• Bütün melekler korkmuşlar öylesine,
    koyup kaçmışlar birbirini:
    özlemin rastlanmamış böylesine,
    böyle büyük ve belirlenmezine.
    Belki yakında bir şey olacak
    düşünde kavradığın.
    Selam sana, görüyor ruhum:
    hazırlanmaktasın, olgunlaşmaktasın.
    Bir kapısın sen, büyük, yüksek
    ve yakında açılacaksın.
    Sen şarkıma en sevgili kulaksın,
    duyarım şimdi: sende kayboldu sözüm
    bir ormanda kaybolurcasına.

    Böylece geldim ve sana
    bin bir düşü gerçek ettim ben.
    Tanrı bana baktı: kamaştırırcasına...
  • Bütün melekler korkmuşlar öylesine,
    koyup kaçmışlar birbirini:
    özlemin rastlanmamış böylesine,
    böyle büyük ve belirlenmezine.
    Belki yakında bir şey olacak
    düşünde kavradığın.
    Selam sana, görüyor ruhum:
    hazırlanmaktasın, olgunlaşmaktasın.
    Bir kapısın sen, büyük, yüksek
    ve yakında açılacaksın.
    Sen şarkıma en sevgili kulaksın,
    duyarım şimdi: sende kayboldu sözüm
    bir ormanda kaybolurcasına.

    Böylece geldim ve sana
    bin bir düşü gerçek ettim ben.
    Tanrı bana baktı: kamaştırırcasına...
    Rainer Maria Rilke
    Sayfa 73 - İz Yayıncılık | Meryem’e müjde
  • Böylece geldim ve sana
    bin bir düşü gerçek ettim ben.
  • Böylece geldim ve sana
    bin bir düşü gerçek ettim ben.
    Tanrı bana baktı: kamaştırırcasına..

    Ağaç da sen.
  • 112 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kırmızı Pazartesi Gabriel Garcia Marquez’in okuduğum ilk kitabı. Büyülü gerçeklik tekniğiyle yazılmış, gayet ince bir kitap. Okumadan önce sitede gördüğüm incelemeler karakter sayısı ve isimlerinin ezberlenmesinin zor olması nispetiyle gözümü korkutmadı değil. Lakin okudukça korkmamın yersiz olduğunu fark ettim zira gayet kolay okunan, karakterleri kolay ezberlenen bir kitap oldu benim için. Belki yabancı isimlere ve mebzul karakter barındıran kitaplara aşina olduğum içindir. Bu yüzden gözünüzü çok da korkutmaya gerek yok bence. İncelemenin bu kısmından sonra internetten ve farklı kaynaklardan yararlandığımı belirmekte yarar görüyorum. Ayrıca bu kısımdan sonrası bol spoiler içerir!

    Büyülü gerçekçilik tekniğiyle yazıldığından bahsetmiştim; önce bunu açıklamak istiyorum. Büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastik olanın yan yana gelip ortak kurguyu oluşturduğu, düşsel bir gerçekliğin sergilendiği edebiyat anlayışını temsil eder. Bu akım, gelişimini, bahusus Latin Amerikan Edebiyatına borçludur. Gabriel Garcia Marquez, Günter Grass, Jorge Luis Borge gibi isimler söz konusu akımın önemli temsilcilerindendir. Okurun bilinçdışını harekete geçirecek yoğunlukta imgelerin kullanıldığı büyülü gerçekçilik, bilinç ve bilinçdışını tıpkı düşte olduğu gibi harmanlar ve yine bilinçdışına düşün sunduğu geniş hareket imkânını imgeler ve semboller aracılığıyla benzer oranlarda sunar. Büyülü gerçekçi eser, bilinç ve bilinçdışı arasındaki hem çok yakın hem de çok uzak olan mesafeyi benzer şekilde okur ve yazar arasında oluşturur. Yazar eserine yorum katmadan okuruna iletmek zorundadır. Onun esere ilişkin izlenimine ve eserdeki iletiyi algılayışına müdahale edemez. Yer yer kitle psikolojisi ve bireysel psikolojinin ön plana çıktığı bu eser, herkesin işleneceğini bildiği ama engellemek için hiçbir şey yapmadığı, oysa faillerin dahi engellenmesini dilediği bir cinayetin öyküsüdür. Marquez, gizemin, okurların bilincine sirayet edip duygularında belirsizliğe dönüşmesini sağlar. Büyülü gerçekçiliğin kurallarına sadık kalan yazar, okurda şaşkınlık ve kararsızlık yaratır, rüyayı gerçekle birleştirerek başlattığı eserini, son bir yorumu gerekli kılarak bitirir.

