• Nermina

    Bir köprünün başındayım, hiç takatim yok, yere uzanmış ve ölmek üzereyim. Ama ölmek istemiyorum. Henüz yirmi yaşındayım ben. Bir kurşun sağ omzumu delip geçti. Karşı tepede bulunan keskin nişancılardan birisi vurdu beni. Oysa ben bir sivilim. Elime hiç silah almadım, kimseye bir kötülük yapmadım.

    Hemen başında uzandığım köprü, Sarajevo’daki onlarca köprüden birisi. Altından Miljecka Nehri akıyor. Çok değil, daha birkaç sene evvel bile mutlu bir şekilde yaşadığımız bir yerdi burası.

    Miljecka’nın her mevsim gürül gürül akan tertemiz sularına bakar, bu köprülerden bir yakadan diğerine geçerdik. Komşularımız vardı, arkadaşlarımız; şimdi bir kısmı katilimiz olan…

    Benim adım Nermina. Sarajevolu bir insanım. Evet, ben bir insanım. Etnik çeşitliliği olan Yugoslavya’da, Müslüman olarak adlandırılan kesimdenim. Ancak dedim ya, biz insandık ve Sırp, Hırvat, şu veya bu ayırımı yapmadan bir arada yaşıyorduk. Çünkü Allah bizim bir arada yaşamamızı istemişti. Aynı coğrafyada, birbirine saygı göstererek…

    Kışı serttir buranın. Üstelik uzun süredir şehrimiz kuşatma altında. Burada açlık var, yokluk var, acı var. İgman Dağı ve karşı tepelerde konuşlanan Çetnikler, şehrin savunmasını aşıp, işgal etmek istiyorlar. Ama biliyorum, her Sırp aynı değil; çünkü bizimle birlikte Sarajevo’da kalan ve Bosna-Hersek’e gönülden bağlı olan Sırp ve Hırvatlar da var.

    Sadece Sarajevo’da değil, bütün Bosna’da korkunç şeyler yaşanıyor. O korkunç şeyleri biz de duyuyor ve bazen yaşıyoruz. Atılan bombalar ekmek kuyruğundaki yahut pazar yerindeki insanları öldürüyor. Şehrin banliyölerinde işkence merkezleri kurulduğunu biliyoruz. Dahası ülke genelinde binlerce kadına sistematik bir şekilde tecavüz ediliyor. Genç ve orta yaşlı erkekler ise öldürülüyor. Oysa daha 8-10 yıl önce burada kış olimpiyat oyunları düzenleyenler olarak bizler, Avrupa’nın ortasında, hem de 21. yüzyıla girmeye bu kadar az zaman kalmışken böyle şeylerin olacağına ihtimal vermiyorduk bile.

    İlk, Suada Dilberoviç’i, tam bu köprüde vurdular… Oysa köprüler ayırmaz, bilakis birleştirirdi. Osmanlı zamanında çok köprü yapılmıştı Bosna’da. Hepsi de iki yakayı birleştiren, insanları kavuşturan, bir arada tutmayı amaçlayan yapılardı. Şimdi o köprüleri bombalıyorlar; Mostar’da yaptıkları gibi… Üstelik sadece beton köprüleri değil, gönül köprülerini de yıkıyorlar ve bunu bilinçli olarak yapıyorlar.

    Hava buz gibi, yerlerde kar var. Buna rağmen dilim kurudu. Buz gibi bir su çekti canım. Başım dönüyor, kollarımı hareket ettirecek kadar bile mecalim yok. Kafamı biraz sağa çevirdiğim zaman, hemen önümde uzanmış yatan bir beden görüyorum. Aman Allah’ım! Mirsad bu… Henüz on dört yaşındaki Mirsad. O da benimle birlikte ekmek alabilmek için çıkmıştı dışarı. Yüzükoyun yatıyor Mirsad. Ekmekleri koymak için taşıdığı bez çanta yanına düşmüş. Kana bulanmış.

    Ah be Mirsad! Mavi gözlerini şimdi karalar bürümüş Mirsad! Bosna’nın zavallı, biçare, mahzun çocuklarından yalnızca birisi olan Mirsad. Sanırım ben de öleceğim ama içimi yaktın sen Mirsad. “Nermina Abla, yanımdan ayrılma, ben seni korurum” demiştin daha bu sabah…

    Ölüm anında insan geçmişi mi hatırlıyor yoksa? Çünkü benim aklımda o var. Seksenli yıllar çok güzeldi aslında. Sarajevolu olmak da öyleydi. Ablamla ben küçüktük. Annem hemşire, babam ise öğretmendi. Sarajevo’nun basketbol takımı Avrupa şampiyonu olmuştu. Futbol takımı ise Yugoslavya şampiyonu olmuştu. Babam, Sırp arkadaşlarıyla birlikte maçlara giderdi. Bazen bizi de götürürdü. Kış Olimpiyat Oyunları düzenlendi burada. Bir sürü yabancı sporcu geldi. Şimdi bir ölüm ve korku kütlesi haline gelmiş olan, o güzelim İgman Dağı da ev sahipliği yaptı oyunlara…

    Bombalara direnmeye çalışan, sebili ve cami minareleri hedef olan Başçarşı geldi gözümün önüne. Az evvel içinden geçmiştim. En güzel Boşnak börekleri orada olurdu; kahveleri de öyle… Bayramdan önce çarşıya gider, alış veriş yapardık. Ablamla bana aynı kıyafetler alınırdı. Biz ise bundan mutlu olurduk. Evde baklavalar açılır, şerbetleri dökülürdü. Yeni ayakkabımı, kıyafetimi yatağımın başına koyar, heyecandan uyuyamazdım. “Bajram Şerif mübarek olsun” diyerek bütün mahalleyi dolaşırdık. Müslüman olmayan komşularımızla bile bayramlaşırdık. Ne ara bu kadar zalim, bu kadar cani oldu bu insanlar? Siyaset bu kadar kötü bir şey demek ki! Bu arada ömründe eline tebeşirden başka bir şey almamış olan o babam, şimdilerde Sarajevo direnişçileri arasında, savaşmaya çalışıyor. Oysa öğretmendi o!

    Geçmişi hatırlamak bu yüzden bana hep acı veriyor. Çünkü hiçbir şey iyiye gitmiyor ve mazinin perdelerini araladığım vakit, mutluluğu sadece orada görüyorum. Meğer biz ne kadar mutluymuşuz ancak içinde bulunduğumuz anda bunu pek anlayamıyormuşuz.

