• 111 syf.
    ·6 günde·8/10
    Bu kitabı 4-5 sene önce okumuştum, kitaba dair hatırladığım bir kaç şey dışında pek bir incelemem olmayacak.
    1- Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
    2- Herkesin ipiyle kuyuya inme...
    Bu kitaptan anladığım, hatıratım da kalanlar bunlar..
  • 520 syf.
    Birinci vazifen,

    Bu kitabı oku! Oku ki tarihine yön veren bu muhteşem, insanüstü dehaya sahip insanı daha iyi tanı.

    İkinci vazifen,

    Bu kitabı okuttur. Okut ki sayende birçok Vatansever daha doğru kararlar verebilsin bu Adam gibi Adam için. Peki kim bu ADAM? Elbette MUSTAFA KEMAL ATATÜRK...


    O'nun hakkında bir sürü şey yazıldı, çizildi. Öyle ki hangisi doğru hangisi yanlış ayırt edemez olduk. Ama şunu belirteyim ki Yılmaz Özdil bütün doğrularıyla, yanlışlarıyla Atatürk ile ilgili bilgileri bize sunmuş bu kitapta. Kitaba geçmeden bi tanıyalım bakalım Yılmaz Özdil kimmiş?

    Yazara dair;

    Atatürk'ü sevdiğine inandığım (inandığım diyorum çünkü kimsenin kalbini bilemem) bu; yazar, gazeteci, araştırmacı bende çoook büyük bir tesir bıraktı bu kitabıyla. Okuduğum ilk kitabıydı Mustafa Kemal ve son olmayacak inşallah. Lakin sitedeki okunma sayısına baktığımda çook şaşırdım çünkü diğer kitapları 200, 300 gibi rakamlarla okunmuş sitede ve bu sayıyı hak etmediğine inandığım bir yazar. Kitabı basmadan önce '10 yıllık araştırmalarımın sonucu.' dediği bu kitapta gerçekten de büyüüük bir çaba var diye düşünüyorum. Okumadan önce alışkanlığımdan dolayı hemmen sitedeki incelemelere baktım ve bazı okur arkadaşlarımın beğendiğini bazı okur arkadaşlarımın da beğenmediğini okudum. Neden beğenmediniz sorusuna verilen ilk cevap şu: Kaynakça belirtmemiş yazar!!! Arkadaşlar ben, biz tarihçi değiliz. Ama bu ülkede birçok tarihçimiz var ve şunu söylemek istiyorum ki; eğer bu kitap yalanlarla dolu olsaydı tarihçilerin uyarmasıyla bu kitabın basımı durdurulurdu. Ayriyeten, yazarımız olduğunu belirttiği şeylerin, kişilerin nerede, ne halde olduğundan tutun da mezar yerine (kabristanına kadar) belirtmiş. Bu yüzden ben gerçekten bir araştırma yapıldığını düşünüyorum ve tekrar belirtiyorum; Tarihçiler bile geçer not veriyorlar bu kitaba:)

    Sherlock, bu kitabı bu kadar övdün, beğendin. Hani puanı nerede? diye soranlar olacak. Hemmen cevabımı veriyorum: Sitede verilen en yüksek puan 10. Ama ben de bu kitabın 10 değil de 10\100, 10\1000 hatta 10\1000000000000000....... Benim vereceğim puan bu ve sitedeki en yüksek puanın 10 olmasından dolayı bu sayıyı az buluyorum ve bundan dolayı puanlamıyorum. Yılmaz Özdil bundan itibaren ömrüm yettiğince okuyacağım bir yazar olarak yerini almış durumda. Kendisini tebrik eder, başarılarının devamını dilerim...


    KİTABA VE MUSTAFA KEMAL'E DAİR...

    Yazarını bu kadar övmüşken kitabı da övelim bari:) Öncelikle kitabı okurken sıkılmadım. Hatta sıkılmak şöyle dursun, yer yer sevindim. Yer yer ağladım. (evet kabul ediyorum ağladım. eşek kadar oldum hala ATAM için ağlarım) Spoi vermeden kitapla ilgili bilgilendirme yapacağım. Hem okumak isteyip de bir türlü okuyamayan hem de okumayı düşünmekle düşünmemek arasında ince bir çizgide kalan okur arkadaşlarım için bir bilgilendirme olur. Haydi başlayalım...


    Öncelikle kitaba başlamadan önce şöyle bir düşüncem vardı; Kesin Atatürk 1881 de doğdu. Annesi Zübeyde, babası Ali Rıza idi. diye başlayacağını düşündüm. Çünkü okuduğum her Atatürk kitabının giriş cümlesi böyleydi. Ama kitabı elime aldım, bir de ne göreyim? Atatürk ün doğum gününü söylüyor. Annesinin kişiliğiyle ilgili bilgi veriyor. Babasının daha önce hiiiç görmediğim bir fotoğrafı bile var!!! (Daha önce okuduğum incelemelerin hiçbirinde fotoğraflarla desteklendiğini belirten olmamıştı. Fotoğraflarla destekli bir kitap olduğunu belirteyim buradan) O anda anladım bu kitabı çook seveceğimi. Okumaya devam ettim ve şunu gördüm; Atatürk ü hem kişilik özelliğiyle (neleri sever, kimlerle arkadaş, nasıl oturur, nasıl kalkar, ne içer, nasıl içer, nasıl şakalar yapar...) hem de askeri özelliğiyle ele almış. Hatta ve hatta askerde çekilen fotoğraflarını kimin nasıl çektiğini bile anlatıyor yazarımız. Bu durumda benden artı aldı yazarımız.

