• Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura doğru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir ”merhaba” ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; “Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?” sorusuna, kızın “Olur” cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer:

    - Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, “Neden ayrıldık biz” sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum.

    Genç kız; adama bakarak, “Evet seni dinliyorum, devam et” dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder:

    - Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım.

    Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, “Ne? Nasıl yani?” der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra:

    - Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma, her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları döküyorum kül tablasına. “Sen zehiri” hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın oldugu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla “Nolur yapma!!” diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. “Ve işte bitirdim seni” diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, “Seni böyle bitiremem” diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni ateşleyecek bir “Ben” bekliyorsun sabırla. O “Ben”, çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyrsun. Aniıar,acılar yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun.

    Genç kız anlatılanları dinlerken tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, “Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız.” diye bir mesaj atarken; kıza, “İlgisiz bir sevgili olmaya başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım.” demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, “Bitti, bu kadardı!” dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı:

    - Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Şunu söyleyebilirim ama yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her şey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit.

    - Bu kadar mı yani?

    - Evet...

    Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmıştı iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. İskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak “Hoşçakal” dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar.

    Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve şöyle yazıyordu:

    “Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizecegime...”

    Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi:

    “... kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklğına uğrattı ve ben kararımı verdim:”


    “Sigarayı bıraktım...”
  • Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmadı çocuklarımızdan ödünç aldık.

    Bir insanın geleceği en büyük mertebe güvenilir insan olmaktır.

    Fırtınanın şiddeti ne olursa olsun, martı sevdiği denizden asla vazgeçmez.

    Öperken kokusunu içine çektiysen özlerken burnunun direği sızlar.

    Gülersen, bütün dünya seninle birlikte güler. Ağlarsan tek başına ağlarsın.

    Hayatınız kötü bir yola girmişse unutmayın, direksiyondaki sizsiniz.

    Bir insan bir kere gözünde küçüldüyse artık onunla büyük hesaplar yapılmaz.

    Yorma kendini bırak hayatına eşlik etmek isteyenler seninle gelsin.

    Kötülük yaptın mı kork! Çünkü o bir tohumdur. Allah yeşertir, karşına çıkarır.

    Belki yağmura da gerek kalmazdı, insanlar bu kadar kirli olmasaydı.

    Ağlamaktan korkma. Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşlarıyla temizlenir.

    Yorma kendini; bırak hayatına eşlik etmek isteyenler seninle gelsin.

    Umudunu asla kaybetme. Allah hem imtihan eder. Hem de imtihanda yardım eder.

    Tok olan cümle cihanı tok sanır. Aç olan da alemde ekmek yok sanır.

    Bana yalan söylemene üzülmedim. Bir daha sana asla güvenemeyeceğime üzüldüm.

    Her şey üstüne üstüne geliyorsa, belki de sen ters yönde gidiyorsundur.

    Eğer, ileride bir gün keşke demek istemiyorsan, üç doğru seç! Eşini, işini, arkadaşını!

    Ne bir savcı kalırdı ne bir yasa. Şu insanoğlu, önce bir kendini yargılasa!

    Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu.

    Olur olmaz kişilere içini dökersen döktüklerini toplamak da yine sana düşer.

    En güzel ironisidir dünyanın, seni üzmek istemiyorum diyen herkesin hayatımızın içine sıçması.

    Kimseyi kendini göstermek için çabalama. Seni seven insan, gözündeki ışığı bile görür.

    Ne diye böbürlenip büyükleniyorsun? Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi?

    Denizi seviyorsan dalgaları da seveceksin. Korkarak yaşarsan, yalnızca hayatı seyredersin.

    Bir erkeğin yumruğundan daha serttir bir kadının son sözü. Çünkü biri dişlerini döker, diğeri düşlerini.

    Bir yandan korkun bir yandan umudun varsa iki kanatlı olursun. Tek kanatla uçulmaz zaten.

    Sadece aptalların ciddiye alındığı bir dünyada yaşıyoruz. O halde ‘beni anlamıyorlar’ diye üzülmek niye?

