• 192 syf.
    ·8/10
    18 Şubat, Pazartesi.

    “İnceleme yazmalısın “ dedi birincisi.
    “İnceleme yazmalı mısın ? “ diye sordu ikincisi.
    “İnceleme de neymiş” diye alaya aldı üçüncüsü.
    Dördüncüsü ve beşincisi umursamaz bir tavırla sigaralarından bir nefes daha çektiler.
    Altıncısı orda mıydı emin değilim.

    19 Şubat, Salı.

    Bu incelemeyi yazarken tüm oda ve odadaki nesneler ben idi. Onlar ne kadar bense, ben de o kadar onlar idim. Ben aslında var mıydım? Ah, keşke bir sivrisinek olsaydım ve katilim olacak eli arayıp dursaydım. Umursamazdı insanlar zaten beni. Ben ne idim ki? Öldürülmesinin cinayet sayılmadığı bir yaşam için gerçekten “yaşıyor” denebilir miydi?

    22 Şubat, Cuma.

    Dünden beri aynı soru kafamda. İlla cinayet sayılması için bir insanı mı öldürmeli? Bir sivrisineğinin canı alırken övündüğünüz vicdanınız nerede diye düşündünüz mü? Ben de düşünmedim. Bu saatten sonra düşünür müyüm? Bilmiyorum. Aslında asıl soru, hiç düşünmüş müydüm? Hem de bir sivrisineğin gözüyle...

    25 Şubat, Pazartesi.

    Yaptığınız her seçimin kaderinizde etkili olduğunu bilirken nasıl karar verirsiniz? Evinizin kapısından dışarıya adım attığınızda sağa veya sola dönüş seçimini yaptığınızda hayatınız aynı olacak mı sanırsınız? Sağa dönmek sonsuz ihtimal...Sola dönmek sonsuz ihtimal yaratır. Ya önemsiz gibi görünen o seçim sizin kaderinizi belirliyorsa? Ya ben bu incelemeyi yazma kararı aldığımda tüm hayatım değiştiyse? Bu riski alamazdım. İncelemeyi yazmayacaktım.

    32 Şubat, Pazartesi

    Yazmaya karar verdiğim andan beri çok gün geçti. Artık yazmalıydım.Aldım önüme kağıdı. Kağıt da artık bendim. Kalem zaten ben olmaktan hiç vazgeçmemişti. Akan mürekkep hayatımın anlarıydı. Hapsolduğum o an. Tüm geçmiş, gelecek şimdiki anda hapisti. Ve ben bu anın hem sahibi, hem kölesiydim yani bu an nasıl sizin için bu andan ileriye gidemeyecekse de benim için hem geçmiş hem gelecek idi. Yoruldum. Yarın devam ederim.

    33 Şubat, Salı.

    Tüm varoluşsal kaygılarımın getirdiği yorgunluk vücudumu artık ele geçirdi. İnceleme yazmak için fazlasıyla yorgunum.. Sanki dünyanın yaratılışından beri yaşıyormuşum gibi...

    34 Şubat, Çarşamba.

    Bugün kalktım. Yorgun değildim. Kalemi de aldım elime. Ama bu el benim miydi? Sanki bana emanet edilmiş gibiydi ve bana ait olmayan bu elle bir inceleme yazsam yazdıklarımın ne kadar bana ait olduğunu iddia edebilirdim ki? Neyse bunu düşünmekten de yoruldum. İncelemeyi yeterince erteledim,bir gün daha geç olmasından bir şey olmaz. Hem edebiyat yapmayı da beceremem...

    36 Şubat, Cuma.

    Kitabı okuduğumdan beri öyle uzun süre geçti ki ne anlattığını hatırlamıyorum. Sanırım artık kitap hakkında söz sahibi değilim. Önceden öyle miydim ? Bir gün daha böylece geçti.

    39 Şubat, Pazartesi.

    Üç gündür kitabı unutarak hatırladım. Bir hikaye anlatıyordu. En az -yapabilseydim- benim yapabileceğim incelemenin barındırdığı kadar felsefe barındıran bir kitap. Okuduklarımı anlamıyorum diye yazarında anlamadan yazdığı önyargısına sahibim sanırım. ( Belki de Schopenhauer yine haklıdır: Sadece süslü sözlerle beni kandırmıştır.)Ama yinede bu hareketimden dolayı kesinlikle herkesin olduğu bir mahkeme kurulmalı ve herkes her şeyiyle gelmeli. Yazar kitabı, kalemi, hayatındaki herkesi, kitabı yazarken kullandığı masayı ve hatta kitabı yazdığı odayı da yanında getirmeli. Hakim mi? Hakim zaten her anımızda bizimle. Onu dışarıda arayanlar da haklı ama içinde arayanlar daha haklı. İncelemeyi yazmama yada yazmamama Hakim karar vermeli.