    Atatürk ün karısı kim desem inanın 10 kişiden 3 ü ya bilir ya bilmez. Bu kitapta ise karısından tutun da kimlerle gezmiş tozmuş, kimlerle çay, kahve içmiş, her şeyin detayı var. (Karısının ismini vermeyeceğim. Çünkü hem spoi vermek istemiyorum hem de yazarın emeğine yazık olur düşüncesindeyim. Öğrenmek isteyenlerin kitabı okumasını tavsiye ederim. Ama epub değil de normal kitabını alıp kütüphanenize koymanız hem bir Türk olarak gerekli hem de bilgilenmek açısından çook olumlu sonuçlar doğuracağını düşünüyorum)

    Atatürk' ün kitaplara ne kadar düşkün olduğundan bahsediyor ki hepimiz bunu biliyoruz-biliyoruz değil mi?:))) Ama bu kitapta hangi eserleri özellikle sevdiğini hatta hangi kitapların altını çizdiğini bile öğreniyoruz. (Ben de bir kenara not aldım beğendiği kitapları ve onları 'MUTLAKA OKUYACAKLARIM' a ekledim bile) Yazara saygısızlık olmasın diye eserleri paylaşmayacağım buradan.


    Hangi marka kıyafetleri giyer, hangi rengi sever, ayağı kaç numara, Atatürkle ilgili doğru bilinen yanlışlar neler... Hepsi kitabımızda mevcut.

    Sherlock ağladığın ve güldüğün kısımlar neler? Hemmen onlara geçiyorum:

    Atamızın ölümü beni hep ağlatmıştır. Burada da ağlattı. Bir de şöyle bir huyu varmış kendisinin; sevdiği insanların cenazelerine, mezarlarına gitmezmiş. Bir gün en iyi arkadaşlarından biri kendisinden önce ölüyor. Cenazesine gitmiyor tabii. Bir gün apar topar şoförüne beni kabristana götür diyor. Gittiğinde ise kabirdeki arkadaşına tek cümle söylüyor: -Neden beni bırakıp gittin? İşte orada gözyaşlarım sel oldu...

    Komik şeyler de var tabii. Atamız arkadaşlarına, misafirlerine çook düşkünmüş. Bir gün gelen bir arkadaşı yemek yedikten sonra karnını tutuyor ve karnının ağrıdığını söylüyor. Sen misin bunu söyleyen? Apar topar hastaneye götürüyor arkadaşını. Hastaneyi ayağa kaldırıyor. Çabuuk yetişiiin! Apandisti patladı sanırım. Ülser de olmuş olabilir. Hemmen doktor getirin! Doktorlar zar zor yatıştırıyorlar Atamızı. Sonuç; çok yemek yediği için karnı ağrımış:))))))


    Bunları kitapla ilgili bende uyandıran hisleri sizde de uyandırmak için bilgi maksatlı verdim. Kitapla ve yazarla ilgili düşüncelerim bunlar. Benim düşüncem herkesin bu kitabı okuması. Okumaya başlayın zaten seveceğinize eminim. Ön yargılı olmayalım lütfen bu kitaba karşı. Yazar da kitap da harika. Şişirilmiş olduğunu düşünmüyorum. Çookça okunmayı hak eden bir eser. İncelemem aslında incelemeden çok bu tabuyu yıkmak için yazılan bilgilendirme metnidir. Umarım her okuyan arkadaşın aklına sevgi tohumu ekebilmişimdir. Metnimi Atamızın yaptığı kapak bir cevapla bitirmek istiyorum. Bolca okumalarımız olsun:)

    Sarhoş olan bir konuğu ( Abdülhak Hamit) sarhoş haliyle karısı için uygunsuz bir laf eder. Mustafa Kemal kendini zor tutuyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Lafını düzeltmesi için duymamış gibi yaptı, 'ne buyurdunuz beyefendi?' dedi.
    Abdülhak Hamit iyice saçmaladı.
    'Bana beyefendi demeyiniz lütfen, sadece adam deyiniz' dedi.
    Mustafa Kemal kestirdi attı.
    -İşte onu diyemediğim için beyefendi diyorum ya!!!!!(Sayfa 234-235)
  • Okumakta... Sonuna kadar okumakta fayda var...

    Kadınların içindeki küçük kız...!

    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. “Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir” diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
    Alaycı bir ses tonuyla:

    Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
    – Hayır çikolata parası lazım!

    Bülent’in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
    – Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
    – Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
    – Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
    – Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
    – Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
    – O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent’in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. “Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu” diye düşündü.

    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent’in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
    – Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
    – Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
    – Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
    – Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
    – Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
    – Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
    – Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
    – Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
    – Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
    – Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
    – Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
    – Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
    – Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
    – Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
    – Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
    – Küçük kızı severek.
    – Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
    – Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin
    .
    – Nasıl yani ?
    – Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
    – Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır “babacığım beni ne kadar seviyorsun?” diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda “Baba güzel olmuş muyum?” diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. “Harikasın prenses gibi olmuşsun” demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona “bebeğim” diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. “Bebeğim bana bir çay yapar mısın?” dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz…

    - Hiç kavga etmezmisiniz siz?