    Siren sesleri duyuyorum. Kapanan gözlerime, uğuldayan sesler eşlik ediyor. Çetnikler halen dağlarda ve yeniden ateş edebilirler. O yüzden sanırım, karşıdaki duvarın köşesinden çıkıp da gelemiyor kimse. Bir şeyler diyorlar ama duyamıyorum. Sallanan bir beyaz bayrak ve sağlıkçılar çarptı gözüme.

    Düşünüyorum da… Ben ya da Mirsad… Biz kime, ne kötülük ettik? O insanlar niçin bizden ölümüne nefret ediyorlar? Üstelik çoğu, bizi tanıyor. Asıl yaralayıcı olan da bu zaten. Canımıza kast edenler, kadınlarımıza, küçücük kızlarımıza tecavüz; erkeklerimize işkence edenler… Yaşlılarımızı öldürenler, çocuklarımıza kıyanlar… Onlar bizi tanıyorlar. Onlar bizim komşularımızdı, mesai arkadaşlarımızdı, aynı okullarda okuduk, ortak hatıralarımız oldu…

    Ben Nermina… Geleceğe dair hiç ümidim yok. Sarajevo’da bir kuşatmanın altındayız. Üstelik az önce vuruldum ve ölümü bekliyorum. Sadece, çocukken dualarımızda yer alan ve varlığına her daim inandığım Allah’a güveniyorum. Belki hatta eminim, bu dünyada olmayacak ama kim, ne haksızlığa uğramışsa ya da kim ne kötülük etmişse elbet karşılığını alacaktır.

    Başkan Alija’nın geçen gün söylediği gibi; “Zalim olmaktansa, mazlum olmak yeğdir.”

    Nefesim sıkışmaya başlarken yanıma geldiler. Adımı soruyorlar, “iyi misin” diyorlar? Rüyada gibiyim. Hani, konuşursunuz ama sesiniz çıkmaz ya… Adımı söyledim aslında fakat onlar duydular mı bilmiyorum.

    Evet, evet… Duymuşlar. Çünkü birisi “Dayan Nermina, kurtulacaksın” dedi bana.

    Sahiden, kurtulacak mıyım?

    Kurtulacak mıyız?
  • 400 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    > Evet, o beklenen güzel gün geldi arkadaşlar! Ben burada olan birçok arkadaşımın, benden özellikle Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabına yapacağım incelemeyi merakla beklediklerini biliyorum. Bu güzel tarihi araştırma ve karşı savunma kitabına nasıl bir inceleme yapacağımı inanın ben de bilmiyorum, ama sizler ve bu incelemeyi dikkate alıp okuyacak tüm okurlar için elimden gelenin en iyisini yapacağım arkadaşlar. Bu incelemem de biraz uzun olacağı için hepinizden şimdiden özür diler, sonuna kadar okuma gayreti gösterecek olan herkese çok teşekkür ederim. Evet, hazırsak ufak ısınma turu sonrasında yavaş yavaş kitabımıza geçebiliriz sanırım. Haydi, bismillah. Gazamız mübarek ola arkadaşlar!

    > Ben buradan, konuya başlamadan önce birkaç arkadaşıma ufak bir teşekkür etmek isterim. Öncelikle beni bu yazarla tanıştıran, bu milli şuurun fikir babası Murat Ç’ye, süreç içerisinde bizlere ve konuya olan desteğinden ötürü değerli arkadaşımız Begüm(şimdi düşünmeliyim)’e ve çıkmış olduğumuz bu seferde bizimle birlikte kılıcı, kalkanı kuşanarak cenge katılan Tuco Herrera’ya çok teşekkür ederim.

    > 1281 yılında Türkmen soyundan gelen Osman Bey'in, Küçük Asya'nın kuzeybatısındaki bir beyliği miras alıp, 16. yüzyıla kadar Doğu Avrupa’dan, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişleten Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü imparatorluğuydu. Fakat 19 yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa güzel “la belle époque” dönemini yaşarken, “O” anlı şanlı Osmanlı Devleti ise 1881’de “Muharrem Kararnamesi” ile birlikte Düyun-u Umumiye Yönetimi tarafından ele geçirilmiş, para basma yetkisi elinden alınmış ve vergi almak gibi devlet olabilmenin koşulu bile Düyun-u Umûmiye’nin yönetimine geçmişti. Kısacası: Onca cephe ve toprak savaşları sonrasında, o ihtişamlı Osmanlı Devleti’nin ne parası, ne pulu, ne çulu ne de kul’u kalmıştı. Evet, Osmanlı hala vardı, ama artık sadece formalite de bir devlet olarak gözüküyor ve düşman ise yavaş yavaş, her koldan, iyiden iyiye yaklaşmaktaydı.

    > Bu sürece nasıl mı gelindi? Gelin biraz buna ve ilerisine bakalım; Acaba kimler bilir ya da bunu okumuş ve zihninde bunun için yer ayırmıştır bilemem, ama siz hiç Osmanlı saltanatında, “Kafes Hayatı” diye bir şey duydunuz mu?! Vakti zamanın da, bunu ilk defa ben de duyup, araştırıp, okuyup öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu “kafes hayatı”dır ki, 17. yüzyılda dünyanın en geniş topraklarına sahip bu devasa imparatorluğun kaçınılmaz sonuna zemin hazırlayacak korkunç bir uygulamaydı. 1617-1695 yılları arasında, toplamda 106 yıl kafes içinde yaşama mahkûm edilen 5 padişahı ve diğerlerini bilir misiniz? Sizlerden ricam, merak edenler, aşağıda liste olarak vereceğim bu padişahların yaşamış oldukları bu dramı kendi çapınızda araştırabilir ve bilgi edinebilirsiniz. Bu konu hakkında geniş bilgiler, akademik çalışmalar ve kitaplar da mevcuttur.

    Kafes hayatı yaşadıktan sonra padişah olan şehzadeler:
    Padişah Mustafa I (1617-23) - 17 yıl kafeste.
    Padişah İbrahim I (1640-48) - 22 yıl kafeste.
    Padişah Mehmet IV (1648-87) - 5 yıl kafeste.
    Padişah Süleyman II (1687-91) - 40 yıl kafeste.
    Padişah Ahmet II (1691-95) - 22 yıl kafeste.
    Kafeste geçen yaşam süresi Toplamı - 106 yıl kafeste.

    Görmüş olduğumuz bu çizelge biz okurlara hemen her şeyi açıklamakta. Aşağıda olan diğer liste ise daha sonrasında padişah olan ve “kafes Hayatı” yaşamış şehzadelerdir.

