• SÜRVEYAN HEKİM

    “Doktordan satılık araba” diye ilan verirler, çok doğru aslında.
    Ne o arabayı kullanacak vakit bulursunuz, ne de düzenli bir hayatınız olur.
    Hele bir de cerrahsanız, o uyku denen tatlı şeyle bir türlü buluşamazsınız.
    Ben de Güneydoğu’da görev yaparken hem uykudan, hem de arabamdan mahrum kaldım. Zaten kullanmaya vakit bulsak bile, sokaklar öyle rahat rahat gezilebilecek güvenlikte değildi o zamanlar. Gece gündüz hastanedeydik, oturmaya bile vakit bulamazdık. Hem gidecek yer olmadığından, hem yatan yaralıları uzun süre bırakmak istemediğimizden, hem de her an yeni yaralıların gelebileceğini bildiğimizden.
    Ama bazen, canımız çeker, “Gidip lokantada bir şeyler atıştıralım” derdik.
    O bile kursağımızda kalırdı. Daha yolda, üzerimizden bir helikopterin hızla geçtiğini görür, dayanamaz, hemen U dönüşü ile acil servise kendimizi zor atardık…
    Ya da yemeğin tam ortasında, en lezzetli yerinde telsiz anonsu ile lokmalar boğazımızda düğümlenirken koşuşturmaya başlardık. Kaybedeceğimiz her bir saniyenin bile ne kadar değerli olduğunu bilir, böyle zamanlarda yerimizde duramazdık. Mesleğimin en heyecanlı, en hareketli yıllarını ben orada yaşadım.

    Bir ramazan akşamıydı. İftara hazırlanıyorduk. Sofra başında dakikaları sayarken o malum haber geldi. Ortopedist olarak ben vardım masada. Bir plastik cerrah arkadaşım, bir genel cerrah, bir kalp-damar cerrahı ve bir de psikiyatrist.
    Yine ağzımızda lokmalar hastanenin yolunu tuttuk.
    Bir yaralının ne şekilde geleceğini bilemezsiniz. Eğer yüzü dağılmışsa plastik cerrah, kemiklerde bir sorun varsa ben, damarlarda ya da kalpte hasar varsa kalp-damar cerrahı arkadaşım ve karın boşluğu yara almışsa da genel cerrahın bulunması zorunluydu. Eğer yarayı başından almışsa, maalesef hastaneye ulaştığında yapılacak bir şey kalmamış oluyordu. Psikiyatrist arkadaşım ise bilinci açık olanları sakinleştirmek için, ya da “Belki ben de bir şeyler yapabilirim” düşüncesiyle gruptan ayrılmazdı.
    Bu ekiple ilk anda her şeye müdahale edebiliyorduk.

    Hastaneye geldik ve beklemeye başladık. Bir yandan ağzımıza bir şeyler tıkıştırmaya devam ediyorduk. Bir süre sonra “Daha yaralı alınamadı. Beklemeye devam edin” haberi geldi. Çatışmanın sürdüğünü ve yaralının teröristlerle askerler arasında kaldığını, bu nedenle henüz ulaşılamadığını bildirdiler. Böyle durumlarda, sizi en çok etkileyen, çok basit bir tedavi ile kurtarılabilecekken, bir insanın orada, oracıkta kan kaybından, ya da daha basit bir nedenden hayatını kaybetmesidir.
    Çaresizlikten kahrolur insan… Ne yapacağını şaşırır… Ortalıkta dolaşır durursunuz.

    Gece saat 10’a doğru bir telefon daha geldi. Komuta merkezinden arayan binbaşıyı tanıyordum: “Yaralıyı kurtarmak için Özel Kuvvetler bir operasyon düzenleyecek. Doktor olarak sizin gelmenizi istiyoruz. Ama durum biraz riskli, çatışma devam ediyor. Yani bunu teklif ediyoruz ama kararı size bırakıyoruz” dedi. Tereddüt ettiğimi dahi hatırlamıyorum: “Hemen gönder sen aracı. Plastik cerrahla birlikte iki kişiyiz” dedim. Karşımdaki ses: “Çok sağolun çocuklar!.. Yaralının durumu kötüleşiyor” dedi.
    İyi hatırlıyorum, helikopterlerin gece görüş dürbünleri yeni gelmişti o yıl.
    Yani ilk gece operasyonlarından birisiydi bu. Koşarak odamıza gittik.
    Hazırlıklarımızı yaptık. Diğer cerrah arkadaşım silahlara meraklıydı.
    “Ben tabancamı da alayım mı?” diye sordu. İlk anda aklıma gelmemişti.
    Doğrudan çatışmanın ortasına gidiyorduk. “Tabancayla biz ne yapacağız kardeşim?” dedim. “Ancak kendimize yeter.”
    – Ben de o yüzden istiyorum. Heriflerin eline düşmemek için sıkarız birer tane kafaya.

    On dakika sonra bizi ciple aldılar. Kalkışa hazır olan Skorsky helikopterin içine girip oturduğumuzda işin ciddiyetini anlamaya başlamıştım. Arkadaşımın ilk tepkisi ise, özel harekât personelinin ellerindeki son model M-16 tüfekleri bana gösterip;
    “Silahımdan utanıyorum” olmuştu. Gergindik. Ama gülümsüyorduk.
    Başlarında kara bereler, gece görüş dürbünleri ellerinde, silahları ile bir savaş filminin karesinden çıkıp gelmiş gibiydiler. Onların hayatları buydu. Helikopter havalandığında “Abi, hoşgeldiniz… Helal olsun size” diye tek tek tebrik ettiler.
    Bir süre sonra her ikimize de birer kulaklık verdiler. Konuşan pilottu:
    – Hoş geldiniz. Yaklaşınca arkadaşlar size haber verecekler. Ben tamam dediğim anda aşağı ineceksiniz. Geri dönüş için tam bir dakikanız var. Hiç kimse için bir daha geri dönemem. Bunu ekipteki herkes bilir. Siz de aklınızdan çıkarmayın.
    Allah yardımcınız olsun.

    Plastik cerrahla göz göze geldik. Her şey gerçekti. Pencereden aşağıdaki köylerin ışıklarını ve önümdeki yüzleri maskeyle kapatılmış insanları seyrederken
    “Demek böyle oluyormuş” dedim kendi kendime. Bir saatten fazla bir uçuştan sonra, pilot iniş bölgesine yaklaştığımızı haber vermişti. Kulağımızdaki kulaklıktan pilotun yerdekilerle yaptığı konuşmaları dinleyebiliyorduk. Belki de pilotumuz bunu özel olarak sağlamıştı. “Doktor getiriyoruz!” denildiğinde aşağıdakilerin çığlıklarını duymamızı özellikle istemişti. O an dünya üzerinde bulunmak istediğim tek yerin, o helikopterin içi olduğunu anlamıştım.

    Helikopter alçaldıkça silah sesleri daha da yaklaşıyordu. Maskeli tim personeli yavaşça kapılara yanaştılar. Elleriyle bir yerleri işaret ediyorlar ve sürekli pilotla konuşuyorlardı. Hızla kapıyı açtıklarında içeri keskin bir soğuk dolmuştu. Açık kapıdan hâlâ çok yüksekte olduğumuzu görmüştüm. İkisi yarı bellerine kadar dışarı sarkmışlardı. İçlerinden biri, eliyle bekleyin işareti yapıyordu. Alçaldık… Alçaldık… Ve birden iki kişi kendini aşağı bırakıverdi. Askerlerden biri işaretle bizi kapının yanına çağırdı ve “Şimdi!..” diye bağırınca biz de kendimizi boşluğa bırakıverdik. Aşağıya bakmaya bile fırsat bulamamıştım. Nereye, ne kadar mesafeden düşeceğimi bilmiyordum.
    Dizlerime kadar karın içine saplandığımda, bizden önce atlayanların önümüzde sürünerek ilerdeki bir karaltıya doğru ilerlediğini gördüm. Arkama döndüm.
    O dev cüsseli helikopterin kardan bir karış yukarıda, havada asılı bir halde durduğunu fark ettim. Kuyruk tarafına baktığımda ise gözlerim fal taşı gibi açılmıştı… O manzara karşısında “Biz bu çocuğu kurtarmak zorundayız” dedim kendi kendime.
    Biz de karlar içinde sürünen iki kişiyi takip etmeye başladık. Bir dakikayı aştık mı bilemiyorum ama yaralıyı ve onu kurtarmak için geldiği sırada vurulan iki askeri daha, gecenin o karanlığında ve o karın içinde, helikopterin yanına kadar getirmeyi başarmıştık.

    Biner binmez, kapıları kapatamadan hızla havalandık. Yanımdaki cerrah arkadaşıma dönüp: “Bir manzara gördüm ki, bizim bu çocuğu hastaneye kadar yaşatmamız farz oldu. Şimdi sorma, varınca anlatırım” dedim. İlk yaralının durumu ciddiydi. Boynundan, çenesinin altından vurulmuştu. Gırtlak kısmı paramparçaydı. Bir türlü tansiyonunu alamıyorduk. Sadece ölüm anını anlayabileceğimiz, o, gözbebeklerinin büyümesi gerçekleşmemişti. Bir de çok cılız bir şekilde kalp atışı devam ediyordu, o kadar.
    O soğukta yaralının metabolizması yavaşlamıştı. Fiziksel ölüm gerçekleşmemişti.

    Küçücük bir ampul ışığı altında havaalanına, oradan da ambulansla hastaneye kadar, dizlerimizin üzerinde o çocuğu yaşatmak için savaş verdik. Tim personelinin bacakları arasında, o daracık yerde, arkadaşımla, değişe değişe kalp masajı yaptık, boğazından tüp atmaya çalıştık, nefes verdik, nabız dinledik.
    Farzı yerine getirmeyi başardık, ama o askeri ancak on iki gün yaşatabildik.
    Plastik cerrahı arkadaşım, “Neydi bana söyleyeceğin?” diye sorup da, anlattıklarımı dinleyince yüzü bembeyaz kesilmişti. O gece helikopterimizin kuyruğu dahil tüm arka kısmı, bir uçurum boşluğunun üzerindeydi. Atladığımız yerden birkaç metre gerisi derin bir yardı. Bunu görmüştüm. Ama daha sonra, can ciğer arkadaş olduğum özel kuvvetler personelinin anlattıklarını duyunca da, benim yüzüm bembeyaz olmuştu:
    O gece biz sürünürken, teröristlerle aramızdaki mesafe elli metre kadarmış. Ve telsizlerden öğrendiklerine göre, bizi silahlı Kobra helikopteri sandıkları için başlarını çıkartmamışlar. Bir Skorsky’nin gecenin bir yarısı oraya kadar gelebileceğine hiç ihtimal vermemişler. “Anlasalardı ne olurdu?” diye sorduğumda;
    “Boşver be abi, hadi yemeğimizi yiyelim” dediler.

    O gece yemekte, acıyı, hüznü, kahkahayı, umudu, anılarımızı paylaştık o çocuklarla. Allah’tan yaralı gelmedi de, gece yarısına kadar süren sohbetimiz bozulmadı.
    Ama bir başka gece, yine bir başka sohbetin tam ortasında bir haber geldi.
    Sanıyorum gece yarısı, saat bir civarıydı. Karargâhtan telefonla aradılar.
    “Yaralı var, hazırlıklarınızı yapın. Araçlar yolda” dediler. Telefonun ahizesini koyup diğer doktorlara döndüğümde, hepsini ayakta bana bakarken buldum.
    Hiçbir şey söylememe gerek kalmamıştı. Yüzümdeki ifadeyi görür görmez, bir anda dinlenme odası boşalıvermiş, birkaç dakika içinde hastanede koşuşturmaca başlamıştı. Ellerimi yıkayıp acil servisin önünde beklemeye başlamıştım. Yarım saat sonra, ambulans hastanenin ana kapısından içeri girdi. Önünde ve arkasında ikişer Land Rover cip vardı. İçinden iki yaralı çıktı. Arkadaşları, araçlarına roket isabet ettiğini söyledi. Durumları çok ağır değildi. Zaten kan kaybı, ilk müdahale ile büyük ölçüde durdurulmuştu. Bilinçleri de açıktı. Hemen muayeneye başladım. Her ikisinin de yüzü ve vücudunun diğer bölgeleri kesiklerle doluydu. Atılan roketin, aracın içinde dolaştığını söylediler. Birinin iki bacağında da derin yaralar ve kırıklar vardı.

    Sol bacaktaki yara daha büyük ve açıktı. Kırık vardı. Elimle kontrol ettiğimde sağ bacağın da rahatlıkla katlandığını gördüm. Diz kapağının hemen üstündeki yarayı elimle yokladığımda içerde büyükçe bir metalin bulunduğunu fark etmiştim. “Her iki bacağa da film çektirin” dedim. Filmleri beklerken, sonu ölümle bitme ihtimali olan bir vaka ile karşı karşıya olmadığımız için seviniyorduk. Rahatlamıştık.

    Filmler geldiğinde hep birlikte ışıklı panonun önüne yığıldık. Sahiden de sağ bacağın yan tarafında büyük bir şey duruyordu. Ampul dibi gibi, yumru bir metal parçaydı bu. Herkes birbirine baktı. “Bu ne ya?” dedi içimizden birisi. Vücuda saplanıp kalmış büyüklü küçüklü onca parça görmüştüm. Ama bu biraz farklıydı. Ve bacağın içinde ters duruyordu. Nasıl çıkarta-bileceğimizi tartışmaya başlamıştık.
    “İlk önce ne olduğunu bir anlayalım” dedim. Hastanenin idare amirini aradım.
    “Bir yaralımız var. Görmen lazım. Bakar mısın?” dedim. Birkaç dakika içinde acil servise girdiğinde biz hâlâ o parça üzerinde konuşuyorduk. “Bu ne böyle?” diye sorup, panoyu gösterdim. Filmi eline aldı, yüzüne yaklaştırdı, uzaklaştırdı. O da şaşırmıştı. Ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorduk. Sonra bize dönüp
    “Vallahi hiçbir fikrim yok” dedi. “Ama, bir fünye parçası falan olabilir.”

    Anlamamıştık. Ters bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Yaralıyı getiren konvoyun komutanından ve yaralılardan olayın ayrıntılarını öğrenmeye karar verdim. Pusuya düşmüşlerdi. Teröristler yolu kazmışlar, zırhlı araçla yolda giderlerken, yavaşlamak zorunda kalmışlardı. Kum yığınının arkasına saklanan adamlardan biri elindeki roketi beş metre mesafeden zırhlı aracın camından içeri göndermişti. Konvoy komutanının sözleriyle her şey netleşiyordu aslında:
    – Hocam, roket çalışmamış. Eğer patlasaydı, ordan kimse sağ çıkmazdı.
    – İyi de aslanım. Bu yaralar?
    – Kısa mesafeden atıldığı için, vurmanın verdiği etkiyle camı paramparça etmiş. Ben gördüm aracı. İçerde de bir sürü çelik parçayı kaldırmış.
    – Yani şimdi bu ne aslanım, sen bana onu söyle…

    Konvoy komutanı üsteğmen de filme uzun uzun baktı ve yine net bir yanıt veremedi: “Valla hocam, bir şey söyleyemem. Bir sürveyan bulsanız.” Üsteğmen, çevremdekilerden birinin “O ne ki?” sorusunu yanıtlarken, ben orduevinin yolunu tutmuştum. Karargâhla yapılan telefon görüşmeleri sonunda, gecenin saat ikisine doğru sürveyan astsubayın yattığı odayı bulduk. Patlamamış mühimmatların imha edilmesinden sorumlu olan patlayıcı uzmanı astsubayı uyandırmak hiç de kolay olmadı.

    Nerdeyse kapısını kıracaktık. Onun dışında, kattaki herkes uyanmıştı.
    Zavallı adam kapıyı açtığında uykulu gözlerle bana bakıyordu. Kendimi tanıttım.
    “Sizi tanıyorum komutanım. Hayırdır bu saatte?” dedi. Yardımına ihtiyacımız olduğunu söyledim. Işığı açtı, beni içeri aldı. Yatağına oturduk birlikte. Elimdeki filmi lambaya doğru tutup sordum:
    – Bu ne kardeşim?
    – Komutanım bu ne ki?
    – Kardeşim ben sana soruyorum…
    – Komutanım, bir saniye yüzümü yıkayıp geliyorum.

    Endişeliydim. Tahmin ediyor ama gerçeği duymak istemiyordum.
    Durup durup elimdeki filme bakıyordum. Tekrar tekrar o parçayı inceliyor, kemiğe ne kadar mesafede olduğuna bakıyor, girişi nereden yaparsam rahatlıkla çıkarabileceğimi düşünüyordum. Yüzünü kurulamadan yanıma geldi, filmi tekrar eline aldı.
    Tavana doğru tuttu. Parçanın sağına soluna baktı. Filmi ters çevirdi, yine baktı.
    – Komutanım, bu nasıl olmuş?
    – Zırhlıya roket atmışlar.
    – Yakından mı ?
    – Beş metreden dediler. Nerden anladın?
    – Komutanım, bu vatandaş sağ mı?
    – Durumunda pek bir şey yok. Sol ayak daha kötü ama ben bu parçayı anlamadım. Düzeltecez işte.
    – Komutanım bu vatandaş nerede şimdi?
    – Acilde…
    – Komutanım sıkı durun. Bu Rus yapımı RPG-7 roketinin fünyesi.
    – Eee?..
    – E’si komutanım, bu fünye patlamamış.
    – Nasıl olur bu ya?
    – Bu alet belirli bir mesafeden önce infilak etmez. Bir süre uçması lazım havada… Ne yapmayı düşünüyorsun komutanım?
    – Bilmiyorum… Sence ne zaman patlayabilir?
    – Artık roketin içinde değil. Uçmaya falan da ihtiyacı yok. Yani canı ne zaman isterse. Belki patlamıştır bile…

    Sürekli gülümseyen bir yüzü vardı. Filme bakarken öyle rahatça söylemişti ki bu sözleri.. Korktuğum çıkmıştı. Acil servisteki yaralının bacağında patlamamış bir fünye vardı. “Hadi canım kardeşim, sen de gel benimle” dedim. Giyinirken hiç konuşmadık. Olayı kavradığı anda uykusu açılıvermişti. Aslında neşe küpü bir adam olduğunu anlamıştım. Sürekli gülümseyen bir imha uzmanıyla, hastaneye doğru âdeta koşuyorduk. Ben yaralımı, ameliyatı düşünüyordum. Bir de o ana kadar patlamamış olmasını umut ediyordum. O ise, başına gelmiş buna benzer olayları anlatıyordu.
    Hasta ziyaretinde ölümden bahseden münasebetsiz ziyaretçiler gibiydi:
    – Komutanım valla, adamda da ne şans varmış ya…
    Aslında bırakacaksın orda, hatıra kalsın diye… Hani siz öyle yapıyorsunuz ya…
    Bu esprinin hoşuma gitmediğini anlamış olacak ki, konuyu değiştirmeye çalıştı;
    ama nafile:
    – Oluyor işte bizim meslekte komutanım… Bir keresinde, Trakya’daydım ben o zaman. Gündüzden atış yapılmış. Bizi çağırdılar. Dediler ki, patlamayan bir mermi var.
    O gün başka yerdeydik. Gidemedik. Ama birlik komutanı tüm tedbirleri aldırmış. Merminin yanına bir flama dikmiş, başına da nöbetçi koymuş. Bir de krokisini yapmış. İşte efendim, ağacın kaç metre kuzeyinde, burnu nereye bakıyor falan, görüyorsun öyle krokide. Keşke herkes böyle yapsa, değil mi komutanım…

    Duyuyordum ama dinleyemiyordum. Aklım tamamen fünyeli bacaktaydı.
    – Neyse komutanım?… Sonra, biz ertesi gün gittik oraya. Elimizde kroki. Bir baktım; merminin yeri değişmiş. Dedim ki; komutanım, bunu oynatmışlar. Mermi de havan mermisi ha… Aman bir kıyamet koptu. Sabaha kadarki tüm nöbetçileri dizdik yan yana. Tek tek soruyoruz. İçlerinden biri çıktı sonunda. Ne dese beğenirsin komutanım. “Komutanım, boşuna dert ediyonuz. O mermi patlamaz” dedi. Beyefendi ne yapmış biliyor musun komutanım? Flama rüzgârdan yıkılmış gecenin bir yarısı, etrafta o karanlıkta taş bulamayınca da, flamayı patlamamış havan mermisi ile çakmış toprağa. Bir de üstüne üstlük “Ben böyle yaptım bir şey olmadı, korkmayın o mermi patlamaz” diyor.