    Tok insanları sevin. Çünkü gözü aç bir insanın karnı aşla, nefsi aç bir insanın kalbi AŞKLA doymaz.

    Mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip olanlar değil, sahip olduklarını kaybetmeyecek kadar çok sevenlerdir.

    Hayattaki en büyük zafer hiçbir zaman düşmemekte değil, her düştüğünde ayağa kalkmakta yatar.

    Kazanması yıllar süren, kırılması saniye alan ve dağıldıktan sonra toparlanması için ömür gereken şeye güven denir.

    Ertelemek yaşamın mayasını kaçırır. Kızdıysan bağır, sevindiysen söyle, özlediysen arkasından koş.

    Birine yardım etmek istiyorsan sakın bir büyüklük yapıp akıl verme, keza geriye kalan sana yetmeyebilir…

    Her şeyin zamanı yaşadığınız o andır. Mutlu olmayı ertelemeyin. Çünkü canınızın istediği zaman ölmeyeceksiniz.

    Eğer bitmiş bir şey sana acı veriyorsa, duyduğun acı o şeyin kendisinden değil; verdiğin değerin ona değmemesindendir.

    Bazıları seni öyle bir şaşırtır ki değişerek mi o hale geldiklerini yoksa aslında hep mi öyle olduklarını asla anlayamazsın.

    Beni ya sev ya da sevme. Kendimi sevmeyi öğrenmem yirmi küsur yıl sürdü, bir başkasını da ikna edecek kadar zamanım yok.

    Bir insana tamamen güvendiğinizde iki sonuçtan birini elde edeceğiniz kesindir. Ya yaşam boyu dost, ya hayat boyu bir ders…

    Gidecek hiçbir yeri yokken sana sığınan değil, gidecek çok yeri olmasına rağmen, senin yanında kalandır değerli olan.

    Umberto Eco’nun, Ortaçağı Düşlemek adlı kitabında dediği gibi: Ne yani böylesi korkunç bir dünyanın bir de cehennemi mi var?

    Aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasır gibidir. Ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. İki yolda da tek bir gerçek olacak; canın çok ama çok acıyacak.

    Şairler şiirler yazıyor, ressamlar resimler yapıyor ve biz ozanlar türküler söylüyoruz. Peki, bütün bunları niçin yapıyoruz? Dünya alışkanlıktan değil de, sevgi ve mutluluktan dönsün diye.
  • Bir padişah, iki köle satın almıştı. Onların hâlet-i rûhiyelerini anlayabilmek için ilk önce birinci köle ile sohbete başladı. Padişahın sorularına, köle, öyle cevaplar veriyordu ki başkaları bu cevapları ancak uzun uzun düşündükten sonra verebilirdi. Padişah bu hizmetkârı anlayışlı, zeki ve tatlı dilli görünce memnûn oldu. Diğer köleyi de yanına çağırdı.

    İkinci köle, padişahın huzuruna geldi. Kölenin rahatsızlıktan ağzı kokuyordu ve dişleri de bakımsızlıktan kapkara idi. Padişah, bu kölenin zâhirî durumundan pek hoşlanmadıysa da yine de onun hakkında bilmediği hâl ve vasıfları öğrenmek ve onun sırlarına vâkıf olmak için kendisiyle sohbete başladı:

    “–Bu kılıkla, bu rahatsız ağızla uzakta dur, fakat pek de uzağa git­me. Önce ağzının derdine bir şifâ bulalım; sen sevimli bir kişisin, biz de hünerli bir hekîmiz. Seni hor görmek ve göz­den düşürmek bize yakışmaz. Şöyle otur, bir iki hikâye söyle de aklının derecesini anlayayım.” dedi.

    Padişah, daha önce konuştuğu ilk köleye dönerek:

    “–Hadi! Sen de hamama git, bir güzelce yıkan.” dedi.