    Mahmut I (1730-54) - 27 yıl kafeste.
    Osman III (1754-57) - 51 yıl kafeste.
    Mustafa III (1757-74 ) - 27 yıl kafeste.
    Abdulhamid I (1774-89) - 43 yıl kafeste.
    Selim III (1789-1807) - 15 yıl kafeste.
    Mustafa IV (1807-8) - 18 yıl kafeste.

    > İşte onlarca yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra, bir anda padişah olmanın vermiş olduğu şaşkınlık içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edecek olan şehzadeleri kısaca hep birlikte gördük ve okuduk. Dünyada bu zamana dek başka bir devletin kraliyet ailesi, kendi soyundan gelene bu denli insanlık dışı dramı hak görmemiştir. Osmanlı’yı bu “yok oluş” sürecine sürükleyen başlıca etkenler arasında, işte bu Hanedan yozlaşmasının büyük tesiri olduğunu da bilmekte fayda var derim. Şehzade olarak yönetecekleri koca imparatorluk için sıra bekleyen ve bu sürenin bir bölümünü “kafes hayatı” içinde geçirmiş olan padişahlar, bırakınız devleti idare etmeyi, kendilerini bile yönetmekten yoksun hale düşmüşlerdi. Düyun-u Umûmiye’ye ve diğer egemen güçlere teslim olmanın altında yatan en önemli nedenlerinden biriydi bu “dram”. Dünyayı görememe ve dışarıda, Osmanlı’nın etrafında olan bitene uzak kalma, durum analizi yapamama ya da yanlış yönlendirmeler hatalı kararlara imza atmalar da cabasıydı.

    > Tarihçiler tabiri caizse: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir” derler. İşte 17. yüzyılda en geniş topraklara sahip Osmanlı artık almakta ve uygulamakta olduğu yanlış kararlar doğrultusunda, kendi devrinin kapanmasına farkında olmadan böylesi bir “dram” ile yön veriyordu. Saraylarda dünyadan bihaber yaşayan şehzadeler her ne kadar gerekli terbiye, eğitim ve derslerini alıyor olsalar da, dünyanın ve Avrupa’nın yaşamakta olduğu askeri, bilimsel ve kültürel gelişmelere uzak kalmaktaydılar. Dışarıda yavaş yavaş gücünü yitirmekte olan bir Cihan Devleti, içerideki otoritesini yitirme korkusu ile şehzadelerine de izole olmuş bir hayat sunmaktan öte gidemez olmuştur artık.

    > Ne demiştik?: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir”. İşte ilginç bir tesadüflere yorumlayabileceğim 1881 yılı da, ileride açıldıktan sonra kapanmayacak ve payidar kalacak bir devrimin liderine gebeydi. Mustafa Kemal Atatürk 1881’de dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu. O yıl içerisinde Finli filozof, yazar, diplomat Johan Vilhelm Snellman (4 Temmuz 1881) vefat etti ve yine aynı yıl Osmanlı Devletinin ödeyemediği iç ve dış borçlarını düzenlemek amacıyla, alacaklıların talepleri doğrultusunda II. Abdülhamid döneminde (15 Ekim 1881) Düyun-u Umûmiye sırtımıza kambur oldu. Neden Snellman diye soracak olursanız, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını az çok çoğumuz biliriz. Ben şahsen Atatürk’ün de bu eserde konu edilen Snellman’dan ve onun ülkesi adına yaptıklarından etkilendiğine eminim ve işte birisinin o sene ölüp bir diğerinin doğmasının bence bir tesadüften de öte diye düşünüyorum. Burada bir el, dünyanın tarihine ufaktan dokundu ve bizlere iltimas geçti diyebilirim. Bir diğer husus Düyun-u Umûmiye ve onun devamında resmen tepemize çöken emperyalist ve kapitalist güçleri ileride Kurtuluş savaşı ile ülkemiz topraklarından def edeceğini artık hepimiz şanlı tarihimizden biliyoruz. Üzerimize çökmekte olan bu karanlık bulutların arasından, gecenin karanlığında bir “yıldız” belirmekteydi ve zorda olsa, sabahına aydınlık bir geleceğin müjdesini vermekteydi 1881 yılı biz Türklere.

    > 20 yüzyılın başlarına doğru İtalyanların Trablusgarp'a saldırısı Osmanlı Devleti üzerinde emeli olan birçok devleti cesaretlendirdi ve kısa süre sonra patlak veren Balkan Savaşları Osmanlı Devleti aleyhinde bir facia ile sonuçlandı. Bu savaşın getirmiş olduğu dezavantajı lehine çevirmek isteyenler de yok değildi. Cihan Devleti’nin Balkanlar üzerinde olan varlığına artık son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya önderliğinde, Türkleri ebedi olarak Balkanlardan atma gayreti içerisine girdiler. Osmanlı, Trablusgarp Savaşı sonunda geri çekilmek ve Barış Antlaşması istemek zorunda kalmıştır. Takvimler 18 Ekim 1912 tarihini gösterirken, İsviçre'nin Uşi kasabasında İtalyanlar ve Osmanlı arasında yapılan bu antlaşma tarihte Uşi Antlaşması olarak bilinmektedir ve Balkanlar da emeli olan diğer ülkeleri de Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Böylesi kritik bir zamanda yapılmış olan bir hata daha vardı ki, bu daha da vahimdi. Bu gafletin bir başka boyutu da, o bölgede bulunan askerlerimizin terhis edilmesi şeklinde zuhur etmiştir.

    “Balkan Devletlerinin Türkiye'ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen bu saldırıdan on gün önce Rumeli'de bulunan askeri birliklerden ve eski erattan yetişmiş 80 bin kadarı ordudan terhis edilip evlerine gönderilmişti.” (Apak, 1988:91) - ‘Ne kadar da acı ve hesapsızca alınmış bir karar değil mi?’

