• 327 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Özet mahiyetinde bir not olarak;

    1985'te kitap haline gelmeden önce, Anzieu'nün 1974'te yayımlanan "Deri-Ben" adlı makalesinde bu kavram şöyle tanımlanıyor; "Çocuğun beninin, gelişmesinin erken evreleri sırasında, beden yüzeyi deneyiminden hareketle, kendini kendisine ben olarak temsil etmek için kullandığı bir şekillendirme" (s. 14).

    Deri, hem organik hem imgesel düzeyde kökensel veri kaynağıdır, öznelliğin kurucusu, koruyucusu ve ötekiyle de iletişimin, alışverişin ilk aracı ve yeridir. Deriye ilişkin bilgiler madde madde sentezlenecek olursa;
    * günlük konuşma dilimizdeki birçok ifade derinin ve benin birbirine bağlı işlevlerine göndermede bulunur; eli uğurlu, nabza göre şerbet vermek, pohpohlamak [dokunsal haz işlevi], terletmek, can sıkmak, kafa ütülemek [bedenden atma işlevi], postu deldirmek, taş yürekli [savunmacı saldırgan işlev], tepeden tırnağa değişmek, deri değiştirmek [özdeşleşme işlevi], elle tutulur, ele avuca sığmamak [gerçekliğin sınanması], temasta bulunmak [iletişim işlevi]
    *deri bir organdan fazla bir şeydir, farklı organların oluşturduğu bir bütündür ve derinin anatomik, fizyolojik, kültürel karmaşıklığı, benin ruhsal düzeydeki karmaşıklığını organizma düzeyinde önceler. tüm duyu organları içerisinde en yaşamsal olanıdır; kör, sağır ve tat ile koku duyumundan yoksun olarak yaşamak mümkünken derinin büyük bölümünün bütünlüğü söz konusu olmaksızın yaşamak mümkün değildir.
    *uyarılma engeli işlevini sağlayan kürkümüz memelilerde son derece önemli olan tutunma ya da bağlılık dürtüsünün anatomik desteklerinden biri haline gelmesini sağlayan dokunma, ısı ve kokuya dair niteliklere sahiptir.
    *deri paradoksal bir işleyişin pek çok örneğini sunar, o kadar ki ruhsal paradoksallığın kısmen deriye yaslanıp yaslanmadığını kendimize sorabiliriz. Deri geçirgendir ve geçirimsizdir yüzeyseldir ve derindir, doğrucudur ve yanıltıcıdır, sürekli kurumaya doğru gider ama yenileyicidir, esnektir ama bütünden kopan bir parça deri önemli ölçüde büzüşür, narsisistik olduğu kadar cinsel libido yatırımlarını da çağırır, hem huzurun hem de baştan çıkarmanın yeridir, haz verdiği kadar acı da verir.
    * deri erken yoksunluklardan mustarip hastalara bir fantezi çekirdeği sunar.
    *yeni doğan bebeğin, en iyi tanımayı öğrendiği deri annesinin elleri ve memeleridir.
    *derinin nesneye yansıtılması bebekte yaygın bir süreçtir.
    * deri sakatlanmaları beden ile benin sınırlarını koruma, dokunulmamış ve birleştirici olma duygusunu onarma amacı taşıyan dramatik girişimlerdir. >> https://youtu.be/-O2pD93x6Tc

    Etolojik verilerden çıkarımlar da bulunacak olursak anne ile yavru arasındaki bedensel temas arayışı yavrunun duygusal, bilişsel ve toplumsal gelişmesinde temel bir etkendir, üstelik bu, besin verilmesinden bağımsız bir etkendir. (bunun için Harlow'un çok bilinen çalışması >>https://youtu.be/0k7wmqkwEjE). Anneden ya da onun ikamesinden yoksunluk, geri döndürülemez hale gelebilen bozukluklara yol açar. Anne bedeni ile temasın ve tutunmanın hazzı, hem bağlılığın hem ayrılığın temelinde yer alır.
    Grup içerisindeki bireyler de genellikle boşlukları doldurma, delikleri kapama eğilimindedirler, bu ise grup yanılsamasının oluşumunu destekler: kolektif bir narsisistik zarın yeniden kurulduğu güvenliği yaratır.
    Derideki bozulmanın derinliği ruhsal hastalığın derinliği ile orantılıdır. Yani derideki bozulmanın ağırlığı deri-bendeki boşlukların nicel ve nitel önemi ile orantılıdır. Öyle ki iki yaş altı çocuklardaki egzamanın anne tarafından sevecen ve kuşatıcı bir temasın eksikliğine işaret ettiği düşünülebilir.

    Deri-benin sekiz işlevini şöyle sıralayabiliriz.
    *1- Deri nasıl iskelet ve kaslar için bir tutma işlevini yerine getiriyorsa deri-ben de aynı biçimde ruhsallığı TUTMA İŞLEVİni yerine getirir. #59420190
    *2- Bedenin tüm yüzeyini örten ve tüm dış duyu organlarının içinde yer aldığı deriye, deri-benin İÇERME İŞLEVİ karşılık düşer. Nasıl deri tüm bedeni sarıyorsa, deri-ben tüm ruhsal aygıtı sarmayı hedefler.
    *3- Üstderinin yüzeysel tabakası, duyarlı tabakasını ve genel olarak organizmayı fiziksel saldırılara, radyasyonlara, aşırı uyarmalara karşı korur. Anne bebeğe ek uyarılma engeli olarak hizmet eder ve bu hizmeti bebeğin büyümekte olan beni aynı işlevi üstlenmek için yeterli dayanağı kendi derisinde bulana dek sürdürür. Bu UYARILMA ENGELI İŞLEVİdir.
    *4- Deri-Ben kendiliğe biricik bir varlık olma duygusunu taşıyan bir kendiliğin BİREYLEŞMESİ İŞLEVİni sağlar.
    *5- Deri, dokunma duygusundan başka duyu organlarının da yerleştiği ceplerin, oyukların taşıyıcısı olan bir yüzeydir. Deri-ben çeşitli doğalara sahip duyumları kendi aralarında birbirine bağlayan ve dokunma zarının oluşturduğu o kökensel zemin üzerinde şekiller olarak ortaya koyan bir ruhsal yüzeydir. Bu deri-benin DUYULARARASILIK İŞLEVİdir.
    *6- Cinsel hazlar, üstderinin yüzeysel tabakasının inceldiği ve mukozayla doğrudan temasın bir aşırı uyarılmaya yol açtığı sertleşebilen bazı bölgelerde ya da bazı deliklerde lokalize olurlar. Deri-ben CİNSEL UYARILMA DESTEĞİNİN YÜZEY İŞLEVİni yerine getirir.
    *7- Duyusal-motor kas gerilimini dış uyarılmalar yoluyla sürekli uyaran bir yüzey olarak derinin karşılığı deri-benin RUHSAL İŞLEYİŞİN LİBİDİNAL OLARAK YENİDEN YÜKLENMESİ , iç enerji geriliminin korunması ve ruhsal alt sistemler arasında eşitsiz bir biçimde dağıtılması işlevidir.
    *8- İçerdiği dokunsal duyu organları ile birlikte deri dış dünya üzerine doğrudan bilgiler üretir. Deri-ben, dokunsal, duyusal izlerin kaydedilmesi işlevini yerine getirir. #59420209

    Séchaud şöyle diyor: "Didier Anzieu'nün özgünlüğü, duyusallığa baskın bir yer tanımak ve dokunsal duyusallığı benin ve düşüncenin örgütleyici modeli haline getirmektir."


    İçindekiler

    Sunuş
    İkinci Basıma Önsöz "On Yıl Sonra Deri-Ben"

    I. KEŞİF
    1. Epistemolojik Önçalışma
    2. Dört Veri Dizisi
    3. Deri-Ben Kavramı
    4. Marsyas'la İlgili Yunan Miti
    5. Deri-Benin Ruhsal Doğumu

    II. YAPI, İŞLEVLER, AŞMA
    6. Deri-Benin İki Öncüsü: Freud, Federn
    7. Deri-Benin İşlevleri
    8. Temel Duyusal-Motor Ayrımlara İlişkin Bozukluklar
    9. Narsisistik Kişiliklerde ve Sınır Durumlarda Deri-Benin Yapısında Gözlenen Bozulmalar
    10. İkili Dokunma Yasağı, Deri-Benin Aşılmasının Koşulu

    III. BAŞLICA KONFİGÜRASYONLAR
    11. Ses Zarı
    12. Isı Zarı
    13. Koku Zarı
    14. Tatla İlgili Niteliklerin Karıştırılması
    15. İkinci Kas Derisi
    16. Istırap Zarı
    17. Rüya Pelikülü
    18. Özetler ve Tamamlayıcı Düşünceler

    Vaka Kayıtları Tablosu
    Kaynakça
    Dizin
  • Üniversitede bir hocam vardı Türklerde İlmi Hayat konulu ders verirdi şimdinin profu Erhan Afyoncu asistan olarak dersimize girerken multidisipliner akademik kariyerli Durmuş Hocaoğlu nun ilminden istifade etmek için Tarih Felsefesi hakkında ders almak için hoca odasında derslerden sonra öğrenme mesaisi yapardık.
    Bir gün dedi ki ;fakülteye toplu taşıma ile gidip gelirdi-adam otobüste ayakta tepemde hemen..İstanbul’un yapış sıcak günlerinde tutamaçtan tuttuğu kolundan aşağı ter damlıyor ,bilmem vücudundan buram buram ekşimsi kokular yayıyor,insanlar arasında eşitlik mi saçmalık ,şimdi bu iki insan da iyi insanlar diyelim cennette aynı yere mi gidecekler!!!
    Ben tâbi hocayı içimde ve zihnimde gömmüştüm o zamanlar..
    Rahmetli Durmuş Hocaoğlu hocam,lütfen olgunlaşmamış o dönemki yargımdan dolayı hakkınızı helal ediniz.
    Oysa şimdi sizin gibi düşünüyorum,O kadar haklısınız ki...
  • POSTMODERN KAVİMLER GÖÇÜ KÂBUSU
    Nurullah Çetin

    Hz. Âdem’den bu yana tarih sürekli tekerrür ediyor. Değişen mahiyet değil, şekildir. Güneşin altında hem söylenmemiş, hem de olmamış bir şey yoktur. Tarih bilmek demek, milletler için ayakta kalmak, güvenli yaşamak, geleceğe umutla bakmak demektir. Tarih bilmeyen milletler, kelebekler gibi yaşarlar. Yaz mevsimi gibi kısacık bir dönemde musmutlu yaşar gibi olurlar, ama sonra birden yok olurlar. İşte tarihten bir dönem. Aslında günümüzde yaşamaya devam eden bir tarihsel süreç demeliydim:

    Hunlar, 350 yılında Orta Asya'daki Çin Devleti'nin egemenliğinden kurtulmak için Batıya aktılar. Bu göç dalgası, çoğunluğu Cermen olan Vizigotları, Ostrogotları, Gepitleri ve Vandalları daha Batıya doğru göç etmeye zorladı.