    Öncelikle, yazar kitabı Santiago’nun rüyasıyla başlatıyor. Bu yüzden ilk olarak onun rüyasını ele almakta fayda var. Freud’a göre: “Düşler kaynağını çoğunlukla doyurulmamış arzulara borçludur, fakat bununla birlikte hoşnutsuzluk yaratan durumların, çözüme kavuşturulmamış sorunların, suçluluk duygusunun tetiklediği hazzın ötesine düşen düşler de söz konusudur. Memnuniyetsizlik yaratan düşler, “ceza düşleri” şeklinde de adlandırılabilir. Yasaklı bir arzunun, gerçekleşmesi durumunda cezalandırılabileceği bir isteğin bilinçdışına itilişi bu düşlerin çıkış noktasıdır. Ceza düşlerinin ana temasını oluşturan egoya dair yasaklı arzu, baskılanana karşıt tepki geliştirir. Ceza düşleri, bir önceki günün izlerini taşır ama diğer düşlerde olduğu gibi rahatsızlık verecek ögelerden ziyade haz uyandıracak ögeleri barındırır. Özellikle düşün giriş kısmı haz verici niteliktedir.” Ceza düşleri, ego temelli isteklerin doyurulması amacına hizmet eden girişin ardından bilinci yasaklı isteğin olumsuz sonuçları konusunda uyarıcı evreye geçer; düşün bu kısmı hoşnutsuzluk doğuracak ögeler barındırır ve söz artık üstbendedir. Eseri başlatan ve Santiago Nasar’ın masumiyetine olan inancın sarsılmasını sağlayan düşü ceza düşlerine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Santiago öldürüleceği sabah rüyasında ulu incir ağaçlarından oluşan bir ormandan geçtiğini ve yağmur çiselemekte olduğunu görür, anlık bir mutluluk hisseder fakat uyandığında bu his yerini üstü başı kuş pislikleri içinde kaldığı hissine bırakır. Angela Vicario’nun düğününün olduğu gece görülen bu düş gündüz yaşamının rahatsızlık doğuran kaygılı bekleyişinin izlerini taşımaktadır. Düşün bir ormanda geçmesi ve bu ormanın incir ağaçlarıyla kaplı olması yasaklı isteğin yansımasıdır. Düşlerde orman vb gibi manzaralar kadın cinsel organını temsil etmekte (Freud) ve İncil’de İsa’nın incir ağacını lanetlediği bir bölüm yer almaktadır. Bu iki sembol birleştirildiğinde yasak bir cinsel ilişki yağmurun verdiği huzur, bu ilişkiden duyulan hazzı ve sonunda kuş pislikleri içinde kalışı ise; ceza düşünün asıl bölümünü oluşturmakta; toplum tarafından gelecek olan yargılamalar, suçlamalar ve olumsuz eleştirileri sembolize etmekte, Santiago’nun biten günü rahatsızlık yaratan kaygılı bir bekleyişle tamamladığını duyumsatmaktadır. Büyülü gerçekçilik yazardan, netlikten uzak olma, kendisini anlatının dışında tutarak gerçeğe müdahale etmemesini beklemektedir. Marquez, eseri ceza düşüyle başlatır fakat anlatı boyunca kullandığı imgelerle masum olduğuna dair okurun bilinçdışına uyarımlar gönderir böylece okur eseri bitirdiğinde acıma ve suçlama konusunda kararsız kalır.

