• "Genç yaşımda bana gülen şansımın feleğin küçük bir çelmesiyle tümüyle değiştiğinin farkındayım. Her şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağını görüyorum."
  • 256 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kitap bana çok yoğun duygular hissettirdi..Hele sonlara doğru bazı yerlerde epey sarsıldım..İtiraf etmeliyim ki özellikle başlarda zaman zaman "bu kimdi?" "Bunun babası şu muydu?" " ay bunlar kardeşmiydi?" cümlelerini sıkça kurdum..Kendi adıma tamamen odaklanıp okudum yani öyle boş bir zamanım var dur iki satır okuyayım tarzında bir kitap değil benim için..Her karakter başlı başına özeldi..Fakat sanırım benim favori karakterim 'Selim'..Neden bilmiyorum o benim gönlümü fethetti..Bir yabancım olsaydı şüphesiz 'Selim'olurdu..Kırılma Anları üçlemesinin ilk kitabıydı..Serinin ikinci kitabında sanırım Selime daha çok yer verilmiş..İlk fırsatta seriyi tamamlamalıyım zaten üçüncü kitapta çıkmış..
  • Bazı kitaplar vardır ki, "çarpa çarpa geceye, ışıl ışıl hikâyeler" bırakır. İşte öyle bir gecede Mahir Ünsal Eriş şöyle der: "Her hayat, birdenbire bambaşka yöne akmasını sağlayacak kırılma anları saklar." Kim bilir bu sabah bizlere neler getirir sevgili okur. Var olun.

    Mahir Ünsal Eriş - Dünya Bu Kadar
    İletişim Yayınları, s.8-11

    Bir ikindi kahvaltısı yapacaklardı. Güneş gelmedi. Önce, yarası halen taze olan gönül meselesinden şüphelendiler. Sonra sarsaklığına, serseriliğine verdiler. Karakterinden de, yetiştirilişinden de beklenmeyecek sarsaklıkta bir adamdı Güneş. O Cumhuriyet binaları gibi kalıplı, köşeli ve ciddi babanın, evdeki kırlentleri koltukların üstüne astronomik bir geometriyle yerleştirecek kadar düzenine düşkün annenin çocuğu olduğundan şüphe etmemek imkânsızdı. Lisedeyken, hep birlikte Güneşlerde kaldıkları akşamlarda, her şeye, hatta bazıları dış dünyada olmayan bir sürü şeye dikkat etmekten yorgun düşer, erkenden uyuyakalırlardı. Sabah kahvaltısı için en geç sekizi yirmi geçe, eller yüzler yıkanıp saçlar taranmış, yatak döşek toplanmış, gömlek kravat çekilmiş halde masa başında olunması icap ederdi. Tuhaf olanı, bu evde, bunları yapmalarını onlardan, Güneş’in arkadaşlarından, bekleyen yoktu. Öğlene kadar uyusalar, kimse gelip dürtmezdi. Tuvalet terliklerini alışılan düzende bırakmasalar, yemek bitince tabaklarını mutfağa götürmeseler, şöyle üstünkörü sudan geçirmeden evyenin içine ya da tezgâha bırakıverseler kimsenin kulaklarından tutacak hali yoktu. Üstelik, Güneş’in babası, hepsinin liseden hocasıydı ve zaten tabiatı gereği mösyö yaradılışlı bir insan olduğu için her birine “siz” diyor, hal hatır sorarken bile ikinci çoğuldan ayrılmıyordu. Fakat evin, bu edebiyatın ulularından birine ait eşyayı metrukenin sergilendiği müzeleri andıran evin kimyasında bir dokunulmazlık vardı. İnsanı mıknatısın ters kutupları gibi eşyadan ve bu durağan ahengi bozacak en ufak anarşiden iten sihirli bir güç, evin düzenini yabancılara karşı muhafaza ediyor gibiydi. Koltuk kolçaklarına serili iğne oyası örtülerin firkete işi kırlentlerin desenleriyle oluşturduğu şaşmaz açıyı bozmaya kimse yeltenmez, yetmişlerden beri daha minderleri bile yumuşamamış koltuklara kıçın kenarıyla oturmaktan kimse gocunmazdı. Mükerrem Teyzelerinin, “Yavrum rahat oturun,” diyen samimi çağrısı bile, evrenin tanrısal ahenginin bir maketi olan bu evde, evin düzenine meydan okumaya cesaret vermezdi. Lojmanlara alışık Mükerrem Hanım’ın, doğalgaz sobasını eski alışkanlıkla körükleye körükleye yaktığı odalarda ağzı genzi kuruyan ölümlüler, salonda, masanın üstünde duran kesme kristal Paşabahçe sürahiden adeta törenle su içerlerdi. Kapağı Bektaşî sikkesi gibi uzun, köşeli, kesme sürahiden en ufak bir cam şangırtısı çıkarmadan dökülen su, sessizce içildikten sonra, bardağın üstündeki iğne işi gelincik oyalı örtüyü yerine yerleştirmek evin yazılı olmayan kurallarından biriydi. Ve bütün bir ev, haritasını dantellerin çizdiği gizemli bir kurallar ülkesiydi.