    Kahkahayla gülüyordu. Bende pek gülecek hal yoktu. “Ama komutanım ben havan mermisini patlatınca, o askerin yüzünü görmenizi isterdim” sözlerinin ardından konumuza döndüm:
    – Bak kardeşim, ben şimdi eğer çıkartmak istersem?.. Neler patlatır bunu?
    – Her şey komutanım… Ameliyatta kullanacağınız tüm elektrikli aletler. Pensler… Makaslar… Her şey… Komutanım, dedim ya, patlamamış bir fünye bu. Aslına bakarsanız, bacağını oynattığında bile olabilir. Ama hiçbir şey de olmayabilir. Ama benden size bir tavsiye. Biz genellikle, hep infilak edecekmiş gibi bakarız bu gibi durumlarda. Yani siz de öyle düşünseniz iyi olur.

    Bu rahatlığı sinirimi bozuyordu. Kendimi soğukkanlı biri olarak bilirdim. Çevremde de öyle tanınırdım. Ama böyle bir olayla ilk kez karşılaşıyordum. Acil servisten içeri girdiğimizde tüm meraklı gözler üzerimizdeydi. Doktorlardan biri “Neymiş abi?” diye sordu. Filmi tekrar ışıklı panoya astım. “Fünyeymiş” dedim. Sürveyan, diğer doktorlara ve hemşirelere durumu anlatırken, ben filmi bilmem kaçıncı kez inceliyordum. İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyordum.

    Her kafadan bir ses çıkıyordu. Biri “Abi Ankara’ya gönderelim” dedi.
    İki yıl içinde yüzlerce ameliyat yapmıştım. İster istemez, harp cerrahisi dendiğinde
    akla gelen birkaç isimden biri olmuştum. Kalkıp da bu vakayı “Ben çıkartamadım,
    sen çıkart!” diye hocama gönderemezdim. Bu, insanlığa da, hekimlik kurallarına da sığmazdı… Kaldı ki, böyle bir hastayı hiçbir uçak almazdı. Ya da, bacağında patlamaya hazır fünye taşıyan bir yaralıyı ambulansla, o kadar uzak bir yoldan Ankara’ya göndermek mümkün değildi. Yıllarca tıp eğitimi almıştım. Böyle bir olayı ne kitaplarda okumuş, ne de duymuştum. Acil servisin ortasında, kendi aramızda bunları konuşuyorduk.

    – Amerika’da olsa, adam bunu üstünden böyle ampüte eder, hiç kendini de riske etmez. Ampüte eder, iş biter.
    Bunu söyler söylemez, doktor arkadaşlardan biri beni destekledi.
    – Biz de ampüte edelim abi. Yani eğer şey olursa, astsubay arkadaş sonucun pek iyi olmayacağını söylüyor, biliyorsun.
    Bu sözler üzerine, bir süredir bizi dinleyen yaralının, inlemelerinin arasında uzandığı yerden bize seslendiğini duyduk.
    – Komutanım, n’olur bacağımı kesmeyin.
    Her şeyi biliyordu. Bacağında patlamamış bir fünye taşıdığını o da öğrenmişti.
    Bu sözler durumumuzu daha da zorlaştırıyordu. Korkmuyordum ama tedirgindim. Hepimizin hayatı tehlikeye girebilirdi. Hatta o anda bile risk altındaydık.
    Yanımızdaki subaylardan biri yavaşça yaralının başucuna gitti. Kulağına eğildi. Saçlarını okşadı. Bir şeyler söyledi. Geri döndüğünde röntgen filmine bakıyor,
    hâlâ düşünüyorduk. Yaralı çocuğun sesiyle irkildim.

    – Tamam komutanım, siz ne yaparsanız yapın…
    – Ne söyledin sen ona?
    – Ameliyatı senin yapacağını söyledim. Seni tanıyormuş…
    Yaralının yanına gittim. Gözlerini gözlerime dikti:
    – Ben sizi çok duydum komutanım. Tamam. Siz ne yaparsanız yapın! Kesin gitsin!..
    – Bak koçum; sen de bunu kalkıp Sarayburnu’nda dolaşırken almadın yani.
    Kaderimiz burda birleşti işte, ne yapalım yani?
    – Kaderimiz beraber, burda mı komutanım? O zaman siz nasıl isterseniz, öyle olsun.

    Canla başla çalışıyordum. Yaptığımız ameliyatların, kurtardığımız hayatların haberlerinin hızla yayıldığını biliyordum. Bölgede tanındığımı, sevildiğimi biliyor, bundan gurur da duyuyordum. Ama sahip olduğum bu ünün beni bu derece sorumluluk altına sokabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Bilmem hangi birlikten geliyor ve beni tanıyordu. Bana güveniyordu. Bacağını kessem de buna razı olacaktı. Ne yapabilirdim ki artık?

    Aslında riskimiz o sırada tahmin ettiğimizden çok daha büyüktü. O serseri fünye, çıkartırken infilak edebilirdi. Hiç de ağır sayılamayacak bir yaralımı kaybedebilirdim. Bacağın üzerine eğilmiş çalışırken, fünyeye en yakın olan ben de anında, oracıkta parça parça olabilirdim. Hemşireler, teknisyenler ölebilirdi… Ameliyathane elden çıkabilirdi. Ve arkamdan “İşgüzara bak. Ne gereği vardı? Kesseydi kurtarsaydı!” denirdi. Bunları biliyordum, ama düşünmek istemiyordum. Sonunda o çocuğun omuzlarıma yüklediği sorumluluk ve o havayla ameliyata girmeye karar verdim.
    Az sonra hava aydınlanacaktı. Patlamamış ve patlamaya hazır bir fünyeyi, saplandığı bacaktan çıkaracaktım. Aslında sol bacak daha fazla hasar görmüştü. Ama o hiç umurumda bile değildi. “Nasıl olsa hallederim…” diyordum. Önce ameliyata girecek personeli belirledik. Sürveyan astsubaya da eldiven verdik, önlük giydirdik.
    Bir teknisyen, bir hemşire, ben ve sürveyan astsubayımız; tıp tarihinde belki de hiç yaşanmamış, ya da çok ender karşılaşılmış bir olayın tanıkları, hatta kahramanları olacaktık. Sakindim, ama hepimiz olayın ciddiyetinin farkındaydık. Hastayı operasyona hazırladık, uyuttuk ve bacağın karşısına geçtim. Röntgen filmlerini tekrar tekrar inceledim. Sinirleri zedelediğim anda ameliyatın hiçbir anlamı olmayacağını da biliyordum. Nereye kadar bıçak kullanabileceğimi iyice hesapladım.
    Sonrasını ellerimle halledecektim.

    Sanıyorum ömrümüzden birkaç yıl gitmiştir o ameliyatta. Hele ben fünyeye yaklaştıkça yanımdaki teknisyenin “Hocam tamam, yavaş!..”, “Hocam yeter!..”, “Bak orda işte!..”, “Hadi çıkar artık şunu hocam!..” diye titreyen sesini hiç unutamam. Başımı kaldırıp dik dik baktıkça; “Tamam hocam ben bir şey demedim. Siz devam edin” diyordu.
    Sürveyan astsubayımız ise biraz geride, hayatında ilk kez açılmış bir bacak gördüğü için, pek iyi durumda değildi. Ara sıra bakışlarını tavana dikiyor, yüzünü ekşitiyordu.
    O, fünyeden çok kaslar, damarlar ve kemiklerle ilgileniyordu:
    “Ya komutanım, bu kemikler bu kadar beyaz mı olur?”, “Amanin, o damar mı? Komutanım kanıyor baksanıza!…”, “Komutanım, sizin işiniz de amma zormuş valla…”

    Hayatı patlamamış bombaları, mermileri, mühimmatları patlatmakla geçen ve sürekli gülümseyen bir astsubay, bana “Sizin işiniz de amma zormuş!” diyordu.
    Ona cevap verecek durumda değildim. Elimdeki metal parçaları bıraktığım anda nefesler tutulmuştu. Sağ elimle kas dokusunun arasından yavaş yavaş fünyeye ulaştım. Parmaklarımla ittire ittire, iyice açılmış yaranın ağzına getirdim. Hemşirenin ve teknisyenin gözleri büyümüştü. Son bir parmak darbesi ile fünye açığa çıkıvermişti.

    Sürveyan astsubaya seslendim:
    – Gel bakalım, al şu bebeği…
    – Doğurttunuz mu komutanım?
    – Hıı, doğurttuk. Gel de al şunu artık.
    Zavallı sürveyan karşıma geçti. Gözü fünyeden çok kas ve kemiklerdeydi.
    – Ya ben bu kanlı şeyi nasıl alacam komutanım? Siz şey etseniz…
    – Şunu alır mısın şuradan?..
    – Sportmen çocukmuş değil mi komutanım? Kaslara bak…
    Sağ elini uzattı, hiçbir yere dokunmamaya çalışarak fünyeyi iki parmağının ucu ile tuttu, çekti. Ama çıkaramadı.
    – Komutanım, daha çıkmıyor bu… Yapmayın komutanım, ben kötü oluyorum, böyle etlerin kemiklerin arasında…
    – Tamam yavaş ol, sen çekmeye devam et. Ben ittiriyorum alttan.
    İkinci denemede başarmıştık. Astsubayın gözleri fünye elindeyken bile,
    hâlâ açık bacaktaydı:
    – Komutanım, nasıl dikeceksiniz şimdi bunu?
    – Allah’ını seversen, götürür müsün şu lanet şeyi buradan?
    – Tamam, tamam gidiyoruz… Komutanım aslında bir fotoğrafını çektirseydik…
    Dediği gibi de yaptık. Beş dakika kadar kendimize gelmemiz için iyi bir fırsat oldu.

    Sonra imha ettiler. Ertesi gün sürveyan astsubayı teşekkür etmek için aradım. Fünyenin patlayıp patlamadığını sorduğumda, yine aynı şekilde cevap vermişti:
    – Keşke siz de gelseydiniz komutanım. Valla yüzünüzü görmek isterdim,
    infilak ettiğinde…
    – İstemez koçum, kalsın.
    – Komutanım size bir şey söyleyim mi, size artık bir sıfat daha eklemeleri lazım.
    – Neymiş o?
    – Sürveyan Hekim demeleri lazım size…

    Ertesi sabah koğuşuna gittiğimde, bacağından patlamamış fünye çıkarttığım yaralım mışıl mışıl uyuyordu. Dosyasını incelerken gözleri aralandı. “Büyük tehlikeler atlattık koçum” dedim. “Sağ olun komutanım…” dedi. Bitkindi… Başını tavana dikti:..
    Sonra kendini toplayıp sordu:
    – Yürüyebilecek miyim?
    – Yürüyeceksin aslanım.
    Sonra o da, biz de görevimize döndük. Bu olayın üzerinden üç dört ay geçmişti.
    Ciddi bir trafik kazası geçirdikten sonra gittiğim fizik tedavide kaderimiz yine kesişti bacağından patlamamış fünye çıkarttığım o çocukla. İkimizin de başında birer uzman, avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk. Ve o kendi acısından çok, benim için endişeleniyordu:
    – N’olur hocamı bağırtmayın, Allah’ınızı severseniz biraz yavaş olun.
    Hakan Evrensel
    http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-3/
  • Sık sık başı ağrıyordu. Çok ders çalışmasına rağmen "anne çok çalışıyorum fakat unutuyorum" derdi. Bakkala birşeyler almaya gönderdiğimde ne alacağını unutuyordu. Not tutmaya başladı, not tutmasa unutuyorum diyordu. Keşke o zaman farkına varsaydım diye kendimi suçluyorum. Biz çok ders çalıştığı için belki zihni yoruluyor diye düşünüyorduk. Halbuki hastalığı o zaman başlamış, biz anlayamadık.

    Lise son sınıfta Ankara'da oturan halasının yanına gönderdik. Hem iyi bir liseden mezun olsun, hem de dershaneye gitsin diye. Orada da sabahlara kadar ders çalışıyormuş. Bir gün halası telefonda Serdar'ın sabahlara kadar ders çalıştığını söyledi. "Buna nasıl bir çözüm bulalım" dedi. "Çünkü uykusuz kalıyor". Ben de halasına onu dersten alıkoyamayacağını, çünkü o yine ders çalışacağını söyledim. En iyisi "elektrik faturası çok geliyor de. Belki çok ders çalışıp uykusuz kalmaz" diye öneride bulundum. Serdar halasına para verip "elektrik faturasını öde halacığım" dediğinde halası çok üzülüp onun uykusuz kalmaması için benim söylediğimi söylemek zorunda kalmış.

    Liseyi taktirle bitirmiş ve üniversite sınavına (öss) girmişti. Birinci baamağı kazandı. İkinci basamak sınavına bir ay kala su çiçeği çıkardı. Çok ağır hata olmuştu. Sınava kadar iyileşmişti fakat baş ağrıları devam ediyordu, ağrı kesici içmesine rağmen... Sınavda da başı çok ağrımış, yine de elinden geleni yapmıştı. Üç tercihle girmişti. ODTÜ İnşaat, Makine ve Hacettepe Tıp. Çok ta yüksek puan almasına rağmen kazanamamıştı. Çok üzülmüştü. Günlerce ağlamıştı, dışarıya çıkmak istemiyordu. Babası ve ben, ona sürekli moral verip teselli ediyorduk. O yine de devamlı üzülüyor; "hayır anne bu rüyamı ben nasıl kazanamam" diye sürekli ağlıyor, üzülüyordu. "Ben çocukluğumu yaşayamadım, çok ders çalışıp kendimi buna hazırladım" diye üzülüp duruyordu. Bazen bana takılırdı: "Üzülme anneciğim. Ben doktor olup seni iyileştireceğim". O zamanlar benim mide ülserim vardı, çok ızdırap çekerdim. Hiç bilemezdim ki oğlum hasta olup, belki de bir ömür boyu doktora kendisi gidecek.

    O yıl babasının tayini Bursa'ya çıkmıştı. Oğlumuz da eve gelmişti. Fakat çok zayıflamıştı. O yazı onu teselli ederek geçirmiştik. Derken okullar açılmıştı. Kardeşi de orta ikiye geçmiş, okula başlamıştı. Babası Serdar'ı dershaneye götürmüştü kayıt için. Birkaç gün deshaneye gittikten sonra bana, "anne, ben bu dershaneye gitmeyeceğim" dedi. "Neden" diye sorduğumda, "hep bildiğim konular, hiç gerek yok" dedi. Ben çok şaşırmıştım. Biz yine de gönderiyorduk. Gidiyordu fakat zoraki bir gidişti. Çok durgundu. Birşeyler seziyordum fakat bir anlam veremiyordum. Sanki oğlumuz eski Serdar değildi, farklılaşmıştı. Babasına anlattığımda "çok çalıştı sınavı kazanamadı, zamanla geçer" diyordu. Bense sebebini bilemediğim bir huzursuzluk ve sıkıntı içindeydim. Fakat oğlumun hasta olacağı hiç aklıma gelmiyordu. ​
    1988 Kasım ayında burun ameliyatı geçirdi. Doktorlar burnunda ve genzinde et olduğunu, onsekiz yaşında ameliyat olması gerektiğini söylemişlerdi ve oldu. Ameliyat olurken ben çok üzülmüştüm. Doktoru beni görünce: "Sizin haliniz ne? Bu kadar üzülmeyin, oğlunuz sizden daha cesur" demişti.

    OĞLUMDAKİ DEĞİŞİMLER

    Dershaneye devam ediyordu. Şubat tatilinden sonra artık dershaneye gitmeyeceğini söyledi. Konuların hepsini bildiğini, evde çalışacağını söyleyip, dershaneyi bıraktı. Yavaş yavaş birşeyler değişiyordu. Sonradan dershaneye beraber gittiği bir arkadaşından duyduğum şeyler beni çok üzmüştü. Dershaneye bizim oturduğumuz apartmandan bir kız da gidiyormuş. Serdar yaşının verdiği masumiyetle kıza arkadaşlık teklif etmiş, kız reddedince çok üzülmüş. Ben de mutsuzluğunu dershaneye gitmemesini, bu olaya bağlıyordum. Hiç dışarı çıkmak istemiyordu. Zoraki gönderiyordum. Gelince, arkadaşlarının konuşup şakalar yaptığını, kendisinin hiç konuşmadığını, buna çok üzüldüğünü söylüyordu. Birkaç gün sonra bakkala gönderdim. Dönüşte çok sinirli bir halde geldi ve insanların ona baktığını söyledi. "Baksınlar, bunda ne var?" dedim, cevap vermedi. Evin içinde sinirli sinirli dolaşıp oturdu. Biraz sonra komşu kapı zilini çalınca, birden korkup hızla kapıyı açtı. Ben hemen yetişip, komşuyu buyur edince odasına geçti. İki gün boyunca sessiz sessiz dolaşıp arada ders çalışıyordu. Pencerenin perdelerini gündüz bile kapatıyordu. Bir gün, evin içinde salon camına koşarak ve sinirli bir şekilde; "KÖPEKLER!" diye bağırıp, sonra sustu. "Kim oğlum, kime bağırıyorsun" diye sorduğumda, "yok birşey" diye tekrar odasına döndü. Arada bir kardeşini ders çalıştırıyordu. Fakat onu çok hırpalıyordu. Bir gün kardeşini çok kötü dövdü. Ben zor aldım elinden. Şaşırmıştım. Oğlum şimdiye kadar kardeşiyle, yüksek sesle bile konuşmamıştı.

    Kardeşi korkudan titriyordu. "Neden dövdün" diye sorduğumda; "Bir matematik sorusunu bilemediği için" diye cevap verdi. Yavaş yavaş bizden ve dünyadan kopuyordu. Kardeşi bana, "anne kardeşimde bir tuhaflık var, onu bir doktora götür" dediğinde, sanki tokat yemiş gibi oldum ve sadece, "oğlum, abin ergenlik çağında ve sınavı kazanamadı, onun strei var, geçer" diyebildim. Kafamda bir soru işareti de oluşmuştu. Acaba diye düşünüp, sonra, "olmaz, olamaz. Serdar mı? Hayır. O çok zeki, akıllı bir çocuk" diye kendi kendime teselli veriyordum. Serdar'dan dört yaş küçük kardeşi, bizden daha iyi anlamıştı o zaman abisinin hastalandığını. Biz anlayamamıştık.