    Arkadaşı gittikten sonra, konuşturmak istediği ikinci köleye hitâben, onu denemek için:

    “–Senden önce sohbet ettiğim arkadaşın, senin hakkında kötü şeyler söyledi. Görüyorum ki, sen onun söylediği gibi değilsin. O hasetçi, neredeyse bizi sen­den soğutuyordu. Arkadaşın senin hakkında «O hırsızdır, doğru adam değildir, kötülerle düşer kalkar, iffetsizdir.» dedi. Sen onun hakkında ne dersin?”

    İkinci köle bu sözler üzerine padişaha:

    “–İyi düşünen, doğru söyleyen o arkadaşa, eğri diyemem. Bilakis onun söz­leri sebebiyle, kendimde böyle kusurların olabileceğini düşünüp hâlimi ıslâha çalışırım. Padişahım! Belki de o, bende bir çok ayıplar görmüştür ki, ben o ayıpların farkında bile değilim.” diye cevap verdi.

    Padişah köleye:

    “–O senin kusurlarını anlattığı gibi, şimdi sen de onun kusur­larını anlat.” deyince, köle, padişaha şunları söyledi:

    “–Padişahım! O benim gerçekten hoş bir arkadaşım olmakla beraber kusurlarını söylememe benim gönül dünyam mânîdir. Onun için, ancak ben şunları söyleyebilirim ki; Onun kusûru, bence kusur değil, fazîlettir. O, sevgi, vefâ ve insanlık numûnesidir. Onun hâli; doğruluktur, zekâdır, dostluktur. Onun bir sıfatı da; cömertliktir, düşkünlere yardımda bulunuştur. O öyle cömerttir ki, gerekirse canını bile verir. Kader arkadaşımın bir vasfı da, kendini beğenen bir kişi olmamasıdır. O herkesle iyidir, fakat kendi nefsine karşı kötüdür.”

    Padişah, bu cevap karşısında köleye:

    “–Arkadaşını methetmede pek ileri gitme, onu överken de kendini övmeye kalkışma. Çünkü, ben onu imtihana çekerim de, sonra sen utanırsın.” dedi.

    Köle bunun üzerine:

    “–Hayır! Onu övmekte ileri gitmedim. O dostumun bütün huyları, söylediklerimden kat kat daha fazladır. Kader arkadaşımın vasıfları hakkında, bildiklerimi söyledim. Fakat, ey kerem sâhibi padişahım! Söylediklerime sen inanmıyorsun, ben ne yapa­yım? İç dünyam, benim böyle söylememi îcâb ettiriyor.” dedi.

    Öbür köle hamamdan dönünce, padişah onu huzûruna çağırttı. Ona:

    “–Sıhhatler olsun; eksilmeyen nîmetlere erişesin. Fakat, arkadaşının söylediği kötü huylar sende olmasaydı ne güzel olurdu? O zaman güzel yüzünü gören sevinir, neşelenirdi. Seni görmek, bütün dünya mülküne değerdi.” dedi.

    Köle dedi ki:

    “–Padişahım! O densizin benim hakkımda anlattıklarından birazcığını lütfen söyle!..”

    Padişah:

    “–O, önce senin ikiyüzlülüğünü anlattı. Senin görünüşte devâ, hakîkatte belâ olduğundan bahsetti.”

    Arkadaşının kendi hakkındaki kötü sözlerini padişahtan dinleyen kölenin, öfke denizi kabardı, ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Köle arkadaşını çekiştirme dalgası sınırı aştı. Dedi ki:

    “–O önceden bana dost idi, fakat ağzı bozuktu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi, pek çok zaman pislik yerdi.”

    Arkadaşını çekiştirmek için, köle böyle çan çan ötmeye ve iç âlemindeki çirkinlikleri saklayamayıp ortaya dökmeye başladı. Bunun üzerine padişah; “Artık ye­tişir!” diyerek, elini onun ağzına götürdü ve ona hitâben şöyle dedi:

    “–Bu imtihan sayesinde, ikinizin arasındaki farkı görmüş oldum. Onun, sadece maddî bir rahatsızlıktan dolayı ağzı kokuyor. Fakat senin ise rûhun kokmuş! Ey rûhu kokmuş kişi, sen uzakta dur. Arkadaşın sana âmir olacak, sen de onun emrinde bulunacaksın. Ondan edeb, insanlık ve konuşmayı öğren! Onun fazîletinden ibret al. Hasedi terk et. Sen bu hased ile, beline taş bağlanmış bir zavallı kişisin; bu taşla ne yüzebilir ne de yürüyebilirsin.”