    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

    - Haklısın da ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

    Adam ayağa kalktı.
    – Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur…

    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
    – Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. smile ifade simgesi
    İnci hiç konuşmadı.
    – Sorsana “niye” diye.
    İnci kızgın kızgın:
    – Niye? diye sordu.
    – Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı….

    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. “bak senin sevdiğin meyveleri aldım” Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın….

    - Özür dilerim seni kırdığım için.
    Sonra Bülent yere diz çöktü.
    – Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
    – Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
    – Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
    Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
    Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü…
  • Avukat: Kesin olarak kim söyleyebilir bu çocukların beş yıl sonra, on yıl sonra ne durumda, ne düşüncede olacaklarını? Savcıya Ördek Ali hikayesini hatırlatırım. Bir defa da ben anlatayım, belki faydası olur. Dedi ve Ördek Ali hikayesini anlattı: -Bir Ördek Ali varmış, Ördek denmesine çok kızarmış. Bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı: «Bugün hava bulutlu» demiş. Bunun üzerine Ördek Ali: «Vay, sen bana ördek dedin!» diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. Arkadaşı: «Yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana Ali!» dediyse de, Ali: «Yok, demiş, bana sen ördek dedin, söyle neye dedin?». Arkadaşı bu sefer: «Peki, nerden anladın ördek dediğimi?» diye sorunca, Ali: «Nerden anlayacağım, hava bulutlu, dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. Sen bana ördek dedin.» Avukat, şöyle bağladı hikayeyi: -Bu çocuklar okulu bitirecekler, kıtalara dağılacaklar, orada teşkilat kuracaklar, orduda komünizmi yayacaklar, sonra silaha sarılacaklar, hükümeti devirecekler, idareyi ele alacaklar. Savcının iddiası bu. Bu iddiasıyle savcı, Ördek Ali'ye benzemiyor mu?
  • 312 syf.
    ·6/10
    Gerçekten şu son okuduğum kitaplarda yaşadığım durum şaka gibi. İlk iki yüz sayfa insanı deli edip eziyet eden yazarlar, son yüz sayfa kitabı muhteşem bir duruma sokuyorlar ve siz ‘e şimdi ne oldu?’ diye kalıyorsunuz. Son yüz sayfa daha yeni olduğu için kitabı seviyormuş gibi hissediyorsunuz ama ilk iki yüz sayfayı da göz ardı etmek gerçekten zor oluyor yani.

    Ama ben yine de hafiften göz ardı ediyorum çünkü son yüz sayfalar gerçekten çok güzeldi. O ki iki yüze gelene kadar bu kitabın incelemesinin başında benim için kocaman bir ‘BERBATTI’ yazısı düşlüyordum ama sevgili Emily Baar bunu yazmaktan beni alıkoydu.

    İlk iki yüz sayfanın eziyet olmasının nedeni tamamen karakterlerdi. Kitabın arkasını okuduğumda Flora onu öpüp bazı hatıralarını hatırladığı ve çocuğu bulabilmek için onun peşinden gitmeye karar verdiğinde, çocuğun çok tatlı biri olacağını düşünmüştüm. Çünkü Flora ileriye dönük amnezi hastasıydı, yani on yaşına kadar olan bazı şeyleri hatırlıyor ama on yaşından on yedi yaşına kadar olan şeyleri birkaç saatte bir unutuyordu.

    Ama kitabın daha ilk başlarında Flora gidip dünyadaki en yakın ve tek arkadaşı olan Paige’in daha yeni ayrıldığı erkek arkadaşını öptüğünde, bu kitabı sevmeyeceğime karar vermiştim çoktan. Bu saatten itibaren Flora’dan da pek haz etmiyordum.

    Flora Drake ile öpüştükten sonra (Drake, Paige’in erkek arkadaşı) sebebini bilmediği bir şekilde onu öptüğünü unutmaz, her daim aklındadır. Ve Drake’e aşık olmaya başladığını hisseder. Ancak bir sorun vardır, Drake eğitim için dünya’nın öbür ucuna, Kuzey Kutup Bölgesindeki Svalbard’a gitmiştir.

    Bu nedenle Drake ile e-postalaşmaya başlarlar. Bu noktada Drake’ten tiksinmeye başladım diyebilirim. Yazdığı şeyler iğrençti çünkü. Gerçekten iğrençti. Çok sinirliyim hala. Tatlı çocuk beklerken çocuk şerefsizin teki çıktı ya… Tüm beklentiler çöpe gitti yani. Neyse, devam ediyorum.. Tabii bu süreç içerisinde Paige Flora olan arkadaşlığını gayet haklı bir nedenle sonlandırmıştır. Ve Flora’nın ailesi ağabeyi Jacob hastalandığı için istemeye istemeye Flora’yı Paige’in onunla kalacağını bilerek bırakıp Fransa’ya ağabeyinin yanına gittiklerinde ve Drake e-posta yoluyla Flora’ya, ‘Bu ilişki buradan yürümez, burada olsaydın her şey farklı olurdu’ dediğinde Flora ne yapar?

    Hadi, çok zor değil.