    40 Şubat, Salı.

    Hakim kitabın zaten yeterince felsefe koktuğunu, yazılanların altlarındaki anlamları anlamak için birden fazla konuda yeterlilik sahibi olmanın gerektiğini, olay örgüsünün zamandan bağımsız anlatıldığını, yazarın kitaba dahil olup karıştığını, karakterlerin yazarın haberi olmadan kendi düşüncelerinin olduğunu, yazarın bazen taş, bazen balık, bazen sivrisinek olup bir türlü tam insan olmadığını anlattığı için incelemeyi yazmamam konusunda karar kıldı. Beni büyük bir yükten kurtardı.
  • Loş ve yarısı boş bir odanın tam ortasında oturuyordu. Dizelerini gövdesine yapıştırmış çenesini dizlerine yaslamıştı. Önünde duran sıvası dökülmüş duvarı seyrediyordu. Sadece bir kaç dakika da o kadar çok anlam çıkarmıştı ki, en çokta kendi yaşamına benzetmişti onu. Kirli beyaz bir duvarın tam ortasında kocaman bir delik...

    Kafasını önündeki duvardan çevirerek sağ tarafına baktı. Odanın hemen girişinde duran ayakları pas tutmuş, kumaşları sokak hayvanları tarafından parçalanmış olduğu anlaşılan sandalye, onun az ilerisinde terkedilmişliğin dokunaklı görüntüsü olan örümcek ağı, içinde yanmış bir kaç odun parçası bulunan şöminenin ön tarafını tamamen kaplamıştı. Hemen üzerinde tozlu kırmızı bir oyuncak araba duruyordu. Gözleriyle bütün odayı taradı. Arkasında ki kahverengi deri koltuğun karşı pencereden aldığı güneş ışığıyla iyice yıpranmış olduğunu farketti. Odada pek eşya kalmamıştı yağmacılar iyi bulduğu her şeyi almışlardı. Oyuncak arabanın yanında, tozdan görünmeyen kitaplara ise hiç kimse dokunmamıştı. Oturduğu yerden kalkıp balkon kapısına doğru ilerledi. Attığı her adımda yerden çıtırtılar duyuluyordu. Ev her haliyle inliyordu. Kapıyı açtığı anda geçmiş aniden bir simülasyon gibi canlanmıştı gözünde. O balkonda ne kadar çok oyun oynamıştı. Bir keresinde abisiyle arasında geçen trajikomik bir anıyı hatırladı.
    "var mısın benle iddiasına? Sen bu balkondan atlayamazsın! Korkaksın çünkü sen. Her şeyden korkuyorsun. Hahahaha korkak korkak kooooorkaaaak." Abisinin bu kışkırtıcı sözlerine dayanayıp kendini  balkondan aşağı atmış, sağ kolu ve sol bacağını kırmıştı.

    Yüzünde hüzünlü bir tebessümle kapıyı geri kapattı, evden çıkmak için dış kapıya doğru ilerledi. Çocukken hep korktuğu demir, dik ve dar merdivenlerin başındaydı. Yine içinde o korkuyu yaşıyordu. Korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı indi, oraya son kez veda ediyormuş gibi bir duygu hissetti. Biraz ilerledikten sonra kitapları alması gerektiğini düşündü. Hızlı aldımlarla tekrar eve dönüp kitapları aldı, hafif bir yağmur olduğu için etrafta poşet benzeri bir şeyler aradı ama hiçbir şey bulamadı. Sonra çürümüş deri koltuğun kılıfını yırttı tozdan kuru bir öksürüğe tutuldu. Neyse ki istediği şekilde bir parça kesmişti. Bir kaç kitap için girdiği hale güldü. Kitapları yerleştirip bohça gibi bağladı "Bir kadının en güzel çeyizi kitaplarıdır." Diyip saçma bir kahkaha attı.

    Uzun süren bir gece yürüyüşünden sonra sonunda evine varmıştı. Hemen odasına girip diğerlerinin yanına koymak için kitaplarını temizlemeye koyuldu. Bohçasını açıp ilk kitabı çıkardı. Onu ne zaman düşünse içine hep bir hüzün dolardı. Son sayfasını açıp gök yüzüne baktı "hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz...Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!" dedi, derin bir iç çekerek sayfaları karıştırmaya koyuldu. Exupery'nin yaşamını düşündü. Ortadan kayboluşunu, belki de küçük prensi ziyarete gitmişti, sonra da dönmek istememişti. Kim öyle bir dostu bırakmak isterdi ki‽

