Nereye gittiğini unutmuştu ya da belirli bir yere mi gidiyordu onu bile bilmiyordu. Bugün günlerden neydi? Bugün günlerden neydi? Bu soru kafasında yankılanmaya ve gittikçe de bağırmaya başladı. En sonunda buldu cevabı, “herhangi bir gün gibi Pazartesi veya Salı” dedi kendi kendine, günleri birbirinden ayıran neydi ki zaten, her gün bir diğerinin aynıydı hem de tıpatıp aynıydı. Günleri isimlendirmek ya da en basitinden “gün” demek bile insanların belli bir zamana ait olma çabalarını gösteriyordu, yoksa var olduklarını kanıtlayamayacaklarından korkuyorlardı belki de. Günler olmasa ya da zaman kavramı olmasa yitip gideceklerdi sanki boşlukta.
Karnının acıktığını hissetti ama az önce yemişti öğle yemeğini, adı gibi emindi yediğinden. Hatta yediği restorantın önüne gelince durdu, uzun uzun içeriye baktı, evet işte o garsondu az önce çorbayı getiren, karnı onu haksız çıkarmak istercesine guruldayıp duruyordu.
İçeri doğru yöneldi, garson onu ilk defa görüyormuş gibi, biraz da şaşkın bir halde “hoş geldiniz” diyerek eliyle masaları gösterdi, bilinçsizce bir masaya oturdu. Garson bu sefer de “ne istersiniz,” diye sordu aynı soğuklukla ve tuhaf bakışlarla. Ne çabuk unutmuştu az önce çorba içen müşterisini.
-Çorba istiyorum.
“Maalesef çorbamız yok,” diye cevap verdi garson, “sadece haftaiçi çorba servisimiz var.”
Demek bugün Cumartesi veya Pazardı, hiç beklemediği bir anda kendini yine zamanın kollarında hissetti, bu histen inanılmaz tiksindi.
Çorba yok mu demişti adam? Demek ki restorantı karıştırmıştı, çünkü az önce yemek yediğine yemin edebilirdi. Ayakları yine ona hiç danışmadan kapıya yöneldi.
-Başka bir şey almaz mıydınız? Tavuk şiş, karnıyarık, İzmir köfte...
Gözü her bir restorantı bir aşinalık yakalarım umuduyla tarıyordu, fakat hiçbiri tanıdık