    Bir gün banyoda saatlerce aynaya bakıyordu. Ben de sabırla onu bekledim. Acaba ne yapıyor diye. Hiç kıpırdamadan, sadece aynaya bakıyordu. Ama bu bakış normal değildi. Birkaç kez seslendim beni hiç duymuyordu. Yanına gidip yine seslendim duymuyordu. Kolundan tutup "Serdar" dediğimde, sanki derin bir uykudan uyanmıştı. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Ben de çok şaşırmış ama bir anlam verememiştim. Nereye göndersem gitmek istemiyordu. Hep durgun, neşesizdi. Arada bir gülüyordu. Neden güldüğünü sorduğumda, "yok bir şey" diyordu.

    Babasıyla çarşıya çıkmışlardı. Babası ona gri renkte bir takım elbise almıştı. Elbiseyi birkaç gün giydikten sonra bu renkte elbiseyi niçin aldınız, bu renk beni rahatsız ediyor demeye başladı. Bir daha giymedi. Artık evden dışarı çıkmıyordu. Çok durgundu. Hiç konuşmuyordu, dalgındı.

    Belki açılır, durgunluğu geçer diye sitede oturan gençleri eve çağırıyordum. Belki tanışır, arkadaşları olursa durgunluğu geçer diye düşünüyordum. Buraya yeni taşındığımız için yaşıtlarının çoğunu tanımıyordu. Gençler geliyordu fakat Serdar pek ilgilenmiyordu.​

    BENİM İÇİN, AİLEM İÇİN ÇOK ZOR YILLAR BAŞLAMIŞTI...

    Bir gün babası onu zorla pazara gönderdi. Biraz değişikliğin ona iyi geleceğini düşündük. Evden çıktığında babasının melektaşlarından birkaç kişiyi bir arada görünce, çok korkup, geriye eve döndü. "Babamın arkadaşları beni hasta etmek istiyor" deyince biz yine çok şaşırdık. Ona birşey söylemedik ama arada bir; "o adamlar bana neden baktılar? Onlar beni ya hasta etmek ya da öldürmek istiyor" derdi. Ben iş yaparken de çok rahatsız olmaya başlamştı. "Neden her gün evi temizliyorun" diye kızıyordu. Bana sık sık, "komşular benim hakkımda ne diyor" diye soruyordu. Sadece, "senin için kimse birşey demiyor" diyebiliyordum. Gittikçe neşesiz, durgun, rengi günden güne solgun, arkadaşlarından tamamen kopmuş birisi olmuştu. Bizimle de artık eskisi gibi konuşmuyordu. Arada bir "anne şey" diyordu. Ben ne kadar ısrarla "söyle oğlum, ne söylemek istiyorsun, söyle, ne olur söyle" dediğimde ya cevap vermiyordu yahut "yok bir şey" diyordu. Bazen kendi kendine gülüyordu. Bir gece odasına girdim. Yine ders çalışıyordu. Aniden bana; "anne yanımda kal, çok korkuyorum" dedi ve ellerimi tuttu. Şaşırdım. "Bak oğlum baban salonda, kardeşin yanında, neden korkuyorsun" diye sordum. "Bilmiyorum. İçimden çok kötü korkular geliyor" dedi. Yanına oturdum, izledim. Tam üç saat boyunca aynı sayfaya bakıyor, kitabın sayfasını hiç çevirmiyordu. Sonra ona, "Kalk oğlum, yat artık" dedim ve zorla kaldırdım. Yatağına girdi. Hemen babasına anlattım. O da çok şaşırmıştı.

    Ramazan Bayramı'na iki gün kalmıştı. Sabahleyin babası "oğlum neden korkuyorsun" diye sorduğunda, "hiçbir şey" diyebildi, o kadar. Biz "Bayram tatili için bir yerlere gidelim mi?" diye sorduk. Halasına gitmemizi söyledi. Biraz sonra, kendisinin gelemeyeceğini söyledi. Ben, kendisinin de gelmesini, onun için de tatil olacağını söyledim. Birden, çok yükek sesle bağırıp üzerime yürüdü, beni tartakladı. Ailece bir anda donup kalmıştık. Olamaz. Oğlumuz böyle yapamaz. Bize karşı hep sevgi ve saygı ile davranan bir insandı. Şaşırdık. Babası onu tuttu. "Tamam oğlum biz de gitmeyiz. Annen sana ne yaptı" deyince, odasına koşup, kapıyı hızla kapattı. Biraz sonra dışarı çıkıp, "tamam ben de geliyorum" dedi. Hazırlanıp, yola çıktık. Yolda hiç konuşmadan, dalgın bir vaziyette yol alıyorduk. Akşam üzeri otobüs mola vermişti. Biz de bir lokantaya yemek yiyelim diye oturduk. Yemekler geldiğinde birden kardeşinin elini tutup "sakın yemek yeme, bizi zehirleyecekler" dedi. Babasıyla bana da yedirmedi. Hemen ordan kalkmak zorunda kaldık. Eşim yavaşça bana "oğlumuzu bir doktora götürmenin zamanı geldi" dediğinde sanki beynime kurşun sıkmıştı. Sessizce ağlamaya başladım.

    Ve Manisa'ya halasına geldik. Bir saat kadar olmuştu geleli. Aniden bağırıp çağırmaya başladı. "Siz annem babam değilsiniz, sizi değiştirmişler. Ben annemi babamı isterim" diye hem ağlıyor, hem de bağırıyordu. Biz de, halası da çok şaşırdık. Yavrum bir bomba gibi patlamıştı. Öyle bir bomba ki, yıllarca enkazı temizlenmiyor.

    Gece hiç uyumadı. Sabaha kadar konuşup dolaştı arada bir yanıma gelip "anne beni öldürecekler" diye ağlıyordu.
    Allah'ım! Kapıya koşuyor, cama koşuyor. Dışarıdaki insanların onun hakkında konuştuğunu, onu öldüreceklerini söylüyor ve sabaha kadar hem konuşuyor, hem gülüyor, bazen de kahkaha ile gülüyordu. Allahım.. Yavrum sanki bir bomba gibi patlamıştı. Biz şaşkın, üzgün.. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Hastalığının ilk patlak vermesi Manisa'da halasının evinde olmuştu.

    Allah'ım hiç bilemiyordum ki..
    Ben, yavrum, ailem, uzun yıllar bir cehennem hayatı yaşayacaktık.​
    Hiç yerinde duramıyor, sürekli konuşup, dolaşıyordu. Konuşmalarında, bizi kurtaracağını, bize kimsenin kötülük yapamayacağını söyleyip duruyordu. Birden ağlamaya başlıyordu. RUS AJANLARININ ONU KAÇIRACAĞINI, onu öldüreceklerini, dilini keseceklerini söylüyordu. Sürekli bizim annesi babası olmadığımızı, bizi değiştirdiklerini, eski annesini babasını kaybettiğini söyleyip durmadan ağlıyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Ne kadar korku, panik ve şüphe içerisindeydi anlatamam. Anlatması çok zor. Bu acıyı, bu sıkıntıları ancak yaşayan bilir. "Allah'ım bize sabır ver" diye dua edip ağlıyordum. Söylediği her saçma sapan lafa sadece, "haklısın" diyebiliyorduk. Halasının eşinden de müthiş şüphelenmeye başladı. Sabahı zor ettik. Artık eski sağlıklı oğlumuzu kaybetmiştik. Bunu çok iyi anlamıştım. Ben ondan gizli ağladıkça, küçük oğlum, yavrum da çok üzülüyordu. Yarabbim, bu ne büyük bir acı! Anne yüreğim bu acıya nasıl dayanacak bilemiyordum. Şaşkın, çaresiz donakalmıştım. Tam da yaşadığım eski acılarım biraz küllenmişken neden tekrar ben acıyla ızdırapla kavruluyordum? Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyordu? Yaşadığım acılarıma 'kader' diye hep sabrediyordum. Serdar'ımın hasta olmasına ne diyeceğimi bilemiyordum. Tarifi zor acılar, üzüntüler içerisindeydim. Allah'ım yavruma hastalığı yakıştıramıyordum. Böyle kader olamaz! Yavrum hak etmemişti. İçten içe bir yanar dağ gibi isyan ediyordum.

    O zaman çığlıklarımı sadece ben duyuyordum. Zaten yıllarca hep sessiz çığlıktı, kimselere duyuramıyordum. Hep çıkış yolu arıyor, ne yazık ki bulamıyordum. Neydi yavrumun beyninde dağ gibi infilak eden?

    İLK HASTANEYE YATIŞ

    Kardeşi ona ne olduğunu anlamaya çalışıyor, yavrum da bir yandan ne çok üzülüyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Hemen en yakın bir ilin tıp fakültesine götürdük. Fakat binbir güçlükle götürmüştük. Acile yetiştirdik. Ben üzüntü ve panikle doktorun odasına yavrumla beraber girdim. Doktor genç bir asistandı. Oğlum hala bağırıyordu: "Ben hasta değilim, beni niçin getirdiniz" diyordu. Doktorun ilk sözü, neyin var demeden, oğluma bakıp "sana senin dilinle konuşmak lazım" dediğinde şok olmuştum. "Oğlum Türkçe konuşuyor" diyebildim. Sonra bir iğne yaptılar. Doktor bey, "Biz bunu yatıramayız, kapalı yerimiz yok, başka hastaneye götürün" dedi. O anda oğlum ilk damgayı yemişti. Şaşkınlık ve üzüntüyle hastaneden ayrıldı. Yapılan iğnelerin yan etkisi nedeniyle oğlumda aniden çok şiddetli kasılmalar oldu. Sanki tüm vücudu felç olmuştu. Hemen hastaneye geri döndük. Bir iğne yaptılar, durumu düzeldi. Oradan ayrıldık.

    Halbuki oğlumu zorlukla ikna ederek o hastaneye götürmüştük. O DOKTOR BEY keşke görmüş olsaydı. Oradan hemen ayrıldık. Arabada çok zorluk çıkarmıştı. En yakın, Ruh ve Sinir Hatalıkları Hastanesi'ne götürdük. Arabadan inerken hastahanenin tabelasında 'ruh ve sinir' yazısını görünce müthiş korkup sinirlendi. "Ben hasta değilim" diye bağırıp, ağlayıp kaçmaya çalışıyordu. Kendisine benim hasta olduğumu, tansiyonumu ölçtürüp gideceğimizi, bana yardım etmesini söyleyince kabul etti. İçeriye girdiğimizde çok tedirgindi. Hemen yatışını yaptılar fakat oğlum bana sarılarak bağırıyor, ağlıyordu. "Anneciğim ben deli değilim, beni burada bırakma!" diye sürekli bağırıp, ağlıyordu. Benden çok zor kopardılar. Amcası da bizimle birlikte gelmişti. Amcasına yalvarmaya başladı. Kapı kapanırken; "Amca sende mi" diye haykırdı. Çok üzülmüştük. Ailece perişandık. Ölünceye kadar, oğlumun o halini ve sesini unutmam mümkün değil.

    Hemen oğlumun yatışını yapan doktorun yanına gidip, oğlumu çıkarmalarını istedim. Bu belki de hayatımın en büyük hatasıydı. Sağolsun bu doktor bey gerçekten oğlumun dilinden anlamış, yardım etmeye çalışıyordu. Bize "Alın götürün" dememiş, aksine; "Yapmayın, çıkarmayın, bırakın tedavi olun" demişti. Fakat biz ısrar edince hemen taburcu ettiler. Kapıdan çıkarken Doktor Bey; "Bir gün kendiniz tekrar buraya getireceksiniz" demişti, haklıydı. ​
    Ne yazık ki oğlum hastanenin tabelasında 'RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTAHANESİ' yazısını ilk gördüğü andan itibaren ruh kelimesini yıllarca takıntı haline getirdi. Yıllarca kafasındaki hastalığından dolayı olan sesleri ruh olarak algıladı. Sürekli ruhların var olduğunu, kafasındaki seslerin ruh olduğunu söylüyor, üzülüp bağırıp ağlıyordu. Her ne kadar ruhun olmadığını söylesek de maalesef ikna edemiyorduk.

    "RUH YOKSA NEDEN HASTAHANENİN TABELASINDA VAR?"

    Belki de oğlum haklıydı. Beyinle ilgili hastalık olduğuna göre, hastane tabelaları "Ruh Hastalıkları Hastanesi" yerine "Beyin Hastalıkları Hastanesi" olarak yazmış olsalardı, belki de oğlumda bu saplantılar olmazdı.

    Hastalığının ilk alevli dönemlerinde, insanları, konuşulanları, hatta halıdaki şekilleri, elbiselerdeki markaları, tabelalardaki reklamları, yazıları çok farklı algılıyor, bunlardan anlamlar çıkarıyor, rahatsız oluyordu. İkna etmek mümkün değildi. Yine de oğlumuzu panikle, telaşla yatırdığımız bu hastaneden bilgisizliğimiz yüzünden hemen çıkardık. Keşke doktor beyi dinleyip çıkarmasaydık. Ne yazık ki o üzüntü ve panikle ayrıldığımız için doktor beyin ismini öğrenemedim. Yıllar sonra da olsa, bu mesleğinin hakkını veren, duyarlı, insan evladı doktor beye çok teşekkür ederim.

    Bir anne ve baba olarak çok üzüntülüydük. Panik ve dehşet içerisindeydik. Ne yapacağımızı, neye karar vereceğimizi bilemiyorduk. Sanki evladımız hastaneye yatırılırsa bir daha göremeyeceğimiz duygusuna kapılmıştık. Yoksa onu neden çıkaralım ki?

    "Neden yatıp tedavi olmasını düşünemedik", diye zaman zaman hala üzülerek hatırlarım. Demek ki insanlar yanlış yaptıkça doğruları buluyorlarmış.

    Oğlumuzu hastaneden çıkardığımızda, iğnesi yapılmıştı. Daha sakindi. Allah, hiçbir anne babaya evladının bu durumunu göstermesin. Hastanenin kapısından çıkarken ağaçları ve yeşillikleri görünce yarı uyur, yarı uyanık bir halde: "Anne ne güzel yer, burada piknik yapalım" dedi. Yanımıza bir hasta gelip sigara istemişti. Hemen; "Anne bu amcaya sigara verin" demişti. O anı hiç unutmam. Biz hemen halasının evine getirdik. Oturduğu yerde uyuyor, arada bir babasına, "Babacığım gidelim buradan" diyordu. Babası, "Nereye, Bursa'ya eve gidelim mi" diye soruyor, "Hayır, İstanbul'a dayımlara gidelim" diyor, başka bir şey demiyordu. Biraz sonra su istedi. Hemen verdik, içmedi. Beni halamlar zehirleyecek diye içmedi. Ne verdiysek, ne yedi, ne içti. Zehirleneceğinden korkuyordu. Ben neden korktuğunu, şüphelendiğini anlamıştım. Çünkü biz o ilk şaşkınlık ve panikle bir yanlış yapmış, onu sakinleştirmek ve doktora rahat götürmek için çayına uyku ilacı koymuştuk. Çay acı olmuş, rengi de bulanıktı. Bir yudum içince anladı çayda birşey olduğunu. İyice şüpheleri artmıştı. Bu yaptığımız çok yanlış bir şeydi fakat biz çaresizlik, biraz da bilgisizlikten bu yanlışı yapmıştık. Allah hiçbir ana ve babaya göstermesin çok çaresizdik. Oğlum ısrarla kendisini İstanbul'a götürmemizi istiyordu.

    Biz o gece hemen Bursa'ya evimize geldik. Yolda, otobüsün içinde, çok sıkıntılı ve korku içinde idi. Eve gelir gelmez uyudu. Biraz sonra odasına girdiğimde, çok kötü burnu kanıyordu. Çok korkmuş, üzülmüştüm. Babasıyla onu uyandırmaktan korkuyor, bir yandan da burnunun kanını nasıl durdururuz diye düşünüyorduk. Kaldırıp yüzünü filan yıkadık. Burun kanaması durmuştu.
    Sabah erkenden Tıp Fakültesi'ne götürdük. Çok kötü alevlenmeler başlamıştı. Hastanede hemen iğne yaptılar. Fakat hiç etkilenmemişti. Biraz sonra yine iğne yaptılar. O yine bağırıp, "Ben hasta değilim, beni çıkarın buradan" diyor, ayakta hiç durmadan dolaşıyor ve "annemi babamı değiştirmişler, bunlar annem babam değil" diye bağırıyordu. Arada bir babasına, "Beni buradan çıkar, İstanbul'a gidelim" diye tutturuyordu. Birden babasına saldırdı. Fakat ani bir hareketle, kapıya doğru koşup, kapıyı açıp kaçtı. Biz yakalayamadık. Aniden gözden kayboldu. Çok korkmuştum, bu kadar iğnenin tesiriyle yollarda araba falan çarpar diye. Bulamadık. Şehrin içinde her yeri aradık fakat bulamadık. Aklımıza ev geldi. Evi aradık. Kardeşi eve geldiğini söyledi. Fakat eve gitmeye çekiniyorduk. Ya bizi görünce kaçarsa.. Gitmezsek, bağırıp çağırıp kardeşini korkutursa. Aklıma onunla telefonla konuşup ikna etmek geldi. Hemen aradım. Zor konuşuyordu. Kendisine, kardeşine çay yapmasını ve bizim İstanbul'a gitmek için bilet alıp geleceğimizi söyledim. "Tamam" dedi. Yola çıkıp hemen eve geldik. Geldik ki uyuyor. İğneler etkisini göstermişti. Kardeşine çay yapmış, sofra kurmuş. Kardeşine de "Biz evden erken çıktık, sen açsındır bunları ye" diye hazırlamış ve hemen uyumuş. Kardeşine sorduk: "Bağırdı mı" "Hayır anne. Bana çay yapıp, sofra kurarken, hem uyuyor, hem de hazırlıyordu" diye yanıt verdi. O gece onu zor uyandırıp ikna ederek İstanbul'a hareket ettik.

    Kardeşlerime geldik. Kapıyı kardeşim açtı. Dayısını görür görmez, "Dayımı da değiştirmişler, gözlerini değiştirmişler" demeye başladı. İçeri girip oturduk. O oturmuyordu. Yine başlamıştı saçma sapan konuşmalara. Hiç oturmuyor, sürekli konuşuyordu. Sürekli bizleri kurtaracağını, korkmamamızı, bizi kimsenin öldürmesine izin vermeyeceğini, sürekli birilerinin onu ve bizi öldüreceğini korkuyla söylüyordu. Arada bir bağırıp çağırıyordu. Bizse ne yapacağımızı şaşırmıştık. Evden çıkarken o sıkıntılı haliyle bile birkaç kitap almıştı yanına. O kitapları elinden düşürmüyordu. Hiç oturmadan yürüyordu evin içinde.