    Svalbard’a gider…

    Eğer Drake uğruna gidilecek biri olsaydı hiç sorun olmazdı. Ama Drake gibi bir gerizekalı için ta oraya gitmek, beni çok sinirlendirdi. Flora böyle bir salağı sevdiği için ona öyle öfkelendim ki, dayanılmazdı. Ki Flora Drake’ten adres bile almamıştı, sürpriz olsun diye. Flora’nın ileriye dönük amnezi hastası olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

    Neyse bu oraya gittiğinde, her yerde Drake’i aramaya başlıyor. Adres bile bilmeden, insanlara sanki Drake kayıpmış gibi fotoğraflarını göstererek… En sonunda bir kafe de, kafenin sahibi adam onu gördüğünü söylüyor ve Flora doğru yerde olduğunu anlıyor.

    Sonra kaldığı otelde Agi adında bir kızla arkadaş oluyor ve Flora’nın orada tanıştığı herkes başlarda onu normal sanmasına rağmen daha sonra ondan bir takım gariplikler olduğunu fark etmeye başlıyor.

    İlki, Flora’nın bir şeyleri unutmamak için kollarına yazdığı yazılar. İkincisi Flora’nın çantasını kafe de unuttuğunda sokakta birden çıldırıp ağlamaya başlaması. Bir noktadan sonra aynı insanlar onun sürekli bu hallerini gördüğünde onun sorununu anlıyorlar. Daha doğrusu Flora çıldırdığı bir anda ambulansı aramaması için Agi’ye defterini okutuyor ve Agi de kafenin sahibi vs diğer insanlara söylüyor durumu. Ve hep birlikte gerizekalı Drake’in peşine düşüyorlar.

    Buralar kitabın güzelleşmeye başladığı yerler çünkü Flora’nın Kuzey Kutbundaki maceraları, orada tanıştığı insanlar o kadar tatlı ve güzel ki, insan özenmeden edemiyor. Flora’nın hastalığı hepsini birbirine bağlıyor ve o küçücük yerde insanlar belki de hayatlarındaki en garip macerayı yaşıyorlar. Asla unutamayacakları bir şey.

    En sonunda Flora Drake’i buluyor. Heyecanlısınız. Her şeye rağmen bende heyecanlıyım. Ama tabii Drake gibi bir şerefsiz ne yapıyor, kapıyı Flora’nın suratına kapatıyor. Allahtan kız arkadaşı (evet, bir kız arkadaşta edinmiş çoktan) Flora’yı içeriye alıyor ve o evde yaşananlar şeyleri şöyle özetleyebilirim:

    Fantastik bir kitap okudunuz ve en sonunda hepsinin aslında karakterin komadayken gördüğü şeyler falan olduğunu öğrendiniz. Aynen böyle bir şey yaşanıyor ve siz yine şok geçiriyorsunuz.

    Kitap böyleydi. Son yüz sayfa gerçekten güzeldi çünkü bir süre Flora bile yaşadığı maceralara o kadar çok kendini kaptırıyordu ki, Drake’in dayanılmaz varlığını unutuyordunuz. Oradaki Kış güneşi’ne, foklara, kutup ayılarına kendinizi kaptırıyordunuz. Son yüz sayfada ‘bir sahilde Drake ile öpüştüm. Bana siyah bir taş verdi’ yazısını okumuyordunuz. Şaka yapmıyorum bunu iki yüz sayfanın her sayfasında en az bir kere olmak üzere okudum.

    Hatta Toby (kafenin sahibi), Flora Drake tarafından hüsrana uğratılınca ona buraya kadar Drake’i bulmak için değil, aslında kendini bulmak için geldiğini ve onun cesur birisi olduğunu söylemişti ki, bence de öyleydi.

    Birçoğumuz bu haldeyken bile bilmediğimiz bir yere korkarak gidiyorken o, yaşını bile kendine her gün hatırlatması gerektiği halde sırf bir çocuk ona bir şeyi hatırlattı diye onca yolu gitmeyi göze aldı. Ama bana kalırsa da, bu sadece bir bahaneydi.

    Flora, cesur ol. Yola çıkarken de çıkmadan önce de elinde hep bu yazılıydı ve o bundan hep güç aldı ve bu çok güzeldi.

    (Burayı yazdıktan sonra aniden elektrikler gitti ve belgeyi kaydetmemiştim ama neyse ki otomatik kaydetmeye almış… mutluluktan ağlayarak devam ediyorum..)

    Her maceranın bir sonu vardır ve Floranın ki de babasının onu almak için Fransa’dan oraya gitmesiyle son buluyor. Flora eve geri dönüyor ama herkes annesinin onu yeniden ilaçlara boğacağını ve ona zarar gelmemesi için her şeyi yapacağını biliyor. Ölüm döşeğinde olan abisi Jacob da biliyor ve bu yüzden ölmeden önce Flora’nın özgürce yaşayabilmesi için Paige ile bir plan yapıyor. Paige, yaşanan olaylardan dolayı Flora’yı affetmiş, pisliğin biri varsa o da Drake. Burada herkes sonunda hemfikir.

    Ve Paige, Flora geri döndüğünde onun elinden tutuyor ve Jacob’un planını uygulamaya başlıyorlar.

    Hikaye burada bitiyor. Jacob’un sonunda her şeyi açıklayan mektubu gerçekten çok güzeldi. Birçok merakınızı giderir nitelikteydi.

    Kitabın sonu gerçekten çok karmaşıktı ama kötü mana da değil. İyi mana da. Her şey iç içe girdi sanıyordunuz ama aslında çözülüyordu.