    Görüldüğü üzere davranışlar, kişinin iç dünyasını ve şahsiyetini yansıtan bir ayna hükmündedir. Bir menfaat avcılığı veya hased sebebiyle kişinin sürüklendiği menfî davranışlar, bir kalb grafiği gibi onun gönül âlemini sergiler.
    Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
  • 1
    Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
    Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
    Suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
    Elimde henüz açmamış bir gül var
    Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
    Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
    Yaşayıp giderken halkım.


    Rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
    Titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
    Tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
    Fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler…
    Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
    Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
    Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
    Kırmak istiyorlar saksılarını


    Yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
    Doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
    Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
    Güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
    Öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
    Usul usul yer değiştiriyor
    Acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.

    Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
    Yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
    Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
    Dilleri yine Tanrı’ya bir şeyler yakarıyor
    Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.

    Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
    Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun…

    2
    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
    Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
    Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
    Sular alıp götürüyor sanıyorum
    Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü…
    Günlerdir dökülüyor her yanım.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
    Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
    Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
    Üç gündür yağmur yağıyor
    Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
    Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor…

    Üç gündür gökyüzü kanıyor
    Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
    Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
    Her yanım yara bere içinde neden?
    Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
    Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.

    Kahvede oturmuş kitap okuyordum
    Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
    Birdenbire silah seslerini duydum
    Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu…
    Burası benim evim mi, ne oldu bana?
    Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
    Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
    Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
    Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
    Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
    Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
    Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
    Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
    Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam…I

    3
    Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
    Perdeler örtük, kapılar sürgülü
    Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
    Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

    Cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
    Bir köpek ürmesi. Haberleri veriyor televizyon.
    Dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
    Kimseler görmeden solup gidecek yarın.
    Tek tük arabalar geçiyor yoldan
    Bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
    Sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
    Görmezden geliyor yaşlı bekçi
    Döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.

    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne…

    4
    Kendi sesimden korkuyorum bazen, inanır mısın?
    Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…
    Gece oluyor.
    Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
    Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
    Boşluğa asılmış bir levha gibi
    Usul usul sallanıyor
    Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
    Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
    Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.

    Üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
    Kalakalmış odanın bir köşesinde.
    Masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
    Ve bir kalem yazıyor kendi kendine.

    Her gece odama yağmur yağıyor
    Bu çılğınlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
    Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
    Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
    Sabah uyanınca duvarların üstünde
    Ve geceden artakalan bir çizgi
    Elimle alnımı yoklayınca.

    Sana nasıl anlatayım, her gün
    Ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
    Son kez dokunuyorum bir kitaba
    Ve tanıdık bir yüze bakıyorum
    Onun çok uzağındaki bir ülkeden.

    Bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
    Yukarlara kaldırıyor – sevecen bir baba gibi…
    Hatta bazan baktığım yüzlerde
    İyilik dolu bir şeyler buluyorum
    O zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
    Geceleri bunları anımsamak,
    Bu güzel şeyleri düşünmek için belki.

    Kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
    İlk karanlık çökerken sokaklara?
    Onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
    Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
    Ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
    Yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma…
    Görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
    Işık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.

    5
    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Kentin bitip tükenmeyen yollarında…
    Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan

    Okul çocukları gibi adlarını saydılar,
    Öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
    Yüzlerini bir türlü seçemedim
    Boşanan gözyaşlarımın parıltısından.

    Bir uçurumun önünde sabırla bekliyoruz
    Taşlar atıyoruz arasıra boşluğa
    Uçurum dolacak bir gün ve biz
    Karşıya geçebileceğiz diye…
    Ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
    Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
    Sevda sözcükleri yer değiştiriyor
    Ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.