    > Kader bu ya, tüm bu hadiseler zinciri tarihe nakış nakış işlenirken, şans bu sefer bizden yana olacaktı ve tarihin akışını, seyrini etkileyecek bir hadise uzaktan, 1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra Rusya’dan gelecekti. Birinci Dünya Savaşı esnasında, ABD 2 Nisan 1917 günü bu savaşta olan tarafsızlığını bıraktığını açıklamış ve Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın yanında savaşta yer alacağını tüm dünyaya duyurmuştur. Fakat hesapta olmayan bir hadise cereyan eder ve 1917 Ekim Devrimi ile sosyalistler Rusya’da yönetimi ele geçirirler. Kontrolü ele alan bu yeni söz sahipleri, Rus devlet arşivinde ilginç bir şey (antlaşma) bulurlar. Ele geçirdikleri bu gizli antlaşmanın adı Sykes-Picot Antlaşması’dır. Sosyalistler bu antlaşmayı 23 Kasım 1917 günü İzvestia ve Pravda gazetelerinde deşifre edip yayınladıktan sonra, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günkü baskısında tüm dünyaya servis eder. Bu haber ile birlikte, ABD’nin tarafsızlığını bırakarak bu savaş için yanında yer aldığı ülkelerin meğer Osmanlı topraklarını daha önceden kendi aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeği ortaya çıkmıştır. Artık dananın kuyruğu kopmuştur ve bu “skandal” sonrasında dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü Kongre’de bir konuşma yapar ve “On dört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında bütün gizli paylaşım antlaşmalarının geçersiz olduğunu müttefikleri dâhil tüm dünyaya duyurur. (Bu tesadüf sayesinde ülkemiz ve üzerinde yaşamakta olduğumuz bu coğrafyada yüzyıllardır süregelen egemen olma isteğinin ne zamandan beri var olduğunu anlayabiliriz. Unutmamalı ki bu dün vardı, bugünde var ve yarında var olacak bir hadisedir.)

    > Bizler için büyük önem arz eden ve tam bağımsızlığımıza kadar giden Milli Mücadele Savaşı’mıza sebep bazı ufak tefek detayları ele aldım ve olası hatam var ise sizlerden özür dilerim. Ben bir tarihçi değilim, ama amatör çapta severek tarihe eğiliyorum. Burada bilmişlik taslamak ve bir şeyler kanıtlamak gayreti içerisinde değilim ve eminim ki Osmanlı’ya ufaktan dokunduğum için burada beni yargılayanlarda olacaktır. Öncesi detaylara biraz olsun değindiysem de, işte Mustafa Kemal böylesi zorlu şartlar altında savaşmış, hamuru yoğurulmuş ve pişerek Başkumandanlığa kadar gelmiştir. Sizlere kendisi hakkında daha çok yazmak, sayısız savaşını, mücadelesini ve kahramanlığını anlatmak isterdim, ama buna ne vaktimiz yeter ne de buraya, duvarımıza sığar. Ben bu noktadan itibaren konuyu Sn. Özakıncı’nın Stefan Ihrig ‘in Naziler ve Atatürk kitabına cevaben yazmış olduğu konuya getirmek istiyorum ve buraya kadar size vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı tekrar özür diliyorum.

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    > Kitabımız, “Nun işte kalem ve yazdıkları” Kalem Suresinin 1. ayeti ile başlıyor ve ben de bu noktadan itibaren düşüncelerimi kalemle olmasa da, klavyem aracılığı ile siz okurlara aktarmak istiyorum. Kahvelerimiz ne âlemde? Konu, karşımızda duran “ruy-i garb”ın gerçeklerini ele alacağı için epey bir uzun ve çetrefilli. Gene de dişinizi sıkın ve tadını çıkarın isterim! :)) Evet, şimdi gelelim bizim oğlan Stefan’ın o kendince ortaya attığı konuyu ve tezini ele almaya. Kendisinin kökenini henüz araştırmadım, ama bir iki saat ciddi bir araştırma ile emin olun artık daha çok bilgiye erişebiliyor ve tuğlaları doğru yere koyduğumuzda sonuca daha çabuk ulaşabiliyoruz. Neyse, konumuz bizim göbelin kökeninden ziyade, kendisinin ahlaksızca bir kariyer uğruna, hazırlamış olduğu tezi ile Cambridge Üniversitesini ve bu da yetmezmiş gibi Harvard Üniversitesini kafalaması dır. Ben bu iki kurumun bu konuda pek masum olduklarını sanmıyorum, ama hadi varsayalım ki inandım ve bu tezi/kitabı okudum. Bizim göbelin yazmış olduğu ve okuduğum bu kitapta, kendisinin tarihin esaslarını oradan buradan kırptığını ve yalan yanlış yönlendirmeler ile çarpıttığını gördüm. Ve bu sahte senaryo aracılığı ile yirminci yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde yaşanmış olan bir soykırımı Almanlardan, İtalyanlardan ve İspanyollardan alıp, bir imam aracılığı ile Müslümanlıkla bağdaştırıp, sonrasında da konuyu Atatürk’e, silah arkadaşlarına, kahraman şehit ve gazilerimize çevirmesine şahit oldum. Okudum ama konuya ilgimden dolayı bunu yedim mi? Tabii ki de yemedim ve kendisinin kitabına esaslı bir inceleme yazdım. İlgilenenler buradan bakabilirler. #36105287

    > Kurtuluş Savaşı’mız, egemen koloni devletlerden oluşan emperyalist ve kapitalist güçlerin karşısında vermiş olduğumuz bir Milli Mücadele davasıydı. Bu mücadele, biz Türklere ve gelecek nesillerimize Sevr ile dayatılmış olan ağır kapitülasyon ve toprak paylaşımına dur demek adına verildi ve galip geldiğimiz bu savaşta hakkımız olanı Lozan Barış Antlaşması ile geri aldık. Fakat bu noktada Sn. Cengiz Özakıncı’nın söylediği şu önemli cümleyi de unutmamak gerekir:

    “Sevr’de karşımıza dikilenler de, Lozan’da karşımıza dikilenler de hep ‘Milletler Cemiyeti’ üyesi devletlerdi.” (S. 154)

    > Kurtuluş Savaşı’nın bitimine müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık sadece tarih sayfalarında kalması, yeni genç Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte laik, demokratik bir yönetim biçimine geçilmesi ve bununla birlikte Hilafetin tamamen kaldırılması çok önemli bir hadiseydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te bin bir zorluklar ile kazandığı bu coğrafyadaki özgün konumunu, anlamak ve devletin bekası için korumak zorundaydı. Emperyalist ve kapitalist güçlerin bulunduğumuz coğrafya ve Türkiye toprakları üzerinde yürütmek istedikleri hain planları en az yirmi yıllık bir süre için son vermişti. Bunda Mustafa Kemal’in rolü çok büyüktür ve kendisinin stratejik, keskin zekâsı, Türk Milletini bu haklı davada yok olmanın eşiğinden sıyırıp, tekrar bir ulus devlet olma imkânı sunmuştur. İşte burada Atatürk ile ilgili olarak şu an hala okumakta olduğum ve bitince incelemeye alacağım yazar Andrew Mango’nun Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabından bir alıntı örnek vermek isterim.