    Aman Allah'ım! Olamaz. Evden bayram tatili için ayrılmıştık. İki gün içinde neler gelmişti başımıza. İnanması çok zor şeyler yaşamış, kendimizi Manisa'dan Bursa'da, Bursa'dan İstanbul'da bulmuştuk. Oğlumuz çok hastaydı. İki gün insan hayatında neleri değiştiriyor. Teyzem geldi. Önce bir sevindi, elini öptü. Hemen yine başladı salonda gezinmeye, yine başladı konuşmaya. Teyzem bir ara, "O kitapları masaya koy, gel yanımda otur konuşalım" dediğinde teyzeme çok sinirlendi. "Serdar o senin teyzen" dediğimizde "Hayır benim teyzem değil" yanıtını verdi. Biraz sonra gelip, "Teyze özür dilerim" demeye başladı. Teyzem tekrar, "O kitapları bırak, gel yanımda otur" dediğinde, "Hayır teyze ben bu kitapları çok okuyup ya doktor yahut mühendis olacağım" dedi.

    Yavrum; kaderini bilmeden hala üniversite okuyacağını ümit ediyordu. Kalbim kan ağlıyordu çaresizlikten.

    Teyzem ve ben ağlamaya başladık. hemen yanıma gelip, "Anne neden üzülüyorsun, üzülme" dedi. "Yok oğlum, üzülmüyorum" dememe rağmen, "vay kim annemi üzdü" diye bağırmaya başladı. Biraz sonra susup yine gezinmeye başladı. Teyzemden de şüphelenmeye başladı. Kesinlikle yemek yemiyor, çok şüpheleniyordu. Kardeşimin eşinden de çok şüphelendiği için yemek yemiyordu. Yengesine sürekli yemeğe çaya ne kattığını soruyordu. Ben gözünün önünde yemek ve çay yapıyordum, fakat yine şüpheleniyor yemiyordu. Sürekli korku ve şüphe içerisindeydi.

    Kapı zili çalınsa veya birisi gelse aşırı derecede şüpheleniyordu. Zor zaptediyorduk. Yavrumun yüzündeki ifadeden ne denli acı ve ızdırap içinde olduğunu anlıyordum. Bayram nedeniyle doktor bulamıyorduk. Herkes tatile çıkmış. Nihayet bir doktor bulduk. Hemen götürdük. Tabi ki zorla. ​

    Doktor Bey, ergenlik çağıdır, bir depresyon geçiriyor dedi ve reçete verdi. Hemen aldık fakat içmiyordu. İlaçları içirmek çok zordu. Kabul etmiyor, şüpheleniyordu. Hasta olmadığını, ilaç içmeyeceğini söylüyor, kesinlikle ilacı kabul etmiyordu. Yine de ikna edip içiriyorduk. hiçbir şey yemiyordu. Sudan çok şüpheleniyordu. Yolda su istedi. Dayısı hemen su aldı. Su şişesini eline alıp inceledi ve suyu nereden aldığını sordu. Dayısı "şu bakkaldan aldım" dediğinde hemen bakkala gidip suyu nereden aldığını sordu. Bakkal şaşırdı, biz müdahale ettik, suyu geri verdi. Dayılarından da şüphelenmeye başladı. Sürekli bana "nereden biliyorsun bunların senin kardeşin olduğunu" diyordu. Artık burada da herkesten şüplenmeye başlamıştı. birkaç gün sonra eve geldik.

    İlaçlarını zorla da olsa içiriyorduk. Fakat iyiye gitmiyor, günden güne kötüleşiyordu. Sonra bir profesör hanımın özel muayenehanesine götürdük. İyi bir muayene ettikten sonra, verilen ilaçları değiştirip, reçete yazdı. O ilaçlarla oğlum yavaş yavaş kendine geliyordu. Düzenli kontrollerine gidiyorduk. Evden çıkmıyor, yine ders çalışıyordu. Fakat bizle fazla konuşmuyordu. Ertesi yıl yine sınavlara girdi, kazanamadı. Yine ilaçlarını zorla da olsa içiyordu. Ben kontrollerini aksatmıyordum. Bir yıl daha geçmişti. İlaçlarını içtikçe, yavaş yavaş daha iyi olmuştu. Biz istemediğimiz halde o yine sınavlara girdi. Sınava girmeden bir gece evvel Serdar'a: "Oğlum sınava girme" dediğimde bana "hayır anne ben üniversite yüzünden bu hale geldim, kafam bilgi dolu çok emek verdim" dediğinde çok üzüldüm.

    VE ÜNİVERSİTE

    Selçuk Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi Harita Mühendisliği'ni kazandı. Sınava girerken ilaçların etkisiyle yerinde duramıyordu. Babası, "Oğlum, sıkılırsan hemen çık" dedi. Serdar en son çıktı. Gülümseyerek soruların çok kolay olduğunu, fakat ilaçların etkisiyle dikkatini toplayamadığını, son tercihi olan Harita Mühendisliği'ni kazanacağını söyledi. Bizde buruk bir sevinç vardı. Çünkü kendisinin ideali ODTÜ İnşaat veya Hacette Tıp'tı. Biliyorduk ki kazansa da oğlumuz başaramayacaktı. Çünkü o çok hasta idi. Kendisine belli etmemeye çalışıyorduk. Ve neticede kazandı. Söylediği gibi Harita Mühendisliği'ni kazanmıştı. Okula götürmek zorunda kaldık. Bir ay yanında kaldıktan sonra, onu yurda yerleştirip döndüm. Beni yolcu ederken "anne ben ODTÜ veya Hacettepe'yu kazanırsam burayı bırakacağım" dedi. Ben de "tamam oğlum" diyerek eve döndüm.​YİNE CEHENNEMİ YAŞIYORDUK

    Fakat hiç de huzurlu değildik. Artık evimizin eski huzuru yoktu. Yıllarca ne acılara, nelere dayanmıştık. Yuvamızı, iki yavrumuzu mutlu etmeye, iyi yetiştirmeye gayret etmiştik. Fakat şanssızlık galiba peşimizi bırakmıyordu. Birinci ders yılı iyi geçmiş. İkinci sömestrde, Şubat ayında, ilaçlarını "ders çalışamıyorum, uykum geliyor" diye bırakmıştı. İlaçlarını bırakmasıyla çok kötü hasta olmuş.
    Bir akşam evi aradı. Konuşamıyordu. Ses tonundan oğlumun yine çok hasta olduğunu anladım. Gece hemen Konya'ya hareket ettim. Sabah okulda oğlumu bulunca yıkıldım. Çok zayıflamıştı, çok dalgındı. Beni bile tanıyamamıştı. On gündür yemek yememiş, uyumamış, odasından bile çıkmamış.

    Hemen Tıp Fakültesi Pikiyatri Kliniği'ne yatırdım. Bir ay tedavi gördü. Bu bir ay içinde babası da yanına gelmişti. Babası onu görünce çok üzüldü. Kolay kolay ağlamayan insan ağlamaya başladı. Dayanamamıştı. Çünkü oğlumuzu çok eviyordu. Ona onsekiz yaşına kadar bir tokat atmamıştı. her istediğini yapıyordu. Küçükken yaramazlık yaptığında ben sinirlenince, babasının arkasına saklanırdı. Bütün bunlar o anda film şeridi gibi hayalimde canlandı. Kendime, bağırıp ağlamamak için zor hakim olmuştum. Neden? Neydi evladımızın başına gelenler?

    Bir ay sonra taburcu edildi, eve geldik. Yine ilaçlarını içmiyordu, yine çok hasta idi. Evde bir cehennem azabı çekiyorduk. Bir türlü ikna edemiyorduk. Ne ilaçları, ne de doktora gitmeyi kabul ediyordu. Korkunç şüpheler içinde kıvranıyordu. Bir takım insanların onu başbakan yapacaklarını, zencilerin, çinlilerin, cinlerin gelip ülkemizi yönettiğini söyleyip bütün gün bu saplantılarıyla korku içinde dolaşıp duruyordu. Artık komşulardan da şüpheleniyordu. Aniden yerinden fırlıyor "alttaki komşu benim hakkımda konuşuyor" diye bağırmaya başlıyordu. Yolda yürüsek veya bir yere gitek, her şeyden herkesten şüpheleniyor, her kelimeden farklı bir anlam çıkarıyordu. İnsanların onun hakkında konuştuklarını, ona kötülük yapacaklarını düşünüyor ve bu çok anlamsız saçma sapan şüphelerle ızdırap içinde kıvranıyordu.

    Bize saldırmaya da başlamıştı. Bazen evin camlarını yumruklayıp kırıyordu. Bazen önüne ne gelse fırlatıp kırıyordu. Sazlarını kırdı. Bunlar beni hasta etti diye elektrosazını param parça ettiğinde sazın telleri parmaklarını kesmiş kanıyordu. Sadece o zaman müdahele edebildim. Biz karışınca daha çok sinirleniyordu. Parmaklarının kanının korkarak temizledim. Biraz daha sakindi. Benden özür diliyordu. Kendisinin yapmadığını, seslerin yaptırdığını söylüyordu.​Bir gün, deniz havası iyi gelir diye Mudanya'ya deniz kenarına götürdük. Fakat denizden müthiş korkmaya başladı. Biz şaşkın ve üzüntülü eve geri döndük. Bu halüsinasyonlarına bir anlam veremiyor, sadece sabır gösteriyorduk. Sürekli kendi kendine konuşuyor, bazen kahkahalar atıyor, bazen de bir noktaya bakıp sinirleniyor, bağırıyordu. Nihayet onu ikna edip yine profesör hanıma götürmeye karar verdir ve yola çıktık. Çok tedirgindi. "Ben hasta değilim, siz hastasınız" diye bize söylenip duruyordu. Babası onun günlerdir yemek yemediğini söyledi. Bir lokantaya girdik. Yemekler gelince aniden kalkıp dışarı çıktı. Ben peşinden gidip, neden yemek yemediğini sorduğumda korkuyla; "Babam garsonlara beni zehirletip, öldürmek istiyor" dedi.

    Aman Allah'ım! İnanamadım. Oğlumuz ne kadar korkunç bir girdap içinde. Hemen onu doktoruna götürdük. Yine iyi bir muayene edildi. Reçetesi yazıldı. O ara doktoruna, "Beni bunlar Manisa'ya yatırdı" diye şikayette bulundu. Doktoru, büyük bir talihsizlik yaşadığını, bunları unutmasını söyledi ve ben "Hocam, Serdar iyileşir mi?" diye korkarak sordum. Hoca, "Tabii ki iyileşir ama süre veremem " demişti. Bir anda korkularım, endişelerim geçmişti. İçimde bir umut ve sevinçle eve dönmüştüm. İlaçlarını hemen alıp içirmeye çalıştık. Fakat çok zor içiyordu. Evde pişen yemeklerden, çaydan şüpheleniyordu. Ne kendi yiyip içiyor, ne de bize yediriyordu. Bana "Bu yemekleri çöpe at" diye bağırıyordu. Ben de onun gözünün önünde çöpe döküyordum. Çay ve şeker paketlerini kendisi çöpe atıyordu. Kendisinin bulacağı yerlerden gıda maddesi alırsak bizi ve kendini, kimsenin zehirleyemeyeceklerini söylüyordu. "Tamam gidelim çarşıya" diyorduk. Çarşıya gittiğimizde saatlerce dolaşıp duruyorduk, lâkin hiçbir yerden güvenip bir şey almadan eve geri dönüyorduk. "Allah'ım sen bize sabır ver" diye hep dua edip, ağlıyordum.

    Devamlı burun deliklerine pamuk tıkıyor, ev ceset kokuyor, lastik kokuyor diye evin bütün eşyalarını balkona döküp, bütün evin eşyalarını yıkamamı, silmemi istiyordu. Ben ne derse onu yapıyordum. Yeter ki sakinleşsin diye her istediğini yapıyordum. Çünkü başka bir şansım yoktu. Sık sık "Evlenmek istiyorum, beni evlendirin" diye tutturuyordu. Yaşının çok genç olduğunu söyleyip ikna etmeye çalışıyorduk.

    Kol saatlerine karşı aşırı şüpheleri vardı. Saatlerin onu hasta ettiğini söyleyip kolundan çıkarıp kırıyordu. Bize tekrar saat aldırıyordu. Bir iki gün takıp ya çöpe atıyor yahut kırıp parçalıyordu. Bu takıntısı da on yıl kadar sürdü. Izdıraplı, acı ve üzüntülü günler yaşıyorduk. İlaçlarına yavaş yavaş alışmıştı. Fakat takıntı ve şüpheleri geçmiyordu. Bir gün aniden evden fırlayıp dışarı çıktı. Balkona koşup nereye gidiyor diye baktım. Çöp bidonlarının yanındaki kedileri taşlıyordu. Bir taraftan da bağırarak "Beni sizin cinleriniz hasta etti" diyordu. Babası ikna edip eve getirdi. Çok korkmuştum. İnanamadım. Halbuki kaçük yaştan beri kedileri çok severidi. Bir gün, dört yaşında iken, yavru bir kedinin peşine takılıp gitmişti. Onu saatlerce aramıştım. Bulduğumda kedinin başında oturmuş, seviyordu. Onu kediyle konuşup kediye "Senin annen yok mu, kayıp mı oldun?" diye konuşurken bulmuş, saatlerce onu oradan kaldıramamıştım. ​

    VE KEDİ CİNLERİ...

    O kedileri taşlamasından sonra artık bir de kedileri kafasına takmıştı. Sürekli olarak, "Beni babamın arkadaşları ve kedilerin cinleri hasta etti" diye bütün gün bağırıp çağırıp söyleniyordu. Biz bir anlam veremiyorduk. Hep sabır gösterip, oğlumuzu daha çok seviyor, ona yardımcı olmaya çalışıyorduk.
    Bu arada, sabahlara kadar hiç uyumuyordu. Ben onu sabaha kadar bahçede gezdiriyordum. Çok bitkin düşüp yoruluyordum. Eve girdiğimiz anda hemen dışarı çıkalım diyordu. Benden başka kimseyle de gitmiyordu.

    Bursa Orman Bölge Müdürlüğü çok geniş bir alan içinde yer almaktadır. Lojmanda oturduğumuzdan, bu geniş bahçe bizim için çok büyük bir avantajdı. Belki bu yönden şanslı idik. Onu sabahlara kadar bahçede gezdiriyordum. Gezerken ona sürekli sevdiği şarkıları söylüyordum. Benimle hiç konuşmuyor, sadece arada bir şarkılara eşlik ediyordu. Bense sürekli, "Bak oğlum, yıldızlar ne kadar parlak, ağaçlar, yeşillikler ne kadar güzel" diye sabahlara kadar hem yürüyor, hem de anlatıyordum. Belki dikkatini yaşama çeviririm diye... Fakat başarılı olamıyordum. Sık sık doktora, kontrole götürüyordum tabii ki zorla. Pes etmiyordum. Artık gündüzleri bir cehennem, geceleri bir kabustu ve böylece devam ediyorduk.

    Bir gün ikna edip çarşıya götürdüm belki dolaşırsak iyi gelir diye. Çaresizlikten ne yapacağımı bilemiyordum. Neyse geldi. Yine çok sıkıntılıydı. Kalabalıktan ve insanlardan çok rahatsız oluyordu. Birden beni tartaklayıp "Bak bütün insanlar sana selam veriyor, görmüyor musun" demeye başladı. Artık o günden sonra nereye gitsek insanların ona ve bize selam verdiklerini söyleyip duruyordu. Çok üzülüyordum. Ona belli etmiyor, her sözüne "Tamam peki" diyordum.

    Bahçedeki elektrik direklerinden şüpheleniyor, bu direklerin kendisini dinlemek için konulduğunu zannediyordu. Bize "çabuk bu direkleri buradan kaldırın" diye sürekli kızıyordu. Ne yapsak ikna olmuyordu. Uzaylıların kendisini dinlediklerini, bize zarar vereceklerini, korkuyla anlatıyordu. Bu evi terk etmemizi, Bursa'dan çok uzaklara gitmemizi söylüyor, hiç yerinde duramıyordu. Gün boyu bu saplantılar oğlumu bizden ve gerçeklerden uzaklaşıyordu. Saplantılarına her gün bir yenisi ekleniyordu.
    Evdeki çeşme suyunun nereden geldiğini, su borularının nerede olduğunu sorup duruyordu. Çok sinirli ve ısrarla sorunca "Bahçede ne yapacaksın" dememle hızla bahçeye çıktı, su borularını aramaya başladı. Zor ikna edip eve getirdim. Kimi görse tanısın tanımasın müthiş şüheleniyordu. Kafasındaki seslerin bu insanlardan geldiğine, insanların onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onu takip ettiklerini onu öldüreceklerini korku içerisinde anlatıp duruyordu. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Pes etmiyordum. Onu sık sık çarşıya pazara götürüyordum belki insanlara alışır şüphelenmez diye.
    Yine onu alıp parka götürdüm. Kalabalıktan çok rahatsız oldu. Hemen eve dönmek için minibüse bindik. Yolda minibüs yolcu almak için durunca aniden arabadan indi. Ben de inmeye çalışırken bana kızıp gelmememi söyledi. Ben hemen para verip, gelirken patates almasını söyledim; mahsus geç kalmasın gelsin diye. Eve döndüm. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Endişelenmeye başladık. Gece 12'ye kadar gelir diye endişeyle bekledik fakat gelmiyordu. Babası çıkıp aramaya başladı. Yok bulamıyoruz... Gece bütün akrabaları aradım. Belki otobüse binip İstanbul veya Manisa'ya gider diye. Babası sabah altıda geldi. Bursa'yı dolaştığını, fakat bulamadığını söyledi. Ben polise bildirelim dedi. Babası kabul etmedi. "Polisi gördüğünde daha da çok korkabilir, iyice insanlardan uzaklaşır, şüpheleri daha çok artar" dedi.

    Babası çok yorulmuş. Biraz dinlenip; "Tekrar aramalıyım, hava da iyice aydınlandı, belki bir parkta uyumuştur" dediğinden ben ağlamaya başladım. Çünkü üzerinde ince bir tişört vardı. Biz konuşup üzülürken kapı çaldı. Açtığımda Serdar elinde patates torbasıyla geldi. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandık. Bir şey sormadık. Biraz daha sakindi. Saatini kaybettiğini, zamanı bilemediğini, çok dolaşıp bir parkta sabaha kadar oturduğunu söyledi. Ben minibüsten inerken şaşkınlık ve çaresizlikten eve erken gelmesi için patates almasını söylemiştim, unutmamış almıştı.

    Bir gün yine yatmıyordu. "Hadi bahçeye çıkalım" dedim. Çok geç te olsa cevap verdi ve "Gelmiyorum" dedi. "Yat saat çok geç" dediğimde, "Yatmıyorum, çünkü ben Amerika'lıyım. Benim annem babam Amerikalı ve şu an Amerika'da sabah. Annem babam yatmıyor, ben de yatmıyorum dediğinde ben donup kaldım. Korku ve şaşkınlıkla ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Aklıma o anda gelen şey, onunla bir gün önce çarşıya çıkışımız, belki birşeyler yer diye bir lokantaya götürüşüm, yanımızdaki masada oturan turistlerin İngilizce konuşmalarıydı. Serdar onları dinliyordu. Yemeğini yemiyor, sürekli onlara bakıyordu. Oradan zorla kaldırdım. Anladım ki hastalığından dolayı etkilenmiş, kendini Amerika'lı zannediyordu. O günden sonra kendini hep Amerika'lı zannediyordu ve bu saplantısı da uzun yıllar sürmüştü. ​İKİNCİ DEFA HASTANEYE YATIŞ

    İkna ederek doktoruna götürdüm. Doktoruna son durumunu anlattığımda "hastaneye yatıralım" dedi. O an hem sevindim, hem de çok üzüldüm. Sevinmiştim, oğlum iyileşir diye. Çünkü o ana kadar hastalığı geçer diye düşünüp, çırpmıyordum. O an iyice anlamıştım, oğlum gerçekten çok hastaydı. Ne kadar uğraşsam da başaramayacağım kadar hastaydı. Doktoru, "Serdar seni biraz hastanemizde misafir edelim, ne dersin?" dediğinde, kabul etti.