    Romalıların barbar olarak nitelendirdiği bu kavimler, önlerine çıkan diğer kavimleri yurtlarından atarak İspanya'ya hatta Kuzey Afrika'ya kadar ilerlediler. Yıllarca süren bu döneme Batılılar Kavimler Göçü dediler.

    Kavimler göçünün 3 önemli sonucu oldu:
    1.Bu kavimler göçü ile Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı ve göç baskısına dayanamayan Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkıldı. Demek ki bir ülkeye farklı ülke ve milletlerden milyonlarca yabancı göç edince ve oraya yerleşince mevcut devlet yıkılırmış.

    2.Kavimler göçü ile Avrupa'da derebeylik rejimi ortaya çıktı. Yani bir çeşit eyaletler, kantonlar, özerk bölgeler ortaya çıktı. Zengin toprak sahipleri soylu ve yerel patron ve yönetici oldu. Bu derebeyleri yani senyörler ya da feodal beyler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal hâkimiyeti ele geçirdiler. Hem topraklarında çalışan köylü ve işçilerin yani serflerin mutlak sahibi oldular, hem de krala istediklerini yaptırdılar. Ortaçağ boyunca böyle devam etti.

    Demek ki milyonlarca insan bir yere göç edince ya da bilinçli olarak getirilip yerleştirilince oradaki merkezî, millî, güçlü devlet düzenini bozarlar, kendi yerel, ilkel, federatif, kantonlara dayalı özerklik düzenlerini kurarlarmış.

    3.Kavimler göçü ile İlk Çağ sona erdi, Orta Çağ başladı. Orta Çağ dediğimiz de kapkaranlık, ilkel, geri bir çağdır. Orta Çağda insanların özgür bilim ve sanat yapma, özgür düşünme, özgür yaşama, özgür üretim ve ticaret yapma hakları yoktu. İnsanlar, zalim derebeylerin ve hem cahil hem ilkel papazların esiri ve kölesi idi.

    Biz, Başbuğ Atatürk ve onun dava arkadaşları olan Kuva-yı Milliye mücahitlerinin kurduğu bağımsız ve millî Türk Devletinin yıkılmasını, gettolara, kantonlara, eyaletlere, özerk bölgelere ayrılıp parçalanmasını, PKK’lı, Suriyeli, Afrikalı, Çinli gettoların ortaya çıkıp yönetimimizi ve kaderimizi bu kantonların derebeylerine bırakmak ve Orta Çağ karanlığı yaşamak istemiyoruz.
  • 268 syf.
    İçimizdeki şeytan...

    Yükselen bir soysuz umudun varlığının habercisi...
    Sene 1940. Yani bundan 80 yıl öncesi. o günle bugün arasında değişen binaların daha da yükselmiş olması vs vs. Alım gücünün yine diplerde olduğu zamanlar. İnsanların sefaletinin damarlara kadar inmiş olması. Tek bir farkla: bugün kredi kartı, kredi gibi lanetler mevcut. Yani olmayanı yiyoruz. Hadi insan olanı yer de, olmayanı nasıl yer. Bu içimizde oluşan kurtların bizi yemesine benzemez mi? İntiharlar, saçların kısa sürede beyazlaması, ruhun sönmesi (tükenmesi) ve finalde hissizlik. O dönemde moda kapana kısılmışlık!

    İçimizdeki Şeytanlar tam sıralı liste :)

    Emin Kamil - Peyami Safa
    İsmet Şerif - Necip Fazıl Kısakürek
    Nihat - Hüseyin Nihal Atsız
    Profesör Hikmet - Mükremin Halil (Ordinaryüs Profesör)

    Sabahattin Ali, yazılarına mutlak bir şekilde kendisini ve çevresini yerleştirir. Kürk Mantolu Madonna'daki olay örgüsünün Almanya - Türkiye hattında gerçekleşmesi, Kuyucaklı Yusuf'un yine Sabahattin Ali'nin öğretmen olarak görev yaptığı Aydın'ın Kuyucak ilçesinde başlayıp sürmesi bunlara birer örnektir. İçimizdeki Şeytan'ın olay örgüsünde İstanbul yer alıyor. Yani Ali'nin ömrünün 4/3'ünü işgal eden şehir. Ayrıca romanın ana karakterlerinin Balıkesir'li olması da parantez açılması gereken diğer bir husus. Burada çevresi olarak nitelendirebileceğimiz yukarıda ismi geçen yazarlar farklı isimlerle ancak ortak özelliklerle karşımıza çıkıyor. Amacını basit bir çerçevede düşünmemek gerektiği kanaatindeyim. İnsanların ilgisini aşk gibi güncelliğini asla kaybetmeyen bir olgu üzerinden kazanıp asıl anlatmak istediği olayları yine tanıdık çevresine birer eleştiri anlamında dile getirdiği açık. Sabahattin Ali'nin fikir dünyası üzerine birçok yorum yapılmıştır. Hümanist, sosyalist, milliyetçi ve belki de ölümüne sebep olan komünistlik yaftası. Markopaşa Yazıları'nı okudunuz mu bilmiyorum, ancak okuduysanız şunu rahatlıkla anlayabilirsiniz: kendisini herhangi bir fikrin, düşüncenin merkezine koymadığını ve daima kritik yaparak doğrunun peşinde koştuğunu. Toplumun en alt tabakasından üst tabakasına kadar 80 yıl öncesinde de bugün de şu muhakkak vardır: İnsanları sınıflandırma zorunluluğu. Örneğin Cemil Meriç, fikirlerinin hiçbir izm'le bağdaşmadığını, belirli bir grubun parçası olmadığını ısrarla dile getiren bir düşünür. Ancak Necip Fazıl'a ve yakınındakilerle olan iltisakı, yine yazılarında Batı'ya olan tutumu onu sağcı yapmaya yetmiştir. Hayır, bunları anlatıyorum ama kendimi alamıyorum, onun sağcı olduğunu iç sesim haykırıyor :) Olay bu noktalara gelmiş anlayacağınız. Sabahattin Ali'yi de aşkı, sefaleti perde yapıp ardında bunları açıklamaya zorlayan budur belki de. Sivri bir karakter olduğu aşikar.

    Bugünümüze bakalım biraz. Ünlü, aydın, entellektüel olarak adlandırdığımız ve takip ettiğimiz insanları irdeleyelim. Büyük ironilerin kol gezdiği bir hadisedir. Aslında esefle kınadığımız insanların ne yaptığına, ne yazdığına o kadar ilgili oluşumuzda yatat bu ironi. Şimdi soruyorum aydın nedir?

    Cevap: Aydın insan, bilimin yol göstericiliğini savunan, sorgulayan, insanların özgür ve bağımsız kimlik kazanmaları için çaba harcayan, düşünce derinliği olan, tutarlı davranan, alçak gönüllü ve insanlara saygılı kişidir. Bir anlamda "düşünce namusu ve dürüstlüğü" aydın insan olma niteliğinin ilk belirleyici unsurudur.

    Cevaba bakınca görüyorum ki, ülkemizde aydın diye tanımlayabileceğimiz belki birkaç kişi vardır. Şimdi isimlerini saysam muhakkak ki yukarıdaki tanıma uymayan özelliklerini bulabiliriz. Bu romanda en derin eleştiri, aydın (!) insanların çevresine empoze etmek istediği fikirleri aktarırken uyguladıkları yöntem. Fikirleri için gerekirse insanların kanı akabilir, zalimlik hüküm sürebilir, doğru ile yanlış yer değiştirebilir. Kimisi sağın neferi kimisi solun. Bu iki derin ayrımın ortasında kapana kısılmış insancıklar. Doğumuyla beraber anne babasının etkisiyle sahip olunan kimlik, daha sonra çevresiyle şekillenen kimliğin devamı ve finalde eğer düşünme yetisine, sorgulama becerisine sahipse kendi kimliği. Ölmez, kalmazsa tabii.

    Freud'a göre insanın ilk travması, artık yeme ihtiyacını kendi giderme zorunluluğuyla başlar. Sonraları bu travma kendi tuvalet ihtiyacını gidermesiyle devam eder. Bu dönemleri Fallik, Gizillik (Latent) , Ergenlik dönemleri takip eder. Neyse konumuz bu değil. Travmaların en derini kimliktir elbette. Bu saydığımız dönemler insanı belirler ancak asıl ana konu kimliğimizdir. Amin Malouf'un 'Ölümcül Kimlikler' kitabı bakış açınıza direkt etki edecek, farklı bir pencereden var olanı görmeye yardımcı olacaktır. Onu da okumanızı tavsiye ederim.

    Konudan konuya saptım ancak şunu belirtmek isterim: Birtakım insanların fikirleri için hammadde olmaktan vazgeçmeliyiz. Kendi fikir dünyamızı inşa edip, onun peşinde koşmalıyız. Mücadeleyi değerli kılan budur. Peyami Safa'nın sözü geldi şimdi aklıma: ''Aslolan aşk mücadelesi değil, mücadele aşkıdır'' diyordu Yalnızız kitabında. Mücadelemizi değerli kılan ona bizim ulaşmamız. Başkasının fikirleriyle yaşamak taklitten ötesine gidemeyecek, taklit ettiğimiz insanın aslını yaşatmaktan, yani sizi hammadde yapmaktan öteye götürmeyecektir. Başkasının fikri ancak bize ışık tutmalıdır, tamamen yüz çevirmemeliyiz elbette. Örnekleriyle de gördük ki topluluklar için sadece bir kelleden ibaretiz. Zamanı geldiğinde onu koltuğumuza almak, zamanı geldiğinde de yere atmak kaydıyla.