    Pek arkadaşı olduğu söylenemezdi Makbule'nin. Genelde çocuklarla arkadaşlık etmeyi severdi. Karşı dairede oturan Fatma teyzenin torunu Mustafa'yı çok severdi. Çok zeki bir çocuktu, henüz beş yaşındaydı, yaşından beklenmedik laflar ediyor, karşısında ki insanın en ufak bir ruhsal değişikliğini fark edebiliyordu. Makbule, bazen Mustafa'nın özel bir çocuk olduğunu düşünürdü. Çünkü çoğu kez ağladığı sırada kapıyı çalıp hiç bir söz etmeden Makbule'ye sarılırdı. Ona hep "Küçük Prens"im derdi. Henüz okumayı bilmiyordu "Okumayı öğrendiğimde bana bu kitabı alır mısın Abla?" diye sormuştu bir keresinde. Sabah olunca elinde ki kitabı ona hediye etmek düşüncesinin heyecanıyla uykuya daldı.

    Çalan kapı sesiyle birlikte alelacele yataktan fırladı. Kapı deliğinden baktığında kimseyi göremedi. Tam geri dönerken tekrar kapı çaldı, bu defa direkt kapıyı açtı karşısında küçük Mustafa duruyordu. Kocaman kara gözleriyle ona bakıyordu. Makbule onun boyuna indi. Mustafa yine zamansız gelmişti.
     
    " sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez..." dedi Makbule. Mustafa her zaman ki gibi boynuna sarıldı. Hemen mutfağa geçip kahvaltı etmek istediler.

    "Yaklaşık iki aydır görüşemiyoruz küçük prens. Nasılsın bakalım?"

    "İyiyim abla. Hastane işleri işte yapacak bir şey yok prosedür böyle"

    "Bak sen! prosedürü nasıl söyledin öyle tek seferde. Anlamını bilip bilmediğini sorgulamıyorum haddim değil."

    "İçerdeyken çok şey öğrendim. Hemşire ablalar elimin üzerinden kan aldıklarında canım acıyor. Anneannem kızdığındaysa 'prosedür' böyle diyorlar."

    Makbule gülmekle ağlamak arası bir duyguya kapılmıştı. Boğazında düğümler... üst üste yutkundu bir kaç defa ancak konuşmaya devam edebildi.

    "Saçların mı çıktı senin? Bir yakışıklı göründün gözüme."

    "Gerçekten mi? İşe yaramış demek ki"

    "Ne yapıyorsun ki ?"

    "Dedem benle kalıyor ya, uyumadan önce süt ve sarımsak karışımı sürüyor bende o uyuduktan sonra kalanı kendi kafama sürüyorum."

    "Ooof bende bu koku ne diyorum! Neyse bak sana ne getirdim."

    "Nedir bu?"

    "Daha önce bahsetmiştim ya 'Küçük Prens' işte o, okumayı öğrendiğin zaman ilk bu kitabı okumanı istiyorum olur mu?"

    Mustafa gözlerinde bir ışık parıltısıyla  Makbule'ye baktı, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi hissettirdi.

    "Olur tabi... Abla sana bir şey sormak istiyorum. İnsan bir şeyler yazabildiyse ölmüş sayılmaz değil mi? Geçen gün Doktor Hanım anneannemle konuşmuş o da dedeme anlatırken duydum. Kanser hastaları çok yaşayamıyormuş. Keşke yazmayı bilseydim o zaman ben öldüğümde insanlar yazdığım harflere bakıp, belki de beni düşünecekler. Düşündüren biri yok olmuş sayılmaz değil mi?"

    Makbule ne diyeceğini kestiremedi. Küçük bedenin hak etmediği ölüme bu kadar hazır oluşu, söylenilecek hiçbir sözü anlamlı kılamazdı. 

    "Elbette sayılmaz. Onu bunu bırak da  benim için bir şeyler yazmaya ne dersin?"

    "Yazayım ama ben hiç okula gitmedim, kalem tutmasını bilmem ki hem ben boyama bile yapamam"

    Makbule odadan kalem kağıt almaya giderken, giderek yükselen bir sesle
    "O zaman bu günü yazar Mustafa Güçlü'nün imza günü ilan ediyoruz."

    Getirdiği kağıdı masanın üzerine bırakıp kalemi Mustafa'ya uzattı. Küçük ipincecik parmaklarıyla, dolma kalemi kavradı. Kağıda gelişi güzel çizgiler çizmeye başladı. O kadar çok mutluydu ki evin o soğuk sessizliğini kahkahalarıyla ısıttı. İnsanlar bir iz bırakmayı neden bu kadar çok seviyorlardı? Bir insanı hatırlamak ne kadar önemliydi?

    Her tarafı çiziklerle dolan kağıdı aldı. Mustafa'nın önüne yeni bembayaz bir kağıt bıraktı. Elindeki kağıda bakarak.