    O gün yatırdık. Hastaneye yatış, o yatış. Çok uzun yıllar alacaktı. Bu arada babası da kendisini iyice alkole kaptırmıştı. Sanki yaşadığımız bu sıkıntılar kabuslar yetmiyormuş gibi bir de alkol başımıza bir kara bulut gibi çökmüştü. Ben artık, hastane ve ev arasında mekik dokuyordum. Oğlumsa her gün daha kötüye gidiyordu. Artık eski sağlıklı oğlumuzu tamamen kaybettiğimizi iyice anlamıştım ve tarifi imkansız acı çekiyordum. Hastanenin koridorundaki taşlara imreniyordum. Keşke taş olarak dünyaya gelseydim. Ne yazık ki ben anneydim.

    Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nin profesörleri, doktorları ve tüm çalışanları ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlardı. Fakat benim oğlum, çok dirençli bir hasta idi. Hiçbir ilaca cevap vermiyordu. Çok zor günler ve aylar geçiriyorduk. Yoğun ilaç tedavisi görüyordu. Her gün çok sayıda iğne yapılıyordu. Bense artık eve gidemiyordum. Yanında refakatçi kalıyordum. Çok zor yıllardı. Allah'ım, bu bir kabustu! Hastahaneye ilk yattığı zamanlar her gün hemşire hanımlar ilaçlarını saatinde veriyorlardı. Biz içtiğini zannediyorduk. Bir gün ilacını camdan atarken gördüm. Hemşire hanımlara söyledim. O günden sonra hemşire hanım da ben de çok dikkat etmeye başladık. İlk zamanlar ilacı kabul etmiyordu, zamanla alıştı.

    Bazen, keşke beni bu kötü rüyadan uyandırsalar, oğlum yine eskisi gibi okuldan gelince, daha içeriye girmeden "anne, ne pişirdin" dese diye hayal kuruyorum, "anne, dersim çok" demesini hiç unutamıyorum. Bir anda her şey o anda film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıyordu. Ardahan'da o küçücük elleriyle kışın kızak yapardı. Kardeşini kızakla kaydırırdı. Küçükken kardeşini ne de güzel oyalardı. Onunla sürekli oyunlar oynar, ben evde olmadığım zamanlar nasıl da sahip çıkardı. Yine dördüncü sınıfta, öğretmeni sınıfta birkaç kişinin saçlarını kesmişti. Bunlardan biri de Serdar'dı. Eve geldiğinde çok üzülmüş, arkadaşlarının önünde mahcup olduğunu söylemişti. Ardahan çok soğuk olduğundan, üşütüp grip olur, hasta olur diye saçlarını kesmiyorduk. Bir an bunları düşünürken, çıldıracak gibi olurdum. Hastanede onun yaşadığı kabusları ben de yaşardım. Çok dirençliydi. O kadar ilaca, her gün yapılan iğnelere, serumlara rağmen yine de fazla bir iyileşme olmuyordu.​Hep hastaneden kaçmak, gitmek istiyordu. Birkaç kez kaçtı. Biz yakalayıp, geri getirdik. Bir defasında yine hastaneden kaçtı. Peşinden koştuk ama yetişemedik. Hemen bir minibüse binip onu takip ettik. Yetişip güçlükle hastaneye getirdik. Sürekli olarak kaçmayı düşünüyordu. Artık alışmıştım. Hergün odasındaki eşyalarını toplayıp, "eve gidelim" diye bana bağırıp; "neden gitmiyoruz, beni neden burada tutuyorsunuz" diye isyan ediyordu. Sağolsun doktorlar hemen yetişip, iğnesini yaptırıp, onu sakinleştiriyorlardı. Fakat birkaç saat sonra yine başlıyordu. Özellikle geceleri geç saatlerde "hastaneden gidelim" diye tuttururdu. Nöbetçi doktor, hemşire ve görevliler, onu ikna edemiyorduk. Şaşırıyordum ne yapacağımı...

    Sürekli doktorlarına ve bana; "beni mahsus hastanede tutuyorsunuz, ben hasta değilim çıkarın beni. Ben Amerikalı'yım, bırakın gideyim" diyor, bağırıyordu. Bazen hastahanenin çıkış kapısında saatlerce bekliyor; "benim annem babam Amerika'dan beni almaya gelecek, uçak beni bekliyor, bırakın gideyim" diyordu. Zorla ikna edip odasına getiriyordum. Çok sıkıntılı dönemlerinde, kendisine ve çevresine zarar vermesin diye yatağına bağlanıyordu. Yine bir gün yatağa bağlanmıştı.
    Sürekli aynı şeyler...
    Kediler... Siyah cüppeli kel bir adam... Türbanlı bir bayan... Ruhlar cinler ve Amerikalı'yım...
    Sürekli bu halisünasyonlarla uğraşıp, bağırıp çağırıyordu. Bana annesi olmadığımı, annesinin babasının Amerika'da oturduğunu, bizim kendisini onlardan çaldığımızı, annesine gitmek istediğini söylüyordu. Bana "annem değilsin"
    diyen oğlumun yine de ara sıra anne demesine çok seviniyordum çünkü oğlumda hala anne sevgisi vardı ve bu benim için çok büyük bir umuttu.

    Yine bir gün yatağına, bağlanmıştı. Birkaç saat sonra bana "anne, elimi çöz" diye sinirlenmeye başladı. Ben "çözemem"dedim.
    "Çöz, yüzüm kaşınıyor" dedi. "ben kaşırım" dedim. Yalvarmaya başladı. "Çöz, bir sigara içeyim" dedi ve dayanamadım çözdüm.
    Yüzünü kaşıyıp, bir sigara içtikten sonra kolunu uzatıp,
    "beni bağla anne" dediğinde bir taş gibi kaskatı kesildim. Boğazımda hıçkırığım düğümlendi.
    Yanında ağlayamadım. Sabırla elini bağladım. "Yavrum, bu nasıl zalim bir hastalıktı. Seni ne hale getirdi. Allah'ım, bana sabır ver" diye çıkıp salonda ağladım. Allah hiçbir anne ve babaya göstermesin. Çok zor. Yavrumun bu hali bana ölümden de acı geliyordu. Allah'ım... Biz ne hale geldik? Hiç aklımıza gelmeyen, hele Serdar'ıma hiç yakışmayan bir zalim hastalık, evimizin, hayatımızın tüm neşesini mutluluğunu nasıl da alıp götürmüştü.

    Geceleri camdan, şehrin çok uzakta olan ışıklarına bakıp, "acaba eşim, yavrum ne yapıyorlar" diye çok endişelenir, üzülür, zaman zaman da özleyip, ağlardım. Sık sık eve telefon açıp, babası yavrumuzu sorduğunda iyi olduğunu söylerdim ki, üzülmesinler. Halbuki oğlumuz hiç de iyi değildi.
    Sürekli halüsinasyonlarına inanıp, bazen çok kızıp, sinirlenirdi. Bazen doktorlarına "beni kurtarın ne olur" diye yalvarırdı. Zaman zaman kendini kaybediyordu. Kafasındaki seslere dayanamıyordu. Bana sürekli,
    "anne söyle, bu sesler ne? Kim, kim benim içimde konuşuyor? Söyle!" diye bağırıyordu. Çok yoğun sıkıntı içinde idi. Sürekli; "duymuyor musun benim içimde konuşanı? Bak burnumdan da konuşuyorlar" diye bütün gün bana bağırıp, soruyordu. "Hayır sen yalan söylemiyorsun, sen çok haklısın. Sana beynin yalan söylüyor. Çünkü beyninde rahatsızlık var. Fakat sen iyi olacaksın". Sürekli bunu söylüyordum belki onu ikna edebilirim diye düşünüyordum. Ben bunları söyleyince daha da çok sinirlenip; "seni duymuyorum, söylediklerini anlamıyorum" diyerek bana saldırıyordu.

    Bazen, "anne benim içimdekileri, beynimdekileri kov, çabuk kov gitsin, bak burnumdan da konuşuyorlar dinle anne, burnumda konuşanları dinle duymuyor musun" diyordu.
    Bazen yalvarırdı, bazen çok sinirli bağırır "anne sesleri kov benden gitsinler, çok korkuyorum" derdi.
    Bazen de yapılan iğnelerin etkisiyle biraz rahatlardı. O zaman da "ben iyi olamam, bu hastalığın ilacı yok" diye zaman zaman ağlıyordu.
    Bazen beynim yanıyor anne başım fırın gibi dediğinde başını soğuk suyla yıkardım, biraz rahatlardı. Sürekli "ben sizin evladınızım, bana acımıyor musunuz? Kurtarın beni" diye bağırıyordu.
    Kolunu uzatıyor: "Kolumu kesin, ayağımı kesin yeter ki beni bu seslerden kurtarın!" diyordu.
    Zaman zaman da dalıp dalıp gidiyordu. ​
  • Bazen sanki karşısında biri varmış gibi konuşup, çok değişik bir ses tonuyla gülüyordu. Zaman zaman birden öfkeyle bir bağırıyordu ki, neye uğradığımızı şaşırıyorduk. Ben de de panik atak başlamıştı. Yerinden kıpırdarsa, ben aniden çok korkuyordum. Yanımda bir başkası yükses sesle konuşsa, öksürse çok korkuyordum. O sinirlenince elim ayağıma dolaşıyordu. Ne isterse hemen yetiştirmeye çalışıyordum. Neyi nereye koyduğumu hemen unutuyordum. Fakat kendime hep hakim oluyordum. Soğukkanlılığımı muhafaza etmeye çalışıyordum. Kendimi bırakırsam veya ona sabır göstermezsem daha da hasta olur diye düşünüyordum.

    Bir gün iğnesi yapılmıştı, biraz rahatlamıştı. Ben başını okşarken elimle ensesini tuttum aniden bağırdı: "Ensemi tutma, cinler oradan beynime giriyor" dediğinde çok şaşırdım. O hastalığından böyle hissediyordu. Kafasındaki sesleri farklı algılıyordu. Zaman zaman "almıyorum senin kızını, almıyorum git başımdan giiiit" diye bağırıyordu. Ben "kime git diyorsun' diye sorduğumda, "siyah cübbeli kel bir adam benim kızımı al" diyor dediğinde şaşırdım.
    Aniden kafasını duvarlara vuruyor, parmaklarını duvardaki elektrik prizine tutuyordu. "yapma" dediğimde "kafamdaki sesleri öldürmeye çalışıyorum" diyordu. Yine bir gün çok şiddetli atak yaşıyordu. Doktoru, iğne yaptırmak için ikna etmeye çalışıyordu, iğnesini yaptırmak istemiyordu. Çok kötü korku ve panik içerisindeydi. Bana bağırıp yalvarıyordu; "anne bana iğne yaptırma, doktor beni iğneyle öldürecek" diyordu. Doktor hanım, "tamam istemiyorsan yapmayalım, ama bak bir saattir iğneni yaptırmak için uğraşıyoruz, senin iyiliğin için, rahatlaman için; bak saat geç oldu, benim de evde bebeğim var, eve gitmem gerekiyor" dediğinde hemen; "tamam özür dilerim, yapın iğnemi" dedi. İki hasta bakıcı, ben, hemşire hanım, Serdar'ı ikna edememiştik. Doktor hanımın bebeğini duyunca ikna olmuştu. Doktor hanım Serdar'ın iyilikle yola geldiğini, şiddetten hoşlanmadığını söyledi. Haklıydı. Serdar hep iyilikle yola gelirdi. Sık sık doktorların odasına girip, "benim ne hastalığım var, neden beni çıkarmıyorsunuz, söyleyin" veya "beni siz hasta ettiniz, hasta olmam için beni burada tutuyorsunuz" gibi saçma sapan sözler söyleyip bağırırdı. Biraz sonra gidip özür dilerdi. Bunu her gün defalarca tekrarlardı. Sağolsun doktorlar oğluma çok sabır ve sevgi gösteriyorlardı. Zaman zaman hemşireleri bana şikayet ediyordu. Geceleri ona zarar verdiklerini söylediğinde, böyle bir şey olamayacağını, sürekli kendisinin yanında olduğumu söylediğimde; "anne hayır sen görmüyorsun, hemşirelerin cinleri, ruhları geliyor" diye tuttururdu. Bazen insanların onu başbakan yapmak istediklerini, kafasındaki düşüncelerini çaldıklarını söyleyip çok kötü korku yaşıyordu. Bunun gibi saçma sapan şeyler... Oğlum ne kadar da korkunç halüsinasyonlar içinde kıvranıyordu. Anlattıkları bizim için saçmaydı, fakat onun beynindeki gerçekleriydi. Ben kendi doğrularımı ona kabul ettirmeye çalışmıyordum. Zorlasaydım bana da güvenmeyecekti. Hafta sonları eve geldiğimizde korkuyor diye babası onun odasında yatıyordu. Bir müddet sonra, babasından da şüphelenmeye başladı. "Babam uyurken beni öldürecek" dediğinde babası da ben de çok üzüldük, ama biliyorduk ki ölüm korkusu oğlumuzun hastalık saplantılarındandı.

    Evde olduğu zamanlarda, sanrıları, hezayanları artınca, "çabuk beni hastaneye götürün" diye bağırmaya başlardı. Çaresiz geceleri alıp götürürdük. Defalarca sabah taburcu olup gece hastaneye geri dönmüşüzdür.

    Allah insanı çaresiz bırakmasın çaresizlik çok zor. Tek istediğim şey, çok yüksek dağların tepesine çıkıp haykırarak, bağırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında hiç ağlamıyordum. Sürekli ona polyanacılık oynuyordum. Morali iyice bozulmasın diye. Göz yaşlarım içime akıp kuruyordu, sanki artık yaşamanın benim için bir anlamı kalmamıştı. Sadece oğlumun iyileşmesini düşündükçe yaşamak istiyordum. Hayat devam ediyordu, güneş yine doğuyordu, yine akşam oluyordu ama benim için bir anlamı yoktu. Zaman mevhumunu kaybetmiştim. Evladımın hastalığı beynimde sabitlenmişti. O çaresizlik içinde kıvranırken, ben dünyada yaşadığımı unutuyordum. Demek ki insan acı çekmeyle ölmüyordu; aksine acılar beni daha çok güçlendirmişti. Hep dua ederdim. "Evladım iyileşsin Allah'ım benim canımı al" diye. ​Ben iki evladımı kara toprağa zamansız vermiştim. Dayanmıştım fakat bu acılar çok derinden yaralamıştı beni. Evladım toprakta değil yanımdaydı, fakat benden çok uzaktaydı. Ulaşılması çok çok, zor olan bir yerlerdeydi. Ben gece gündüz hep ona ulaşmaya, yetişmeye çalışıyor fakat yetişemiyordum. Yine de bir gün evladıma kavuşacağımı biliyordum. Bir gün oğlum bize dönecekti. Sürekli "ne olur Serdar dön bize pes etme hastalığa" dediğimde zaman zaman "tamam" diyor, bazen de beni ne yazık ki hiç duymuyordu. Sık sık ellerini tutup "başaracağız korkma oğlum, ne olur dayan" derdim. Hep cesaret veriyor, sabretmesini sağlamaya çalışıyordum. Bazen 'Eyüp Peygamber' aklıma gelirdi. Hz. Eyüp yedi yıl hastalığına sabretmiş, peygamberlik mertebesine ulaşmıştı. Dualarımda "Allah'ım Serdar'ıma da Eyüp peygamberin sabrını nasip et, dayanma gücü ver, ızdırabı çok, yardım et Allah'ım" diye gece gündüz dua ediyordum. Hala da ediyorum. Bazen derinlere dalıp çocukluğumu ve ailemi düşünüyorum. Sarıkamış'ın orman kokan havasını, kışını ne kadar özlüyordum. Ailemi, yakınlarımı çok özlüyordum. Ne yazık ki hepsini çok zamansız kaybettim, sadece anıları kaldı. Benim ilk torun olmam, ailemin tek kızı olmam bana hep avantaj sağlamıştır. Annemin babamın ilk çocuğuydum, biraz da nazlı büyütülmüştüm. Ne yazık ki tüm sevdiklerim bu fani dünyayı terk etmişlerdi. Acılarımı üzüntülerimi paylaşacak, bana destek olacak hiçbir büyüğüm kalmadı. Keşke annem veya babam sağ olsalardı, onların manevi destekleri belki beni biraz rahatlatırdı. İnsanların her yaşta nasihate ve desteğe ihtiyaçları olduğu kanısındayım. Yine de eşimin desteğiyle dayanma gücü buluyorum. Bu hastalıkta aile birliği ve desteği çok önemli. Aile bağı güçlü olunca insan bir çok güçlüğün üstesinden geliyor. Allah'ım bu hastalığı verdiğin kulunu sahipsiz ve yoksul etmesin, işte o zaman çok zor bir yaşam olur.

    BİZDEN ÇOK UZAKTA

    Oğlum bazen bizden sanki çok uzaklarda, bazen bizim yanımızda oluyordu. "Allah'ım ne olur oğlumuz bize dönsün" diye yalvarırdım. Sanki yavrum bir girdap içinde dönüp duruyordu. Çok dalgındı. Sürekli içinden kendi kendine konuşup gülüyordu. Ben kafasını sallayıp gülmelerinden oğlumun, yine bizden, gerçek dünyadan çok uzakta olduğunu anlar kahrolurdum.

    Eskiden olduğu gibi, "Serdar dediğimde "efendim anne" demesini, yavrumun eski halini ne kadar da özlemiştim. Ama o bizden çok çok uzaktaydı. Ne kadar koşsam da yetişemeyeceğim uzaklıktaydı. Bazen kendine gelirdi. Bir gün yapılan iğnenin etkisiyle biraz sakinleşti. Bana, "Anne, ben yaşayan bir ölüyüm" demişti. Bunu hiç unutamam. Nedense, banyoya elini yüzünü yıkamaya bile gitse banyoda çok fena oluyordu, kafasındaki seslere durmadan bağırıyordu. Onun bağırmalarına sağ olsun doktorlar koşarak gelirdi. O kadar yoğun sıkıntılarına, ağır hastalığına rağmen banyosunu yapar traş olurdu. Tabii ki bağırıp çağırarak, sanki banyoda biri varmış gibi. Üstünde bir leke olsa hemen üzerini değiştirirdi. Bir gün doktor hanım "Serdar'ın özel bakımını siz mi yapıyorsunuz" dediğinde "hayır kendisi yapıyor" diye söylediğimde "çok ilginç" dedi çünkü genellikle bu hastalar öz bakımlarını yapamazlar. Fakat oğlum yapıyordu.