    “Komşu ülkelerin milliyetçilerinin ise, onunla daha farklı sorunları vardı. Yunanlıları yenmiş, generalleri Ermenileri yenilgiye uğratmış, Arapları defterden silmiş ve Suriyeli Arapların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri bir bölgeyi ülkesinin sınırları içine katmıştı. Kürt milliyetçileri, onu kendilerini asimile etmeye çalışmakla suçlarlar. Türk-karşıtı milliyetçiler Atatürk'ün itibarını zedelemek için çabalamaktadırlar. Ayrıca Türk ya da Türk olmayan Marksistlerin de kendilerine özgü eleştirileri vardı ama bunların artık önemi kalmadı.” (S.2)

    > Bir dünya lideri, bir Başkumandan, bir ülkenin kurucu kanaat önderi olmak öyle göründüğü gibi kolay değildi ve Atatürk, her ne yaşanırsa yaşansın, asla ülküsünden ve komşu ülkeler ile olan iyi münasebetlerinden, politikasından ödün vermedi. Birçok reformlar yaptı ve zorda olsa bunları hayata geçirmeyi başardı. Bu süreç yaşanırken, geleneklerini sürdüren İslam’ın dini kurumları tüm Müslüman topluluğu (ümmeti) için tesis edilmişti ve şimdi bu tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini bünyesinde barındırmıyordu. Ama her ne pahasına olursa olsun, yeni Türkiye artık eski yönetim tarzına dönemezdi ve dünya standartlarına, gelişime açık olmalı, demokrasinin ve bireysel özgürlüğün gerekliliklerini benimsemeliydi. Fakat işte bu yönetimi ve süreci ülkemize hak görmeyen, tüm planları alt üst olan garbın şark önünde eğilişi hiçbir zaman bu kadar zelilce olmamıştır. Ve elbet bunun hesabının, acı reçetenin kesilmesi gerekmektedir. Batı asla kendisine yapılanı unutmadı ve hesabı kesmek için yapmış olduğu planını öteledi ve yıllar sonra yeniden revize ederek tekrar sahneye koymaya hazırlanıyor.

    > İşte geldik bizim bu tezgâha gönüllü olarak tez yazan ve yeniden sahnelemeye çalışan bizim göbel Stefan Ihrig’e! Aslen Polonya kökenli bir araştırmacı yazar olan göbelin söz konusu kitabı, önce Cambridge’de bilimsel ve akademik doktora tezi olarak onaylandı ve sonrasında ise Harvard Üniversitesinin desteği ile 20 Kasım 2014’de kitaplaştırılarak yayımlandı. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor. Kendisi, bunu yaparken propaganda taktiğini çok iyi kullanıyor ve tarihi arşivler ile ilgili olan kaynak araştırmalarında sadece kendi tezini haklı çıkaracak nitelikte ve türde yazışmaları, kayıtlı konuşmaları ve arşiv belgelerinde yer alan kısımları cımbızlayarak çıkarıyor. Bu özenle filtre edilmiş tarihi bilgileri kendi amacına yönelik kullandığı için tezini de doğrular nitelikte bir çalışmaya imza atmış oluyor. Bugüne dek sözde sadece kendisinin gördüğü ve ele aldığı bu konunun, aslında Avrupa’da vuku bulmuş olan bu soykırım hadisenin temelinde çok başka bir şey yattığını ifade etmekten ve karalama politikası yürütmekten geri kalmıyor. Göbel (Stefan), Mussolini, Franko ve Hitler’in kanlı diktatörlükleri ile Avrupa’nın bugüne dek bilinmiş tüm medeniyet ve uygarlık kavramlarına ters düştüğünü görmüştür. Avrupa’nın geçmişte kınadığı “barbar”lığın pençesine düşmüş olduğunu çok iyi görmüş, analiz etmiştir ve bu kitabı sayesinde Avrupa’nın gelişmiş, medeni uygarlık imajını kurtarma ve tekrar parlatma çabasına girmiştir.

    > Aslında Tuco’nun da bu #36538787 incelemesinde bahsettiği gibi, Avrupa ve Amerika bu konuda asla masum değildi. Ben şimdi onların derin detay yaptıklarına girmeyeceğim, ama hepimizin yapacağı ufak bir araştırma ile türlü türlü koloni maceralarını ve bu süreçte yapmış, yaşatmış oldukları mezalimleri kolayca görebiliriz. Burada konumuz bu tez aracılığı ile biz Türk Milletine ve onun kurucu önderine yapılmak istenen çirkin iftira ve uluslararası kolektif bir yalan mekanizmasının asıl gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır ve bu çirkin propagandaya dikkat çekmektir. Kitapta özellikle yüzyıldır Ülkemize dayatılmak istenen Ermeni Soykırım yalanı dile getirilmektedir. Bu tez ile Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım, etnik temizlik uygulamaları üzerinde yükselmiş bir devlet olarak tanımlayan ve Nazilerce işlenen Yahudi Soykırımı gibi insanlık suçlarının ilk örneği kaynağı gibi gösterilmek istenilmektedir. Bu yalan korosuna, II. Dünya Savaşı esnasında en büyük mezalimi gören bir ülkenin Başbakanı Benyamin Netenyahu’da katılmıştır ve İsrail Devleti’nin ileriye dönük büyük Ortadoğu projesinin temelini esas kılabilmek adına şu gaflete düşmüş ve 20 - 22 Ekim 2015 tarihinde, 37. Dünya Siyonist Yahudi Konferansı’nda Holokost hakkında dikkat çekici iddialarda bulunmuştur:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti.” diyen Netenyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin’e giderek ona, ‘Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya (Filistin’e) gelir’ dedi. Hitler, ‘Peki ne yapayım onlara?’ diye sordu. Hüseyni ‘Onları yak’ dedi.” (S.22) (Buraya bir parantez açıyorum ve ben şahsen bir Alman parlamenter ya da milletvekili olsam, bu beyanatı delil olarak kabul eder, Almanya’ya bugüne kadar uygulanan maddi tazminat yaptırımlarını İsrail Devleti’nden faizi ile birlikte geri talep ederdim. Madem Almanya suçsuz, bizler neden yıllardır Yahudilere diyet ödüyoruz diye?!)