    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Düşünüp durarak bir şeyleri,
    Şarkılar söyleyerek, ağlayarak…
    Bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
    Sanki bir nar dağılmak…

    6
    Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
    Çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
    Ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
    İnsanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
    Nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
    Dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
    Şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.

    Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
    Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
    Kim yanıt verecek şimdi onlara?
    Neye yarar bütün bu sözler,
    Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
    Artık unuttuk, onların düşlerini de
    Çoğu şey gibi bu kargaşada.Soruyor yedi yaşında bir çocuk:
    – Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?

    7
    Analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
    Kendi ölümlerinden daha çok.
    Sokaklara bakan pencerelerde
    Gözlerinin izi kaldı artık.
    Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
    Birdenbire birleşti ülkemde.
    Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
    -Bugün kim ölecek?

    Gencecik tarihler düşüyor
    Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
    (Mezarlığın yakınında dükkanı olan adam) .
    Soruyorum: -Alıştın mı buna baba?
    – Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
    Yavrum, elimin altında!

    Kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
    Akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
    – Bana bir çelenk yap kardeş,
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki…

    Korkarım, kalacak bu toprakta
    Gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
    Dilerim, inci diye toplasınlar onları
    Bizden sonra yaşayacak olanlar.
    Dilerim, mermi diye toplamasınlar!

    8
    Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
    (Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
    Duvarları kurşun yaralarıyla
    Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
    Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
    Artık ölebilirim, diyebilirsin
    Yanımda, yöremde yıkıntılar
    Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
    Taşıyan birinin kurşunu var!

    9
    Geceyarısı bindim bu otobüse
    Yağmur yağıyordu.Titriyordu her yanım.
    Fazlaca dolanmadım ortalıkta
    Girip de ilk oturan ben oldum.

    Başımı öndeki koltuğa dayayıp,
    Evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
    Kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
    O küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
    Yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
    Bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
    Gülümsedim yanımdaki köylüye.

    Geceyarısı bindim bu otobüse…
    Bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam – aldım
    Şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
    Bir şeyler sordu bana – yanıtladım.
    Gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye…

    Niye durdu bu otobüs, söylesene?
    Işıkları yandı, yolcular uyandılar
    Önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
    Çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
    Boğuk bir ses yükseldi dışardan:
    -Herkes aşağı insin!

    Bir bir indi bütün yolcular
    Sonunda ben de. Gizlenmeye çalışarak yüzümü,
    O zaman ayırdılar beni bir kenara.
    Ellerimi yukarı kaldırttılar
    Kavuşturdum yukarda kollarımı;
    Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
    Ya da düşürmemeye bir gülü…

    Yaralı ülkemin özgürlüğünü…

    10
    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…
    Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?

    Herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
    Komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
    Polis arabaları gidip geliyor
    Yol boyunca
    ağır aksak.
    Kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.

    Karanlık, alabildiğine karanlık…

    Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
    Ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
    İnce ince bir yaz yağmuru başladı.

    –Ölen kim? Öldüren nereye kaçtı?

    Ana caddeyi askerler sardı.
    Dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
    Bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
    Onun o küçücük bedeninden çıkan
    O cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
    Bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
    Örtüyor yüzünü elleriyle.

    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…

    11
    Mermerlerin üstüne kazınacak
    Sözler söylemediler bu dünyada.
    Yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
    Çünkü değişir, acıdan sevince
    Umuttan düş kırıklığına ikide bir.

    Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
    Kahpece öldürüldüler, dersin
    Çok severlerdi bu ülkeyi…
    Böyle söylersin.Bir gün sonra olursa.

    12
    Kitaplarını paket adersin
    Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
    Sonra alırsın başını avuçlarına
    Bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.

    İnce bir yağmur dalar gözlerini
    Harlı bir ateş ellerini yakar
    Yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
    Bir el, sobanın kapağını açar.

    Kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
    Yeniden okumak geçer içinden
    Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları…
    Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.

    Ve iki büklüm oturup da başına sobanın
    İçini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
    Gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
    O zaman anlarsın en sonunda.