    Bana sorarsanız, ben sevdim ama tavsiye etme noktasında okumasanız da olur sanırım. İki yüz sayfa kolay göz ardı edilemiyor her şeye rağmen…

    Kitapla ilgili tek temennim, umarım Flora elindeki Flora, cesur ol dövmesini sildirmez.

    Evet, kitap boyunca eline bunu hangi sebeple yazdığını merak etmiştim ve nasıl bu kadar uzun süre silinmeden kaldığına da ve Jacob mektupta hikayesini anlattığında merakım gitti ve bu gözüme daha güzel gözüktü.

    O zaman… hepimiz cesur olalım.
  •             Gözlerimi açıyorum, düşüncelerime o kadar dalmışım ki önümde uzanan mavi sonsuzluğun kıyıya vuran seslerini ancak o zaman hatırladım. Karşı kıyıda süren yaşamı izliyorum bir süre, mesafe uzak olsa da dağın eteğindeki yolda giden arabaların farları ve yolun sonunda kendine yer bulmuş kasabadaki tüm ışıklar rahatça seçilebiliyor. Büyük şehrin kalabalığından ve telaşından soyutlanmış bir kasaba, hiç acelesi yok.

                Biraz arkamdan bir araba motorunun susma sesi geliyor, garip bir şekilde çalışırken duymadığım arabayı durduğunda fark ediyorum. Sanıyorum beni düşüncelerimden çekip çıkartan da bu olmuştu. Nemden dolayı sürekli ıslak bankta otururken hep o geceyi düşünüyorum. Nasıl oldu da olaylar böyle gelişti diyorum, bir senedir her akşam gelip bu banka oturup kendime aynı soruyu soruyorum. Tam bunları düşünürken yeniden başlıyorum o geceye gözümün önünde.

                Üniversite bittikten sonra memleketime, evime döneli henüz birkaç ay olmuş, yüksek lisans yapmayı düşündüğüm için yazı boş geçirmeyip sınav çalışıyorum. Yine uzun saatlerdir gömülüp kaldığım testlerden kurtulmam, masamın köşesinde duran telefonumun titremesiyle gerçekleşiyor. Liseden bir arkadaşım arıyor, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onunla, özlediğimi hissediyorum. Sahi döneli iki ay olmasına rağmen neden aramadım ben onu?

    – Nerelerdesin yahu? Hani bitiyordu bu sene okul? Dönmedin mi hala?

                Telefonu açtığım gibi soru yağmuruna tutulduğumdan ne diyeceğimi kestiremiyorum. Zaten çocukluğumdan beri hep nefret etmişimdir bu yanımdan, heyecanlandığım ya da ne diyeceğimi bilemediğimde hep susuyorum, aklıma hiçbir kelime gelmez oluyor.

    – Yeni geldim henüz, iki veya üç gün oldu ancak yerleşebiliyorum eve. Annem, babam özlemişler beni, onlarla biraz vakit geçirdikten sonra arayacaktım seni.

                Yalan söylemek istemesem de mecbur kalıyorum, yoksa bozulup tavır alacak, uğraşmak istemiyorum.

    – Selam söyle sizinkilere, hoca, sen yokken neler oldu neler bilsen. 1 saat içinde, bizim lisenin yanındaki ormanda.

                Sonra kapatıyor telefonu. Oldum olası ikimizde telefonda konuşmayı çok sevmeyiz, aynı şekilde mesajlaşmayı da. Yüz yüzeyken oturur eğlenir, saatlerce sıkılmadan muhabbet ederiz ama telefonda olmuyor işte. O yüzden üniversite zamanında sürekli yaptığımız gibi yine yaz tatiline bırakmışız yaşanan olayları anlatmayı.

                Bu kadar garip konuşması meraklandırıyor, hızlıca duşa girip çıkıyorum evden. Anneme gece gelmezsem merak etmemesini söylüyorum, babam televizyon izliyor, el sallıyorum geçerken ama habere öyle bir dalmış ki görmüyor. İçimden mi geldi bilmiyorum, öpmeyi ve öpülmeyi çok sevmesem de çıkmadan öpüyorum annemi o akşam, hayırdır inşallah diyor. Bilmiyorum ki diyorum içimden geldi, haydi hoşça kal diyorum, annemi ve babamı daha sonra bir daha görmüyorum.

                Evimizle lisemizin arası beş kilometre filan, minibüslerin hepsi dolu geçiyor, geç kalmamak için bir taksiye biniyorum. Taksiciye adresi verip, camdan dışarıyı izlemeye başlıyorum. Ne kadar da özlemişim buraları, her köşede bir anım var gibi geliyor. Hafif sis var o akşam, şoför havadan sudan konuşmaya çalışıyor, içimden cevap veriyorum ama dışarı vuramıyorum. Çocukluğumdan gelen başka bir özelliğim bu da. Bir şey düşünürken kopuyorum dünyadan, o an orda olmuyorum sanki. O da cevap alamayınca radyoyu açıyor, müziğin sesine mırıltıyla eşlik ederken birden yavaşlatıyor arabayı.

    – Geldik delikanlı, burada mı yoksa arkada mı indireyim?

                Birden irkiliyorum, etrafıma bakıyorum, bizim okulun pencereleri, sadece üçüncü katta bir ışık yanıyor. Nasıl fark etmedim geldiğimizi diye düşünürken birisi kolumdan dürtüyor.