    Hüseyin Nihal Atsız'ın ''İçimizdeki Şeytanlar'' adlı yazısını bilmeyenler için okumak isteyene linkini bırakayım. Eğer tüm yukarıda anlatılanlardan bağımsız kitabı okumak isterseniz, bu yazıyı unutun ve iki gencin nasıl bir kapana kısılmışlık içerisinde bir mücadele verdiğine şahit olun. Sabahattin Ali'yi ölümsüz kılan romanlarıdır. Keyifli, güzel bir gün diliyorum.

    http://www.nihal-atsiz.com/...r-h-nihal-atsiz.html
  • A) Etimoloji ve Tanım. Sözlükte “boyun eğme, alçak gönüllülük, itaat, kulluk, tapma, tapınma” anlamlarına gelen ibâdet dinî bir terim olarak insanın Allah’a saygı, sevgi ve itaatini göstermek, O’nun hoşnutluğunu kazanmak niyetiyle ortaya koyduğu belirli tutum ve gerçekleştirdiği davranışlar için kullanıldığı gibi daha genel olarak aynı mahiyetteki düşünüş, duyuş ve sözleri de ifade eder; ancak kelimenin dinî içerikli belli ve düzenli davranış biçimleri için kullanımı daha yaygındır. İslâmî literatürde genellikle bu tür davranış biçimleri için ibadet, insanın, hayatını daima Allah’a karşı saygı ve itaat bilinci içinde sürdürmesi şeklindeki kulluk duyarlılığı için de ubûdiyyet ve ubûdet terimlerine yer verilmiştir. Bir tanıma göre ubûdiyyet “kulun Allah’ın yaptıklarından memnun olması”, ibadet ise “O’nun razı olacağı işleri yapması”dır (Lisânü’l-ʿArab, “ʿabd” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ʿabd” md.). Buna göre ibadette belirli davranış şekilleri öne çıkarken ubûdiyyette ahlâkî ve mânevî öz ağır basmaktadır. Bununla birlikte böyle bir özden yoksun olan davranışlar ibadet sayılmaz. Nitekim ibadetin bütün tanımlarında “taat, hudû‘, zül” kelimelerinin tekrar edildiği görülmektedir. Meselâ Fahreddin er-Râzî ibadeti “saygının en ileri derecesi” diye tanımlarken (Mefâtîḥu’l-ġayb, XIV, 159) İbn Kayyim el-Cevziyye, ibadet kavramının hem sevgi hem de itaat unsurlarını içerdiğini, bu özelliklerin ikisini birden taşımayan davranışların ibadet sayılamayacağını belirtir (Medâricü’s-sâlikîn, I, 58). Genellikle tasavvufî kaynaklarda yukarıdaki anlamıyla ubûdiyyete daha çok önem verilirken (meselâ bk. Kuşeyrî, II, 428-432) Râgıb el-İsfahânî ibadeti “alçak gönüllülüğün en ileri derecesi”, ubûdiyyeti ise “alçak gönüllülüğün dışa vurulması” şeklinde açıklamakta, dolayısıyla ibadeti ubûdiyyetten daha önemli görmektedir (el-Müfredât, “ʿabd” md.). Yine Râgıb el-İsfahânî ibadetin biri zorunlu, diğeri iradeye bağlı olmak üzere iki şeklinin bulunduğunu belirtir (a.g.e., “scd”, “ʿabd” md.leri). Evrendeki bütün varlıkların Allah’ın karşı konulamaz yasalarına boyun eğmiş bir halde işlevlerini sürdürmeleri zorunlu ibadet olup bazı âyetlerde bu ibadet söz konusu varlıkların “Allah’a secde etmesi” şeklinde ifade edilmiştir (meselâ bk. er-Ra‘d 13/15; el-Hac 22/18; er-Rahmân 55/6). İradeye bağlı ibadet ise akıl sahibi varlığın hür iradesiyle yapması istenen, bu sebeple de sorumluluğa, mükâfat veya cezaya konu olan kulluk şeklidir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde kulun Allah’a saygı ve itaatini ifade etmek üzere “nüsük, dua, hudû‘, huşû‘, anve, rükû, secde, kunût, tesbih, şükür” gibi kavramların da yer yer ibadetle aynı veya yakın anlamda kullanıldığı görülür. Nitekim sözlüklerde bu kelimelere de “boyun eğme, alçak gönüllülük” anlamı verilir ve bunlardan bazılarının ibadet anlamında kullanıldığı belirtilir (Lisânü’l-ʿArab, “nsk”, “dʿav”, “ḫḍʿa”, “ḫşʿa”, “ʿanv”, “rkʿa”, “scd”, “ḳnt”, “sbḥ”, “şkr” md.leri; Tâcü’l-ʿarûs, “nsk”, “dʿav”, “ḫḍʿa”, “ḫşʿa”, “ʿanv”, “rkʿa”, “scd”, “ḳnt”, “sbḥ”, “şkr” md.leri).

    İbadet çeşitli dinlerde ve dillerde farklı kavramlarla ifade edilmiş, değişik biçimlerde anlaşılıp uygulanmıştır. Hinduizm’in kutsal dili Sanskritçe’de “kutsamak, tâzim etmek” anlamındaki puja kelimesi ibadetleri, yani Brahmanlar tarafından tanımlanan mâbed ibadetlerini ve âyinleri belirtmek için kullanılır. Budizm’in kutsal Pali dilinde “din, doktrin, doğruluk, fazilet” anlamlarındaki dhamma kelimesi bütünüyle dini, dinî inanç ve fiilleri ifade eder. Ayrıca ibadetle ilgili uygulamalar için vandana kelimesi de kullanılır. Çin dinlerinde ibadete dair uygulamaları belirten en yaygın kelime “mânevî varlıklar, et, sağ el” anlamlarını taşıyan ve “bir parça eti sağ elle tutarak ruhlara sunmak” şeklinde yorumlanan chi kelimesidir. Konfüçyüsçülüğün kutsal kitaplarından Dinî Törenler Kitabı da “Li Chi” şeklinde bir terkiple adlandırılmıştır. Öte yandan chi kelimesinin “âyinlerde et veya kurban takdim etmek” anlamına geldiği de ileri sürülmektedir. Şintoizm’in kutsal dili olan Japonca’da ibadet kavramına karşılık olabilecek terim, “ilâhî varlıklara devamlı kulluk ve itaat anlayışıyla yaşamak” anlamındaki matsuru kelimesi olup bundan da anlaşılacağı üzere Şintoizm’de ibadet, mâbedde veya dışarıda ifa edilebilen ve günlük hayatta önemli rol oynayan bir olgudur.

    Yahudilik’te kulluk etmeyi, ibadetle ilgili dinî tutum ve davranışları belirtmek üzere İbrânîce’de “çalışmak, hizmet etmek” mânasına gelen ‘avd kökünden türemiş ‘avodah terimi kullanılmaktadır. ‘Avodah Elohim terkibi “Allah’a ibadet” anlamına gelmekte, ayrıca din kavramını da ifade etmektedir. Bu terim Ahd-i Atîk’te hem Rab Yahova’ya ibadeti (Çıkış, 3/13, 4/23; Malaki, 3/14; Eyub, 21/15), hem de Yahova’nın dışındaki varlıklara tapınmayı (Tesniye, 13/2) anlatmak üzere kullanılmıştır. Hıristiyanlık’ta kısmen ibadetle ilgili uygulamaları, daha çok da âyinleri ifade etmek için Batı dillerinde “umuma ait faaliyet” anlamına gelen Grekçe leitourgiadan türetilmiş liturgy (Fr. liturgie) kelimesi kullanılmaktadır. Hıristiyanlık’ta günlük, haftalık ve yıllık ibadetlerin yanında diğer âyinler, Latince sacramentumdan (and, yemin, bağ) türetilen ve “dinî âyin” mânasına gelen sacrament kelimesiyle karşılanmaktadır. Ayrıca “insanla Tanrı arasında gittikçe pekişen bağ” anlamındaki Latince re-ligare kelimesinden türetildiği kabul edilen ve günümüzde Batı dillerinde “din” anlamında kullanılan religion kelimesinin içerdiği anlam İnciller’de “Allah’ın yolu” tabiriyle karşılanır (Markos, 12/14). Bu tabir Helenistik dönemdeki Ahd-i Cedîd yazılarında din, ibadet, âyin ve insanın Tanrı’ya ve diğer insanlara karşı ödevlerini de ifade etmektedir.

    Her dinî kültürün kendi terminolojisinde ibadet fenomenini ifade etmek üzere seçtiği kelimelere ait anlamların ortak noktasının acziyet, sığınma, yüceltme, sevgi ve korku gibi duygularla bir tanrıya veya tabiat üstü varlıklara yönelmek, bu varlık veya varlıklara saygı ifadesi olmak üzere belli davranışları yerine getirmek olduğu söylenebilir. Dolayısıyla bu kelimeler insandaki, tanrı veya tabiat üstü varlıklara inanmak suretiyle iç dinamikleri harekete geçen ve çeşitli davranışlarla tezahür eden derunî ve evrensel bir fenomeni ifade etmektedir.

    İnsanlık tarihinde ibadetin yerini dinin kaynağı tartışmalarından bağımsız olarak ele almak mümkün değildir. Bu çerçevede Batı’da XVI. yüzyıldan itibaren ilkel kabilelerin, eski milletlerin, hatta tarih öncesi toplumlarının dinleri ve inançları üzerinde bazı tezler ileri sürülmüştür (bk. DİN). Pek çok antropolog ve dinler tarihi araştırmacısı, bütün dinî gelişmelerin başlangıcında görülen her şeye kādir bir yüce varlık inancının tarihî-kültürel değişmeler neticesinde daha sonraları politeizm, animizm, totemizm gibi terimlerle ifade edilen değişik inançlara dönüşmesine rağmen bu eski inancın izlerinin hâlâ mevcut olduğu tezini geliştirdi. Nitekim günümüzde Afrika, Asya, Güney ve Kuzey Amerika, Avustralya, Pasifik Okyanusu, Cava, Brezilya gibi yerlerde yaşayan ilkel kabilelerde bir yüce varlık, ulu tanrı veya yüksek ruh inancına rastlanmaktadır. İslâm dini de insanlığın ilk dininin tevhid inancına dayandığını, çok tanrılı dinlerin sonradan ortaya çıkmış sapmalar olduğunu kabul eder. İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. İlk insan aynı zamanda peygamberdir. Allah cinleri ve insanları kendisine kulluk etmeleri için yaratmış (ez-Zâriyât 51/56), kendisine nasıl kulluk edileceğini de insanların arasından seçip gönderdiği peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. İnsanlar tarihin seyri içinde çeşitli sebeplerle hak dinden uzaklaştıklarında Allah peygamberler göndermek suretiyle onları ya eski dinlerini doğru olarak yaşamaya veya yeni gönderdiği bir şeriata uymaya çağırmıştır. Hz. Âdem’den itibaren bütün insanlar, Allah tarafından gönderilen tevhid dininin esaslarını kavrayıp benimseyecek ve hayatlarını bu esaslara göre düzenleyecek seviyede zihnî, ruhî ve bedenî kapasiteye sahip kılınmıştır. Kur’an’da, yaratılıştan itibaren Allah’ın insanlara bildirdiği dinin tevhid (Hanîf) dini olduğu ve onların bu dini benimsemeye yatkın bir fıtratta yaratıldığı belirtilmiştir (er-Rûm 30/30).

    İnsanlar yüceltme, sevgi, sığınma, korku, acziyet, dünyevî menfaat elde etme, zarar ve sıkıntılardan kaçınma ve kurtuluşa erme gibi duygu ve etkenlerle başlangıçtan beri bir yüce varlığa veya çeşitli varlıklara inanmış ve inandıklarına uygun bazı söz ve davranışlarla kulluklarının gereğini yerine getirmiş yani ibadet edegelmiştir. Çünkü insan, diğer canlılarda bulunmayan pek çok yetenekle donatılmış olmasına rağmen yine de iç ve dış sebeplerle acziyet, sığınma ve yardım dileme duygularını devamlı hissetmiştir. Bu durum göz önünde bulundurularak ibadet, “Allah’a tapınma, Tanrı’ya doğru sevgi dolu bir gayret, Tanrı’dan uygun şeylerin istenmesi, Tanrı’nın teveccühünü kazanmak için yapılan eylem, Tanrı’ya tâzim ve saygı gösterme” gibi değişik şekillerde tanımlanmıştır.