    13
    Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını
    Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
    Ölüm gelir. Evde seni bekleyen
    Birileri var mı diye sormaz.
    Ölüm gelir sonra silah sesleri,
    Önce silah sesleri duyulur çok yakınında
    Ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
    Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
    Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.

    Niye böyle bu, niye bu ölüm?
    Nedir son düşündüğü acaba
    Kahpece vurulup giden birinin?
    İçinde portakal olan bir kağıt torba
    Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
    Dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
    Düşer bir can daha sessizce toprağa.

    Ölüm gelir.
    Çiçekler ölülerin tabutlarına
    Çelenk olmak için büyür.
    Anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
    Zamanı gelince akmak için.
    Dudakları hep aralık durur
    Bir gün ağıt yakmak için.
    Gözleri hep yollara, yollara bakar.

    Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
    Bir tek insan geçmez olur.
    Ölüm gelir. Önce silah sesleri…
    Ve bir el, hayatın sesini boğan
    O çanlara, birdenbire dokunur.

    14
    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
    Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
    Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
    Oyun olsun diye boş, anlamsız…

    Niye böyle gecikiyor o gün?
    Niye her yerde bir naftalin kokusu?
    Neyi saklayabiliriz ki yarına?
    Tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
    Herkes maskeler taşıyor koyunlarında
    Nerede hangi maskenin – ve niçin,
    Ne amaçla kullanılacağını biliyor.
    Dokunsam bir adamın koluna dostça
    Neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
    Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
    Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.

    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
    Bırakacağım şiir yazmayı
    Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
    Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
    Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
    Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken…
    Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
    En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
    Yeter ki, silah sesleri gelmesin
    Her gece kentimin sokaklarından
    Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!

    15
    Acılı oğulları ülkemin
    Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
    Gözlerine baksan çayırları görürsün,
    Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
    Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
    Acılı oğulları ülkemin
    Taşralılık sarılı bedenlerine.

    Uçup şarap içerler, kötü sigara
    Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
    Bir gecekondu nemli bir oda.
    Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
    Masanın üstünde çay bardakları,
    Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
    Onun altında gazeteler, kitaplar.
    Duvarlarda resimler ve yazılar…
    Naylonla örtülmüş bir pencere - camları kırık.

    Acılı oğulları ülkemin
    Ölüp giderler bir akşamüstü
    Karanlık, kuytu bir sokakta;
    Gözleri sonuna kadar hayata açık.
    Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
    Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.

    Ertesi gün resimleri gazetelerde
    Ve bir tarih resmin altında:
    Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta…

    16
    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kenar mahalleler, gecekondular
    Koca bir çanağın dışına taşan sular gibi
    Garip ve yabancı bu evrende.
    Işıkları bile solgun yanar bu evlerin
    Kapılarının altından bir hüzün şarkısı gibi sızar gece
    Dişsiz bir bebek ekmeğini kemirir
    Bilir, ağlayıp sızlansa da kimsenin
    Kulak vermeyeceğini kendisine
    Minicik ayaklarını toprağa uzatır.
    Oturur, küçük bir heykelcik gibi evin önünde.

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Bir kahvede kağıt oynayarak vakit öldürüyor
    Saat yirmi üç vardiyasinin işçileri
    Sucuk ekmek yiyorlar, sigara içiyorlar
    Kulakları yukarıdaki fabrikanın seslerinde.
    Kara bir tabut gibi uzanıyor fabrika
    Ay, onun tuğlalarını kemirmeye başlıyor
    Şıçrayıp duruyor, açık bir kapı bulmak için
    Parlak bir uçurtma gibi sekiyor gökyüzünde
    İpini bir yerlere takmadan, özgürce.

