• " Haklısın ama halkı ne kadar bilinçlendirmeye çalışsan da. Bazı şeyler hiç değişmiyor maalesef, " dedi  üzüntüyle ismet.
    Gonca Çiftçioğulları
    Sayfa 140 - DORLİON YAYINLARI
  • 152 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Böylesine gerçekçi bir kitap daha önce hiç okumamıştım. Zaman geçiyor ama bazı şeyler hiç değişmiyor. Bence bu kitap okullarda ders diye okutulmalı. Her bakımdan mükemmel olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki tüm dünyada durum aynı kitaptaki gibi. Domuzlar yönetir köpekler havlar olan da ineklere, tavuklara, atlara, koyunlara, çalışan üreten biz diğer hayvanlara olur.
  • ‘Evde geçen bir çocukluk, tek arkadaş oyuncaklar ve gözyaşları’

    Bu sözü bir yere not alın, altını defalarca çizin çünkü bu söz bir engellinin hatıratından... Bugün 3 Aralık… Birçoğumuz için bugünün çok da önemi yok. Bilmeyenler için söyleyelim;
    "***3 Aralık Dünya Engelliler Günü***"

    Engellilik, doğuştan veya sonradan herhangi bir hastalık veya kaza sonucu bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal yetilerini çeşitli derecelerle kaybetmiş, normal yaşamın gereklerine uyamama olarak tanımlanıyor.
    Dolayısıyla, engelli olmak hiç kimsenin tercihi değil. Sonuçta, hepimiz birer engelli adayıyız. Bunu unutmayalım..

    Dünya Engelliler Günü, adı üstünde dünyada bir gün. Ne olacak peki bugün?

    Kurumlar, okullar, eğitim merkezleri günün anlam ve önemine dair konuşmalar yapacaklar. Çeşitli organizasyonlar yapılacak, yarışmalar, konserler, tiyatrolar, spor etkinlikleri vs.

    Programlar, etkinlikler bitiyor, gün bitiyor, herkes gidiyor. Ve Engelliler kendi dünyalarına dönüyor. Hayatta yaşadıklarıyla, sıkıntılarıyla, sorunlarıyla, duygularıyla başbaşa…
    365 günde bir defa hatırlamak ne kadar acı, oysa her gün HATIRLANMASI gerekir bu güzel insanların..

    İnsanların onlara bakışları değişmiyor… Acımaklı, göz ucuyla süzmeler değişmiyor.

    Günlük yaşamdaki zorlukları bitmiyor…

    Toplu ulaşım araçlarını kullandıklarında, sokak ve caddelerde tekerlekli sandalye veya yakınlarıyla yolda giderken karşılaştıkları sorunlar bitmiyor…

    Okulda, sınıfta, toplumdaki bakışlar bitmiyor ne yazık ki…

    Engellilerin ihtiyacı olduğu kadar, eminim ki, bizlerin de, okuldaki çocuklarımızın da, eğitimcilerimizin de eğitilmeye ihtiyacımız var.
    Onları anlamak, anlamaya çalışmak, onların acınacak insanlar olmadıklarını öğrenmemiz gerekiyor. İlkokul çağından itibaren farkındalık eğitimi almamız gerekiyor.

    Engellilerin sosyal haklarının iyileştirilmesi, kendilerinin ve ailelerinin yaşam kalitesinin yükseltilmesi de kurumların yapması gereken şeyler değil mi?

    Devletimizin bu konuda samimi bir şekilde gayretli olmadığını, uğraşmadığını, çeşitli çalışmalar yapmadığını görüyor ve takdir ediyoruz tabii ki..

    Ancak bu bahaneye sığınmaya gerek yok. Tek ihtiyaçları sevgi olan bu meleklerimizin bizlere ihtiyacı var sosyal bir devlete değil..

    Düne göre iyiyiz bilinçlenme var ama daha iyi olmalıyız bu konuda.

    “Çocukluğumdan beri her şey zordu, hele insanların bakışları.."

    Bu ülkede engelli bir insan gören çocuklar hayret eder. "Anne, bu niye böyle?" diye sorarlar.

    Ebeveynler ise korkunç cevaplar verir. "Annesinin lafını dinlememiş böyle olmuş" diyen de olur,

    "Allah çarpmış" diyen de...

    Çocukların dalga geçmelerinden, bazı hayvanlara benzetmesinden hiç bahsetmiyorum bile...