    Bir gün hemşire hanım, "bugün evinize gidin biraz dinlenin, ben nöbetçiyim Serdar ile ilgilenirim" demişti. Akşam üzeri eve geldim. Ne göreyim? Küçük oğlum odasında acılar içinde kıvranıyordu. Hemen alıp Tıp Fakültesi'ne geri döndüm. Oğlumu acile götürdüğümde böbrek sancısı olduğunu ve böbreklerinde taş olduğunu söylediler. Tedavisini yaptılar ve eve gidip bol su içmesini önerdiler. Eve dönmeden önce hastanenin üst katında yatan Serdar'ıma uğradım. Hemşire hanım sakin olduğunu söyledi. Eve döndük. Yolda, "nedir bu başımıza gelen Allah'ım, sen sonunu hayır eyle" diyerek ağlamaya başladım. Ertesi gün, diğer oğlumla ilgilenmem gerektiğinden hastaneye gidemedim. Ama aklım Serdar'daydı. Gece saat onbir sıralarında çok kötü içim sıkıldı. Eşime beni hemen hastaneye götürmesini söyledim. Hemen yola çıktık. Yol her zamankinden daha uzun gelmişti bana. Sanki bitmek bilmiyordu. Hastaneye geldiğimizde, hemşire hanıma hemen "Serdar nasıl?" diye sordum, "iyi odasında uyuyor" dedi. Odasına koştum, odası karanlıktı. Sadece gece lambası yanıyordu. Kendisi yatakta oturuyordu. Işığı yakınca şok geçirdim, sol kolunu yataktan sarkıtmış, yer kanla kaplanmıştı. Babası neden yaptığını soruyor, fakat o hiç konuşmuyordu. Hemşire hanım hemen doktoru çağırdı. Doktoru da hemşire de çok şaşırmışlardı. Acile götürdük, bileğine dikiş attılar, odasına çıkardık. Rengi çok solgundu. Hiç sesini çıkarmıyordu.

    Günler sonra sordum; "neden yaptın, neyle kestin bileklerini" diye? 'Kafasındaki seslerin' sürekli bileklerini kesmesini söylediğini ve dayanamayıp kestiğini söyledi ama neyle kestiğini söylemedi. Biz ne kadar kesici hiç birşey bulundurmazsakta o neyle kestiğini nereden bulduğunu bize söylemedi.
    ​VE TABURCU OLDU

    Bir yıl sonra taburcu olmuştu. Hastaneden eve geldik. Yattığı dönemlerde arada bir hafta sonu izinli eve geliyorduk. Fakat çok sıkıntılı olduğu için hemen hastaneye geri dönüyorduk.

    Evet. Bir yılın sonunda eve gelmiştik. Fakat hiç de iyi değildi. Yaklaşık üç saatte bir iğne yapılıyordu, ilaçlarını saatinde düzenli içiyordu. Hiç te iyileşme göstermiyordu. Doktorları bize kötüleşirse getirin demişlerdi. Kısa bir zaman sonra evde daha da kötüleşti. Çok hırçınlaştı. Bir dediğini iki etmiyorduk. Geceleri yatmıyordu. Sürekli bana sorular soruyordu. Birini cevaplamadan ötekine geçiyordu. Artık takıntılarından ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sorularına verdiğim cevabı anlamazsa, bağırıp çağırıp gece babasını ve kardeşini uykudan uyandırırdı. Hep beraber oturup onu ikna etmeye çalışırdık. Tabi ki başarılı olamazdık, o yine bildiğini okurdu. Zaman zaman "anne seni dövmek geliyor içimden, beni ya bağla yahut iğne yap çabuk!" diye bağırırdı. O bağırdığı zaman benim ellerim titremeye başlardı. Ve böylece kısa bir süre sonra hastaneye geri döndük.

    Hemen yatışını yaptılar. Artık hastane bizim ikinci evimiz olmuştu. Yine ilaçlar ayarlandı. Ama oğlumu hiç etkilemiyordu, ilaçlara istenilen cevabı vermiyordu. Bir gün doktor hanım bana, "oğlunuza bir ilaç vermek istiyoruz, belki bu ilaç iyi gelir. Fakat bu ilaç ülkemizde yok. Yurt dışından getirtebilir misiniz" dedi. Çok sevinmiştim. Hemen reçeteyi alıp eve geldim. Birkaç gün içinde yurt dışından getirtmiştik. Hemen ilaca başlandı. Yavaş yavaş iyiye gidiyordu. Biraz rahatlamıştı. Bir ay olmuştu kullanalı. Hafta sonu eve gelmiştik. Ertesi gün oğlum öksürmeye başladı. Ateşi vardı. Rengi çok solgundu. Endişelenip hemen hastaneye götürdüm. Doktorları hemen tahlillerini yaptılar. İlaç kan tablosunu bozmuştu, ilacı hemen kestiler. Oğlum mikrop kapmasın diye bir sürü önlem aldılar. Başka ilaç vermediler. Bu oğlumun iyiliği içindi. Artık başka ilaç içmediği için çok kötü alevlenmeler başlamıştı. O ilaç kan tablosunu bozduğu için bir daha o ilaçtan kesinlikle verilmemesini söylediler. O zaman doktorları haklıydılar.

    Evet bu ümidim de sönmüştü. Oğlum şimdi çok kötü bir durumda idi. Alevlenmeleri çok şiddetliydi. Yine yatağına bağlanıyordu. Hareketsizlikten olsa gerek, "topuklarım ağrıyor" diye arada bir sızlanıyordu. Bense sürekli ayaklarının altına (topuklarına) pamuk koyuyordum. Böylece günler geçiyordu. Ve yine eski ilaçlarına başlandı, iğneler yine vuruluyordu. Yine bizden, dünyadan uzaklaşmaya başlamıştı. Her zamanki gibi yine yanından hiç mi hiç ayrılmıyordum. Artık bizimle hiç konuşmuyor, beni hiç duymuyordu. Kendi dünyasına kapanmıştı, sadece zaman zaman bağırıyordu. Bazen korkunç bir ses tonuyla kendi kendine gülüyordu. Saatlerce dalıp bir noktaya bakıp kendi kendine konuşuyordu zaman zaman. "Sizin söylediklerinizi yapmayacağım, sizin emirlerinizi dinlemiyorum" diye kafasındaki seslere bağırıp duruyordu. Bense çaresiz onun bu haykırıp çırpınmalarını içim kan ağlayarak bazen de korkarak sabırla dinleyip, onu üzmeden yatıştırmaya çalışıyordum.

    Sürekli onunla konuşmaya çalışıyordum. Onun sevdiği ve hoşlanacağını bildiğim şeyleri, ona sürekli anlatıyor, onunla konuşmaya, onu konuşturmaya çalışıyordum. Bir gün bir hasta annesi odamıza gelip, "sen duvarlarla mı konuşuyorsun" dedi. Ben, "Hayır, yavrumla konuşuyorum" dedim. O anne bana, "Oğlun seni duymuyor ki. Hiç mi bıkmıyorsun" demişti. Ben yine "oğluma bir şeyler anlatıyorum" dedim. "Oğlum şimdi belki beni duymuyor ama bir gün "o beyin" uyanacak uykusundan, oğlum beni duyacak, konuşacak" deyip, ağlamaya başladım. Korkuyordum. Köksal'ım ve Hakan'ım gibi bu yavrum da ellerimi bırakıp beni terk edecek... Bunları düşündükçe oğluma daha çok destek olmaya çalışıyordum. Hep kafamda çareler arıyor fakat bulamıyordum. Allah'ım hiç kimseyi çaresiz bırakmasın çok çok zor...​Yine yılmadan, usanmadan oğluma, dünyada olup bitenleri, gazetelerdeki haberleri, akrabaları sürekli anlatmaya çalışıyordum. O benimle hiç konuşmasa da, beni hiç duymasa da...
    Bir anne olarak sürekli çare arıyordum. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Çevremdeki insanlar hacı hoca öneriyordu. Ben, isteksiz de olsa duyduklarıma gidiyordum. O maddi ve manevi sıkıntılı yıllarımızda, hemen hemen Türkiye'nin yarısını dolaşmıştık. 'hacı hoca' derken, 'biyoenerji', 'akapunktur', 'hipnoz', 'bitkisel ilaç', hepsini denemiştik.
    Şimdi düşünüyorum, çaresizlik insanı nerelere sürüklüyor. Yazık! Para ve zaman kaybı. Başka da hiçbir şeye yaramıyor. Yine de en iyisi müsbet ilim, gerisi boş şeyler. Hastalığının ilk yıllarında yine çok yanlış bir şey yapmıştık.
    Serdar'ı 'hoca'ya' götürmüştük 'hoca' bir tasa su koydu. Oğluma bir şeyler okuduktan sonra "suya bak bir şeyler görüyor musun" dedi. Zaten oğlum hastalığından dolayı halüsinasyon görüyordu. Serdar saçma sapan bir şeyler söyleyince, hoca "tamam" dedi "bunlar senin cinlerin". Hocanın bu saçma konuşması bizim on yılımıza maloldu.

    Böylece Serdar on yıl boyunca ruhlara, cinlere inanıp bize de kendine de çok zor yıllar yaşattı. Ben kendimi bu yüzden affetmiyorum. İnşallah bu yazdıklarımı hasta yakınları okur da benim yaptığım yanlışları yapmazlar. Doktor ve ilaçtan başka şey düşünmesinler. Yine eş dost hacı hoca öneriyordu. Bir gün eşim haklı olarak isyan etti bana "Duayı kendin oku, sen Alllah'a yalvar, anasın, Allah senin duanı kabul eder. Kullardan mı medet, yardım umuyorsun. Allah ile arana elçi mi koyuyorsun?" demişti. Haklıydı. Ama çaresizlikten, her şeyden herkesten yardım bekliyor insan. Ben o zaman gökteki yıldızlara bile yalvarıyordum, belki sesimi duyarlar diye ama nafile sesim duyulmuyordu. Yine de sürekli dua ediyordum, hala da ediyorum çünkü duaya inanan bir insanım. Çaresizlik insanı hep bir umuttur diye bir takım arayışlar içine itiyor, istemeden bir takım yanlışlara yöneltiyor. Biz böylece yavaş yavaş yılları deviriyorduk. Alışması, kabullenmesi zor olsa bile...

    Gerçeği ne kadar erken kabul ederse insan, o kadar daha mantıklı hareket ediyor. Birkaç ay sonra yine hastahaneden taburcu olmuştuk. Ama hiç iyi değildi. Çok mutsuz, sinirli, şüpheci ve kendi dünyasındaydı. Sanki yıllardır o kadar yoğun tedaviler oğluma yapılmamıştı. Hezeyanları aynen devam ediyordu. Uzun bir seyahate çıkmanın belki yararı olur diye düşündük. Amcası görevi nedeniyle 'Elazığ'ın maden' kazasındaydı. Oraya çok zor bir yolculukla gittik, ilk günler biraz rahattı. Birkaç gün sonra yine sıkıntıları başlamıştı ve anladım ki nereye götürsek götürelim maalesef, oğlum hastalığı nedeniyle pek te farkına varmıyordu. Yine şüphelenmeye, insanlardan uzaklaşmaya başlamıştı.

    Eve döndük. Evde yine çok huzursuz. Malum takıntılar devam ediyor, ilaçlarını içiyordu. Yemeklerden şüpheleri azalmıştı, artık yemek yiyordu ama sofraya oturunca, ne yediğinin sanki farkında değildi. Çok ta sinirli oluyordu. Bazen ani bir hareketle sofrayı yerle bir ediyordu. Sürekli bir şeyler arıyordu. Ne aradığını sorduğumda kulaklarına şiş batırıp sesleri öldürmek istediğini söylerdi. Bense evde ne kadar kesici, delici alet varsa kaldırmıştım. Yine de onu en çok rahatsız eden tabii ki seslerdi. Bütün gün ruhlarla cinlerle uğraşıyordu. Kendine de bize de hayatı zehir ediyordu. Bir gün aniden balkona koştu, kendisini aşağıya atmak istedi. Ben sadece "Allah'ım Serdar!" diye bağırabildim. Ani bir hareketle geri dönüp bana baktı. Bense donup kalmıştım, vazgeçti. Balkona koştuğumda bana sarılarak ağlamaya başladı;
    "Anne; kurtarın beni bu seslerden, bu hastalıktan, yaşamaktan bıktım. Ben dünyada yapayalnızım hiç arkadaşım yok, günlerim acıyla, şüpheyle, korkuyla geçiyor, yaşamak istemiyorum" dedi. Ne kadar zordu. Koca dünya oğluma da bize de dar olmuştu. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada oğlum yapayalnızdı. Ben de artık yaşamaktan bıkmıştım.

    Bir gece çok şiddetli atak ve alevlenme geçiriyordu. Sabaha yakın uyudu. Bense çaresizlikten ne yapacağımı şaşırmış, evladımın çektiği ızdırabın belki bin katını çekiyordum. Bir anda kararımı verdim, intihar edecektim. Fakat Serdar'ımı arkamda bırakmayacaktım. Odasına girdiğimde yavrum bir melek gibi uyuyordu. Birden kendime gelmiştim. Yok Serdar'ımı bu ızdırabıyla bu dünyada bırakamazdım. Kendi hayatım benim için önemsizdi. Ama yavrumu annesiz çaresiz bırakamazdım. Hastaneye gittiğimizde doktoruna ağlayarak anlattım. Doktoru çok üzüldü, "sakın böyle bir şey yapma, Allah'tan ümit kesilmez" dedi. Sabredin belki bir gün bu hastalığın çaresi bulunur demişti. Bilim çok ilerledi, yeni ilaçlar çıkıyor sabredin demişti. Evet; 'yeni ilaçlar'... Bu kelime beni çok mutlu etmişti, yine ümit doğmuştu.​

    OĞLUM ŞİZOFRENİ

    Bu ümitle hastaneden eve döndük. Fakat yine süreli sorular soruyor, bazen dalıp dalıp gidiyor ve aniden bağırıp kafasındaki seslerle sanki kavga ediyordu. Artık oğlumun takıntılarını biliyordum. Hastalığını biliyordum. Onu nelerin çok rahatsız ettiğini biliyordum. Hezeyanlarını biliyordum. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Oğlumun malum takıntıları; kedileri, cinleri v.s. gibi bu takıntılarıyla bütün gün uğraşıyor, geceleri uyumuyor, sabaha kadar bizi de kendini de çok yıpratıyordu. Gece bile iğne yapıyorduk. Bir iki saat ancak uyuyordu. Onun için de, bizim için de günler, aylar çok sıkıntılı ve acıyla geçiyordu.

    Bense artık yıllardır uykuyu unutmuştum. Bir gün rengi kıpkırmızı oldu. Ne olduğunu sordum. Nefesini tuttuğunu, kafasındaki sesleri; cinleri, ruhları öldürmek istediğini söyledi, ilaçlarını saatinde içmesine rağmen yavrum çaresizlikten ne yapacağını şaşırmıştı. Babasıyla düşündük, taşındık. Bir de başka yere götürelim dedik. Başka küçük bir ilde bulunan "Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi"ne götürmeye karar verdik ve götürdük.

    Doktorlar hemen yatışını yaptılar. Oğlum bu sefer bize zorluk çıkarmadı. Ne yazık ki yıllar önce, o ilk hasta olduğunda, bu hastaneden korku ve panikle çıkardığım yavrumu bu kez kendi ellerimizle getirip yatırdık. Yıllar önce doktor bey, "çıkarmayın, tedavi olsun, sonra kendi ellerinizle getirirsiniz" demişti. Ne kadar da haklıydı.

    O gün akşama kadar oğlumdan ayrılamadım. Bahçede oturduk. Ertesi gün doktoru bulup, durumu hakkında bilgi aldım. Doktoru, "sen oğlunun hastalığını ve ne kadar hasta olduğunu biliyor musun" dediğinde, "evet biliyorum, paranoid şizofren" dedim. Doktoru şaşırdı. Ben evladımın hastalığını ilk hastalandığı yıldan itibaren okuyarak, onu inceleyerek kendim öğrenmiştim. Oğlumu inceleyerek, kitaplar okuyarak, araştırıp sorarak... Okuduğum bir kitap bana her şeyi anlatıyordu. Kitaptaki anlatılanla oğlumun çektikleri aynıydı. Artık emindim oğlum 'şizofreni'di. O geceyi hiç unutmam. O anda sanki benim için 'kıyamet kopmuştu'. Ben ki ne acılara dayanmıştım ama bu acı dayanılacak gibi değildi. 'Serdar'ı' ne umutlarla büyütmüştüm. 'Köksal'ımın', 'Hakan'ımın' büyümesini görememiştim ama Serdar'ım üniversiteye kadar gelmişti. Fakat kadere bak.. Ne kadar acımasız tokat atmıştı yavruma... Hiçte hak etmediği halde... Eşime oğlumuzun ne yazık ki 'şizofreni' olduğunu söylediğimde bana gayet sakin bir halde "kim değil ki", "sen hastalığın adına, nasıl bir hastalık olduğuna değil, nasıl yardım edip ona yardımcı olacağına, nasıl tekrar hayata döndüreceğine bak" demişti. Onun bu sözleriyle bir anda kendime gelmiştim. Haklıydı. Eşime çok teşekkür ederim. Bana her zaman destek olmuş, yol göstermiştir.

    Bunca yıl, sağolsun doktorlar bana oğlumun şizofren olduğunu hiç söylemediler. Herhalde çok üzülür, umutsuzluğa düşeriz diye. Haklıydılar ama ben biliyordum. Ancak böyle bir hastalık, melek gibi yavrumu bu hale getirebilirdi. Yatışının dördüncü günü erkenden hastaneye gittim. Saat dokuz civarıydı. Hemşireye oğlumu sordum. Elektroşok yapıldığını söyledi. Biraz dışarıda bekledim. Ve içeri girip oğlumun kaldığı yeri görmek istedim. Hemşire hanım şaşırdı. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sordum. "Bu serviste çok ağır hastalar var" dedi. Ben "Neden? Onlar da insan değil mi? Benim yavrum da orada yatıyor. Oradakiler de insandır" diye ısrar edince içeriye girdim. Yavrum yatakta yatıyordu. Şok yapılmıştı. Yavrumun o badem gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendinde değildi. Ağzında kalın bir sargı bezi vardı ve çırpınıyordu. Gencecik bir hasta yavrumuzun yanına oturmuş, onu tutuyor, yataktan düşmesin diye bekliyordu. Bana, ses çıkarmamamı söyledi. "Oğlunuz şok oldu. Uyuyor. Ben de onu bekliyorum. Kalkarsa tansiyonu düşer. Yere düşmesin diye onu bekliyorum" dedi. Birazdan ağzındaki bezi alırız dediğinde çok duygulandım. Biraz sonra oğlum uyandı. Kaldığı yeri gördüm. Oradaki doktorlara, hemşirelere, hastalara ve tüm çalışanlara çok üzüldüm çünkü devletimizi yönetenlerin insana, insan sağlığına ve çalışanına ne kadar önem verdiği çok bariz bir şekilde belli oluyordu. Aslında devletimiz çok güçlü ve asil bir devlet ama şimdiye kadar bizi yönetenler de kabahat. Neyse oğlumu alıp bahçeye çıkardım. Bizim peşimizden o genç hasta geldi. Elinde bir dilim ekmek, üzerinde reçel vardı. "Teyze bunu oğlunuza yedirin. Şoktan sonra tatlı iyi gelir" dedi. işte böylece o çok ağır hasta denilen insanlarla çok iyi dost olduk. Her gün gittiğimde yanıma gelip, sohbet ederlerdi. Hemşire hanım bir gün, "siz çok cesursunuz" dedi. "Ben yıllardır burada görev yapmaktayım, bu servise kimse girmezdi, hasta yakınları bile kapıdan içeri girmezdi" dedi. Ben de "bu cesaretten değil insana olan sevgimden, buradakiler de insan, onlar bizden farklı değil, benim oğlum da burada tedavi görüyor. Ben oğlumu ne kadar seviyor üzülüyorsam o insanların anneleri de en az benim kadar üzülüyorlardır" diyebilmiştim.​

    Bir ay sonra oğlum taburcu oldu. Eve döndük. 'Şokların' etkisiyle, iki ay biraz iyiydi. O iyi günlerinde yeni bir saz almış, sazını zaman zaman çalıyordu. Bir gün Kayahan'ın "Allah'ım, neydi günahım" ve "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime, titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime" şarkılarını çalmaya başladı. Söylerken ağlıyordu. Oğluma ağlamamasını, iyi olacağını söyledimse de fazla ikna edemedim. İki ay sonra yine Tıp Fakültesi'ne yatırdık. Yine aylar ayları kovalıyordu. Küçük oğlum ve eşim yine yalnızdı.