    – İniyor musun yoksa arkaya mı çekeyim, cevap versene kardeşim.

    – Arkaya abi.

                O kadar usulca ve derinden söylüyorum ki adam arabayı okulun arka tarafındaki çıkmaz sokağa çekerken bir şeyler homurdanıyor. Göz ucuyla taksimetreye bakıyorum, 17,35 yazıyor. 20 lira verip iniyorum arabadan. Taksi geri geri giderken sağ tarafımda kalan ormanı farların ışığı sayesinde görebiliyorum ama araba uzaklaştıkça ağaçlar karanlığa gömülmeye başlıyor.

               


                Sağıma soluma bakıyorum, kimse yok. Henüz gelmemiş, huylu huyundan vazgeçmez işte, ne zaman vaktinde geldin ki zaten? Sol cebime gidiyor elim, sağ elini kullanan bir insan olsam da alışkanlıktan olsa gerek hep solumda taşıyorum telefonumu. Tuş açma kilidine basıyorum, saat 22.46, gözüm pile takılıyor. Kırmızı yanıp sönüyor, derse kaptırıp pili doldurmayı unutmuşum. Kapanmadan aramak için hızlıca son aramalara girip en son aranan numarayı tekrar arıyorum. Bir kez çalma sesi gelip kesiliyor, kulağımdan indiriyorum telefonu, ekrana bakıyorum, siyah. Tuş kilidine tıklıyorum değişen bir şey yok.

                Lanet sayıp telefonu cebime koyarken, diğer cebimden sigara paketini çıkarıyorum, sadece iki tane kalmış. Bu gece her şey ters gidiyor. Civarda –yeni açılan yoksa– en yakın tekel bayi 300 metre uzakta. Buluştuktan sonra alırım diye düşünüp, cebimden çakmağı çıkarıyorum. Bir iki kez uğraştıktan sonra yanıyor, tam sigaraya götürdüğüm anda, şiddetli bir kadın çığlığı, ormandan geliyor, sigarayı fırlatıyorum, koşuyorum.

                Ormana giriyorum, zifiri karanlık, çığlıklar gelmeye devam ediyor. Çığlıklara şimdi bir erkek sesi ekleniyor, daha çok acı içinde çırpınıyor gibi. Keşke diyorum, keşke telefonum açık olsaydı da ışığını fener gibi kullanabilseydim. Ağaçlara çarpa çarpa seslerin geldiği yöne doğru gidiyorum, ormanın içlerinden geliyor. Gittikçe yaklaştığımı hissediyorum ve çığlıklara birkaç ses daha ekleniyor ancak bunlar bir şeyler söylüyor. Ellerim terliyor, kotumun üzerine siliyorum avucumu, kalbim hızlanıyor. Sesler yaklaştıkça daha da hızlanıyorum.

                –Pat– birden kendimi yerde buluyorum, ne olduğunu anlamadım. Sanırım bir ağacın dalına takılıp düştüm. El yordamıyla yerden kalkmaya çalışıyorum, arkamdan ayak sesleri geliyor. Konuşanlar sustu, sadece çok yakın mesafeden çığlıklar geliyor. Ayak seslerinin çıkardığı dal çıtırtılarını duyuyorum. Çok yakınlarda birisi veya birileri var. Yaklaşıyorlar, aklıma çakmak geliyor, en azından kendi etrafımı biraz aydınlatabilirim diye düşünüyorum. Elimi sağ cebime sokuyorum, ellerim titriyor ama buluyorum. Zar zor yakmaya çalışıyorum ve karanlık.

                Gözlerimi açıyorum ama her şey çok bulanık. Zaten karanlık olduğu için nerede ve ne durumda olduğumu kestiremiyorum. Sadece karaltılar var, birisi yüzüme ışık tutuyor, elimle engellemeye çalışıyorum. Sırtıma sert bir darbe alıyorum, yere kapaklanıyorum.



    – Kimsin lan sen? Ne işin var bu saatte burada?

                Birisi yerden kaldırıyor beni, iki kişi kollarıma girip sürüklüyorlar, öksürüyorum. Tam cevap vermeye çalışacakken sağ tarafımda kolumdan tutan karnıma bir yumruk atıyor, nefesim kesiliyor. Öksürmekten boğulacak gibi oluyorum, ağzımda demir tadı var. Sanırım dişim kırıldı ya da iç kanamam var. Beni taşıyanlar çekiliyor yanımdan ve dizlerimin üzerine düşüp öyle kalıyorum. Ensemde bir sancı hissediyorum ve istemsizce elim gidiyor. Kan olduğunu tahmin ettiğim yoğun ve sıcak bir sıvı bulaşıyor ellerime.

                Kafamı kaldırıyorum ve tam karşımda iki ağacın arasına el ve ayak bileklerinden gerilmiş bir kadın var. Her iki ağacın önünde duran adamların ellerinde tuttuğu meşaleler sayesinde daha net görebiliyorum. Adamların yüzleri maskeli, konuşmadan sadece duruyorlar. Ağaçta gerilmiş olan kadının arkası dönük olsa bile tanıyorum onu, daha bugün telefonda konuştuğum arkadaşım bu. Yanılmam imkânsız, kafası öne düşmüş. Demek ki o yüzden artık çığlık duymuyorum diye düşünüyorum. Umarım ölmemiştir, ağlamaya başlıyorum. Umarım sadece bayılmıştır. Sırtıma ve yüzüme darbeler alıyorum, yere yatıp kafamı ellerimin arasına alıp duruyorum öylece.