    Evde geçen bir çocukluk,
    tek arkadaş oyuncaklar...
    Gözyaşları…


    Bu sözler aslında her şeyin özü…


    Alıntıdır.
  • 204 syf.
    Size önce biraz Saramago’dan bahsetmek istiyorum. Korkmayın, internette yer alan şeyleri tekrar etmeyeceğim. Ben, benim gördüğüm Saramago’dan bahsedeceğim.

    Mevcut düzene hiç uy(a)mayan, iktidarla asla barışmayan bir insan o. Sancılarını susturmak için hiçbir zaman dine sarılmamış. Kendinden yola çıkarak; insan ruhunu eşelemiş hep, insanın zihin dünyasına otopsi yapmış. Onu okurken kendinizi bir aynanın önünde çırılçıplak görebilirsiniz. Zihninizin içini, dürtülerinizi, arzularınızı, davranışlarınızın temel dayanaklarını, korkularınızı, korkularınızın size neler yaptırdığını………
    Farkına varamadığımız, hiç düşünmediğimiz, hep kabul ettiğimiz “şeyleri” bir bir yatırır otopsi masasına. Birçok psikologtan daha çok psikologtur kendisi.

    “Kurallar yıkılmak içindir.” Diye düşünmüştür hep. Bu yüzden her kitabında farklı bir düzeni alt üst etmiş, her seferinde başka bir ütopya/distopya kurmuştur. Kiminde ölümü öldürmüş, kiminde gözlerimizi kör etmiş, kiminde kişiliğimizi bölmüş ve her bir parçaya yaşama hakkı vermiştir. İsimsiz kahramanlar yaratmıştır, çok daha iyi empati yapabiliriz böylece. Adı bilinmeyen ülkelerden, adalardan söz eder, oralara gitmemiz, oralarda yaşamamız kolaylaşır böylece. Zamandan uzak durur olabildiğince, böylece okuduğumuz an içinde buluruz kendimizi o zamanın.

    Yazım kurallarına kafa tutmuştur en çok. “Demek anlaşılmak/anlatmak için noktalama işaretlerine ihtiyaç duyuyoruz öyle mi?” demiş, “O zaman alın size noktalama işaretsiz kitaplar! Korkmayın, onları da anlayacaksınız, yeterki okuyun.” Demiştir.

    Kitaplar kör karanlık arazilerdir, içlerine daldıktan sonra bazı şeyler yolunuzu aydınlatır, noktalama işaretleri de bunlardan biridir. Saramago, yolumuzu aydınlatan o küçük ışık parçalarını kaldırır ve “Yürüyün, korkmayın, okuma bittiğinde yolun sonunu kendi imkanlarınızla bulmuş olacaksınız! Bunu yapabilirsiniz, hadi!” der bize.

    Kimi okurlar için bu durum can sıkıcı bir hal alır, fakat ben bundan çok hoşlanıyorum. Saramago’nun bu tavrı; yani yalnızca nokta ve virgül kullanarak bir yazması, bana kendimi özgür hissettiriyor. Nerede ne yapmam, “nasıl anlamam” gerektiğini bana dikte eden o kurallar yok ve ben kendi anlam dünyamı kendim inşa ediyorum! Teşekkürler Saramago!

    Daha fazla uzatmadan kitaba geçeyim; kitap adı bilinmeyen bir ülkede geçer, zaman da belirsizdir.
    Kahramanlar isimsizdir, yalnızca ana kahraman olan ölümün adı “Ölüm”dür; dikkat, büyük harfle! “Normalde” ölüm, olguyu ifade eden bir kelimedir herhangi bir özel duruma tekabül etmez, bu sebeple büyük harfle yazılmaz. Fakat Saramago tek bir harf ile karşı gelir bu “normalde uygulanan kurala.”
    Her ne kadar Saramago ayırmamış olsa da kitap iki farklı bölüm gibi “düşünülebilir”.

    “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.” Diye başlar yazmaya.
    Bu ilk bölümde ölümün aniden ortadan kalktığı bir kaos ortamını, yaşayan insanların gözünden anlatır Saramago. Toplum, din, siyaset, ekonomi temaları etrafında bol bol analiz ve eleştiri içerir bu bölüm. Birçok klinik psikologtan ve sosyologtan çok daha iyi yapar bu işi, onlardan da daha cesurdur üstelik!
    Ölümün ortadan kalkışı ile birlikte kendisini “ölüm olgusu” üzerinden var eden “din kurumu”nun varlığı tehlikeye girer doğal olarak.
    Şöyle birkaç alıntı yapayım;

    “Ölüm ortadan kalktığında, diriliş de olmayacaktır, diriliş umudu ortadan kalktığında da kilise yok olur” (s.18)