    Yapılan araştırmalar, insanlığın dinî tecrübesinde en yaygın ibadet şeklinin bir yüce varlığa veya çeşitli varlıklara dünyevî veya uhrevî gayelerle dua edip yalvarmak olduğunu ortaya koymuştur. Duanın şekli, ferdin mensup olduğu dine göre istenildiği veya ihtiyaç hissedildiğinde tekrar edilen birkaç kelimeden ibaret olabildiği gibi, belirli zaman ve mekânlarla irtibatlandırılmış dinî âyinler tarzında genişlik ve yoğunluğa da sahip olabilmektedir. Gerek ilkel kabile dinlerinde gerekse semâvî olan ve olmayan gelişmiş dinlerde yüce Tanrı’ya tâzimi ve şükrü ifade etmek veya tanrıların gazabından kurtulmak için kurban ve takdime sunmak ibadetle ilgili uygulamaların en önemlilerinden birini oluşturmuştur. Kurban ve takdimelerle topluca icra edilmesi gereken âyinler mâbed ihtiyacını ortaya çıkarmış, bu şekilde mahallî şartlara ve dinlerin yapısına göre mimarileri değişen mâbedler yapılmıştır. Belirli ibadetler mâbede bağlı kılınmış ve bazı dinlerde mâbedde ibadet teşvik edilmiştir. Yılın belli ay veya günlerinde oruç tutulması veya bir kısım yiyeceklere karşı perhiz uygulanması, bazı mekânların ve bölgelerin kutsal sayılarak ziyaret edilmesi de dinî hayatı şekillendiren önemli ibadetler arasında yer almıştır.


    BİBLİYOGRAFYA
    Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “scd”, “ʿabd” md.leri.

    Lisânü’l-ʿArab, “ḫşʿa”, “ḫḍʿa”, “dʿav”, “rkʿa”, “scd”, “ʿabd”, “ʿanv”, “ḳnt”, “nsk” md.leri.

    et-Taʿrîfât, “ʿibâdet” md.

    Tâcü’l-ʿarûs, “ḫşʿa”, “ḫḍʿa”, “dʿav”, rkʿa”, “scd”, “ʿabd”, “ʿanv”, “ḳnt”, “nsk” md.leri.

    Kuşeyrî, er-Risâle, Kahire 1385/1966, II, 428-432.

    Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XIV, 159.

    İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, I, 58.

    Francis Brown v.dğr., A Hebrew and English Lexicon of the Old Testament, Oxford, ts., s. 712-713.

    Elmalılı, Hak Dini, I, 96-102.

    W. Schmidt, The Origin and Growth of Religion: Facts and Theories (trc. H. J. Rose), London 1935, s. 262-282.

    H.-J. Schoeps, An Intelligent Person’s Guide to the Religions of Mankind (trc. Richard – Clara Winston), London 1967, s. 20-28, 30-39.

    E. J. Sharpe, Understanding Religion, London 1983, s. 78-107.

    E. Durkheim, The Elementary Forms of Religious Life (trc. Karen E. Fields), New York 1995, s. 45-52, 68-70, 99-126, 276-299.

    Michel Revon, “Worship (Japanese)”, ERE, XII, 802-804.

    R. F. Johnston, “Worship (Chinese)”, a.e., XII, 759-762.

    D. Howard Smith, “Worship (China)”, A Dictionary of Comparative Religion (ed. S. G. F. Brandon), London 1970, s. 652-653.

    a.mlf., “Worship (Japan)”, a.e., s. 654.

    J. H. Miller, “Liturgi”, New Catholic Encyclopedia, Washington 1981, VII, 928-936.

    M. K. Hellwig, “Sacrament (Christian Sacraments)”, a.e., XII, 504-511.

    Bu bölüm ilk olarak 1999 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 19. cildinde, 233-235 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

    2/5
    Müellif:
    ABDURRAHMAN KÜÇÜK
    B) İslâm Öncesi Dinlerde İbadet. Günümüzde Afrika, Avustralya, Pasifik Okyanusu, Cava, Brezilya gibi yerlerde yaşamakta olan veya yakın zamanlara kadar yaşamış bulunan ilkel kabilelerde ibadet, tasavvur şekilleri kabileden kabileye farklılık göstermekle birlikte bir yüce tanrı veya ondan daha alt seviyede bulunan tanrılar ve yüksek ruhlardan oluşan varlıklara tapınma ihtiyacının ortaya çıkardığı, genellikle insanların ferdî tecrübelerine dayanan davranışları ifade etmektedir. Afrikalı ilkel kabilelerin çoğunun diğer ilâhî varlıkların ve ruhların üstünde bir yüce tanrıya da inandıkları görülmekte, bu yüce tanrı kabile insanı tarafından soyut bir güç olarak algılanmakta, çeşitli sıfatlarla nitelendirilmekte ve bunlara muhtelif şekillerde ibadet edilmektedir. Esasen genel olarak ilkel kabilelerin dinî anlayışları incelendiğinde bir fiilin, davranışın, âyinin yahut kültün ibadet olabilmesi için onun bir tanrı, tabiat üstü bir güç veya tanrılar için icra edilmiş olmasının gerekliliği tesbit edilmektedir.

    İlkel kabile dinleri her kabilenin kendine has özelliklerine göre yapılanmışsa da ibadetleri genelde ferdî veya cemaat halinde bir yüce varlığa dua etme, ona bazı hayvanları kurban olarak sunma, yiyecek ve başka şeyler takdim etme şeklinde cereyan etmektedir. Bununla birlikte dinî ve din dışı törenler de birbirinden ayrılmakta, meselâ büyü nitelikli olanlar gibi bazı ritüel uygulamalar ibadet mahiyetinde görülmemektedir. Evlilik merasimi, kabileye reis tayini vb. sosyal içerikli yerel kültlerle ilgili âyin ve törenlerin ibadetle ilişkisi ya çok azdır veya hiç yoktur.

    Söz konusu dinlerin belli kurucuları veya peygamberleri olmadığı gibi kutsal kitapları ve yazılı kaynakları da yoktur. Bu sebeple ibadetlerinde herhangi bir metin kullanılmamakta, dinî âyinlerde tekrar edilen ifadeler nesilden nesile sözlü olarak aktarılmaktadır. İlkel kabilelerde kötülüklerden korunmak, hayat, güç ve sağlık kazanmak ve dünyanın çeşitli nimetlerinden faydalanmak, yağmur yağdırmak, bol mahsul elde etmek vb. amaçlarla tanrı veya tanrılara dua etmek ibadetin en yaygın şeklidir. Bu kabilelerde yüce tanrı veya tabiat üstü varlıkla diğer tanrılar veya ruhların yanında ata ruhları da önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Batı Afrika’da ve Avustralya yerlilerinde atalar en güçlü ruhî varlıklar olarak görülmekte, bazı yerlerde tanrıya ve diğer ruhlara yapılandan farklı şekilde onlara da dua edilmektedir.

    İlkel kabilelerde yüce tanrı veya tanrıların yardımlarını elde etmek, gazaplarından korunmak veya günahlardan kurtulmak için icra edilen başlıca ibadetlerden biri de kurban takdimidir. Kabilelere göre değişen çeşitli kurban telakkilerine rastlanmakla birlikte genelde sebze, alkol ve hayvan olmak üzere üç farklı türden kurban sunulmaktadır. Afrikalı ilkel kabilelerin bir kısmına göre bazı tanrılar kanı sevmez; onlar için sadece suyu veya alkolü yere dökmek, mezbahta birkaç ceviz, bezelye veya fasulye sunmak kurban olarak kabul edilmektedir. Öte yandan tavuk kurbanının çok yaygın olduğu görülmekteyse de koyun, keçi, köpek ve önemli âyinlerde boğa gibi hayvanlar da kurban olarak sunulmaktadır. Ferdin ruhlarla ilişkisini devam ettirmek için günlük basit kurbanlar söz konusu olduğu gibi kuraklık vb. tabii âfetlerin meydana geldiği zamanlarda bütün aile veya klanın da katılımıyla koyun veya boğaların sunulduğu merasimler düzenlenmektedir. Bu merasimlerde bütün halk bir araya gelerek hayvanın kesilmesini seyretmekte, etinden yemekte, bu arada bir reis veya rahibin yönetiminde dua edilmektedir. Bazı Afrikalılar’ın büyük kayalıklarda veya coşkun nehirlerde ruhların bulunduğuna inandıkları ve inâyetlerini kazanmak yahut gazaplarından korunmak için onlara bazı şeyleri takdim ettikleri de görülmektedir. Doğu Afrika’da ölü kültü çok yaygın olup diğer ruhlara nisbetle onlara daha çok kurban sunulmaktadır.

    İlkel kabilelerde mâbed ve mezbah dinî hayat açısından önemli kurumlardır. Afrikalılar yüce tanrıyı her yerde hazır, güçlü ve sınırsız kabul ettikleri için onun bir mâbede sığdırılamayacağını düşünerek mâbed ve mezbahları diğer tanrıları için yapmışlardır. Mâbedler genellikle geometrik şekillerde olup büyük mâbedler bile ancak bir veya iki odalıdır. Tropikal bölgelerdeki mâbedler sadece rahiplerin girdiği kutsal bir mekânla diğer insanların bulunduğu avludan ibarettir. Köylerde ise mahallî “baş tanrı” için ayrılmış kutsal bir yer ve takdimelerin sunulduğu ağaç veya taştan inşa edilmiş mezbahlar bulunur. Bu kutsal mekânlar genellikle yabancılara kapalıdır.

    İbadet genellikle ferdî tecrübeye dayanmakla birlikte aile veya köy halkı da kabile reisinin yahut rahibin yönetiminde toplu âyinler icra eder. Afrika kabilelerinde bazı dua ve kurban âyinlerini kabile reisleri veya din adamları yönetmektedir. Pek çok ilâhî varlığa ait kültün hâkim olduğu Batı Afrika’da özel olarak eğitilmiş, âyin sırasında farklı elbise giyen rahipler mevcuttur. Atalar için takdim edilen kurban törenlerini ise genellikle köyün reisi veya yaşlısı yönetir. Bunun yanında çeşitli kabilelerde kâhinlik veya ilkel seviyede doktorluk yapan ve vecd halinde birtakım dinî tecrübeler yaşayan kişiler de bulunmaktadır. Sibirya ve Orta Asya’da yaşayan Moğol ve Türk kabilelerinde âyinleri yöneten, kötü ruhları kovmak suretiyle hastaları iyi eden ve gelecekten haber veren kamlar (şaman) vardır. Eskimolar arasında da çeşitli âyinleri yöneten şamanlar mevcuttur. Melanezyalı kabilelerde diğer varlıklar gibi bazı insanların da “mana” olarak ifade edilen güce sahip bulunduğuna inanılmaktadır. Polinezyalı kabilelerde de rahiplerin imtiyazlı bir konuma sahip olduğu bilinmektedir.