    Sevişilmez böyle bir gecede. Uyuyamaz da insan.
    Tatlı bir yaz yağmuru dökülüyor çatılarına evlerin.
    Bir cırcır böceği kesti şarkısını
    Ay, bir bulutun terkisine atlayıp da savuşup gidince.
    Öksüz kaldı gökyüzü. Usuldan bir rüzgar çıktı.
    Ötelerdeki apartmanlara kadar taşıdı
    Soğan ve ucuz şarap kokularını
    Kulak verdi cırcır böceği
    Rüzgarın ve yağmurun çıkardığı seslere.
    Suskunluğunun farkına vardı, sonra başladı yeniden
    Şarkısında şimdi biraz soğan kokuları.
    Daha çok da toprağın baygınlığı var.
    Yeni evli iki insan düştüler beyaz yastıklarına,
    Çiçekli yorganlarına sarıldılar
    Mutluluğun verdiği bir baş dönmesiyle.
    Sürdürdü şarkısını cırcır böceği
    Bir şeylere öykündüğünü bile bile

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kimse farkında değil gibi, gelen gece midir,
    Yoksa yeni bir sabaha mı çıkılıyor?
    Kaldırımlarda birer iskemle atıp oturuyorlar
    Konuşuyorlar. Konuşuyorlar. Konuşuyorlar.
    Kenarlarında çit filan yok evlerinin.
    Tavukları aynı toprağı eşeliyor.
    Çiçeklerinin kökleri birbirine dolanıyor.
    O ufacık, o el kadar bahçelerinde...
    Ödünç bir şeyler alıyorlar birbirlerinden
    Bir keser, bir dua ya da bir ekmek;
    Çoğunlukla da geri vermiyorlar aldıklarını
    Dilek tutuyorlar yıldız kaynaklarında
    Geçmiş yıllardan, pahalılıktan söz ediyorlar.
    Ve güneş ağlarını çektiği zaman, çaresiz
    Balıklar gibi çırpınıyorlar yataklarında
    Nedense düşlerine bir deniz kızı girmiyor

    Alacakaranlıkta akıyor kentin üstünden
    Bir sarhoş, yolun kenarında, şişesini
    Ata biner gibi bacaklarının arasına almış,
    İçini çeke çeke ağlıyor
    Atım yaşlı olmasa giderdim diyor, buralardan.
    Sonra kırgın bir sesle, dilini dışarı yayıp
    Eski bir aşk türküsüne başlıyor.

    Köylerini getirmişler buralara
    Minicik, ak badanalı evler kurmuşlar
    Çakıl taşlarından yolculuklar yapmışlar bahçelerine
    Soğan maydanoz ekmişler - ama kurutup atmış.
    Kömür tozlarına ve kireçlere alışkın toprak.
    Kum gibi çocukları olmuş- büyütmüşler
    Önemli bir adam olacaklarını şimdi; çoğunlukla da
    Çırak olmuşlar bir tornacıya, bir marangoza.
    Radyo dinleyip, dikis dikiyor kadınları;
    Evlere çamaşıra gidiyor

    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Güneş bir tepenin ardında doğrulmaya çalışırken
    Kökler uzattı karanlığın bağrına.
    İliklerine kadar uykusuzluğa batmış işçiler
    Ağır ağır çıkıyorlar fabrikanın kapısından.
    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Bitirdi şarkısını cırcır böceği...
  • Aslında bilim kurgu ile tanışmam bu kitap ile olmayacaktı Semih abinin tavsiyesi üzerine Maymunlar Gezegeni ile başlıycaktım ama bekletiyordum elimde ki kitaplar bitince alıp başlıycaktım. Ama Murat Ç abi etkinlik başlatınca (#28996895) dayanamadım gidip şu Maymunları alayım dedim ama gözüm raflarda onu ararken bu kitabı gördü indirdim kaldırdım ismi tasarımı hoşuma gitti bir de inceydi :) zorlamaz beni diye düşündüm ve aldım peki memnun kaldım mı ? İşte cevabı :)

    Cevaba gitmeden Murat Ç abiye bizi heveslendirip coşkulu bir etkinlik yaptığı için Teşekkür ederim :)

    Ursula K.Le Guin yazar için şöyle demiş;
    "Tiptree, yazıda ve üslupta 'erkek' ile 'kadın'ın ne olduğunu belirleyen sınırları yerle bir etti."