    Bazen eşim hastaneye gelmeyince, kardeşi gelirdi. Ona yiyecek birşeyler getirirdi. Oğlum hastanenin yemeklerini yemiyordu. Şüpheleniyordu. Zaman zaman doktorlarından da şüpheleniyordu. Bir gün bana "anne" dedi ve yine sustu. "Söyle oğlum ne olur söyle" diye ısrarla sordum. Geç te olsa cevap verdi. "Ben ölürsem çok ağlama, ama bil ki ben çok acı çekiyorum, bunu bilin" dedikten sonra yine derin bir sesizliğe gömüldü. Bir anda dünya başıma yıkıldı. Ben o anda kendimi zor salona attım, fenalaştım. Hemşire hanımlar sağ olsunlar çok ilgilendiler benimle. Doktor hanım bana bir iğne yaptırdı, moral verdi. Bu hastalığın insanı öldürmediğini söyledi. "Oğlunuzun söylediklerini ciddiye almayın, o çok ızdırap çekiyor ama hastalığından öyle konuşuyor" dedi. Oğlum ve onun gibi hasta olan insanlar ne kadar acı çekiyorlar bizler bunun farkında değiliz.

    Kardeşiyle bir gün onu alıp hastanenin alt katındaki kafeteryaya götürdük. Biraz oturduk. Fakat çok sinirli ve tedirgindi. Alıp odasına çıkarırken birden kardeşine sarılıp pencereye doğru sürüklemeye başladı. Sonra onu bırakıp, kendini camdan atmak istedi. Çok korkmuştuk. Zorla ikna edip odasına çıkardık. Kardeşi de çok korkup etkilenmişti. Kardeşine hastaneye gelmemesini söyledim. Artık sık gelmiyordu. Onu hep uzak tutmaya çalıştık. Etkilenmesin diye... O yavrum da hep yalnız kalmıştı. Zaten yıllardır yalnızdı. Okula gidiyordu. Babası da kendini iyice içkiye kaptırmıştı. Babası çok üzülüyor, bir türlü kabullenemiyordu. Üzüldükçe içkinin dozunu artırıyordu. Yine de o yavruma elinden geldiğince yardımcı oluyordu; yemek yapıyor, ütüsünü yapıp okula gönderiyordu.

    Yine de çok üzülüyordum. Çünkü ben ona yıllardır annelik yapamıyordum. O sıcacık yuvamız ne hale gelmişti. Hafta sonları bazen eve gelirdik. Evimiz sanki cenaze evi gibiydi. Herkes suskun, üzgün. "Allah'ım sen bize sabır ver, sen bana sabır ver" diye dua ederdim. Anlıyordum ki sabır ve cesaretle bunların üstesinden gelebilirdim. Başka çarem yoktu. Bir yandan hasta oğlum, bir yandan eşimin alkolü. Gün geçtikçe alkolün dozunu daha çok artırıyordu. Zaman zaman onunla uğraşmak Serdar'la uğraşmaktan daha zordu.

    O sıkıntılı çaresiz yıllarımızda, bir de eşimin alkolü... Eşim aslında uysal bir insandır, fakat alkol onu sanki esir almıştı. Ona da hak veriyordum. Çünkü acıları beraber yaşamıştık. Çok genç yaşında acıları yaşamış, evlatlarımızı kendi elleriyle toprağa vermişti. Ve Serdar'ın hastalığı onu büsbütün yıkmıştı. Alkolle kendini avutuyordu. Ömründe hiç sigara bile içmeyen bir insanın kendini alkolle avutmasını anlıyordum. Eşime de sabredip anlayış gösteriyordum. Yine de sadece dua edip, hayata dört elle sarılıyordum. Bir gün yuvamız yine eski haline dönecekti. Bundan emindim. Bu kadar çaresizlik ve yoğun sıkıntılarıma rağmen bir gün herşeyin düzeleceğine inanıyor, sabrediyordum. Bir anne, bir eş olarak benim tek silahım sabır, sevgi ve zamandı. Hele de zaman her şeyin ilacıydı.​Yine bir gün akşam üstü küçük oğlum hastaneye telefon açtı. "Anne eve gel, ben hastayım" dedi. Hemen eve gittim. Yavrum diş çektirmişti. Damaklarına dikiş atılmış, iki gündür yüzü şişmiş, hiç bir şey yiyememişti. Babası da iki gündür görevli, şehir dışındaymış. Çok ızdırap çektiğini, mecburen beni çağırdığını söyledi. Fakat Serdar'ı yalnız bırakamıyordum. Ne yapacağımı düşünürken o anda odamıza annesi ve babası 'Psikiyatri Profesörü olan ve kendisi de o zaman tıp öğrencisi olan 'Tolga' geldi, ondan rica ettim. "Serdar'ın yanında biraz kalır mısın? Eve kadar gitmem gerekiyor" dedim. "Tabii ki kalırım, siz gidin" dediğinde çok sevindim. Hemen eve gittim. Oğlumla ilgilendim ve gece hastaneye geri döndüm. Döndüğümde "Tolga" hala Serdar'ın yanında oturuyordu. O anda çok duygulandım. Anladım ki "Tolga" çok iyi bir doktor olacaktı. Şimdi Amerika'da psikiyatrist. TEŞEKKÜRLER 'Tolga' Küçük oğlumsa o dişinden çok ızdırap çekmişti

    Bu oğlum sessiz, sakin, uyumlu bir yapıya sahip. Kardeşiyle çok iyi anlaşan, onu iyi anlayan, hastalığını iyi bilen bir insan. Bazen düşünüyorum ya aksi olsaydı. Bir de onunla uğraşmak zorunda kalırdım. Bu yönden şanslıydım.

    Birkaç ay sonra taburcu olup eve geldik. Yine aynı sıkıntılar devam ediyordu. Gecemiz, gündüzümüz yine çok sıkıntılı geçiyordu. Babası kendini içkiyle avutuyordu. Bana da sabretmemi, bu hastalıktaki en iyi ilacın sabır olduğunu söylüyordu. Benim de sabretmekten başka hiçbir seçeneğim yoktu. Hep, "Allah'ım, bize sabır, yavrumuza şifa ver" diye gece gündüz dua ediyordum. Yıllardır hep yaptığım gibi, yanından hiçbir yere ayrılmıyordum. Onun sorularına cevap bulmaya çalışıyordum. Artık yıllardır akrabalardan hiç kimse de gelmiyordu evimize. Ne arayan, ne soran... Ailece iyice yalnız kalmıştık.

    Bazen düşünüyorum. İnsanlar ne kadar acımasız ve anlayışsız. Siz hastayla, hastalıkla uğraşırken insanlar nelerle uğraşıyor. En yakın akrabalarınız da sizi terk ediyor. Önceden sizi ziyarete gelenler, arayıp soranlar ne yazık ki hastalığın adını duyunca sizi terk ediyorlar. Yıllardır sizi telefonla bile aramıyorlar. Sanki bu hastalık sızın ve evladınızın seçimiymiş gibi, sanki siz günah işlemişsiniz de bu da cezasıymış gibi... Önceleri çok üzülüyordum. Ama artık üzülmüyorum. Alıştım çünki. ​ESKİŞEHlR'E TAYIN

    1995'te eşimin tayini Eskişehir'e çıktı. Sanki bu çektiklerimiz yetmiyormuş gibi anlamsız, çok zamansız bir tayin durumu idi. Çaresizdim. Oğlumuz hasta, hava çok soğuk, kış. Diğer oğlum okula gidiyor. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eşimi ikna edip hasta çocuğumuzu evde, kardeşiyle bırakıp eşimle birlikte Ankara'ya gittik. Ertesi günü durumu Orman Genel Müdürlüğü yetkililerine anlattık ve tayini durdurdular.

    Bursa'ya evimize geri döndük. Eve geldiğimizde oğlumuz ağır bir alevlenme geçirmişti. Kardeşini dövmüş, evde bir çok şeyi parçalamış, kırmış, kardeşine üç gün yemek yedirmemişti. Yemeklerde zehir var diye hep engellemiş. Hemen hastaneye götürdük, iğnesini yapıp, hemen yatışını yaptılar. Böylece sık sık hastane yatışlarıyla zaman su gibi akıyordu. Yıllar geçtikçe çok üzülüyordum. Evladımın hayatla bağları sanki günden güne kopuyordu. Yine de sabırla ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Artık hastalığını iyice öğrenmiştim ve oğlumun şüphelerine, halüsinasyonlarına çok zekice, onu yatıştırıcı cevapları vermeyi, onu kırmadan, sinirlendirmeden, dakikada bir anlamsız sorularını cevaplandırmayı öğrenmiştim. Ama yine de yeterli olmuyordum. Yıllarca hastanede, evde uyumamayı artık benimsemiştim. Adeta bir robota dönmüştüm. Yılları, ayları, günleri unutmuştum. Tek isteğim ıssız bir dağın çok yükseklerine çıkıp haykırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında ağlayamıyor, hep sabrediyordum. Öyle bir sabır ki; bana ayların değil yılların sabrı gerekliydi, bunu biliyordum. Fakat zaman zaman sabrımın da tükendiğini hissediyordum. O zaman ıssız dağları çok özlüyordum. Rahatça ağlayabilmek için... Belki de beni dağlar anlardı diye düşünürdüm. Zaman mevhumunu çoktan unutmuştum. Saatler, günler, aylar, yıllar benim için hiç önemli değildi.

    Birgün hastanede camdan dışarısını seyrediyordum. Cama kar taneleri düştü. Birden irkildim ve "hangi aydayız" diye düşündüm. Fakat aklıma gelmiyordu. Hemşire hanıma sordum. Aralık ayında olduğumuzu söyledi. Şaşırdım. Aylar ne de çabuk geçiyor diye düşündüm. On bir yıl boyunca sekiz saat uyuduğumu hiç hatırlamıyorum.

    Sabahlara kadar oğlumun baş ucundan ayrılamıyordum. Biraz uzaklaşsam hemen çağırıyordu. Gündüzleri de öyleydi. Biliyordum; yanından ayrılsam hemen "anne" diye çağırıyordu. Sadece serum takılınca sesini çıkarmazdı. Sürekli dua ediyordum. Tek sahibim Allah'ımdı. Ona yalvarıyordum. Yağan kara, yağmura... Açan çiçeklerinin yapraklarını okşayıp ağlayarak "ne olur
    Serdar için sen de dua et" diye ağaçlara yalvarıyordum. Ne olur sizler de benimle dua edin Serdar'a. Allah'ım onun gençliğine acısın, şifa versin. Bazen, kendimi dünyada yapayalnız hissederdim. Balkondaki çiçeklerim benim dostlarımdı. Evde onlarla dertleşirdim.

    Bir gün çok yağmur yağıyordu. Ben balkona çıkıp, ellerimi gökyüzüne açıp, yağan yağmuru biriktirip, çaresizlikten yağmura, "sen de, sen de dua et yavruma" diye saatlerce ağladım. "Allah'ım yardımcımız ol" diye hep dua ederdim. Yoldan geçen insanlara, çıkan gürültüye, konuşulan her kelimeye... Arada set oluşturmaya çalışıyordum ama nafile. Ben doğrularımla ona yeterli olamıyordum. Evimizdeki kapı zilini iptal etmiştik. Telefonun fişini çekmiştik. Televizyon açamıyorduk. Bunlardan müthiş rahatsız oluyordu. Televizyondaki spikerden dahi şüpheleniyor, onun ve bizim beynimizi yıkadıklarını, düşüncelerini okuduklarını söyleyip, sinirleniyordu. Konuşulan her kelimeden bir anlam çıkarıyordu. Yine bir gün babasına çok sinirli sinirli bakıp, aniden büyük sehpayı kaldırıp tam babasının başına atarken ben sadece "Serdar o senin baban", diyebildim. Hemen sehpayı yere bıraktı, ilk defa o hareketi sabrımı taşırmıştı. Babasına, "neden Serdar'a bir tokat atmadın, ya sehbayı başına atsaydı" dediğimde babası tokatın çözüm olmadığını, aksine ona ters etki yapacağını söyledi.
    Evde nasıl hareket edeceğimizi şaşırıyorduk. Yok elinizi niye öyle tuttunuz, ayağınızı niye böyle koydunuz, niye öyle baktınız. "Bana hasta olmam için işaret ettiniz", gibi saçma sapan şeylerle sürekli bizimle uğraşıyordu.​Oğlum yirmi beşinci yaşına girmişti. Onsekiz yaşından, yirmibeş yaşına, nasıl bir hastalıkla mücadele ederek girmişti. Hayatının baharı zindan olmuştu. Bunca yılı hastaneler ve ev arasında geçirmişti. Bir gün profesör hanıma "artık hiç umudum kalmadı" dedim. Hoca "her zaman umut vardır, sabredin, çok iyi gelişmeler, çalışmalar var yurt dışında. Çok etkili ilaçlar çıkacak" demişti. Ben çok rahatlamıştım. Onun o sözünü unutamam. Yeni ilaçları beklemekten başka hiç umudum kalmamıştı.

    Artık iyice anlamıştım. Oğluma şimdilik tıbbın yapacağı fazla da bir şey yoktu. Herşey denenmişti. Çok dirençli, ağır hastaydı. Oğlumla, çaresiz, ayları, yılları, sıkıntı ve acı içinde geçiriyorduk. 'şizofreninin' oğluma verdiği acıyla, yıkımla kahroluyorduk. Yine de yeni ilaçların çıkmasını ümitle bekliyorduk. Elimizden geldikçe onu rahat ettirmeye çalışıyorduk. Bazen, keşke oğlum küçük olsaydı, yine onu kucağımda sallayarak uyutsaydım diyordum. Hep o günleri arıyordum. Fakat artık hiçbir şekilde ona gücüm yetmiyordu. Küçüklüğünde uyumadığı zamanlar beşiğinin yanına radyoyu koyardım, müzik dinletince uyurdu. Bazen gözlerimi kapatıp derin derin düşünürdüm oğlumun şimdiki yaşadıkları keşke rüya olsaydı diye... Ne yazık ki şimdi ancak iğnesi yapılınca biraz sakinleşiyordu. O zaman saçlarını okşardım, ses çıkarmazdı. Fakat kalçalarında iğne yapacak yer kalmamıştı. Kalçaları taş gibi sertti. Sık sık alkolü pamuk koysak ta iyileşmiyordu. İğne yapılırken hiç ses çıkarmıyordu artık, yıllardır alışmıştı. Fakat baldırlarından vurulunca yalvarıyordu; "bacağımdan yapmayın çok acıyor". Hemşire hanım da "üzülüyorum Serdar ama kalçaların artık ilacı almıyor çok sertleşmiş" diyordu. Kollarında da artık hal kalmamıştı. Serumları ellerinin üzerindeki damarlara yapılıyordu. Yine de bu tedaviler benim oğlumun iyileşmesi içindi. Bu kadar yoğun tedavi yapılmasaydı kim bilir daha çok hasta olurdu. Çünkü çok dirençliydi.

    Yine iğnesi yapılmış, rahatlamıştı. Başucuna oturup, saçlarını okşadım. "Geçecek aslan oğlum, badem gözlüm, sabret " diye onu iyice sakinleştirmeye çalıştım. Yüzüne baktım. Ağlıyor, o güzel gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bana bakıp; "anne neden ben, söyle neden ben hasta oldum? Ben kime ne yaptım? Karıncayı bile ezmedim" dediğinde, sanki o sözleri hançer gibi kalbime saplandı. Ben de kendimi tutamayıp, dayanamayıp ağladım. Yine de, o sıkıntılı haliyle, "ağlama anne, ben iyi olacağım" diye moral vermeye çalıştı. Eğer onbir yıl yaşadıklarımı, oğlumun ızdıraplarını yazsam, inanın onlarca cilt kitap olurdu. Sık sık ellerini tutup, "oğlum biz başaracağız, bu hastalığı doktorların ve ilaçların yardımıyla, bizim desteğimizle yenecek iyi olacaksın, başaracaksın" dediğimde bazen yüzünde bir umut belirirdi, bazen beni hiç duymazdı. Ben yılmadan sürekli tekrarlardım. "Başaracağız, ne olur hastalığa teslim olma Serdar" diye yalvarırdım.
    Düşünün. Bir insanın hayatı, bir hastalıkla nasıl alt üst oluyor. Umutları yok oluyor, istikbali yok oluyor ve üstelik uzun yıllar, yirmidört saat acı içinde geçen bir ömür... Hem evladınızın hem sizin umutlarınız bir hastalıkla nasıl yok oluyor. Evladınız, yakınınız, düşünün... Bir anda kendini bir cehennemde buluyor. Ya annelerin yaşadığı acı? Cehennemden daha beter. Ben eminim ki evladı hasta olan tüm anneler benim gibi acı içindeler. Dünyada hiçbir hastalık 'şizofreni' kadar hastaya da yakınına da bu kadar acı, ızdırap ve yıkım vermiyordur. Düşündükçe kalbim kan ağlıyor.

    Yavrum sürekli isyan ediyordu, beni hastaneden çıkarın diye. O haklıydı fakat iyileşebileceği tek yer hastaneydi. Hastanedeki odamızın keşke dili olsa kimbilir neler anlatır diye düşünüyorum. Yıllar boyunca ne sıkıntılarımıza şahit olmuştur. Öyle zalim bir hastalık ki en yakın akrabalarınız hastalığın adını duyunca, ne yazık ki sizden uzaklaşıyor. Desteklerine ihtiyacınız olduğu zaman hiç kimseyi bulamıyorsunuz. Yıllar geçtikçe daha iyi anladım; insanın annesinden, babasından ve kardeşinden başka gerçek dostunun olmadığını... Yeter ki sabretmesini bilelim.
    Bir anne, biz şizofren hasta annelerinin çaresizliğini ve acılarını aşağıdaki dizelerle çok iyi dile getirmiş:
    Biliyorum oğlum;
    isteyerek üzmüyorsun beni
    beyninde fırtınalar kopuyor
    kurtaramıyorum seni.​

    ACABA NEREDE YANLIŞ YAPTIK?

    Sürekli derin derin düşünüyordum. Biz nerede yanlış yaptık, nerede hata yaptık diye. Hep bir sebep arıyor fakat bulamıyordum. Elimizden geldiği kadar evlatlarımızı iyi yetiştirmeye çalışıyorduk. Vatana, millete, hayırlı bir insan olmasını istedik. Ama hayat süprizlerle dolu... Nedense bize hep acı süprizler sundu. Yine de beni en çok üzüntü ve kedere boğan şey, okulların açılması, yaşıtlarının askere gitmesi, evlenip yuva kurmalarıydı. Çok üzülürdüm. Allah'ım hiçbirini yavruma nasip etmedi. Her yıl okullar açıldığında derinlere dalıp düşünüyordum.

    ilkokula başlaması...
    Okula başlayınca ne kadar sevinçliydik. Kaderini bilemeden...