    İbadet vakitleri mahallî şartlara göre değişmekle birlikte genelde fertler, bir rahibe ihtiyaç duymadan her sabah kendilerinin veya ailelerinin özel kutsal mekânına girerek dua ederler. Önemli bir işe girişirken, vahşi hayvanlardan korunmak için ava çıkarken, güvenli bir şekilde geri dönmek için yolculuğa başlarken dua edilir, kurbanlar adanır. Kabile reisinin veya bir rahibin yönetiminde toplu olarak gerçekleştirilen âyinlerin çoğu tarımla yahut toplu yapılan işlerle ilgilidir. Tarlalar ziraata hazır olduğunda ürünün verimli olmasını sağlamak, kaza ve yılan sokmalarına karşı korunmak amacıyla dua edilir, âyinler yapılır. Bunların dışında kabilelerin kendilerine göre kutsal saydıkları günlerde, meselâ genç erkek ve kızların ergenlik çağına girdikten sonra toplumun yetişkin üyeleri arasına katılmaları sırasında dinî âyinler icra edilmektedir.

    Hindistan kökenli dinlerde ibadet genel olarak Sanskritçe “puja” kelimesiyle ifade edilir. Hinduizm’de ibadet, ferdin ve toplumun mutluluğu üzerinde etkili olduğu kabul edilen ve dinin tarihî seyrinde farklı fonksiyon ve isimlere sahip bulunan tanrılar için yapılmaktadır. Her Hindu, tenâsüh (samsara) sistemi bakımından önceki hayatının bir sonucu olarak içinde doğduğu kast sınıfına göre birtakım dinî görevlerle yükümlüdür. Dolayısıyla ferdin şimdiki hayatını öncekinin, gelecek hayatını da şimdikinin belirleyeceği şeklindeki sebep-sonuç prensibine dayalı bir ilâhî adalet (karma) fikriyle ruhun bir bedenden ötekine geçerek ölümden sonra tekrar önceki hayatının neticesine göre yeniden dünyaya geleceği şeklindeki tenâsüh anlayışı Hinduizm’de ibadetin akîdevî temelini oluşturur. Bu dinde ibadet ferdî olup ana hatlarıyla tanrılara dua etmek, kurban ve takdime sunmak, oruç tutmak ve kutsal yerleri ziyaret etmekten ibarettir. Çeşitli türleriyle yoga da bir ibadet şeklidir.

    Hinduizm’de dua etmeye, Vedalar’ı okumaya ve çalışmaya bir tür besmele olan “om” ile başlanır. İbadetten önce yıkanıp temizlenmek ve yiyecekleri sınırlayarak belli bir perhiz uygulamak suretiyle hazırlık yapılır. Kadınlar Vedalar’ın ve kutsal ilâhilerin okunduğu ibadetlere katılmazlar, onlar sadece ibadet kaplarını temizleyip yemek hazırlarlar. İbadetlerde 108 taneli tesbih kullanılır. Rahiplerin (brahman) omuzdan bele doğru doladıkları kutsal beyaz ipleri pamuktan, hükümdar sülâlesiyle savaşçılarınki kendirden, tüccar, esnaf ve çiftçi sınıfınınki ise yünden yapılmıştır.

    Kurban, yılın belirli dönemlerinde ve ferdin hayatındaki bazı yükümlülükleriyle ilgili olarak düzenli veya isteğe bağlı olarak ihtiyaç duyulduğunda sunulan kurban olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Doğum, evlilik ve cenaze kurbanları sadece evde icra edilir. Önceleri istisnaî durumlarda insan da kurban edilirken zamanla bu âdet ortadan kalkmış, yalnız boğa, koç, teke gibi hayvanlar kurban edilmeye başlanmıştır. Tanrılara ayrıca süt, pirinç, arpa, un ve bunlardan yapılan yiyeceklerle bahar bayramında soma bitkisinden hazırlanan soma kurbanı takdim edilmekte, senenin belli günlerinde ve bayramlarda yemek yememek veya bir şekilde perhiz yapmak suretiyle oruç tutulmaktadır.

    Himalaya’nın yüksek tepeleri, Brindaban ve Benâres şehirleri, sevap kazanmak için suyunda yıkanılan Ganj ve Jumna (Yamuna) nehirleri Hinduizm’de kutsal sayılır ve her yıl bu mekânlar hac amacıyla ziyaret edilir; mâbedler de ibadet niyetiyle ziyaret edilmektedir. Öldükten sonra vücudunun yakılması ve küllerinin Ganj nehrinin suyuna serpilmesi her dindar Hindu’nun isteğidir. Hindular’ın evlerinde, tanrılarının heykellerini koydukları ibadet için hazırlanmış kutsal köşe veya mekânlar bulunmaktadır. Hindular yıkayıp temizledikleri tanrının heykeli karşısında tefekküre dalar, takdime olarak heykelin önüne güzel kokulu ağaç, çiçek, yemek, meyve ve pirinç koyarlar; boynuna ipten gerdanlık takar, alnına güzel kokular sürer, tütsü koyar ve fenerler yakarak etrafında dolanırlar. Hindular’ın yaşadığı yerleşim merkezlerinde yanlarında kutsal yıkanmaya elverişli havuzların yer aldığı mâbedler bulunmaktadır. Hinduizm’de toplu ibadet dinî bir zorunluluk olmamasına rağmen mâbedlerde rahiplerin eşliğinde yapılan ibadet evdekilere nisbetle biraz daha gelişmiştir.

    Hinduizm’de ibadet, tanrılara birkaç çiçek takdim edilmesinden ibaret olan günlük uygulamalardan büyük bir katılımla kutlanan dinî bayramlara kadar farklı özelliklere sahip âyinleri içermektedir. Tanrı Krişna için kutlanan “holi” adlı ilkbahar ve tanrıça Lakşmi için kutlanan “divali” adlı sonbahar bayramı, yine ekim ayında tanrıça Kali için icra edilen on günlük bayram dışında tanrı Şiva ve tanrıça Saravasti için kutlanılan pek çok mahallî bayram vardır. Bu bayramlarda tanrı heykeli arabalarla çekilerek gezdirilir, ırmaklara götürülür ve törenle yıkanır. Öte yandan yeni doğan çocuğa ad verilmesi, çocukluktan ergenliğe geçiş, evlilik ve cenaze merasimleri de dinî muhtevalıdır. Bunların dışında dindar bir Hindu, gelecek hayatında daha alt kasta mensup olarak veya daha kötü şartlarda doğmamak ve en sonunda tanrı Brahman’da sonsuzluğa erişmek için zamana bağlı olmadan tanrılara kurban sunar, kutsal yerleri ve mâbedleri ziyaret eder, fakirleri doyurur, mukaddes sözleri zikreder ve zühde dayalı bir hayat yaşamaya çalışır.

    Milâttan önce VI. yüzyılda Siddhartha Gotama Buda tarafından Hindistan’da kurulan Budizm’de, ferdin hayatını önceki hayatında yaptıklarının belirleyeceği anlamını taşıyan karma inancı ve tenâsüh fikriyle doğrudan bağlantılı olarak kurtuluşa götüren yolun önemli bir parçası olan, merkezinde Buda’nın bulunduğu ibadet kavramı dua, oruç, kutsal yerleri ziyaret, zikir ve zühd hayatından oluşan faaliyetleri kapsamaktadır. Canlıları öldürmemek Buda’nın öğretilerinde önemli bir yer işgal ettiği için bu dinde kurban ibadetine rastlanmamaktadır. İbadet esas itibariyle ferdî olmakla birlikte mâbedlerde topluca icra edildiği de görülür. Kurtuluşa (Nirvana) Buda’nın “sekiz dilimli yol”u ile ulaşılabilir. Bu sekiz ilke insanı ahlâk, hikmet ve zihnin meditasyonu açısından kurtuluşa taşıyan yollardır. Sekiz dilimli yolun tam anlamıyla uygulanabilmesi için hiçbir canlıyı öldürmemek, hırsızlık yapmamak, duyuları yanlış tarafa yöneltmemek, yalan söylememek ve içki-uyuşturucu kullanmamak şeklinde sıralanan beş emir yerine getirilmelidir. Buda zamanında sadece yukarıdaki temel öğretiler söz konusu iken daha sonra onun heykellerinin konulduğu mâbedler, ondan kalan eşyanın muhafaza edildiği kutsal mekânlar ve ilk şeklini onun zamanındaki gezici keşiş ve yardım toplayıcılardan alan manastırlar ortaya çıkmıştır. Budizm’in Theravada ve Mahayana adlı iki büyük mezhebiyle aynı dinin bünyesindeki çeşitli akımların ibadet anlayış ve uygulamalarında farklılıklar mevcuttur.

    Budizm’de rahipler sınıfı dahil olmak üzere herkes “üçlü cevher” (Budist âmentüsü), “dört kutsal temel gerçek”, “sekiz dilimli yol” ve “beş emir”e bağlıdır. İbadetle ilgili diğer uygulamalar arasında dua önemli bir yere sahiptir. Theravada Budistleri ibadetlerini kanonik Pali diliyle yaparlar. Dua edenler ellerini yüzleri hizasında birbirine kavuşturur, eğilerek diz çöker ve secdeye kapanırlar. Buda’nın adını zikreder ve Budist âmentüsünü üç defa tekrarlar. Bunu kutsal Pali metinlerinin bazı kısımlarının okunması takip eder. İbadetin ileri safhalarında erkekler ve kadınlar elleri üzerinde yere kapanarak yüzlerini yere sürerler. Mâbedlerde ise ferdî olarak Buda’nın heykeline tâzimde bulunulur, ona çiçek ve tütsü sunulur, ateş veya mum yakılır. Budistler Buda heykelinin önünde diz çöker, ellerini birleştirilmiş olarak yüz hizasında tutar, bazan da secdeye kapanırlar. Mâbedlerde toplu âyinler icra edilmez, ancak az da olsa toplu ibadetler için kullanılan büyük mâbedler vardır. Buralarda Buda için hazırlanmış kutsal metinlerden parçalar okunarak tâzimler toplu halde yapılır. Kutsal günlerde ileri gelen bir din adamı Budizm’in öğretileri, ahlâkî ve mânevî emirleri konusunda vaaz verir.