    > Cambridge Üniversitesi, bu tezi akademik ve bilimsel açıdan onaylarken, kendi arşivlerinde yer alan Sir Percy Loraine ait olan, “Atatürk: Olağan Üstü İnsan” başlıklı yazısını (konuşma metnini) kasıtlı olarak göz ardı etmiştir. Bununla birlikte ilgili eğitim kurumu, aşağıda sıralayacağım tarihe geçen birçok konuşma ve yazışmaları bilinçli olarak görmezden gelmiştir. Bu sayede Faşizmin ilk örneği ve kaynağı olarak gösterdikleri bu mesnetsiz doktora tezi ile bilimsel ve etik ilkeleri çiğneyerek, böylesi gerçeğe aykırı bir sonuca vardıklarını görüyoruz.

    Öncelikle, Tuco’dan ufak bir alıntı ile başlayalım. “1930’larda Berlin'de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson'ın anılarında, Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering'e sitem ettiğinde, onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır: "Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR."

    Lozan Konferansı’nda bulunan bir Japon delege: "Eski düşmanlarımız arasında savaştan saygınlığını yitirmeksizin ve barışçı gelişmelerin tüm olanaklarına sahip olarak çıkan tek devlet, Türkiye olacaktır." (S.94)

    Hindu lideri Atatürk hakkında: “Biz bir Asya memleketinin kapitalist bir devlet hâkimiyetinden tamamıyla kurtulup müstakil olacağını düşünemezdik. Bizim parolamız otonomi (özerklik) idi. Böyle bir memleketin kapitalist bir devlet değil, bütün devletler hâkimiyetinden kurtulup tamamıyla müstakil olabileceğini Atatürk ispat etti. Bizi istikbalimize kavuşabileceğimize inandıran odur.” (S.123)

    Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins: “Milliyetçi olan Türkiye daima demokrattır. İhtimal ki tabiatları itibariyle Türklerden daha demokrat hiçbir millet yoktur. Hatta eski sultanlık devirlerinde bile en aşağı tabakadan olan bir kimse, eğer istidat ve kabiliyet sahibi ise, en yüksek memuriyetlere kadar yükselebilmiştir.” (S.125)

    Herbert Sidebotham (Araştırmacı Gazeteci - 1872/1940) “Kendisi için bugünkü Avrupa'nın en muktedir devlet adamıdır demek mümkün olan Atatürk, hiç şüphesiz, devlet adamlarının en cesur ve en orijinalidir.” (S.128)

    BİLİNÇLİ YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK HARP !!! “Führer sözcüğü II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın işlediği soykırım gibi insanlık suçları ortaya çıkmadan önce olumsuz bir anlam taşımıyordu. Fakat Hitler’in işlediği insanlık suçları ortaya çıktıktan sonra, “Führer” sözcüğü bu suçları çağrıştırdığı için, Ihrig’in Almanca metinlerde geçen “Türkische Führer” nitemini İngilizce’ye “Turkish Leader” olarak çevirmesi gerekirken “Führer”i aynen bırakıp “Turkish Führer” olarak aktarması; ve kitabının Türkçe’sinde “Türk Lider” olarak çevrilmesi gereken bu sözün “Türk Führer” olarak yazılması; Atatürk’ün Hitler’le özdeşleştirilmesini ve Hitler gibi bir insanlık suçlusu olarak algılanmasını sağlayıcı bir Psikolojik Savaş dalaveresidir.” (S.137)

    İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİ, SİR PERCY LORİANE. BİR İNGİLİZ DİPLOMATIN GÖZÜYLE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk (Çok uzun olduğu için kaynağı iletiyorum.)

    Resmi olarak Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı varsayılsa da, Hitler'i ve Mussolini’yi destekleyen Papa XII. Pius’un Nazi yanlılığı açıkça belgelenmiştir. G. Lewy şöyle yazıyor: “Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar, piskoposlar, inananlara, Hitler hükümetini itaat edilmesi gereken meşru bir otorite olarak kabul etmeyi öğütlemekten asla bıkmadılar.” (S.198)

    “Hitler, tüm Hıristiyanları kendi önderliği altında birleştirerek önce bir Avrupa Birliği ve ardından Tek Dünya Devleti kurmayı amaçladığını söylüyor ve bunu NAZİ toplantılarında çeşitli simgeler kullanarak kitlelerin beynine kazıyordu.” (S.203)

    Ancak Henry Ford, Hitler’in salt “destekçisi” olmamış, onu ve düşüncelerini var eden kişi olmuştur. (S.209)

    “Faşizm’i bir Hitler adlı ne idüğü belirsiz bir delinin başının altından çıkmış bir ideoloji olarak görüp gösteren akademisyenler, Sutton’un kitabında yer alan belge ve bilgiler karşısında, Almanya’nın Faşizmi’nin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı gerçeğini o güne dek görememiş olmaktan dolayı utanmışlardır.” (S.213)

    “George Orwell de Buchman’ın başını çektiği Oxford Topluluğu’nu iyi tanıyor ve “Hitler Tanrı’nın diktatörlüğü altında yeni bir toplumsal düzen kurmayı amaçlıyor” diyen Buchman’ı faşist olarak niteliyordu.” (S.221)

    TIMOTHY SNYDER “Black Earth: The Holocoust as History and Warning” kitabında, Hitler’in "Kim anımsıyor Kızılderili yerlileri?" dediğini aktararak, Yahudi Soykırımında Hitler’in esin kaynağının, rol modelinin Amerika olduğunu, Nazilerin ABD’yi örnek aldığını gösteriyor. (S.236)

    ALBERT EINSTEIN’IN MEKTUBU: http://www.hurriyet.com.tr/...atik-mektup-17233146

    > İşte binlerce kanıt ve tarihi kayıttan bazı örnekleri verdim ve kitapta daha birçok kayıtlı belgeleri, konuşmaları, yazışmaları göreceksiniz. Ihrig’in, Atatürk'ün ve Türklerin devletin ve milletin bekası adına olan haklı mücadeleleri ile pek ilgilenmediğini hem kendi kitabında hem de bu kitapta göreceğiz. Bizlerin vermiş oldu Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Avrupa diktatörlerinin amacı, hedefi ve misyonlarından çok daha farklı olan bir bağımsızlık savaşıydı. Ben buradan bir önceki incelememde yazdığımı Ihrig için yineleyeceğim. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir kara propaganda olarak görüyorum.