    “İnsanların bütün hayatlarını boyunlarında ölüm korkusuyla yaşamaları için varız biz, bunun ötesinde, ölüm anı geldiğinde, o anı bir kurtuluş anı olarak algılamalarına da çalışırız dedi. cennet, cehennem ya da benzer kavramlara gelince, doğrusu ölümden sonra ne olduğu konusuyla sanıldığı kadar ilgili değilizdir, din, sayın düşünür, dünyevi bir konudur aslında, öbür tarafla ya da göğün yedi katıyla hiçbir ilgisi yoktur. duymaya alışık olduğunuz sözler bunlar değil tabii ama biz de sattığımız malın daha çekici olması için bir şeyler yapmak zorundayız." (s.35)

    “Dinlerin varoluş nedeninin temelinde, ölüm olgusu yatmaktadır, din ile ölümün ilişkisi ateş ile barut gibidir, ateş olmadığı sürece barutun işlevi olmayacaktır.” (s.38)

    Ölümün ortadan kalkışı ile birlikte; bir düşünün, neler olur?
    Kaos. Tek kelime, kaos!
    Her şeyi devletten bekleyen “halk” karmaşa içine düşer. Fakat söz konusu karmaşayı çözmek devletin yetki ve yeteneği kapsamında olmadığı için, otorite zayıflar.
    Sigorta şirketleri batar, cenaze levazımatçıları iflas eder. Hastaneler ilelebet dolu kalır; hasta, yaşlı ve asla ölmeyen insanlar için huzur evleri türemeye başlar.
    İnsanlar bu durumun yalnızca kendi ülkelerinde olduğunu, sınırın ötesindeki ülkelerde insanların öldüğünü keşfeder ve böylece ölmek isteyen; yaşlı, acılar ve ağrılar içindeki yakınlarını o ülkeye taşımaya başlarlar, kaçak yollarla. Devlet bu durum karşısında çaresizdir, hiçbir şey yapamaz. Böylece maphia denen bir örgüt türer, bu örgüt yüksek meblağlar karşılığında kişilerin sınırı geçmesinde onlara yardımcı olur. Daha sonra bu örgüt ile devlet gizli bir anlaşma yaparak yeni bir düzen kurarlar.

    Ne kadar tanıdık değil mi?
    Siyasetçiler koltuklarının, din kurumu itibarının, illegal örgütler de rantın peşinde. Kim diyor Saramago ütopya/distopya yazıyor diye, çıksın ortaya! Gördüğünüz gibi kendisi gayet gündelik yaşantımızı, toplumsal gerçekliklerimizi kaleme alıyor. İç dünyalarımıza değinmesi de cabası. Lütfen.

    Kitabın ikinci bölümünde bu eleştiri ve analiz temposu düşürülüyor ve objektif “ekonomi, din, devlet, siyaset” odağından uzaklaşarak, daha çok ana kahramanımız olan “Ölüm”e odaklanıyor.
    Ölüm geri dönüyor!
    Fakat bu sefer yöntemini değiştiriyor ve ölecek olan herkese, bir hafta öncesinden mektup gönderiyor. Buyurun, kaosa bir de buradan yakın. :)
    Yine bir kaos ortamı, bir hafta sonra öleceğini bilen insanlar kendilerini uyuşturucuya, sekse, alkole veriyor. Yine.

    Bu bölüm Ölüm’ün gözünden kaleme alınıyor. Saramago, o aykırı kişiliğini bir kez daha konuşturarak, ölümü bir kadın olarak tasvirliyor. Çirkin, korkunç, kaba ölüm imgesi yerine; zarif, çekici ve güzel bir ölüm çiziyor bizlere. İlk bölümün sonlarına doğru “arzulanan, aranan, istenen” ölüm; bu tasvirle tamanlanıyor adeta.

    Şöyle diyor olabilir mi Saramago acaba; “Siz hep ölümden korktunuz, onu korkunç, tiksinti verici, istenmeyen olarak bellediniz. Ama asıl korkmanız, sakınmanız gereken o değil. Korkmanız gereken; ölümün varken de yokken de hileye başvuran, kargaşa çıkaran, çığırından çıkan insandır!”
    Olabilir mi, ben soruyorum sadece…
    Çünkü bir şey hiç değişmiyor; ölüm yokken de varken de iktidar acımasız, din sömürü ile ayakta kalıyor ve insan hep ikiyüzlü!