    Genellikle mâbedlerin çevresinde inşa edilen manastırların düzenli ibadet zamanları vardır. Ayda iki defa, aybaşı ve ayın on dördüncü günleri oruç günüdür. Bu günlerde bir araya gelen keşişler günahlarını itiraf ettikleri törenler düzenlerler. Rahipler âyin esnasında kutsal metinleri okurken orada bulunan halktan kişiler de yere kapanır. Budizm’de çeşitli kutsal ziyaret mekânlarının yanında Buda’nın heykelleri, yine onun Seylan’da Kandy’de bulunan Kutsal Diş Tapınağı’ndaki dişi, Burma’da Rangoon’da Shwe Dagon Mâbedi’ndeki saçı ve Gaya’daki Bodhi (Bo) ağacı da kutsal kabul edilmektedir. Buda’nın hayatında önemli gelişmelere sahne olan tarihler de bir tür ibadet anlayışıyla kutlanmaktadır.

    Mahayana Budizmi’nde yeni bazı öğreti ve ibadet objeleri farklı bir ibadet anlayışının gelişmesine yol açmıştır. Theravada mezhebine göre sekiz dilimli yol ve Buda’nın ilgili öğretilerini takip ederek kurtuluşa ermek esas iken Mahayana mezhebinde ferdin kurtuluşa erip Buda haline gelmesi anlamında Bodisatva ideali geliştirilmiş, bununla aynı zamanda diğer insanların kurtuluşu da hedeflenmiştir. Bu mezhebin daha sonra gelişen bir başka önemli doktrini de kurtuluşun amellerle değil imanla mümkün olduğu inancıdır. Aynı mezhepteki cennet fikri de önemli bir doktriner farklılık oluşturmaktadır. Kişi Nirvana’ya ulaşmanın öncesinde idarecisi Buda Amitabha (sonsuz aydınlığın Budası) olan cennete girebilir. Cennete girmek Amitabha’ya iman ve dua etmekle mümkündür. Mahayana mezhebine bağlı Budistler Buda, Bodisatva ve Amitabha’ya sıkıntılardan kurtulmak, inâyetlerini kazanmak ve cennete girebilmek için günde birçok defa dua eder ve onların adlarını anarlar. Zikir esnasında 108 taneli tesbih kullanılır. Dua ederken iki el bir araya getirildiğinde tesbih iki eli birden sarar; böylece dua edenin Buda’nın elini kendi elleri arasına aldığına inanılır. Tibet, Çin ve Japonya’da evlerde Buda veya Amitabha heykellerinin bulunduğu dua için ayrılan köşeler vardır. Heykeller ipeklerle bezenir, etrafı çiçek ve tütsülerle süslenir. Buralarda aile fertleri günde üç defa dua eder, kutsal metinler okurlar.

    Mahayana Budizmi’nde de rahip ve keşişlerin günlük âyinler düzenlediği mâbedler vardır. Halk bu âyinlerin çok az bir kısmına özel bir festival düzenlenmesi, aileden birinin hastalanması veya ölmesi durumunda iştirak eder. Tibet ve Nepal’de insanlar mâbedlerde heykellerin önünde tâzimle eğilir, diz çöker, dua ederler. Japonya’daki Budist fırkalarında büyük katılımlı cemaatlerle ibadet yapılır. Rahiplerin okuduğu ilâhilerle devam eden âyinin doruk noktasında perde açılarak heykellerin ve takdimelerin konulduğu mezbah bütün ihtişamı ve altın parıltılarıyla ortaya çıkar. Budizm’de bu ibadetlerin dışında cenaze merasimleri de yapılır.

    Jainizm’de yaratıcı bir tanrı anlayışı olmamasına rağmen mâbedlerde ruh göçünden kurtulan ve yeniden doğma çemberinden sıyrılmanın yollarını gösteren Jina (Cina) ve Tirtankaralar’a ait heykellerin insanların hırstan uzaklaşmaları, tekrar dünyaya gelme zahmetinden kurtulmaları ve nihaî kurtuluşa ermeleri için yol gösterici olduklarına inanılmakta, bu sebeple Cina ve Tirtankaralar’a ibadet edilmektedir. Jainizm’de ibadetin hedefi, ruhu doğumla ölüm arasında cereyan eden bağdan kurtararak ebedî saadete erdirmektir. Jainizm’de kurtuluş imanın üç cevheriyle mümkündür: Doğru bilgi, doğru iman ve doğru davranış. Herkesin sıkıca uyması gereken esaslar içinde öldürmemek, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, mümkün olduğu kadar cinsî münasebetten kaçınmak ve en az maddî imkânlarla yetinmeyi bilmek şeklinde sıralanan beş prensip çok önemlidir. Dindar Jainistler gün doğmadan önce kalkar ve 108’lik tesbihleriyle Cina ve Tirtankaralar’dan yardım diler, dua ederler; bitiştirilmiş elleriyle doğu, kuzey, batı ve güneye eğilerek bu yakarışı tekrarlarlar. Svetambara (beyaz giyinenler mezhebi) Jainistleri mâbedde sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa ibadet ederler. İbadetin özünü Tirtankara heykelinin yıkanması, önünde secdeye kapanıp dua edilmesi oluşturur. Svetambaralar, heykellere ve mâbed âyinlerine gösterdikleri saygıyı Hindu Brahmanları’na da gösterirler. Hatta akşam ibadetlerinde yalnız bu rahipler mukaddes mekâna girebilir, en büyük Tirtankara heykelinin önündeki lamba ve tütsü çubuklarını yakabilir. Digambara Jainistleri’nde de ibadete hazırlık ve mâbed kuralları Svetambaralar’a genelde benzemekle birlikte Digambaralar’da ibadeti Hindu rahipler değil Jainist rahipler yönetir. Svetambaralar’dakinin aksine Digambaralar’da kadınların mâbede girmesi yasaktır. Her iki mezhebin ibadetinde mânevî ibadet olarak tanımlanan kısım oldukça önemli olup ibadetin esasını teşkil etmektedir. Günlük ibadetlerin dışında Jainistler, takvimlerine göre yılın son mevsimi olan kutsal Pajjusana’da dinî festival icra eder ve bu sırada sekiz gün veya daha fazla bir süre oruç tutarlar. Ayrıca Hindular’ın tanrıça Lakşmi için kutladıkları divali bayramını Mahavira’nın kurtuluşa erişi anısına Jainistler de kutlar. Bunun dışında Jainistler’in ağır şartlar ve hükümler taşıyan kırk günlük oruç ibadetleri vardır. Jainistler, bazı ilâhların tecelli ettiğine inandıkları özel mekânları kutsal sayarak ziyaret ederler.

    Sih dininde tek Tanrı inancına dayanan ibadet, özünü Guru Nanak’ın öğretilerinden alan Adi Granth adlı kutsal kitapla şekillenmiş olup bir kimsenin fiillerinin gelecek hayatını doğrudan etkileyeceği şeklindeki karma ve tenâsüh anlayışlarıyla yakından ilgilidir. Sih dininde ibadete yönelik uygulamalar evde ve mâbedde dua etmek, Adi Granth’tan pasajlar okumak ve Amritsar Altın Mâbedi’ni ziyaret etmekten ibarettir. Sihler, evlerinde kutsal kitapları için ayırdıkları özel bir odanın veya evin bir köşesinde sabah, akşam ve gece yatarken ibadet ederler. Hazırlık olarak bir tür temizlik yaptıktan sonra sabah duasına Nanak’ın ilâhisiyle (Japji Sahib) başlarlar; ailevî bir görev olarak da Adi Granth’tan bazı kısımları birlikte okurlar. Gurdvara olarak adlandırılan mâbedlerde ibadet cemaat halinde sabah ve akşam vakitlerinde yapılır; ibadetin ilk safhasını Adi Granth’ın okunmak için özel mekânından çıkarılması teşkil eder. İbadet edecek kişi mâbedin etrafında döner, ellerini birleştirerek Adi Granth’ın önünde eğilir ve dua eder. Adi Granth’ın açılmasının ardından bir tür müzik icra edilir, rahipler tarafından cemaate vaaz verilir, kutsal metinlerden pasajlar okunur, helva türü bir tatlı olan “komünyon” dağıtılır. Sihler, XVI. yüzyılda V. Guru Arjun zamanında yapımı tamamlanan ve Tanrı’nın evi (Darbar Sahib) olarak kabul edilen Amritsar Altın Mâbedi’ni ziyaret ederler. Mezhepler arasında ibadet uygulamaları bakımından bazı farklılıklar bulunmaktadır.

    Çince’de ibadeti ifade etmek için kullanılan kelimeler arasında “chi” (mânevî varlıklar, et, sağ el) en yaygın olanıdır. Kelime üç anlamı da dikkate alınıp terim olarak “bir parça eti sağ elle tutup ruhlara sunmak” şeklinde yorumlanmaktadır. Çin’in dinî kültürünün inanç ve ibadete yönelik esaslarını korumakla birlikte daha çok ferdî ve içtimaî mutluluğun gerçekleştirilmesini amaçlayan Konfüçyüs’ün öğretileri temelde ahlâkî karakteri ağır basan bir sistem oluşturur. Konfüçyüsçülük’te ibadet ve ahlâk anlayışı Çin geleneğinden gelen tanrı ve bir tür âhiret inancı üzerine temellendirilmiştir. İbadet, ruhanî varlıkları memnun etmek yanında insanların dünyevî menfaatlerini sağlamayı da amaçlamaktadır. Konfüçyüsçülüğün ibadetle ilgili uygulamaları Çin geleneğinde mevcut olan atalara saygı, Konfüçyüs’ün Tien şeklinde adlandırdığı yüce tanrı ve diğer ruhanî varlıklara tapınmak, onlara dua etmek ve kutsal varlıklara kurban takdiminden ibarettir. Ancak söz konusu din ibadet konusunda ritüellerin uygulanışını yeterli görmemekte, bunların ahlâkî ve derunî boyutu üzerinde de önemle durmaktadır. Konfüçyüsçülük’te ibadet ve dinî âyinlerdeki en önemli şey saygıdır. Beş Klasik (Wou King) ve Dört Kitap (Se Chou) olmak üzere iki koleksiyondan oluşan kutsal metinlerden ilkine ait olan Dinî Törenler Kitabı (Li Chi), “Her zaman her şeyde saygı olsun” ifadesiyle başlar, Tanrı’nın dinsiz ve saygısız kişiden desteğini çekeceğini, insanın âyinlerde sadece saygılı değil aynı zamanda samimi olması gerektiğini bildirir. Konfüçyüsçülük, dua ve kurbanlar için saygı ve samimiyetten sonra sadelik ve vakarı aramıştır.