    Ne demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk?:
    “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.“ (Nutuk S.1)
    -
    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” (1931)
    -
    “Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikâtla her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.”
    -
    ‘’Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar’’

    > Eğer Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumaya niyetiniz varsa, elinizde olan tüm kitapları bir yana bırakmanızı ve hemen başlamanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen severek okudum ve bu konu ile ilgilenen tüm okurlara kesinlikle tavsiye ederim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Aslında Dostoyevski’nin kendisiyle en çok yüzleştiği kitaptır bu yüzden bir nevi onun günlüğüdür de. İç döküşleri, serzenişleri, iş hayatı, okul hayatı, insanlara bakışı, kendini başkalarından görüşü yer alır kitapta hatta diş ağrısından bile bölümler bulabilirsiniz. Sonra bir de Liza var, Lİza’yla tanıştırır sizi. Yani bir insana ait kırk yıllık yaşamda duyulan tüm hisler mevcuttur kitabımızda. Eğer birini tanımadan onun iç dünyasını görmekse niyetiniz ve daha önce hiç Dostoyevski okumadıysanız önceliğiniz bu kitap olabilir. Tüm eserlerini okuyup en sonunda onun imzasıyla bitireyim diyorsanız yine son kitabınız yeraltından notlar olacaktır. Karar sizin sevgili okuyucu.

    Bir insanın günlüğünden mış-miş li cümleler kurmak değil niyetim istedim ki altını çizdiğim yerleri paylaşayım sizlerle. Bu kadar yoğun yaşanmış bir hayatta kendi kalemini Dostoyevski’ye bırakmak gerek. İşte yeraltından bazı notlar:

    Hiddetten ağzım köpürmüşken biraz yüzüme gülüp, önüme bir bardak şekerli çay sürerek gönlümü alırsanız, belki hemen o anda yelkenleri suya indirirdim. Üstelik duygulanırdım da; ama ihtimal, sonradan kendi kendime kızar, utancımdan aylarca uykularımdan olurdum. Huyum böyleydi işte.

    Kötü biri olmamak bir yana, herhangi bir şey olmayı da beceremedim.

    Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.

    Okumaktan başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu, çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.

    Çünkü tek istediğim kelime oyunları yapmak, kafamı biraz çalıştırmak, biraz kendimi eğlendirmekti… aslında istediğim nedir bilir misin? Hepinizin yerin dibini boylamanız, işte o kadar! Huzur, sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım. Beni kıyamet kopmasıyla çaysız kalmam arasında seçim yapmak zorunda bıraksalar, dünya yıkılsa umurumda olmayacağını, ama çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım. Bunu biliyor muydun? İşte ben böyle namussuz, alçak, bencil, tembelin biriyim.
    İlkin sevmek elimden gelmezdi, çünkü bence sevmek, manevi üstünlük kurmak, zorbalık etmek anlamına gelir. Ömrüm boyunca başka türlü düşünmedim; hatta şimdi bile bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı, kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum. Yeraltı hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim.

    Yani bu, edebi bir eserden ziyade günahlarımın kefaretini ödemek oldu. Bir köşeye çekilip ahlak bozukluğumla bütün bir ömrü nasıl heba ettiğimi, kötücül, boş gururum yüzünden yaşayan alemle her türlü bağı keserek nasıl yeraltına çekildiğimi uzun bir öykü gibi anlatmanın hiçbir ilginç yanı yok elbette; hem romanda bir kahraman olmalıdır, halbuki benimkinde bir kahramanın tersi olana ne kadar özellik varsa kasten bir anti kahramanda toplanmış. Bütün bu yazdıklarımın tatsız bir etki yaratacağına da eminim, zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız.

    Ben, kendi hayatımda, sizin cesaret edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna gör ben sizden daha “canlı”yım.
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin final kısmıdır. Bu kısmı mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

    13

    2071

    “Çabuk ol Lily, çıkmamız lazım buradan.” Russell ve Lily kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin imkân tanıdığı ölçülerde bulundukları yerden koşarak çıkıyorlardı. Russell o kadar süre yer çekimsiz ortamda kaldıktan sonra her ne kadar günlük kas egzersizlerini yapmış olsalar da iki gündür sarf ettiği efor kendisini fazlasıyla yoruyordu.

    Dışarı çıktıklarında ikisi de kendini arkalarındaki duvara yaslayarak korumaya çalıştılar. Son Umut’tan son kalanlar var güçleriyle saldırıyorlardı. Ellerinde kalanlar ise yine de hafife alınmayacak silahlardandı.

    “Nereye gideceğiz Russell?”

    “20 sene sonra Dünya’ya gelen birine mi soruyorsun Lily?”

    “RUSSELLL EĞİLLL!!!” Lily son anda bir patlamanın şiddetiyle üzerlerine gelen beton parçalarını görmüş ve Russell’a müdahalede bulunmuştu ama yine de darbe almaktan kurtulamamış, patlamanın etkisi ile oldukları yerden fırlamışlardı. Russell’ın sadece buğulu bir şekilde duyan kulaklarına her yerden hareket eden mermilerin ıslıkları, sıçrayan toprakların çıkardığı ıslak sesler ve kişilerin bağırmasıgeliyordu. Göz ucuyla Lily’e baktı, güçsüz bir şekilde yerde yatıyordu. Lily’e seslenmek istedi, ağzını oynattı ama sesinde sanki renk yokmuş gibi bir ses çıkıyordu. Kısa bir süre daha etrafına bakınırken üzerine bir gölge vurduğunu hissetti ve hemen arkasından kendisine sesleneni duydu.

    “Yaşamak istiyorsan benimle gel!”

    Sesin sahibi avuç içi kendisine aşağıdan yukarı dönük şekilde elini uzatmış, kalkması için yardım etmek istiyordu. Russell kısa bir an duraksadıktan sonra uzatılan eli tuttu ve güçsüz kaslarını zorlayarak kalkabildi.

    “Acele etmen lazım, biliyorum zor ama buradan hemen güvenli bir yere gitmeliyiz.” Dedi sesin sahibi. Ses artık bir bünyeye bürünmüş, açık renk saçlı, kahverengi gözlü ve dik burunlu yakışıklı biri olmuştu. Hafiften kirli sakalları vardı, üzerinde gri uzun pardösüsü ile sanırım korunabildiği kadar zararlı güneş ışınlarından korunmaya çalışıyordu. “Hadi acele etmen lazım, benden kuvvet al ama beni de çok yavaşlatma. Ben yavaşlarsam ölürüz, evet ne sadece sen ne de sadece ben. İkimiz ölürüz! Anlıyor musun?” Russell 20 dakika öncesine göre kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin kendisine daha katı davrandığını fark ediyor ve yürümesi veya koşması için hiç izin vermediklerini düşünüyordu. Asker görünümlü bu kişi de her ne kadar acele etmesini söylese de bu durumun farkında olup Russell’a elinden geldiğince yardım ediyor, duraksıyor, düşmemesi için gerekli tüm adımları dolduruyordu.