    "Hayatımda bu kadar çirkin bir imza görmedim. Bunu hemen her gün görebileceğim bir yere asmalıyım" dedi.

    Odasına gitti yatağının başlığına yapıştırdı kağıdı. Geri mutfağa döndüğünde beyaz kağıt ve Mustafa'nın maskesi artık kırmızıydı. Kuş kadar hafif bedeni kucakladı. Bir kaç defa seslendi. Hızla telefona sarıldı. Yaklaşık on dakika sonra ambulans kapıya geldi. Hastaneye vardıklarındaysa, Mustafa çoktan B-612 ye varmıştı...
     
    Acil kapısında beklerken Mustafa'nın dedesi Makbule'nin yanına geldi. "Sabah yediyi biraz geçiyordu, uyandığımda yatağında yoktu, bir kaç gün önce doktoru bugün yarın hazırlıklı olun demişti. Biz konuşurken duymuş olmalı, hep seni görmek istediğini söyleyip duruyordu. Tüm hastaneyi aradık bulamadık aklıma sen geldin ama evi nasıl bulabilir ki dedim hem bilse bile o halle nasıl gelebilirdi... bir kaç saat oldu burda polislerden bir haber bekliyordum. Şimdiyse evladımın mezar yerini ayarlamam gerekiyor" deyip dopdolu gözlerle Makbule'ye sarıldı.

    " Suç ve Ceza da ki Sonya'yı biliyor musun?"

    "Evet efendim biliyorum."

    "Benim için sen de o kadar asil bir insansın bunu unutma. Seni bu işe iten şey her neyse basit bir sebep olmadığını biliyorum."

    "Teşekkür ederim efendim."
    Bu sözlerden çok etkilenmişti Makbule çünkü zaten lakap olarak bu adı kullanıyordu.

    Bir kaç saat sonra eve döndü mutfağa baktı. Masanın üzerinde ki kanlı kağıdı aldı katlayıp Küçük Prensin arasına koymak için bir sayfayı açtı. Sandalyeyi çekip oturdu.

     "Hoşça kal," dedi.
    "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
    "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
    "Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
    "Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
    "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
    "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı..." Kısmını okudu içi burkuldu. "Hoşça kal Mustafa" dedi gözyaşlarını silerek.

    Odasına geçti başlığa astığı kağıdı gördü. O saçma karışık çizgilerin ona bir şeyler söylediğini fark etti.  Evet okuyabiliyordu.

    "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
    "Bulamıyorlar," diye yanıtladım. "Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
    "Doğru," dedim. Küçük prens ekledi: "Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."

    "Bir tanecik Ablam'a KAHKAHALARLA...
                                    