    Tao’nun yaratıcı ve yaşatıcı prensip olduğu inancına dayanan, ayrıca pomteist ve mistik bir mahiyet taşıyan Taoizm’de ruhun ölümsüzlüğü ve dünyada iyi bir hayat sürenlerin Tao ile beraber olacağı inancı, ibadetin ve bu dinin kurucusu Laotzu’nun ahlâkî öğretilerine uymanın hedefini teşkil etmektedir. Taoizm’in ahlâkî alanda Konfüçyüsçülük’ten, dinî uygulamalarda da Budizm’den etkilendiği bilinmektedir. Bu etkileşimden sonra Taoizm’de yeni bir yorumlama ve yapılanmaya gidilmiş, bu çerçevede manastır hayatı ve rahiplik müessesesi benimsenmiş, Budizm’den bazı dinî uygulamalar alınmış, zaman içinde bazı tanrılara tapılmaya başlanmış ve onlar için mâbedler yapılmıştır. Yüce tanrı kabul edilen Shang-Tı günümüzde Taoizm’in ibadet edilen tanrısı haline gelmiştir.

    Politeist bir din olup “tanrıların yolu” anlamındaki Şinto kelimesiyle Şintoizm diye anılan Japon dininde ibadetler daha çok hastalık, kuraklık, deprem gibi dünyevî sıkıntı ve âfetlerden kurtulmak ve iyilikleri elde etmek amacına yönelik görünmektedir. Şintoizm’de ibadet şekilleri dua, kurban, çeşitli yiyeceklerin tanrılara sunulması, oruç ve kutsal mekân ziyaretinden ibarettir. İbadetler mâbedlerde icra edildiği gibi “tanrı rafı” (Kami-dana) olarak adlandırılan özel bir mekâna yönelerek evlerde de yapılabilmektedir. Kişi önce elini ve yüzünü yıkayıp ağzını çalkalamak suretiyle bir tür hazırlık yaptıktan sonra ellerini birbirine çırpıp diz üstü çöker ve başını öne eğerek dua eder. Mâbedlere girecek olanlar da ibadete hazırlık mahiyetinde bir temizlik yapmalıdır. Bazı özel durumlarda bir tür gusül de yapılmaktadır. Tapınağa girildikten sonra dua salonu önünde eğilip çeşitli hayvanlardan veya yiyeceklerden takdimeler sunulur, el çırparak tanrının dikkati çekilir ve dua edilir. Dualar ferdî olarak yapılabileceği gibi rahiplerin yönettiği dua âyinlerine katılmak da mümkündür. İse’de Güneş Tanrıçası Amaterasu’nun tapınağının bulunduğu en büyük kült yerini ziyaret etmek ve Amaterasu’nun doğuşunu izlemek Şintoistler için kutsaldır. Evlenme merasimleri Şinto tapınaklarına bitişik evlenme salonlarında gerçekleştirilmekte, cenaze işlerini Budist rahipler yerine getirmektedir. Japonlar’ın, dinî hayatlarında Hıristiyanlık gibi bazı farklı dinlerin öğretilerini uyguladıklarını, Şintoizm ve Budizm’in birbirinden etkileşimleri yanında başka dinlerin de onların hayatına tesir ettiğini görmek mümkündür. Şintoistler tanrıyı çağırmak, onun önünde hizmette bulunmak anlamındaki Matcuri bayramından önce üç gün oruç tutarlar. Ayrıca mahsulleri koruma, hasat için tanrıya şükretme gibi dinî bayramlarla birlikte çeşitli bölgelerde yerel festivaller de yapılmaktadır.

    Müslümanların İran’ı fethetmeleri sonucunda VIII. yüzyıldan itibaren Hindistan’a göç eden İranlı Mecûsîler’in inanç sistemi olan Parsîlik’te dua etme, takdime ve kurban sunma, mâbeddeki âyinlere katılma gibi değişik ibadet şekilleri vardır. Rahipler sınıfı dışındakiler için ibadetin vakti ve günü yoktur. Dindar bir Parsî her gün, “Ey mutlak güç sahibi, yardımıma yetiş! Ben tanrının bir ibadetçisiyim. Ben tanrıya ibadet eden bir Zerdüşt’üm. Zerdüşt’ün dinini övmeyi ve ona inanmayı kabul ediyorum” şeklindeki “âmentü”yü okur, ellerini ve ayaklarını yıkar, mâbede girmeden önce ayakkabılarını çıkarır, günahlarının bağışlanmasını dileyerek içeriye girer. Mâbedde rahip aracılığıyla kutsal ateşin külleri alınır. Kutsal metinlerden bazı parçalar okunarak dua edilir ve kutsal ateşe sırt çevrilmeden geriye doğru gidilerek kapıdan çıkılır. Mâbeddeki ibadet ferdîdir. Rahipler, Tanrı’nın azametini temsil eden mâbeddeki ateşin devamlı yanmasını sağlar, günde beş defa ateşin temizliğini koruma âyini yapar, Avesta’dan bazı kısımları okurlar. Ateş, güneş ışınlarından ve insan nefesinden korunacak şekilde muhafaza edilir. İyiyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilecek yaşa geldiklerinde erkek ve kız çocukları “naujote” adı verilen bir törenin dinî öğretilerinden sorumlu hale gelirler. Parsîler, ateş ve toprağın kutsallığına ve kirletilmemeleri gerektiğine inandıkları için ölülerini “dakhma” olarak adlandırılan üstü açık “sükûnet kuleleri”ne koyarlar. Ferdî dua ve mâbed ziyareti ötesinde bir yükümlülüğü olmayan rahipler sınıfı dışındaki Parsîler’in iyi düşünce, iyi söz ve iyi amel sahibi olmaya gayret etmeleri gerekmektedir.

    Eski Türk dininde düzenli günlük ibadetlerin ve ibadethânelerin bulunduğuna dair açık bilgi yoktur. Ancak Çin kaynakları, Fuyunse diye adlandırdıkları bir tapınak veya ibadethânenin Türkler’de mevcut olduğunu bildirmektedir. Eski Türkler’de ecdat mağaraları, mukaddes dağlar ve yersular, hakanın otağı ve obalar, âbidevî mezarlar, ev veya Türk çadırı önemli dinî merasimlerin icra edildiği mekânlar olmuştur. Eski Türkler’in dinî âyin ve törenleri, belirli zamanlarda veya tesadüfî olaylar dolayısıyla yapılanlar olmak üzere ikiye ayrılabilir. Her yıl mevsim değişiklikleriyle ilgili olarak ilkbahar, yaz ve sonbaharda düzenli biçimde yapılan dinî törenlerin yanında kötü ruhlara karşı, adak hayvanını salıverme veya yağmur yağdırma gibi olaylar sebebiyle yapılan törenler de vardır. Bunların dışında günlük, haftalık veya aylık olmak üzere periyodik ibadetlerin bulunup bulunmadığı bilinmemekte, ancak başı açıp yüzü ve elleri göğe kaldırıp tanrıya dua edildiği, şarka dönüp diz çökerek ebedî tanrıya tapınıldığı nakledilmektedir. Geleneksel Türk dininde ayrıca “saçı” adı verilen sanguların, “yalama” denilen ve ağaçlara yahut şaman davuluna bez veya paçavra bağlanmasından ibaret olan uygulamanın, nihayet kurbanın büyük yeri vardır. Bir tür kansız kurban olan saçının yanında kanlı hayvan kurbanı en eski ibadet usulü olup en önemli kurban at kurbanıdır. Kurban âyinini baba, başkan veya hakan icra eder. Türkler’de özellikle resmî büyük âyinlerin başkanlığını veya yöneticiliğini hakan yapmaktaydı. Kamlar ise bazı özel durumlarda ruhların uzmanı olarak devreye girmektedirler. Âyin sırasında kam göklere çıkmayı temsil eder, özel ilâhiler söyler, ruhları ve ataları çağırır, sihirli davulunu çalarak göğe yükselip inmeyi temsil ederdi.

    Yahudilik’te ibadet anlayışının, Hz. Mûsâ’nın aracılığıyla Rab Yahova ile İsrâiloğulları arasında, Yahova’nın sözünü dinlemeleri ve ahdini tutmaları durumunda O’nun da İsrâiloğulları’nı seçkin ve mukaddes millet kılacağı şeklindeki ahid üzerine temellendirilmesi gerekmektedir (Çıkış, 19, 20). Yahudilik’te ibadet, dünya hayatının Rab Yahova’nın iradesine göre düzenlenmesi ve kulun fiillerinden sorumlu tutulacağı bir âhiret inancı ile anlam kazanmaktadır.

    Yahudiler, antik dönemden itibaren Ortadoğu’nun devamlı değişen siyasî dengeleri sebebiyle yaşadıkları uzun sürgün ve göç dönemlerine rağmen dinî geleneklerini büyük oranda muhafaza etmekle birlikte dinî uygulamalarında bulundukları coğrafyayla da ilgili olarak bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Yahudilik’te ibadet amacıyla yapılan uygulamaları dua, oruç, hac ve bir tür zekât olarak sıralamak mümkündür. Dualardan bazıları Ârâmîce olsa da ibadet dili İbrânîce’dir. Mişna’ya göre diğer dillerde de dua etmek mümkündür. Nitekim Helenik diaspora döneminde Grekçe dua yapıldığı olmuştur. Ancak XIX. yüzyıldan sonra ibadet dilinde İbrânîce’nin kullanılması fikrine sadık kalınmaya gayret edilmiştir. Yahudilik’te kulluğu ve ibadetle ilgili uygulamaları ifade etmek için İbrânîce ‘avd (çalışmak, hizmet etmek) kökünden masdar olan ‘avodah kelimesi kullanılmaktadır. Kelime bu anlamıyla Ahd-i Atîk’te pek çok defa tekrar edilmiştir (meselâ bk. Çıkış, 3/12, 4/23; Malaki, 3/14; Eyub, 21/15). Yahudi kutsal kitabı Tanah’ta, geleneksel ibadetlerin büyük ölçüde mâbeddeki kurban ve takdimelere hasredildiği görülmektedir. Tanah’ta mâbedde icra edilen ibadetlerde okunacak dualara dair pek çok örnek mevcuttur. Mâbede bağlı olmayan ibadet ise Bâbil esaretinden sonra ortaya çıkmıştır. Süleyman Mâbedi’nin yıkılmasının ardından yahudiler ibadetlerini sinagoglarda icra etmeye başladılar.
  • 108 syf.
    ·2 günde·10/10
    Birbirinden bağımsız 32 kısacık öykülerden oluşan Barış Bıçakçı’nın 2006 ‘da ilk kez yayınlanan roman tadında hayatın içinden, hepimizden birilerini anlattığı ,dimağımda hoş bir tat, yüzümde tatlı bir tebessüm bırakmış kitap..

    Benim elimdeki 9. baskısı,2015 yılına tarihlenmiş ve 1 k da kayıtlı olmayan bir baskı,naptık hemen kütüphanecilere bildirdik eklemeleri için...

    Diğer tüm kitaplarında olduğu gibi anlatım dili yalın,tüm sıradanlığına rağmen insan hikayelerini müthiş gözlem gücü ve yaşanmışlıklarının yardımıyla anlattığı, Ankara’nın caddeleri, sokakları, parkları gibi gitme görme isteği uyandıran şehir motifi ile bezenmiş bir kitap..