    Bitireyim.
    Ölüm insanlara eflatun renkli mektuplarla, bir hafta sonra öleceğini bildiriyor. Fakat içlerinden birine (bir erkeğe) mektup gitmiyor, yani gidiyor da sürekli geri dönüyor. Ölüm mektubu gönderiyor, mektup geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor.
    Ölüm, bu kişiyi merak ediyor. Mektubun neden sürekli geri döndüğünü merak ediyor. Böylece kadın kılığına girerek bu adamı yakından tanımaya onun yanına gidiyor ve kitap başladığı cümle ile bitiyor:
    “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.”
  • Günümüzün gençleri öyle umursamaz ki ileride ülke yönetimini ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum.
    MÖ.800(Hesiodos)
  • Gazeteler de insafsızdı, yani baştaki vaziyetidarecileri insafsızdı: İntihar haberleri bile yazılamıyordu. Kötülükler yazılmasa, insanlar bu kötülükleri duymazlardı, bu kötülükleri öğrenmezlerdi. Devlet Baba, sevgili çocuklarını 'muzır cereyanlar'dan aynı titizlikle koruyordu. Yahu böyle şey olur muydu? Buna çocuklar gülerdi.
    Oğuz Atay
    Sayfa 46 - İletişim Yayınları
  • 392 syf.
    ·15 günde·9/10
    zamansız bir kitaptır devlet. tarihin herhangi bir diliminde herhangi bir kişinin eline geçtiğinde aynı duyguları hissedeceği, yaşamından mutlaka bir şeyler bulacağı kitaptır. Dili çok ağır değildir ama zaman zaman zorlayabilir.

    kitapta, zorbalık ve zorba kişi üzerine geçen şu diyalog bile kitabın zamansız olduğuna bir kanıt gibidir: (alıntı içerir!)

    ****************************************************************

    - zorba adam ilk günler dört bir yana selamlar, gülücükler dağıtır. zorbanın tam tersi gibi gösterir kendini. yakınlarına ve halka bol bol umutlar verir, borçluları avutur. herkese, hele kendi adamlarına topraklar dağıtır. dünyanın en cömert, en tatlı adamı gibi görünür değil mi?

    + öyledir.

    - ilkin dış düşmanlarıyla uğraşır. kimiyle anlaşır, kimini yener. onlardan korkusu kalmayınca yeni savaşlar çıkarır ortaya, halkı hep buyruğu altında tutmak için...

    + doğru

    - hem de vergilerle fakirleşen yurttaşlar işten başkaldırmasın, kendine karşı ayaklanmasınlar diye.

    + o da doğru.

    - ona boyun eğmeyecek dik kafalı insanlar görürse haklarından gelmek için gene savaşa başvurur, düşmana salar onları. bütün bunlardan ötürü zorba her zaman savaş kundakçısı olmak yolundadır.

    + öyledir.

    - gün gelir zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatrı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar. en yiğitleri kendi aralarında, hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüklerini söylerler.

    + böyleleri çıkabilir, evet.

    - başta kalmak istiyorsa zorbanın tüm bu adamları temizlemesi gerekir. dostları arasında olsun, düşmanları arasında olsun bu tip tek insan bırakmaz.

    + tabii ki.

    - gözünü dört açıp kimlerde yürek, kudret, akıl, üstünlük olduğunu bir bakışta görmek zorundadır. istesin istemesin bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. sonunda devleti temizler hepsinden.

    + güzel temizlik doğrusu!

    - evet, hekimlerin başvurduğu temizliğin tam tersi. onlar bedende kötü ne varsa atıp yalnız iyiyi bırakırlar. zorbaysa iyileri atıp kötüleri bırakır.

    + devleti elinde tutmak için başka çaresi yoktur.

    - yurttaşlarını ne kadar kızdırırsa bekçilerini de o ölçüde çoğaltmak, onlara güvenmek zorunda kalmayacak mı?

    + kalacak elbet.

    - bu güvenilir bekçiler kimler olacak peki? nereden getirecek onları?

    + getirmesine lüzum yok. parayı verdi mi sürüyle gelir onlar. hem de koşa koşa...

    *****************************************************************

    Kitabın m.ö. 4 yy.'da, bundan yaklaşık 2500 yıl önce yazıldığına inanmak güç. Dünya ısınıyor, dünya soğuyor; aylar, yıllar, mevsimler geçiyor; insanlar evrim geçiriyor ama bazı şeyler hiç değişmiyor. Platon'un aklındaki ideal devlet kavramını anlattığı bu kitap bende en çok bu düşünceyi perçinledi.