    Çünkü Mükerrem Hanım için dantel kutsaldı. Dantel, evin kadınını hamarat ve özenli göstermesi bir yana, eşyayı da tamamlayarak zengin gösteren, mukaddes bir düzenle yerleştirildiği mekânı yuvalaştıran bir tabiat harikasıydı. Bir kere emekti. Bir kadın, dantel işlemeyi muhakkak öğrenmeli, ama tığla, ama iğneyle, beş şişle, firketeyle, mekikle, yuvasını bir dişi örümcek gibi örmeliydi. Kenarları işlenmiş bir şeylerin olmadığı, bir şeylerin üstüne etaminlerin serilmediği bir ev ancak bir otel odası, bekar evi ya da huzurun olmadığı bir başarısız evlilik yuvası olabilirdi. Üstelik dantel tarihti. Kadın, danteli işlerken hayat da devam ettiği için, yapılıp bitirilmiş her şeyde kendi kişisel tarihini biriktirirdi. Sandıkta, Güneş’in ablası Deniz’in bir türlü serilememiş çeyizi için sakladığı kanaviçe işi seccadeyi işlemeye başladığında Güneş’e hamileydi mesela. Ağustos’un ortasında, canı şöyle sulu sulu Bilecik ayvası çekmişti de, deseni işlerken sarılara geldikçe ekmek ayvasının mayhoş kokusunu damağında duymuş gibi ağzı sulanmıştı günlerce. Günler sonra Turan Bey, bir yerlerden tatsız tuzsuz sera ayvası getirip de nefsini azıcık köreltene kadar, sarılara geldikçe kasnağı sıkmaktan parmakları acımıştı. Şimdi anısı, seccadeye işlediği, Mescidi Aksa’yı andıran caminin kubbesindeki sarılarda yaşıyordu. Ve Deniz, ikincisinde bari, doğru dürüst bir evlilik yapar da çeyizini evine alırsa daha da yaşayacaktı şüphesiz; Mükerrem Hanım’ın kendisinden bile çok. Kesme kristal sürahi takımının üzerindeki iğne işi örtüleri, altı-yedi yıl önce, Turan Bey ayağını kırdığı zaman işlemişti. Öğrencilerinin andığı adıyla, “Mösyö Turan”, yıllardır bir görev gibi her sabah giydiği rugan iskarpinleri Ankara’nın edepsiz kar ve donuna teslim olunca, dönen bileğiyle oracığa yığılıp kalmıştı da kırığın acısıyla, okulun önüne yeni döşenen zemin taşlarına söylenen öğretmen arkadaşlarının arasında dakikalarca ambulans beklemişti. “Kaç yaşındaysan, o kadar gün durması gerekiyormuş alçının,” diyen taksicinin eve getirdiği Turan Bey, üçlü koltuğa, Mükerrem Hanım’ın intizamlı dünyasının tam ortasına bir meteor gibi düşmüştü.
    Biryudumkitap.com