    Barış Bıçakçı benden bir gömlek büyük ama o kadar aşinayım ki anlattığı öykülerdeki insanların dinlediği walkman’e, dersaneye giden öğrencilere,sandıklı mobilya aksesuarlı kanepelere, içinde çerçeveli fotoğraf konulmuş , işlemeli cam bardak takımları sergilenen büfelere şehir belediye otobüslerine, ‘99 Gölcük depremine, alt kattakinin balkonuna düşen genç kız çamaşırlarına ...

    Barış Bıçakçı öykülerini anlatırken abartmıyor,trajik sonlara yer vermiyor ,öykünün kahramanının gölgesi gibi yüzündeki 24.kasın dahi anlamını çözümleyerek biz okuyuculara güçlü bir anlatımla sunuyor.

    Nedense Barış Bıçakçı, öykülerindeki sıradan insanları anlatım biçimiyle bana bizi koruyan olduğuna inandığımız, çocukluktan tüm hücrelerimize öğrenilmişlik olarak sinmiş KİRAMEN KATİBİN(yazıcı melekler) melekleri rolü üstlenmiş bir yazar..

    Öykülerdeki insanların hem iç sesi hem de onu gözleyen..

    İncelememin bundan sonraki kısmında kitaptan alıntılar ve bana hissettirip düşündürdüklerine yer vereceğim.

    1.alıntı sayfa 25
    ŞEHİR REHBERİ
    “ Ama işte düştür bunlar ve belediye otobüsleri tıklım tıklımdır.Zor bela bindikleri otobüslerde itiş kakış eve dönerken , nefeslerinin sayılı olduğunu düşünür, Allah’tan korkarlar.Akşam eve girer girmezde perdelerin kapalı olup olmadığını denetleyip gereksiz yanan lambaları söndürürler.”

    Bu satırları okurken çarpıldım desem yeridir.Hani Uyumsuz diye bir film vardı insanların zihinleri bir şekilde yönetiliyor herkes aynı davranışları sergileyerek itaat ana fikirli bir düzen içinde ilerliyorlardı..Bu satırlarda anlatılan şehir diye gördüğümüz yığınlar ve kitleler de öyle değil mi?

    Yaşamak bu değil ve bu insanlar gerçekten böyle göründüklerini algılayabilseler, değiştiremeyecekleri birçok şey için zihinleri kanamaya başlar bir de üstüne nefes almak refleks bir hareket olmasa oracıkta anında son verirlerdi yaşamak diye adlandırılan bu saçmalığa!!!!İnziva hayat yaşayan, doğaya kaçan, ferrarisini satan bilgelerin kendine gerçekleştirdikleri yolculuk nevinden bir kurtuluş okuyan zihinlerin kurtuluş reçetesi olarak ilk aklına getirdiği..Evet sen de öylesin!!!

    2.alıntı sayfa 35
    ŞEHİR REHBERİ
    “Günümüzden yaklaşık bin altıyüz yıl önce ,bir Roma imparatorunun şehrimizi ziyaret etmesi vesilesiyle dikilen sütunun üzerinde bugün bir leylek yuvası var.O sütunu görünce insan ister istemez bazı yapılara bin yıl sonra üzerine leyleklerin yuva yapacağı beton yığınları gözüyle bakıyor.”

    Sen Petersburg’a beyaz geceleri yaşamaya nir doğa olayını yaşamaya gidersin yüzlerce yıllık katedral mimarisinde yapılmış masalsı bir şehir içinde gezersin..

    Venedik’e gidersin gondollara biner şehrin caddelerinin arasından akan deniz suyu üstünde süzülürsün pencerelerdeki çiçeklere içerlerden sızan ışıkları yansıtan orda bir yerde hayat var duygusu veren değişik tasarımdaki lambalara bakarsın..

    Manhattan bölgesine gidersin bir ada üzerindeki yemyeşil parkta ayakkabılarını çıkartıp dolaşır devasa gökdelelenlerin arasında büyülenmiş modernliği ve teknolojiyi dibine kadar hissederek gezersin..

    İyide nedir ya Türkiye’deki şehirlerdeki üstüste konserve gibi insanların yaşadığı çirkin görünümlü apartmanlar, avm saçmalıkları, hele ki üst köprülerin karmaşık görüntüsü, sokaklardaki konteynerların biçimleri,elektrik telleri gerili silindir gri direkler zaten sıradansın 80 milyonun içinde kıçını da yırtsan bir hiçsin estetiksiz şehirlerimize rağmen tik tak ilerleyen masa üstü saati gibi yaşar gibi yapmaya kurulmuşuz..
    (İçim daraldı burda bi parça beyaz çikolata damağıma yapıştırmaya ihtiyacım var (: )

    3.alıntı sayfa 42
    BALKON TEMİZLİĞİ
    “Oğlan çaresizlik içinde hemşireye bakıyor , omuzlarını ovalayarak kızı ısıtmaya çalışıyordu.Karnına, karnına dokunmaya korkuyordu. Hemşire elindeki kabı lavaboya boşaltırken , ‘Önce her haltı yerler, sonra da zırlarlar !’ diye söylenmişti.Hemen çıkmak gitmek istemişti oğlan.”

    Bu alıntıda iki öğrencinin kürtaj yaptırma vakası işlenmiş.
    Kendime dair bir yaşantımı ister istemez anımsadım.
    Türkiye gibi modernlik ve geleneksellik arafında kalmış memleketlerde evlilik denen gayet kutsal olan bir kurum u tayin amaçlı kullanmak durumunda kalmıştım.Bunun için yasaların öngördüğü kadına yeniden evlenebilmesi için bir iddet yani bekleme süresi öngörülmüş.Benim o süreyi tamamlamama şimdi yalan olmasın sayılı günler kalmış lakin tayin zamanını geçiriyorum beklersem. Yerlerdeki hayatımın toparlanması için bian önce müdahele edilmesi gereken günlerdeyim ve iddet süresini kaldırmak için dava açtım bunun bir kadına kendini ne kadar kötü hissettiren uygulamalarla dolu bir süreç olduğunu o anları kendime unutturmaya çalışarak bir süre mücadele ettiğimi burada bildirmek isterim.
    Kadın doğumcu servisine gönderiliyorsunuz iddet süresini doldurmadınız ve herhangi bir sebepten yeniden evlenmek durumundasınız.Sizin rahminizin içine bakıyorlar gayet teknik aletlerle bir adam sizi hamile bırakmış mı tohumlarını içinize bırakmış mı(bu kısmı hiç anlamış değilim hâla,sperm denen organizma vücutta ne kadar canlı kalabilir ki ,biten evliliğiniz ve kabus günleriniz yakanızı bırakmaz rahminize kadar iz var mı diye kontrol edilirsiniz sanırsam varsa bir gebelik doğacaksa eğer çocuğun nesebi belli olsun diye)
    Ben o cihazın sinyallerinden kurtuldum hemşire ünvanlı insanlıktan nasibini almamış kadın müsveddesi ( bir de kadın olacak ha)hiç yüzüme bakmadan - Derdin neydi ki acelen neydiki bekliyeydin iddetinin dolmasını!! dedi tam olarak böyle dedi.Tüm hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti derler ya ahlakçılık balyozundan bir fiske payıma uygun görülen darbeyi yiyerek bir süre allak bullak oldum.Ne yalan söyleyim orda olmama sebep doğrudan ya da dolaylı ilgili herkesin yedi ceddinden girip en galiz küfürleri savurarak herkeşleri parumak eyledim:))))

    Bu sağlık sektöründeki memurlarımız kendilerine verilen yetki ile ağızlarını ileri geri yayabilecekleri hakkı kendilerinde görüp kalbinizin sıkışmasına sebep olarak hakkınıza giriyorlar.Umurlarında mı sanmam.Boşuna şu türküler yapılmamış doktorlar da ne bilir ciğerin acısını..Öyle ama kabul edin Sağlık sektöründeki insanlar fazla insana maruz kalmaktan duyarlılıklarını yitiriyorlar.Bence durum bu.Bana kalırsa her şeyin müsebbibi bozulan ekonomi ve yönetim..
    Bugün alt tarafı üniversitede kıçı kırık bir güvenlik görevlisisin bir öğün yemek daha azalmasın diyen üç kuruş harçlığa talim eden öğrenciye acımasızca savurduğun coplar ın sebebi ne kendine bi gel seni ne o hale getirdi,ne bitirdi tahammülünü senin..

    Pardon bunun bir inceleme olduğunu unutup fazlasıyla coşmuş olabilirim:)

    4.alıntı sayfa 106
    EVE DÖNERKEN
    “Kadın çantadan çıkardığı küçük bir kutuyu titreyen elleriyle açtı,içindekileri kucağına yaydı.Otobüsteki herkes soluğunu tutmuş kadını izliyordu.Çok çaresiz görünüyordu.”

    Bu alıntıda trafik duruyor belediye otobüsündeki bir kadın fenalaşıyor herkes ilacını çıkarıp içecek diye beklerken kadın,otobüs içinde saçlarını boyamaya başlıyor, bir yandan ağlıyor bir yandan saçlarını boyuyor ,otobüsteki bir adam ona boyayı iyice saçlarına boca ederek yardım ediyor,kadın küll lazım diyor sigara içenlerden küllerini biriktirmelerini istiyor kül ile bulaşan boyaları çıkaracak, tüm otobüs el birliği ile yeter ki kadın sakinleşsin diye saç boyama şeklinde tezahür eden yersiz davranışa katılıyor,kimse söylenmiyor izliyor ve yardım ediyorlar.

    Şimdi bir düşünün günümüz şehir insanlarında böyle bir tahammülün kıymık kadar miktarı kaldı mı?
    Öf öff ne felsefik çıkarımlar ne psikolojik tahliller döner herkes sabah kuşağındaki programlardan edindiği ruh ve beden sağlık bilgileri ile birbirleriyle tahlil yarışına girerler.Ben olsam size hiç abartmıyorum gider kadına yardım ederim,arka tarafları görememiştir iyi sürememiştir o boyayı ben tamamlardım..Sıradan hayatlarımızı renklendiren böylesi bir kahkaha attıracak absürt olaya bir daha berde denk gelicem.Sanırım benim kadının bu yersiz davranışına bozmadan katılma davranışı sergileyecek olma sebebim de bebekken geçirdiğim havaleden kalan esrimeden ileri geliyor:)))

    İşte böyle bir öykü ancak Barış Bıçakçı kitabında karşınıza çıkar size çın çın kahkahalar attırır okurken..

    Burası benim profilim inceleme adı altında ne yazıyorsam beni bağlar kimseyi de bağlamaz..

    Son söz olarak Barış Bıçakçı okuyun efendim,okumakla da kalmayın okutun ,bu sinirlerimizi altüst eden tahammül tüketen toplumca buhran geçirdiğimiz günlere kısacık tebessümlü molalar vermiş olursunuz...

    Keyifli okumalar