    Peki kim bu Tiptree?
    James Tiptree, Jr; 1915 yılında chicago'da doğdu. Okulu bitice görsel sanatçı ve ressam olarak çalışmış aynı zamanda gaztelerde sanat eleştirmenliği yapıp farklı bir isimle yani Alice Bradley Davey adıyla yazılar yazmış. 1955'te James Tiptree Jr. İsmi ile bilim kurgu öyküleri yazmaya başlamış ve gerçek kimliğini uzun bir süre gizlemiş ki açıklayana kadar da herkes kendisinin erkek olduğunu  düşünürmüş. Pek çok ödül kazanan bu caaanııım yazar 1987 de intihar etmiş.


    Kitabın önsöz kısmını U.K.L Guin yazmış çünkü yazar  bunun "İğrenç şeyler sonsözler, önsözler öykünün etrafındaki salyalar gibi." olduğunu söylüyor ve Ursula hanımdan kitabı için bir kaç satır yazmazını istiyor kiii Ursula hanım arkadaşını kırmayıp bir kaç satır değil 6 satııııır şaka şaka nerdeyse 6 sayfalık bir önsöz yazar.
    Ve burada yazar ile uzun süreli bir arkadaşlığı olduğunu ancak kendisinin erkek değil de bayan olduğunu sonradan öğrendiğini anlatıyor ki kadın nasıl iyi rol yapmışsa mektuplaşmalarına rağmen hiç hissetmemiş Ursula hanım :)

    "İşte size olağanüstü güçlü, hüzünlü, komik ve güzel bir kaç öykü."  Diyor önsözde ama bu küçük bir roman yetmiş iki sayfa olduğuna bakmayın şey gibi düşünün ne gibiii ............. hah buldum hani bulgur yedikten sonra midede şişer rahatsız eder ya buda öyle okudum ama sanki kafam da büyüdü ve beynimi rahatsız ediyor.

    HİÇ REKLAMSIZ BİR GELECEK DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ? (#30145922 )

    Bir düşünün hiç bir ürünün reklamı yok ne kadar güzel değil mi.... yok efendim, yok öyle rahatlık ne yapsın bu şirket sahipleri alışveriş yapın diye bizi dürten fabrikatörler? Elbette yeni bir çözüm üretecekler işte yeni buldukları yöntemin bir kurbanı da P .Burke.

    Yav yazar bu kıza öyle yüklendi öyle aşşağıladı ki ne siz sorun ne ben söylim tamam kız biraz çirkinmiş ama sonuçta o çok özendiği Tanrı diye vasıflandırdığı hayranı olduğu "şey'ler" (insanlarmıydı emin değilim) gibi olacaktı. Şu alıntı da ki gibi: #30146969

    Arka kapak'ta diyor ya"Bütün dünyayı programlamışlar" hakketen düşünmeden edemedim biz farkında olmadan başkalrı mı bizi yönlendiriyor? Yani teknolojinin gelişmesi reklamların bu denli özverili oluşu hepsi bizi etkileyip kendi çıkarları için kullanmak isteyen bir yer altı örgütünün işi mi? Siz düşüne durun ben bitireyim :))


    Kitapta özellikle dikkatimi çeken bir şey vardı bazı kelimeler özenle BÜYÜK yazılmıştı bazıları da diğer kelimelere oranla bir tık ince ve italikti hani cümle olsa başkasına ait dersin yada kitap ismi falan olsa ama örnek vereyim şöyle:

    "Hevesle yüz üstü kabine yerleşiyor" burda heves kelimesi ince ve italik.
    "Üstelik öyle çok uzak bir gelecek de sayılmaz" burda da uzak kelimesi. Pek ne için olduğunu anlamadım doğrusu o yüzden bir bilene danıştım o da bana "italik yani eğik yazılması ilgili cümlelerin bir başkasına ait olduğu ya da bir kavramdan bahsettiği ya da o kelimenin içerdiği anlama yazarın katılmadığı anlamlarına gelebilir." dedi.
    Eğer kitabı okursanız bu konuda ki fikrinizden beni haberdar edin :))