    Bir diğer konu ise içgüdü meselesi. Freud 2 temel içgüdüden bahseder: birincisi sevi, diğeri ise yok etme içgüdüsüdür. Sevi içgüdüsü libidoyla eşdeğer bir terim olarak kabul edilmektedir. Sevi içgüdüsü hayatı giderek artan, büyüyen ünite üretimleriyle devam ettirmek hedefindedir. Yok etme içgüdüsü ise, tam aksine yıkıcılık eğilimindedir. Bu nedenle yok etme içgüdüsü, üniteleri yok etmek, üniteler aralarındaki bağları çözerek yaşamın devam ettirebilirliğini azaltmak amacındadır ve ölüm içgüdüsü olarak da anılır. Düğün gecesi, bekâret vurgusu, Santiago’nun cinsel hayatına dair göndermeler ve hizmetçisine karşı sergilediği tutum sevi içgüdüsünün libidoyla özdeş yapısının eserde okuyucu tarafından duyumsanmasını sağlamaktadır. Bir cinayet üzerine kurgulanmış eserde başkahraman pek çok açıdan sevi içgüdüsünü sembolize ederken, ikizler yok etme içgüdüsünü sembolize etmektedir.
    Eserde ikizler hem Santiagoyu namuslarını temizlemek için öldürmek istiyorlar hem de birileri onları bundan alıkoysun diye ellerinden geleni yapıyorlar ve sonunda hedefleri olan kanlı eylemi gerçekleştirme planından vazgeçmiyorlar. İçlerindeki insancıl vicdan ve otoriter vicdanın mücadelesinin doğurduğu çelişki onlara cinayeti sonlandırma kararlılığını veriyor. Kültüre özgü otoriter vicdan namus uğruna işlenilecek cinayeti doğru bulurken insancıl vicdan bir insanı öldürmeyi reddediyor, fakat sonunda kazanan otoriter vicdan oluyor. Otoriter vicdanın karşısında güçsüz kalan insancıl vicdanın suçluluk duygusuna yenik düşüşü de eserde ikizlerden birinin cinayeti takip eden yıllar boyunca bağırsak problemi yaşaması şeklinde kendisini gösterir. Santiago’nun bağırsaklarının parçalanıp dışarıya fırlaması, etrafa yayılan koku, Pedro Vicario’nun bilinçdışında yer eder. Pedro’nun bilinçdışı insancıl vicdana borcun, bağırsak eylemi engellenerek ödenebileceği düşüncesini bilinç düzeyine gönderir ve insancıl vicdan psikolojik temelli fizyolojik bir hastalık olarak okurun karşısına çıkar.

    Ayrıca eserde yoğun olarak dini imgelere başvurulmuş. Bu imgelerin çizdiği genel tablo, İsa’nın çarmıha gerilmesi olayıdır. Büyülü gerçekçi eserlerin en önemli amaçlarından biri olan bilinçdışı kapılarını açma arzusu Kırmızı Pazartesi’nin hemen her cümlesinin içerisine ustaca yerleştirilen imgelerde kendisini hissettiriyor. Cinayet esnasında, öncesinde ve otopsi boyunca okurun bilinçdışı, İsa’yı ve onun çarmıhta son bulan talihsizliğini çağrıştıracak imgelerle canlı tutulmaya çalışılmış. Öncelikle karakter isimlerinden cinayeti işleyene Pedro ve Pablo Vicario; öldürülene ise Santiago Nasar adları konulmuş. Pedro (Petrus) İsa’nın 12 havarisinden birinin adıdır ve Pablo (Pavlus/Paul) ise; önceleri Hristiyanlık karşıtı hareketler sergilese de sonrasında İsa’nın öğretilerini yaymak için gezgin olur, Küçük Asya (Anadolu) havarisi ünvanını alır. En çok gezdiği ve öğretilerini yaydığı ülke Türkiye’dir4 ve eserde Santiago’nun Türk olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Santiago’nun soyadı olan Nasar, Hz. Îsâ’nın doğum yeri Nāṣira veya Naṣrāne’nin nispet eki - i almış Naṣrānі kelimesini çağrıştırır.

