Helene kendisini divanın üstüne attı. Neşesi şimdiden kaçmıştı. Artık karşı­sında kimse yoktu; tümüyle kendi içine kapanmıştı; ne denli kendisini seviyormuş gibi davranırsa davransın, bu sevgi yalnızca kabuğunun içinde atan ufak, güçsüz bir çarpıntıydı; kesilmiş süt gibi ekşi ve yavan olan bu iç sıkıntısı, tembel, biraz ürkekçe duyarlı olan etiyle bileşip bütünleşmişti. Tıpkı bir istiridye gibi, bir istiridye de kendi varoluşunun bilincine herhalde böyle varıyordu; benim düşüncelerim, titreşen tüyler gibi; sanki bir şeye doğru uzanıyor, çekiliyor, sonra gene uzanıyor ve düşüyorlar. Helene ayağa fırladı. Olamazdı bu; bir şeyler olmalıydı. Baş­kaları ne yapıyorlar? Onlar benden daha iyi istiridyeler herhalde, kabuklarının bir dışı olabileceği akıllarına bile gelmiyor.
  • Aklen çok şeye güç yetirebilme yeteneğinde yaratılsa da bedenen zayıftır insan. Biraz kemik biraz et. Elma kabuğu gibi ince bir deri ile kaplıdır koca bedeni. Ufacık bir darbede hasar görüp incinebilir. Kesikler karşısında kan kaybından ölebilir. Güçlü ve sağlıklıyken kaya gibi sanır kendini, kaslarını şişirip aynanın karşısına geçer ve ne güçlüyüm ben der. Filmlerdeki gibi mermileri ağzı ile yakalayıp, okları eli ile tutamaz. Bir mermi çekirdeği ya da incecik bir demir parçası yeterlidir havasını söndürmeye. Çoğu zaman parmağına batan bir kıymıktır onu günlerce inletip duran.

    Ne fazla soğuğa gelebilir ne fazla sıcağa. 37 derecede olmalıdır zira vücut sıcaklığı, öyle çok da değil hani ne bir iki derece az ne de fazla. Minimal değişiklikler bile bir anda yatak döşek serebilir onu. Hayatının sonu olabilir.

    Yıkanmaya, temizlenmeye muhtaçtır aynı zamanda. Temizlenmezse şayet çürümüş bir leş gibi kokar mesela. Kaşınır durur maymunlar gibi.

    Allah’ın lütfudur esasen tüm bunlar. Acizliğini gösterir insana.
  • 208 syf.
    ·3 günde·8/10
    Çocuklar bilmezler tel örgüleri, sınırları, tel örgünün bir tarafını diğer tarafından ayıranın ne olduğunu.. 'Gökyüzü her iki sınırı da kapsamıyor mu?' derler.
    Çocuklar ırkı bilmezler, anlayamazlar da. ulusların varlığına armağan olmanın ne demek olduğunu, bir ırkı diğer tüm ırklardan asil, üstün, şanslı kılanın ne olduğunu bilmezler, anlayamazlar ve sorarlar. Bu sınırlar, bu tel örgüler niye? Bu armanın anlamı ne? Üzerindeki madalyaların anlamı ne? Neden hep çizgili pijama giyen insanlar var? İsimleri yok, numaraları var, bu ne demek? Bu sorular karşısında dehşete düşer büyükler. Ve terbiye etmek ister kendi inancı, ideolojisi doğrultusunda 'Küçük canları'. Tertemiz bir zihin, zift karanlığa gömülmüştür süreç sonunda. Tüm sorgulamalar yerini itaate bırakmıştır. Tek tip düşünceye bırakmıştır. Uğruna feda edilebilecek bir cana bırakmıştır. Empozenin şırıngasından kendilerini azad edenler şüphesiz sorgulayanlardır. Bunu çocuklar o kadar doğal bir şekilde yapıyorlar ki... Tüm anlam yüklenen 'şey'lerin otoritesini sarsan sorular.. araştıran öğrenen şaşıran yaramaz çocuklar.. dostluğu, sevgiyi, karşılıksız içten yardımın büyüklüğünü o küçük yürekler basitçe çözümlemişlerdir. Bu defa şaşkınlık sırası bizde öyle değil mi? Aslında öyle değil.
    Çocuklardan bahsetmek istiyorum. İki farklı çocuk. Farklı ırktan farklı inançtan farklı dünyadan iki farklı çocuk. Biri Alman diğeri Yahudi. Biri Polonya'dan diğeri Almanya'dan. Biri Japon diğeri Amerikalı. Biri siyahi diğeri beyaz. Biri şu kabileden diğeri bu kabileden... El ele tutuşmuşlar, artık hiç kimse bu elleri birbirinden ayıramaz. Ne yönetim ne sistem ne baskı hiçbir şey.. Fark ne biliyor musunuz? Bir diğerine yaşam hakkı tanımayan köleleştirici zihniyette. Sömüren, işgal eden, yok eden araçlar yapan, büyük insan soyunun devamlılığını kendi çıkarı doğrultusunda şekillendirmeye çalışan zihniyetlerin kendilerinden ayırdıkları kesimi hiçbir zaman kendinden görmeyen o kof anlayışlarında.
    Toplama kampları insanlığın başına gelmiş en büyük felaketlerden biri sanırım. Günümüzde şekil değiştirerek varlıklarını sürdürmekte olan bir alan. İsim değişir yapı değişmez. Anlam değişmez.
    Fark arıyorum. İyi insanlar kötü insanlar siyah beyaz grilere yer bırakmayan insanlar... Fark bulabildiniz mi? Düğümlenmiş bir nefesten başka...
    https://youtu.be/PnqK-1CPxLk
    https://youtu.be/s6L7IlXMrk4