                                        Mustafa GÜÇLÜ."
  • Araf, hayattır. Tarafsa insanın bizzat kendisi.
  • “Düşünmemek için harcanan çaba, insanın aleyhine alevlenerek geri dönerdi insana.”
  • Herkesin yolu başka. Herkesin yolundaki diken başka, köprüsü başka, taşı başka.
  • Metehan ile Oğuzhan kardeş gibi büyümüş, Balıkesir’de yaşayan iki yakın arkadaştırlar. Her ikisi de 11 yaşındadırlar. Metehan sarı saçlı, mavi gözlü, kalın kaşlı, uzun boylu ve sıska bir çocuktur. Oğuzhan ise onun tam tersi fiziksel özelliklere sahiptir. Oğuzhan esmer, kahverengi gözlü, ince kaşlı, kısa boylu ve hafif tombul bir çocuktur. Karakteristik olarak ise ikisi de iyi kalpli, mülayim, sevecen ve yardımseverdirler. Ancak Metehan, Oğuzhan’a göre hırslarına yenik düşen bir çocuktur. Ayrıca çok fazla olmasa da kıskanç bir tarafı vardır.
    Bu iki kafadar arkadaşın ikisinin babası da memurdur. Oğuzhan’ın babası öğretmen, Metehan’ın babası ise postacıdır. İkisinin annesi de ev hanımıdır. Babalarının görev yeri olan Balıkesir’de tanışmışlardır. Metehan’ın ailesi aslen Sivaslıdır. Oğuzhan’ın ailesi ise aslen İzmirlidir. Aileleri ile birlikte aynı apartmanda yaşamaktadırlar. Oğuzhan ailenin tek çocuğudur. Metehan ise dört kardeştir. İki ablası ve bir de erkek kardeşi vardır.
    Günlerden bir gün sabah okula giderken bu iki çocuk asansörde karşılaşırlar:
    Oğuzhan: Günaydın Mete nasılsın? Uzun zamandır görüşemiyoruz.
    Metehan: Aaa günaydın Oğuz! İyiyim, sen nasılsın? Şaka yapıyorsun herhalde daha iki gün önce gördük birbirimizi.
    Oğuzhan: Olsun iki gün bile çok uzun geldi bana. Biliyorsun senin gibi kardeşlerim olmadığı için canım çok sıkılıyor evde. Hafta sonumu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdim.
    Metehan: Öyle deme benim de kardeşlerim var da ne oluyor sanki? Hiçbiriyle geçinemiyorum evde kimse beni anlamıyor ben de çok sıkıldım evde. Keşke beni çağırsaydın da dışarıda futbol oynasaydık.
    - Bence yanlış düşünüyorsun. Onlar senin ailen, her yerde ve her koşulda sana destek olacak değerli insanlar onlar. Aklıma geldi seni çağırmak ama annem hava soğuk, hasta olursun der diye sormaya bile tenezzül etmedim. Çünkü ne zaman dışarı çıkmak için izin istesem hep bu cevabı veriyor. Neyse boş ver beni, sen neler yaptın hafta sonu?
    - Annen senin iyiliğin için böyle davranıyor bence ona da hak vermelisin. Benim de hafta sonu evde canım çok sıkıldı ama senin gibi bilgisayardan oyun oynayamadım, bilgisayarım yok benim biliyorsun. Bende o yüzden kitap okudum. Jules Vern’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı kitabını bitirdim. Türkçe öğretmenimiz derste muhakkak okuyun demişti ya. Sen okudun mu o kitabı?
    - Hayır, okumadım bilgisayardan başımı kaldırmadım ki hiç.
    - Bence okumalısın tavsiye ederim. Macera dolu ve akıcı bir kitap ama bazı yerleri biraz sıkıcıydı.
    - Vaktim olursa okurum bir ara. Neyse muhabbete daldık okula geç kalacağız haydi gidelim artık.
    Oğuz ile Mete konuşmalarını sonlandırıp okula gittiler. Okula vardıklarında ilk ders Türkçedir. Derse başlar başlamaz Sedat öğretmen öğrencilerine Jules Vern’ in kitabını okuyup okumadıklarını sordu. Sınıfın çoğunluğu kitabı okumuştu. Oğuzhan ve birkaç kişi hariç. Sedat öğretmen, Oğuzhan’a neden kitabı okumadığını sordu:
    Oğuzhan:” Öğretmenim hafta sonu çok meşguldüm sürekli işim vardı o yüzden okuyamadım.” diyerek cevap verdi.
    Bu sırada en önde dersi dinleyen Mete söze karıştı:
    -Öğretmenim Oğuz yalan söylüyor. İki gün boyunca bütün vaktini bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirmiş. Sürekli meşguldüm işim vardım dediği de bundan ibaret.