    Santiago ahşap bir kapının önünde bıçak darbeleriyle öldürülür. İlk darbeyi sağ elinin içine alması ve bıçağın avucunu delip geçmesi, sonrasında kapıya bıçak darbeleriyle mıhlanıp kalması ve Pedro’nun Santiago’nun ölümünü netleştirmek çabasıyla bıçağı kalbine saplamak istemesi, İsa’nın da aynı sebeple askerler tarafından göğsünün mızrakla deşildiği göz önünde bulundurulursa okurda Santiago’nun masumiyeti ve haksızlığa uğradığı hissinin İsa’nın çarmıha geriliş hikâyesi çağrıştırılarak uyandırılmaya çalışıldığı kanaati pekiştirilmiş olur. İlk etapta üç kez öldürücü darbe almasına rağmen Santiago’nun vücudundan bir damla bile kan çıkmaz. Burada hem vücuttan kan çıkmaması hem de üç rakamı yine çarmıha gerilen masum İsa’yı hatırlatmaktadır. Bildiğiniz gibi Hristiyanlık kutsal üçlemeye (teslis) dayanan bir inanç sistemidir üç rakamı bu açıdan ayrı bir öneme sahiptir. Yazar okurun bilinçdışında bırakmak istediği etkiyi daha da pekiştirmek için üç kelimesini aynı bölümde üç kez tekrarlıyor. Cinayetten bir gece önce yemekli bir düğün organizasyonunun olması İsa’nın havarileriyle yediği son akşam yemeğini hatırlatırken otopsi esnasında Santiago’nun midesinden 4 yaşındayken yuttuğu bakire Carmen madalyonunun çıkması, bakire Meryem’i anımsatır.

    Kitabın son bölümünde Santiago’nun ölüm sahnesinde Wene halasının balık temizlemesi Aziz Petrus’un asıl mesleği olan balıkçılığa göndermede bulunmakta, bu da yazarın tüm dini imgeleri nasıl ustalıkla yerleştirip bu vahşi cinayeti İsa olayıyla ustaca eşleştirdiğine kanıttır. Tüm bunlar okurun bilinçdışına Santiago’nun masum olduğu imajını gönderir. Yazar yıllar önce işlenmiş bu cinayetin aydınlığa kavuşmamış olmasından ve belki Santiago’nun hala birilerinin nazarında suçlu olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmek arzusuna yenik düşmüştür diyebiliriz. Yazarı yazma etkinliğine sevk eden bilinçdışından bastırmış olduğu duygularıdır ve bu nedenle yazar bu duygularının eserde bir şekilde ortaya çıkmasını engelleyememiştir denebilir.
  • 443 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Gerçekleştirecek düşü olanlar için Bir Varoluş Okulu, bir üniversite kuracaksın…
    Bu Okulda ‘düş’ün var olan en gerçek şey olduğu…
    insanın gerçek diye nitelediği şeyin, kendi düşünün yansımasından başka bir şey olmadığı öğretilecek.

    Bir sorumluluk Okulu kuracaksın eylem filozofları için mutluluğun ekonomi anlamına geldiğini ve zenginliğin, refahın, güzelliğin her insanın doğuştan hakkı olduğunu öğreten bir Okul…

    Sonsuzluğa uzanan bir Okul kuracaksın, nefesim nefesi olacak, adımlarımdan yol bulacak, bir Tanrılar Okulu…
    Dört koldan engellendiğini göreceksin hiçbir saldırı seni korkutmasın ve bil ki, aslında her zorluk ve düşman gerçekte sana senin en yakın müttefikin olduğunu, bu okulun yeri doldurulamaz, tek ve bütün parçası olduğunu gösterecektir.