                Durdular, çok fazla darbe aldığım için başım dönüyor. Dizlerimin üzerine kalkmaya çalışıyorum. Yanımda görmesem de birinin varlığını hissediyorum. Kafamı çevirmeye çalışıyorum, korkuyorum. Bu gece öleceğim diyorum içimden, benim için yolun sonu geldi.

                Yanımda duran adamın kemerine takılı bir bıçak var, her şeyi göze almalıyım. Öleceksem de en azından mücadele ederek ölmeliyim. Ağaçta duran arkadaşıma beyaz bir ışık yansıyor. Köpek havlamaları geliyor, ağacın orda duran adamlar meşaleleri yere atıp söndürmeye çalışıyorlar. Yanımda duran adam arkasını dönüp seslerin geldiği yere bakıyor. Ya şimdi ya asla diyorum ve adamın belindeki bıçağa doğru atılıyorum. Adam ne olduğunu anlamadan ikimiz birden yere kapaklanıyoruz, boğuşuyoruz. Bıçağı kavradığımı hissediyorum, elimde.

                Adam bileklerimden tutup bıçağı bana doğrultmaya çalışıyor. Tüm gücümü kullanıp bıçağı göğsüne çeviriyorum ve bıçağın ucunun adamın göğsüne değdiğini hissedebiliyorum. İyice bastırmaya çalışıyorum, yapmak zorundayım, kurtulmak zorundayım. Yaşamalıyım. Bileklerimi itmeye çalışıyor, bıçağın arkasından vücudumun ağırlığını da kullanarak bastırıyorum ve bıçağı göğsüne saplıyorum.

                Tam o sırada sağ tarafımdan bir ışık vuruyor. Işığın geldiği tarafa dönüyorum, bir adam var ve yanında bir köpek hırlıyor. Etrafıma bakıyorum, hemen yanımda az önce öldürdüğüm adam yatıyor, başka kimse yok. Arkadaşımın bağlandığı ağaçlara bakıyorum, boş. Diğer iki işi arkadaşımı da alıp kaçmış. Kim bunlar? Ne istiyorlar ondan? Bana anlatacaklarıyla bir ilgisi var mı?

    – Dur! Polis! Kaçma, yat yere.

                Köpek hızlıca bana doğru koşuyor, panikliyorum. Ormanın diğer tarafına doğru koşuyorum. Bir köpeğe iki üç tanesi daha ekleniyor. Yine her yere çarpa çarpa koşuyorum ormanın içinde. Havlamalar. Üzerimdeki gömleği çıkartıp sola doğru fırlatıyorum ve sağ tarafa koşuyorum. Nefesim tükeniyor ama duramam çok az kaldı, ormanın dışındaki şehir ışıklarını görebiliyorum artık.

                Caddeye çıktım, havlamalar belli belirsiz duyuluyor ormanın içinden. Buradan uzaklaşmam lazım. Caddeler boş, sadece sokak lambalarının ışıkları var. Evlerdeki ışıklar da kapalı, saatin geç olduğunu tahmin ediyorum. Hızlı adımlarla karşı caddeye yürüyorum. Biraz üşüyorum, ama mecbur kalmıştım diyorum kendi kendime. Belki de o gömlek kurtardı beni.

                Yürürken gözüme bahçeli bir evde kurutulmaya bırakılmış çamaşırlar çarpıyor. Mecburum, böyle her yerim kanlı yarı çıplak bir şekilde dolaşamam. Usulca korkulukların üzerinden atlıyorum, kıyafetlere karanlıkta görebildiğim kadar göz gezdiriyorum. Hiçbiri bana göre değil, en azından üzerimdeki kanları silmek için bir tane elbise almalıyım diye düşünüyorum. Mandalı açıp elbiseyi alırken sol tarafımda evin kapısı açılıyor. İhtiyar bir kadın kapının önünden sesleniyor.

    – Kimsin?

    – Ben mecbur kaldım, özür dilerim.

                Yanıma geliyor, elindeki fenerle bakıyor bana.

    – Ne oldu sana böyle? İçeri gel, çabuk!

                Kolumdan tutup sürüklüyor içeri doğru. Bana neden yardım ettiğine anlam veremiyorum. Gece vakti bahçesinde her yeri kanlı bir hırsız yakalandığında genelde yardım edilmez ve polise haber verilir diye düşünüyorum. Ancak ihtiyar bana söz hakkı tanımıyor zaten.

               

                İçeri giriyorum, büyük sayılabilecek bir salonda sağ tarafta bir kanepe, sol tarafın duvarında da tüm duvarı kaplayan bir kitaplık var. Tam ortada etrafına dört tane sandalye yerleştirilmiş koyu kahverengi bir masa var. Eşyalar ve evin dizaynı bana çocukken gittiğimiz kasabadaki büyük annemin evini hatırlatıyor.

    – Otur sen evladım, ben hemen geliyorum.

                Beni sağ taraftaki kanepeye yerleştiriyor. Hızlı adımlarla karşımdaki kapıdan çıkıp gözden kayboluyor. Yaşına göre epey hızlı hareket ettiğini düşünüyorum. Yine hızlı bir şekilde bu kez elinde çantayla içeri giriyor. Ancak yanıma gelip oturduğu zaman konuşabiliyorum.