    Bu sözlerin üzerine Oğuzhan’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Bütün sınıfın gözleri onun üzerinde toplandı. Öğretmen de bunun üzerine çok sinirlendi ve Oğuzhan’ı bütün sınıfın önünde azarladı. Bununla da yetinmeyip ailesiyle de konuşacağını söyledi. O günün akşamına da Sedat öğretmen, Oğuzhan’ın annesini arayarak durumu anlattı. Annesi de öğretmenden özür dileyerek telefonu kapattı. Hemen odasından Oğuzhan’ı çağırarak on gün boyunca televizyon izlemeyi ve bilgisayardan oyun oynamayı yasakladı. Oğuzhan annesinden defalarca özür dilediyse de bir daha yapmayacağım diye dakikalarca dil döktüyse de boşunaydı, annesi kararından kesinlikle vazgeçmedi. Bu olaydan sonra Oğuzhan, on gün boyunca hiçbir teknolojik alete dokunamadı. O da bu zaman diliminde kitap okumaya ve matematik sınavına çalışmaya başladı. Çünkü kendisi matematik dersinde baya iyiydi. En zor problemleri bile çözebiliyordu. Arkadaşları çözemediği soruları ona danışıyorlardı. Oğuzhan’ın aksine ise Metehan’ın matematikle arası pek yoktu. O daha çok kitap okumayı sever matematik dersinden nefret ederdi. Günler günleri kovaladı ve matematik sınavının olacağı hafta geldi kapıya dayandı. Bu süre zarfında Metehan, Oğuzhan ile bir kere bile konuşmamıştı. Yaptığı hatanın farkında değildi. Oğuzhan’dan özür bile dilememişti. Sınıfta karşılaştıklarında onun yüzüne bile bakmamıştı. Oğuzhan bu duruma çok içerlenmiş, Metehan’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememiş, arkadaşının hatasını anlamasını beklemişti.
    Matematik sınavına iki gün kala Oğuzhan evdeydi ve matematik sınavına çalışıyordu. Tam derse odaklanmışken birden kapının zili çaldı. Oğuzhan kapıyı açtı ve karşısında Metehan’ı gördü. İlk konuşan Metehan oldu:
    -Oğuz merhaba nasılsın?
    - İyiyim Mete sen nasılsın?
    -Ben de iyiyim. Seni çok kırdım farkındayım. Bütün sınıfın önünde seni küçük duruma düşürdüm.
    Oğuzhan cevap vermedi. Metehan konuşmasını sürdürdü:
    -Biliyorsun pazartesi matematik sınavımız var. Benim de matematiğim iyi değildir. Doğal sayılarda toplama-çıkarma konusunu biraz anladım ama çarpma-bölmeden hiçbir şey anlamadım. Kesirler ve kesirlerde işlemler konusunda ise çok kötüyüm sanırım böyle giderse sınavdan çok kötü bir not alacağım. Ablalarıma sordum ama onların da sınavları varmış. Hem zaten onların da matematiği kötüdür. Senin matematiğin iyidir sınava beraber çalışalım mı?
    -Mete geçen gün yaptığın olaydan sonra hangi yüzle bunu söylüyorsun?
    -Evet, haklısın senden çok çok özür dilerim Oğuz. Hatamın farkına vardım bir anlık hırsıma yenik düştüm ve seni zor duruma düşürdüm. Ama öğretmenimiz kitabı mutlaka okuyun demişti sen de okumamışsın. Sana sorduğumda ise hafta sonunu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdiğini söyledin. Benim de bilgisayarım olmadığı için seni çok kıskandım bu yüzden bende böyle bir şey yaptım. Çok pişmanım.
    -Ben senin böyle düşünebileceğini hiç hesaba katmamıştım amacım kesinlikle sana hava atmak veya kırmak değildi. Ama farkında olmadan seni kırdıysam ben de özür dilerim. Yine de bu söylediklerin seni aklamaz. Keşke gelip bunu bana daha önce söyleseydin.
    -Evet, sen de haklısın gelip sana söyleseydim belki de olay bu kadar uzamayacaktı. Ama insanlar birbirleriyle konuşa konuşa sorunlarını çözebiliyorlarmış demek ki. Bu olay sayesinde bunu öğrenmiş olduk. Eğer bir daha böyle bir durumla karşılaşırsak susmak yerine sorunlarımızı iletişime geçerek çözmeye çalışalım olur mu?
    -Kesinlikle sana katılıyorum. Ee kapı ağzında mı konuşacağız böyle içeri gelsene. Hem annem peynirli poğaça yapmıştı, çay da demler bize. Biz de benim odamda matematik sınavına çalışırız.
    -“Oooo! Peynirli poğaça en sevdiğim. Tamam, olur anlaştık.” diyerek Oğuzhan’ın odasına geçtiler. Saatlerce sınava çalıştılar. Oğuzhan, Metehan’a anlamakta zorlandığı konuları anlattı. Her ikisi de sınavdan yüksek not aldılar. Aralarındaki bu soğuklukta bir kuş misali uçuk gitti.
  • 195 syf.
    ·Puan vermedi
    İnceleme kullanma klavuzu:
    Kural 1: Bu inceleme bazı karakterlere birazcık kin kusmak hayranların saçma iddialarına antitez hazırlamak ama daha çok L ile Light arasında nasıl bir ilişki var onu açıklamak için yazılmıştır ve bu incelemeyi okuyanlar kendini spoiler yağmuru altında bulacaklardır.
    Kural 2: bu incelemeyi 6 dakika 40 saniye içinde okursanız... Tamam şakaydı.
    Animeyi ikinci defa bitirdim az önce, (ilkinde Mangasını okumuştum, hemen "Hiğğğğ! Kitabı okumadan gelmiş!" demeyin.)