    Bu kitap

    Bu kitap bir harita, bir kaçış planıdır.
    Amacı, sıradan bir insanın önceden çizilmiş ve geçmişten derin izler taşıyan kader yolunu değiştirmek için dünyanın insanı uyutarak ona dayattığı kurgusundan, varoluşun serzeniş ve suçlama dolu tanımlamalarından kaçarken izlediği yolu size göstermektir.
    Dreamer’la ve onun oğretisiylt tanınmamış olsaydım, bugün böyle hir kitap onaya çıkamaz ve ben tek hir satırını bile kaleme alamazdım.
    Elimden tutarak, beni zaman ve ölüm kavramlarının olmadığı, zenginliğin hırsızları ve hasisleri tanımadığı ‘düş’ün. cesaretin ve kusursuzluğun dünyasına götürdüğü için Dreamer’a şükran borçluyum.
    Bu öze geri dönüş yolculuğunda, vasat düşünceler, olumsuz duygular. ikinci el inançlar, elden düşme yargılar gibi pek çok saçmalığı terk etmem geerekti. “Kendi kendimi alt etmek”, yakından tanımak ve benliğimin daha karanlık olan taraflarını kabullenip göğüslemek zorunda kaldım.
    Gördüğümüz, dokunduğumuz, hissettiğimiz, tüm çeşitliliğiyle gerçek sandığımız her şey. aslında dünyamızın ötesinde var olan görünmez bir evrenin bir sinema perdesine düşen yansımasından ve de onun nedensel gerçeğinden başka hir sev değildir.
    Gözle göremediğimiz şeylerle çevrelendiğimizi, ‘düş’ tarafından yaratılan bir dünyada yaşadığımızı, bizim için önem taşıyan ve gerçek saydığımız her şeyin aslında görünmez olduğunu kabullenmemiz hiç de kolay hir şey değildir.
    Tüm düşüncelerimiz, duygularımız, arzularımız ve hayallerimiz görünmezdir. Umutlarımız, hırslarımız, sırlarımız, korkulanmız, şüphelerimiz, şaşkınlıklarımız, ikilemlerimiz, kararsızlıklarımız ve beğeni, arzu, karşıtlık, aşk ve nefret gibi tüm hislerimiz zayıf ve algılanamaz olmakla birlikte tek gerçek olan varoluşa aittirler.
    Görünmeyen; metafizik, şiirsel ya da mitolojik bir olgu olmadığı gibi, gizemli ya da olağanüstü bir şey de değildir. Ancak “görünmeyen” için. fenomenler veya olaylar dünyasındaki, ya da gerçeğin tabiatı içinde durağan bir oluşum demek de doğru olmayacaktır. İnsanlığın her döneminde, tarihi dönüm noktasının, entelektüel iklimin değişime uğraması, görünmeyenin sınırlarının devamlı olarak genişlemesine yol açmaktadır. Ve “görünmeyen”, sofistike araçların kullanılması sonucunda günümüz bilimsel araştırma konularının arasında daha kapsamlı yer almaktadır.
    Bu kitap, bozguna uğratılmış. Çöküşe geçmiş bir insanlığın içinde sıkça rastlanan türde bir insanın yeniden doğuşunun hikâyesidir. Onun özüne geri dönüş yolculuğu, kayıp bütünlüğünün arayışında top yekûn bir göç hareketidir.
    Bu yolculuğa çıkmanın ilk şartı ise. kişinin içine düştüğü kölelik durumunu fark etmesi ve kabullenmesidir.
    Dünyanın her kösesine yayılmış sefaletten. her tür suçu işlemeye ve savaşmaya kadar dünyada var olan tüm sorunların asıl nedeni, insanlığın duygu ve düşüncelerindeki olumsuzluk halidir.
    Yaşadığımız dünyayı ne yazık ki olumsuz duygular yönelmekledir. Bunlar gerçek dışı duygulardır, üstelik hayalimizin her noktasını ele geçirmiş, durumdadırlar. İnsanın kendi yazgısını değiştirebilmesi için psikolojisini ve doğru kabul elliği inanç sistemini değiştirmesi gerekmekledir kavlıcı, kırılgan ve fani bir zihniyetin yarattığı zorbalığı kökünden çıkarıp alması şartın. Yaşadığımız gezegeni yok etmekle tehdit eden, kanser ya da AİDS değil, insanın kavgacı düşüncesidir. Dünyamızın olağan görüntüsünün arkasındaki gerçek sebep de budur.
    Dreamer’ın işaret ettiği yol ise. tıpkı akıntıya karşı yüzen somon balığının nehirde izlediği yol gibi korkutucu ve hayret verici. yorucu ve keyifli, tuhaf ve gerekli bir yoldur.
    Ben -sıradan diye tanımladığım insan türünden olduğuma göre Dreamer’ın bu felsefesini. Başlarda bütün insanlığa en baştan beri dayatılan genel yasam kurallarına karşı çıkmak gibi algılamıştım: oysa gerçek, bu kuralların evrensel bir düzen tarafından öngörülmüş ve islenmiş olduğudur ve bu da yine hu felsefenin en yüce görüntüsüdür.

    Bu kitap sıradışı bir varlığın rehberliğinde çalışmak ve hazırlanmakta geçen yılların öyküsüdür O’nun bana verdiği ödevlerin en imkânsız görünenini ben bir ödül olarak kabul ettim: Bu. Evrensel bir ‘Okul’un kurulması göreviydi, yani sınırları evrene uzanan bir Üniversite.