    – Neden bana yardım ediyorsunuz? Beni gecenin bir köründe elbisenizi çalmaya çalışırken yakaladınız. Hem de bu halimle!

                Beni dinlerken bir yandan çantasından çıkardığı beze alkol olduğunu tahmin ettiğim bir sıvı döküyor.

    – Zaten bu halin yüzünden evladım. Ben bir doktorum ve ne olursa olsun, kim olursa olsun bu haldeki birine yardım ederim. Şimdi git elini yüzünü yıka da yaralarını görebileyim. Hemen şu kapıdan geç sağındaki ilk kapı.

                Güvenip güvenmemek arasında kalıyorum ancak başka çarem yok sanırım. Tarif ettiği yerdeki kapıyı açıp içeri giriyorum, hemen solumda bir lavabo var. Ensemi, kollarımı ve yüzümü yıkadıktan sonra içeri dönüp yanına oturuyorum. Her şeye rağmen benden korkuyor gibi görünmüyor.

                Usulca yaralanan yerlerime pansuman yapıyor. Enseme geldiği zaman gözlüğünü takıp iyice eğiliyor.

    – Dikiş atmalı buraya.

                Çantasından çıkardığı iğneyi alkolle temizlerken göz ucuyla bana bakıyor.

    – Ee anlat bakalım, neler oldu da bu hale geldin? Kim yaptı sana bunu?

                Çok uzatmadan ormandan duyduğum çığlıkla beraber başlayan hikayemi anlatıyorum. Maskeli olduklarını söylediğim zaman ellerinin titremeye başladığını ensemde dikiş atarken hissedebiliyorum.

    – Tamam bitti dikişin, hadi git artık buradan. Al şu parayı ve yakalanırsan da ne onlara ne de polise benden bahsetme. Arkadaşını da unut, yoktu senin öyle bir arkadaşın. Sakın peşine düşeyim deme.

    – Onlar kim? Ne oluyor? Neden böyle konuşuyorsunuz? Arkadaşımla ne ilgisi var?

                Daha cevap alamadan kendimi dışarıda buluyorum, kapıyı yüzüme kapatıyor ve oda tekrar karanlığa gömülüyor. Kim bunlar diye düşünüyorum içimden. İhtiyar neden korktu bu kadar onlardan bahsettiğim zaman. Arkadaşım bütün bunların neresinde?

                Avucuma sıkıştırdığı yüz liraya bakıyorum, cüzdanıma koymak için elimi arka cebime atıyorum, yok. Kovalamaca sırasında düşmüş olmalı. Ana caddeden duvara kırmızı–mavi anlık yanıp sönen ışıklar vuruyor. Hemen bir duvara yaslanıp ışıkların uzaklaşmasını bekliyorum. Burada duramam, eve gitmeyi düşünüyorum ama cüzdanımı buldularsa daha şimdiden beni evde bekliyorlardır.

                Eve gidemem ancak bir yere gitmeliyim, artık kanun önünde bir kaçağım. Burada kalamam, kaçmam gerek. Aklıma daha ben çocukken yaz tatillerinde gittiğimiz küçük bir kasabadaki dedemin evi geliyor. Neredeyse on yıldır gitmedik ama aklıma gidip saklanabileceğim sadece orası geliyor. Vardığımda da ilk iş ailemi arar durumu anlatırım diye düşünüyorum.

                Sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda yürüyorum. Sabah oluyor, çok aç olduğumu hissediyorum ancak oraya gidene kadar vakit kaybetmemem gerek. O yöne doğru giden otobüse biniyorum, bir buçuk saatlik yolculuğun ardından otobüsten inip minibüse biniyorum.

                Kafamda hep aynı soru dönüp duruyor. Ne oldu dün gece? Neden oldu? Ensemdeki yaradan dolayı başım çok ağrıyor. Kolumdan biri sarsıp uyandırıyor beni.

    – Son durağa geldik kardeşim.

                Duyulur duyulmaz şekilde teşekkür edip iniyorum minibüsten. Saklanacağım yere giden başka bir vasıta yok o yüzden yürümem gerek. Bu yolu daha önce hep arabayla gittiğim için tam olarak mesafeyi kestiremiyorum ama yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından varıyorum. Etrafta kimse yok, in cin top oynuyor. Bir açıdan rahatlıyorum, kimse burada olduğumu bilmeyecek.

                Evin önüne geliyorum, anahtarı her zamanki yerinde –kapının pervazının üzerinde– bulunca seviniyorum. Hemen kapıyı açıp içeri giriyorum, açım ama uyku daha ağır basıyor. Tam karşıdaki, çocukken bana ait olan odanın kapısını açıyorum. Yatağım tam karşımda, uyuyorum.

                Dalgaların sesi o geceden tekrar şimdiye alıp getiriyor beni. Attığım ağın birkaç tane balık yakalamış olması umuduyla kalkıyorum banktan. Deniz kıyısı boyunca yürüyorum, ağımı topluyorum. Üç tane karagöz yakalamışım, akşama ziyafet var.

                Ağı sırtıma vurup kimselerin olmadığı, tamamen bana ait olan kasabada evime yavaş yavaş yürüyorum. Hala aklımdan kovamadığım birkaç soruyla beraber. Ne oldu o gece? Nasıl bu duruma düştüm?