    Cümleye Light Yagami'ye L gibi koalamsı muhteşem bir insanı gözünü kırpmadan katlettiği için Allah belanı versin mesajlarımı ileterek başlamak istiyorum. Üstelik kendisine tek arkadaşı olduğunu söyledikten sonra... İlk okuduğumda seriden bulaşan bu kötü enerjiyi ve hırsımı atmak için siyah defterimi Death Note haline getirip simli kalemle Light'ın ölümünü yazmıştım. (Tabiki yüzünü düşünerek) Bkz: https://hizliresim.com/0RRdMV "Aslan saldırısının ardından acılı bir kalp krizi(!?) yaşasın"gibi bir şey. Ama yine de havalı bir resmini çizmişim pisliğin (bkz notlar 3)
    Şimdi asıl meseleye, Lig*t'ın çok iyi bir insan olduğu (!) iddialarına gelelim: Arkadaşım siz kendinizde misiniz? Ne iyisi, ne adaleti? Çocuğun amacı başından beri tanrı olmaktı, dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışmıyordu kendisinin tanrı olduğu bir dünya yaratmaya çalışıyordu. Seri boyunca ağzından yalan damlıyordu. İnsanlarla ilişkisindeki muhteşem samimiyet de ortada Light'ın kötü olduğunu anlamak için bir ispata gerek yok. Kiranın kötü olduğunu kesinleştirmek için belki yardım alınabilir. Ama Light'ın kötü olduğunu anlamak için sadece; 1 lt su, 160 gr yağ, 110 gr protein, 15 şeker, 10 gr tuz gerekiyor. Yani beyin gerekiyor arkadaşlar. Bunlar beyni oluşturan malzemeler...
    Kiranın neden kötü olduğunu da sonradan açıklarım inşallah zaten incelemeleri düzenleyip düzenleyip duruyorum.
    Light'tan o kadar nefret ediyordum ki sonunda ölümünü izlerken çok zevk alacağımı düşünmüştüm ama ölümü, öldürdüğü onca insanın ölümünden daha çok hüzünlendirdi beni ... Bir insan olarak ona verilen tüm yetenekleri nefsi için harcadı. Nefsi için yaşadı, dünyada kazandı ve.. Öldü. Allah rahmet eylesin diyemeyeceğim.
    İkinci iddia: Light L'den daha zekiymiş.
    Peh! L tek başına varlığı mümkün olmayan, olağanüstü güçleri bile düşünerek oralara kadar geldi. Ama ne L ne de Light deli manyak bir ölüm meleğinin, zaten kendi rızasıyla hayatının 4'te 3'ünü çöpe atmış salak bir kız için öleceğini düşünemezdi. Zaten Rem'in L'i öldürmesi L'nin kazandığının açık bir kanıtı L kazanıyor diye L'yi öldürdü Rem. Tekrar ediyorum kazanıyor diye! Ki L'nin olağanüstü güçlere karşı koymak gibi bir imkanı olamazdı. O sövmemek için kendimi zor tuttuğum polis takımı da L'nin ölmeden önce ne yapmak üzere olduğu konusunda 2 saniye düşünselerdi adam boş yere ölmemiş olurdu. İnsan bir düşünür ya polis olsa da olmasa da düşünür! Bu adam neden 13 gün kuralını test edecekken öldü?
    3. Bir iddia da: "L aslında Light kadar kötü, adaleti falan takip ettiği yok zekasını göstermeye çalışıyor. İkisi birbirine benziyorlar."
    He ben de Kirayım zaten. L'nin sadece ilgisini çeken davalara baktığı doğru. (Aslında dünyanın en iyi 2. ve 3. Dedektifi olarak o kadar ilgi çekici olmayan davalara da bakıyor olabilir emin değiliz. Tahminimce onlarda da ilgi çekici davaları alıyordur.) bu o kadar dahi birisi için gayet doğal bir refleks. Başkalarının çözebileceği davaları çözmek için neden uğraşsın ki? Bu, yalnız kendinin çözebileceği davaların kendisine gelmesini önler.
    Light'ın babası, tankla, kasetleri almak için Sakura TV'ye girdiğinde ilk sorduğu soru kasetler değil, onun nasıl olduğuydu, Sakura TV'nin önünde ekip arkadaşı öldüğünde bacaklarını nasıl sıktığını görmediniz mi? Higuçhi gözleri aldığında, "millet araç tehlikeli sakın yaklaşmayın!" diye bağırdığındaki ciddiyetine ne demeli. Neden öyle endişelensin? Gerek anime gerek mangada yüzünde beliren o tebessümün saflığı görülmeyecek gibi mi?
    L'nin kötü olduğunu iddia etmek, neredeyse Light'ın iyi olduğunu iddia etmek kadar saçma o yüzden bunu es geçip L ile Light'ın birbirine benzemesi meselesini açıklamak istiyorum (ben de ilgimi çeken konuyu açıklamak istiyorum şu anda meğer ne kadar kötüymüşüm)