    Derken ortaokul ve lise...
    Okuldan eve gelişi, ders çalışması, oyun oynaması, günden güne boy atıp büyümesi...

    Boyunun omuzlarımı geçmesi beni ne kadar da sevindirirdi. Çocukken her gün "denize gidelim anne" diyen oğlum ne yazık ki artık denizden çok korkuyordu.

    Okulu çok sevmesi, başarıları... Şimdi ise üniversiteyi kazanmasına rağmen ne yazık ki okuma gücü ve isteğini yitirmesi...

    Bunları düşündükçe sanki beynim parçalanıyor!

    Hayır! Bu gördüğüm kötü bir rüya olmalı! Serdar'ım hasta olamazdı! Çıldıracak gibi oluyordum. Allah'ım sabır ver!

    O yıllarda. Doğu ve Güneydoğu'da yüzlerce Mehmetçik şehit oluyordu. "Ne olurdu Allah'ım, oğlum da asker olup şehit olsaydı, bu hastalığa yakalanmasaydı. Bu ızdırabı, bu acıyı bize de, kendine de çektirmeseydi" diye çok dua ederdim. Şehit anaları ağlamasın, ben ağlayayım diye düşünürdüm. Çünkü benim yavrum çok ama çok hasta. Ben ona baktıkça her gün ölüyorum. Her gün daha da kötüye gidiyor. Allah'ım ya şifa ver, yahut ölüm diye ağlardım. Bir yandan da yeni ilaçların çıkması için dua ederdim. Küçük oğlum, biz hastaneden eve geldiğimizde o zamanlar abisinden korktuğu için eve girmeye korkardı. Zamanla onun gülmelerine, bağırıp, çağırmalarına alıştı. Artık o da abisine sahip çıkmaya başlamıştı. Evde kesici hiçbir şey bulundurmuyorduk. Sürekli intihar etmeyi düşünüyordu.

    Vücuduyla ilgili takıntıları daha da artmıştı. Durmadan burnunun şeklinin değiştiğini, ayaklarının bacaklarının çok değiştiğini söyleyip, bize durmadan sorular soruyordu. Verdiğimiz cevaplarla ikna olmuyordu. "Beni kulak burun doktoruna götürün, ortopediye götürün" diye tutturuyordu. Çaresiz götürsek yine de ikna olmuyordu. Hastalanmadan önce çektirdiği resimlerine bakıp sürekli ağlıyordu. Resimdeki yüzünün, gözlerinin değiştiğini, farklı biri olduğunu söyleyip duruyordu. Ne kadar ikna etmeye çalışsak da inanmıyordu. Resimlerini yırtıp atıyordu.​YİNE HASTANE AMA BAŞKA BİR İLDE

    Çok sıkıntılı günler geçiriyorduk. Bir gün eşimle düşünüp, çok büyük bir ilin hastanesine götürmeye karar verdik. Bir umuttur diye. Fakat benim için çok zor bir karardı, çaresizdik. Sağ olsun, doktorlar hemen yatışını yaptılar, iki ay tedavi gördü. Elektroşoklar yapıldı, ilaçlar verildi.

    Taburcu oldu fakat hiç iyi değildi. Hastaneden ayrıldık ve minibüse bindik. Kardeşimin evine gelmek üzere hareket ettik. Yolda minibüs, yolcu almak için durunca, arabadan hızla inip, hastaneye doğru koşmaya başladı. Hem bağırıyor, hem de koşuyordu. Ben de peşinden koşuyordum. Yorulup bir parkta oturdu. Az ilerde de üç genç oturuyordu. O gençlere çok sinirli bakmaya başladı. Ben gizlice gençlere kalkmalarını söyledim. Gençler yavaşça kalktılar. Biraz oturduk. Yalvarmaya başladım, ikna oldu. Tekrar hastaneye döndük. Doktoru onu çok kötü bir durumda gördü. Gerçekten durumu çok kötüydü. Doktor Bey, yapacak başka birşey olmadığını, eve götürmemi söyledi. Çok zor bir yolculukla eve geri döndük. Yine iyileşme olmamıştı. Ben artık umudumu yeni çıkacak ilaçlara bağlamıştım. Evde ne kadar elektronik eşya varsa fişlerini, kablolarını kesiyordu. Uzaydan onu dinlediklerini söylüyordu. Düşüncelerinin okunduğunu, bizim onun hakkında konuştuğumuzu, 'rus ajanları' tarafından takip edildiğini, onu öldüreceklerini söylüyor ve yerinde duramıyordu. Sonra evde, balkondan kendini atmak istedi. Zor kurtardık. Aynı gece, salonda oturmuş, yine de ne olur ne olmaz diye bekliyordum. Biliyordum ki uyumuyor, yine de evin ışıklarını söndürüp oğlumun uyumasını her zamanki gibi bekliyordum.

    Gece yarısı hızla mutfağa doğru koşup tedavi için aldığı ilacın bir kutusunu (50 tane) içti. Ben engel olmaya çalıştım. Beni hızla fırlatıp yere düşürdü. Kafamı çok kötü çarpmıştım. Bir yandan bana: "Neden beni dünyaya getirdin, acı çekmem için mi?" diye bağırıyordu. Babası yetişti. Fakat o ilacın hepsini içmişti. Hemen yine Tıp Fakültesi acil servisine yetiştirdik. Midesini yıkıyorlardı. Biz dışarıda bekliyorduk. Biraz sonra dayanamayıp bulunduğu yere gittim. Yanına vardığımda karnı çok şişmişti inliyordu. Kendinde değildi. Biraz sonra psikiyatri servisinden oğlumun doktoru da geldi, o gece nöbetçiymiş. Saat ikiyi geçiyordu. Bana, "burada biraz kalsın hemen yatışını yapalım, kliniğe gelsin" dedi. Sağ olsun her zamanki gibi doktor hanım çok ilgilendi ve böylece biz yine mekanımıza döndük.

    Bursa Tıp Fakültesi'nin psikiyatri kliniğinin profesörlerine, doktorlarına, tüm çalışanlarına binlerce kez teşekkür ederim, hepsine minnettarım. Bize ve çocuğumuza çok destek oldular. Ve bir sekiz ay daha bu hastanede yattı. Eğer bu hastanede uzun sürelerle yatmasaydı, belki de bir ömür boyu ilaçlarını içmezdi. Buranın sayesinde ilaçlara alıştı. O çok zor dönemlerde bu insanlar bize hep destek oldular.
    Profesör Sayın Bilgen Taneli Hocaya sonsuz teşekkürler. Profesör Suna Taneli Hocam o çok çaresiz yıllarımda, bana çok destek olup umut verdiniz, evladıma doktorluğun ötesinde bir anne şevkatiyle sabırla sahip çıkıp destek oldunuz size minnettarım. Sizlere ve çalışma arkadaşlarınıza sonsuz teşekkürler. Akrabalarımızdan göremediğimiz desteği, ilgiyi, sabrı bu değerli bilim adamlarından ve hastane çalışanlarından gördük. Yavruma sahip çıktılar, can siperane yardım ettiler. Eğer bu değerli insanlar da ilgilenmeselerdi, benim için artık yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı.
    Oğlum adına, ailem adına ve özellikle kendi adıma Sonsuz Teşekkürler...

    Evet sonsuz teşekkür ederim o çaresizce çırpınmalarımızda evladımıza bize çok destek oldular.

    Bazen düşünüyorum da, ben galiba dayanamazdım. Evladımın sürekli gözümün önünde çaresiz haykırışları, şüpheleri, anlamsız kelimeleri, saçma sapan soruları, çok tuhaf gülmeleri, duvarlara, herhangi bir yere çok şiddetli bağırması, kendisinin başka birisi olduğunu söylemesi, annesi babası olmadığımızı söylemesi, evladımın ızdırap ve çaresizliğine sabredilip dayanılması çok da kolay değildi ve ben bunlara dayanmasını uzmanlardan öğrendim. Bir gün geçeceğine inandım, inatla sabretmeyi öğrendim. Uzun yıllar sürse de bu sabrı gösteriyordum. Zaman zaman ben de kendimi bir girdap içinde hissediyordum. Sanki bu girdaptan hiç çıkamayacağız gibi geliyordu. Yine de kendimi toparlayıp sabırlı olmayı kendi kendime telkin ediyordum. Ben sabırlı olup oğluma sahip çıkıp yardım etmeliydim. Onun bana çok ihtiyacı vardı. "Allah'ım bana sabır ver" diye dua ederdim. Oniki yılı böyle sabırla, ümitle geçiriyorduk. Bazen ümitlerim bir güneş gibi, bazen de bir mum ışığı gibiydi. Bir gün bu umutsuzluğun yerini umut alacaktı.​İSTANBUL'A TAYİN

    Eşimin tayini İstanbul'a çıkmıştı (1997). Ben çok sevinmiştim. Kardeşlerim, akrabalarımız İstanbul'daydı. Hiç olmazsa bana manevi destek olurlardı. Hemen İstanbul'a gittik, oğlumuzu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatırdık. O hastanede iken evimizi taşıyıp yerleştirdik. Oğlumuz da tedavi oluyordu. Fakat benim hiç umudum yoktu. Bu hastanede yanında kalmıyordum. Dokuz yıldır ilk defa ayrı kalmıştık.

    Yine de her gün ziyaretine gidiyordum. Doktoru yeni bir ilacın çıktığını, alabilirsek belki de bu ilacın oğlumuza iyi gelebileceğini söyledi. Fakat bu ilaç ta henüz ülkemize gelmemişti. Bu ilacı yurt dışından getirmemiz gerekiyordu. Reçeteyi alıp hemen eve geldim. Kısa sürede ilacı temin ettik. Doktorlar ilaca başladılar. Dört aya yakın bir süre iyiye gitti. Fakat dört ayın sonunda yine hastalandı. Zaten alevlenmeleri başladığında hemen anlıyordum. Yine kedilerle uğraşmaya, türbanlı bir kızın ruhundan ve kel kafalı siyah cüppeli bir adamdan bahsetmeye başlıyordu. Etraftan şüphelenmeye başlamıştı. Hemen hastaneye götürdük yine yatırdılar. Birkaç gün sonra doktorları yine yeni bir ilaçtan bahsettiler. Biz onu da yurt dışından getirttik. Yine hemen bu ilaçla tedaviye başlandı. Yaklaşık bir ay sonra taburcu edildi.

    Fakat yine iyi değildi. Akşamları vücudunda çok şiddetli kramplar oluyordu, yine aynı halüsinasyonları başlamıştı, yine ızdıraplı günler geçiriyorduk. Her zamanki şüpheleri fazlasıyla başlamıştı. "Allah'ım sen yardımcım ol" diye dua ediyordum. Çok yoğun sıkıntısı vardı ve gergindi.

    Evde yalnızdık. Bir şeyler olacak diye korkuyordum. Babası işe, kardeşi okula gidiyordu. Ben ne yapacağımı bilemiyordum.
    Yavaşça korkarak, "oğlum seninle biraz dışarıya çıkıp hava alalım olmaz mı"diye lafımı bitirmeden birden fırlayıp beni dövmeye başladı. Hayır, bu benim oğlum olamazdı. Çaresiz hiç sesimi çıkarmadan, o vurdukça ben telefona doğru gidip sadece yan komşuyu çağırabildim. Telefonu elimden alıp parçaladı. Kapı zili çalınca kendisi açtı, sessizliğe gömüldü.

    Komşu onu alıp evine götürdü, ben gizlice yatıştırıcı ilacını komşuya verdim, içirdi. Birkaç saat orada tuttular. Eve geldiğinde benden özür diledi ağlıyordu. "Anne ben sana vurmadım, sanki başkaları vuruyordu" diye üzülüyordu. Fakat yine sıkıntılıydı. Sürekli bir şeyler arıyor, kendini öldürmek istiyordu. Evde bulunan tüm kesici aletleri saklıyordum. Bazen banyodaki aynanın önünde saatlerce kendini seyrediyordu.

    Yine günler, saatler, dakikalar çok sıkıntılı ve üzüntülü geçiyordu. Güneşin doğuşu benim için yeni sıkıntıların, yeni üzüntülerin başlangıcıydı. Oğlum hiç olmazsa geceleri bir iki saat uyuyordu. Ben biraz dinlenip gündüz soracağı sorulara ne cevap vereceğimi düşünüyordum.​
  • 380 syf.
    ·3 günde·8/10
    Hush hush serisini ne kadar sevmediysem Siyah buzu o kadar sevdim. Aslında kitabi aldığımda aynı tarz olduğunu düşünmüştüm ama okumadan önce öyle olmadığını ögrendim. Yinede yazara karşı feciiiii ön yargım olduğu için kitabı 7-8 aydır beklettim. Sonunda keşke okusaymışım dedim. Belki beklentim çok düşük olduğu için beğendim bilmiyorum. Kafam karıştı. Neyse Iyiydi ya. :)
  • 400 syf.
    ·7 günde·6/10
    Kitap tasarımı gayet iyi ama kurgu beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer serisinden daha iyi galiba diye düşünmüştüm başlarda ama final bana göre değildi maalesef. Neyse, bu ilk kitap ne de olsa. Devamını okurum illaki. Belki durum toparlanır devamında. Yalnız yazarın güzel bir mizah anlayışı var, keşke daha fazla kullansa.
  • 360 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Kan ve Tuz, Kim Liggett'in ilk kitabı.

    İlk kitap için gayet iyi bir konu ve kurgu bütünlüğü sağlamış yazar. Eksikleri ve hataları yok mu? Tabii ki var. Bu aralar Romantik-Korku türünde çıkan kitapların çoğunda bulunan klişeler bu kitapta yoktu. İç kapak tasarımının güzelliği ve konusunun Amerikan yerlilerinin mistik efsaneleriyle bezenmiş bir hikaye olması sebebiyle heyecanla başladım kitaba. Ama kitap bende o istediğim korku - gerilim etkisini yarattı mı ? Yaratmadı! Kan ve Tuz'dan mistik efsaneler yönünde beklentim yüksekti. Beklediğim gibi çıkmayınca biraz hayal kırıklığına uğradım açıkçası...

    Kitap mistik bir hikayeden çok, kafa karıştıran bir genç - yetişkin aşk romanı olarak başladı. Kim Liggett, sanki hikayeyi ne yöne çekmesi gerektiği konusunda kararsızmış gibi bir öyle bir böyle yönlendirmiş hissediyorsunuz okurken, sonra belki de kitabın ana karakteri olan Ashlyn'le aranızda bağ kurmak,onun kafa karışıklığını ve duygularını aktarmak istemiştir diye düşünüyorsunuz.

    Kitap ilerledikçe olaylar ön plana çıkıyor ve nihayet merakınız artıyor. Kitap merak ettirerek ilerleme konusunda çok iyi. Zaten bunu amaçlayarak kitap kısa bölümler halinde yazılmış. 360 sayfalık kitapta 31 bölüm var, kitabı okutma açısından iyi taktik gerçekten (alkış!)

    New York'da başlayan hikaye Amerikan yerlilerinin yaşam alanı Quivira'a kayınca, Ash ve erkek kardeşinin soru işaretleri içinde yaptığı yolculuğun sonunda mistik ve doğal bir ortama kayacağını beklerken (GERİLİM MÜZİĞİ İÇERİR!)... gayet modern bir kentle karşılaşıyorsunuz.. (Evet! Devirin gözlerinizi!)

    Keşke beklentilerimi karşılasaydı, keşke Amerikan yerlilerinin güzelim bol esrarengiz, bol gizemli, bol voodoolu (ki Spencer Grimsby bunun için biçilmiş karakterdi) olsaydı. (Her neyse!)

    Kitap için fikrimi soracak olursanız; orta halli okunabilir bir kitap.
  • Merhaba sevgilim!
    Halini sormak değil niyetim,
    Hayalinden bilirim.
    Hala eskisi gibi güzelsin.
    Başka baharlar daha mı yaramış ne?
    Saçların hala çok siyah.
    Bir benim saçlarıma mı kar yağdı?
    Sitemkarlığım tuttu gene.
    Neyse!
    Sana biraz kendimden bahsetmek istiyorum.
    Havalarda soğudu bu aralar.
    Üşüyorum sanırım
    Yine eylül edebiyatı yapacak değilim sana.
    Rüzgar var,
    Ve üstelik Ekim'deyiz
    Bu mevsimde soğuk olur buralar .
    Çaydan şekerden söz etmeyeceğim.
    Tadım tuzum hiç yok.
    Eskisi kadar çay içmiyorum zaten.
    İçimi ısıtmıyor pek.
    En sevdiğim bardağımda kırıldı.
    Nedense senden sonra böyle bir adam oldum,
    Bütün sevdiklerimi kırmaya başladım.
    Çok kırılınca keskinleşiyormuş insan,
    Yoksa bu ben değilim.
    Ellerimi tutan herkesin, sen diye kanatıyorum avuçlarını.
    Neyse havalardandır diyorum.
    Bugün epey bir yağmur yağdı.
    Dışarı çıkmadım hiç.
    Kapalı havalarda daha bir mutsuz oluyorum.
    Yoksa yağmuru severim bilirsin.
    Gök üstüme çökmezse belki çıkar yürürdüm biraz.
    İçimin üşümesini de saymazsak!
    Ellerimde üşümüyor henüz,
    Sadece Şubat'da biraz üşür
    En iyi Annem bilir, ellerimde hala sıcaklığı var.
    O zaman çok kar olurdu Şubat'da.
    Yine de içim hep bahardı yanında
    Babam hep derdi oysa?
    Çetin kışların baharı güzel olur diye!
    Ömrüme yağan bu kadar yağmurdan sonra?
    Bir gökkuşağım olmalı diyorum!
    Yoksa bu yalnızlık benim değil!
    Herkes mi öldü seninle..?
    Neyseki ölenle ölünmüyor
    Keşke ölseydin!
    Tamda yasını tutabilecek yaştayım
    Yer yer aklar düşmüş olsada, sakal hala yakışıyor bana
    Ölümüne uzatırdım hiç olmazsa
    İyimser hallerim de yok değil.
    Her şey olacağına varır diyorlar...
    Sen yoksun!
    Olmaz öyle, o'nun olacağı bendim diyorum!
    Yüzüm düşüyor yokluğuna.
    Toparlayamıyorum.
    Artık bu duruma pek takmıyorum aslında... Alışıyorum da yokluğuna,
    Bunun tasasına da düşme.
    Sakın..!
    Gitmeyi zor zannederdim.
    Hala zan altındayım!
    Aşk hakkım haramdır başkasına!
    Hangi yürek almış ise;
    Ayrılık olsun hakkım ona.
    Ayrılık olsun!
    Geçen artistin biri bağırıyordu?
    Dünya dönüyor diye
    Eylül olunca senin oralar sende bana yaz olur mu?
    Cevap için acele etme.
    Eylül tez gelir.
    Bir bakarsın beyaz bir yokluk düşmüş,
    O simsiyah saçlarına.
    Unutma!
    Ekim mutlaka tarayacak seninde saçlarının beyazını.

    Kenan Vançin