    L ile Light birbirlerine benziyorlardı evet. L Light'ı seviyordu evet. Ama hangi yönleri benziyordu? L Light'ın neresini seviyordu? Tüm kafa karışıklığı burada gizli. L ile Light; zeka, entelektüel birikim, etki-tepki, düşünme yöntemi, kararlılık yönünden birbirlerine benziyorlardı. Yani bazı doğuştan gelen reflekseler yönünden Ama kişilik ve hayat felsefesi, bakış açısı yönünden zıttılar. Yani insan iradesi kullanılarak karar verilen özellikler yönünden. İlk saydıklarım yöntem ve araç ikincisi amaç ve düzlem.
    Araçlar belli bir düzlem üzerinde durur ve yöntemler amaca hizmet eder. Peygamber efendimiz sav "düşmanın silahıyla silahlanın" derken düşmana benzemeye değil, düşmanın uygun olan yöntemlerini ona karşı kullanmaya teşvik etmiştir. L ile Light arasındaki benzerlik de böyle bir benzerlik. L'nin Light'ı sevmesi konusuna gelince...
    Animeyi izlerken farkettim ben de sevilecek düşmanlar arıyormuşum meğer, bir ara televizyonda Demagawa oldukça iğrenç hareketler de bulunuyordu hatırlarsınız, sonra Mikami onu öldürdü tabi. Ama o anda Demagawa'dan gerçekten iğrendim ve ondan uzaklaşmak istedim. Halbuki Light beni çekiyordu. İkisi de kötüydü ama Light'tan nefret ederken Demagawa'dan sadece iğrendim... Ve fark ettim ki ben seveceğim bir düşman arıyorum. Düşmanımı sevmem ve onu ciddiye almam gerekir. Demagawa gibi değil Light gibi bir düşmanım olsun isterim. Çünkü insanın düşmanının nasıl birisi olduğu da onun karakterinin bir göstergesidir. Yani L Light'ı kişilik olarak değil kabul edilir poyansiyelde bir düşman olarak gördüğünden seviyordu, en azından onu Kira olarak gördüğü anlarda. Light'ın hayatı oscar'a layık bir oyunculuktan ibaret olduğu için ilk başta "tek arkadaşının" o olduğunu söylemişti L, Light'a. Çünkü Kira değilse Light gibi bir arkadaşının olmasını isterdi ve onu arkadaş olarak sevmeyi isterdi. İnsan kendisine yöntem olarak bu kadar benzeyen birinin ruhi olarak da benzemesini ister.(bkz not) Düşmanı sevmekten daha önemli bu. Belki de L'nin seri boyunca Light'ın kira olma olasılığı şu bu demesinin sebebi buydu. Kira olmama olasılığını istiyordu o. (hatta ölürken gözlerine baktığında "Haklıymışım" dedi. "Biliyordum!" değil) Halbuki Near gelir gelmez, "Light Yagami=Kira" denklemini kurdu ve bastırdı. Belirsizlik, yaklaşıklık değil, eşitlikle oluşturulan bir denklem... Animedeki yağmur sahnesine gelirsek, yağmur sahnesi bence mangada da olmalıydı ama ayak masajı sahnesini ben hiçbir şekilde kabul etmiyorum mangada yok zaten. Ve mangayla uyumlu da değil. (Mangada Higuchi'nin ölümünden sonra L Light'a daha bir şüpheyle ve güvensiz bakıyor. Ayak kurulama sahnesinin aksine...) L Kira olduğunu düşündüğü birinin (o anda öyle düşünüyordu.) dostluğuna o kadar muhtaç olacak kadar özgüvensiz değil. Hem Kira'dan, onun Kira olduğunu ispatlayacağı için neden özür dilesin? Kira'yı bu kadar iyi anladığını, onun kendi ailesini bile öldürebileceğini söylemesine rağmen ondan arkadaşlık mı umuyor, merhamet mi bekliyor? Dediğim gibi L öyle muhtaç birisi değil salak da değil. Az önceki anlattığım sebeplerden dolayı da bu sahne çok saçma kaçıyor. İlk başta Aa ne güzel duygusal falan, hafif güzel gelen bir sahne ta ki üzerinde düşünene kadar. Bu sahne üzerinde derin düşünürsem L'yi sevemem. O zaman onu da, zekaya tapan ve insaniyete önem vermeyen (Near'ın deyimiyle aklını kullanmayan) insanlar grubuna dahil etmem gerekir. Ki ben böyle bir şey istemiyorum. Zaten L'nin de öyle kötü biri olmadığı ortada. Siz istediğinizi düşünebilirsiniz. L benim için kibirli olmayan tek zeki karakter olarak kalbimde yer edinmiş olarak kalacak...
    Ve ders çalışırken ara ara onun gibi oturmaya devam edeceğim...

    Bkz not: (akıllı ve zeki(a.z) dost>a.z düşman> salak düşman >salak dost)
    İkinci son not yazara gelsin: "Eşitlik adalet değildir kardeşim."

    3.not: göz atmak isterseniz çizimlerim buyrun: https://hizliresim.com/QLLqjG https://hizliresim.com/RrrM5Z
    https://hizliresim.com/3660OA
    Bu benim çizimim değil ama çok anlamlı bir resim: https://hizliresim.com/nQQn35
    https://youtu.be/QI68giYtnXs bu da Detah Note'tan güzel bir şarkı.
    Söz bu son not: keşke death note izledikten sonra cips yerine elma yeme isteğinde bulunacak insanlardan olsaydım. Neyse çok şükür Lig*tçılardan değilim.