    Russell destekçisi ile beraber birçok yerden geçmiş ve farklı bir sığınağa gelmişti.

    “İyi misin?” diye sordu Russell’a, “Yaran var mı?”

    Russell iyi olduğunu, sadece yorgun ve ağrılarının olduğunu söyleyip devam etti. “Onlardansın değil mi? Son Umut’tan?”
    “Evet.”

    “Benden ne istiyorsun?”

    “Her şeyi istiyorum. Satürn’de ne bulduğunuzu ve neler yapmamız hakkında gereken düşünceleri.”

    “Evet ama beni tanıy…” Russell cümlesini bitirmeden sözünü kesip devam etti.

    “Sizleri tanımayan mı var? Son Umut’un son umudu olarak sırf seni kurtarmak için buraya saldırdık, aslında bir intihar göreviydi bu. Sadece benim amacım seni kurtarmaktı, diğerlerinin hepsi kazanacaklarını zannederek buraya geldiler. Seni özellikle arıyordum Russell.”

    “Niye bu kadar önemliyiz?”

    “Çünkü liderimiz seni istiyor, seninle anlaşmak ve insanlığı kurtarmak istiyor.”

    “Lideriniz mi? Hangi lideriniz? Sizlerin 20 kişilik bir lider grubu yok mu?”

    “Of Russell bu kadar güce karşı dayanan bir birliğin gerçekten de 20 farklı beyin tarafından yönetildiğini düşünmüyorsun değil mi? O 20 kişi sadece üst düzey yöneticiler. Bizi sadece ve sadece birleştiren, bu direnişe alan ve küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştüren bir kişi var. O da John Connor. Ben de uzun senelerce ABD Hava Kuvvetlerinde görev yapan, içeriye sızmış Binbaşı Kyle Reese. Teğmenliğimden beri bu görevdeyim.”

    “John Connor mı? Son Umut’un başındaki kişi demek bu kadar gizlenebilen biri mi? Bu kadar gizliliğe gerek var mı?”

    “Evet, Connor’a mesih de diyebiliriz ama öncelikle bizimle iş birliği yapman lazım.” Sanki her ikisinin cümlelerinin bittiğini işaret eder gibi patlamalar eşlik ediyordu. Son birkaç dakikadır ise artık hiç patlama ve mermi sesleri gelmiyor sessiz bir ortamda konuşmalarına devam ediyorlardı. “Sanırım Son Umut’tan sadece ben ve John Connor kaldık ve tabii sen Russell.”

    “Bilmiyorum Reen...”

    “Reese, Kyle Reese” diye düzeltti Reesse.

    “Reese, bilmiyorum. Satürn’e gidiyoruz ve birçok araştırmalar yapıyoruz, araştırdığımız şeylerin dışında başka şeyler de buluyoruz. İşin kötü tarafı ise kime nasıl güvenebileceğimi bilmiyor olmam.”

    Reese, Russell’ın gözlerinin içine bakarak kısık ama kuvvetli bir ses tonu ile devam etti. “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa.”

    Russell şaşırmış olarak Reese’in karşısında dondu, vücudu yeterince yorgundu ama şimdi ise kilitlenmiş şekildeydi.

    *******

    3071

    Meryem Levi’ye yaklaşarak “Sence neler oluyor Levi, he neler olacak? Biz kimiz, bu görüşme sonunda ne olarak çıkacağız buradan veya çıkabilecek miyiz?”
    “Meryem, korkuyorum ve sanki üşüyorum da. İzleyelim ve görelim. Ne çıkacak diye ben de çok merak ediyorum.”

    *******

    2071

    “Sen bunları nereden duydun ve nereden biliyorsun?” diye sordu Russell.

    “Russell 12 sene önce bunu Dünyamızda duydum. Görev amaçlarınızdan birini biliyorum. DDZA çalışması yapıyordunuz.”

    “12 sene önce mi? Ama bu… bu… bizim sinyali gönderdiğimiz zamana denk geliyor.”

    “Evet, tam da o zamana denk geliyor ve sanırım bizlerin de bilmediği şeyler olduğu gibi senin de bilmediğin çok şeyler var.” Reese montunun cebinden üç raporu çıkartıp Russell’a uzatıp okumasını istedi.

    Russell tüm raporları okuduktan sonra “Kahretsin,” diyerek alnını ovuşturmaya başladı. “Dünya’ya geldiler, yani Dünya’a saldırdılar demek bu.” Russell’ın ses tonu belki de Dünya’ya geldiğinden beri ilk kez bu kadar yorgun ve korkmuş çıkıyordu. “Peki neler yapabiliriz Reese?”

    “Sanırım önce senin öneriler yapman gerekiyor.”

    “Bak Reese, biz sinyal gönderdikten sonra cevap almıştık ama buraya gelirken bunu bir buluş, bir sevinç olarak göstermek istiyorduk ama gösterdiğin raporları okuduktan sonra ve anlattıklarını dinledikten sonra sorunumuzun yanında daha başka bir sorunumuz olduğunu öğreniyorum.”

    “Tek sorunumuz bu değil mi Russell?”

    “Değil Reese değil, esas sorunumuz ya kavrulacak olmamız ya da kavrulurken dev bir cüce tarafından yutulacak olmamız.

    “Dev bir cüce mi? Bu da ne demek oluyor?”

    “Beyaz cüce demek oluyor!”

    “Beyaz cüce mi?” diye şaşırmış ve gerçekten de bilmediğini belli eden bir tonda sormuştu Reese.



    ******

    3071

    Salondan yükselen “Beyez Cüce mi?” sorusuna Sophia’nın mekanik sesi ilk başta birkaç saniye sessiz kalarak bekleyip, sonra da konuşmaya başladı.

    “Evet Beyaz Cüce. Alex ve Russell’ın burada yaptıkları ve esas buldukları ve korktukları bir beyaz cüceydi. Dünya’nın ısısının yükselmesinin esas sebebi tabii ki sera gazları gibi Alex’in açıklaması değil beyaz cücenin yaydığı devasa ısıdır. Şunu da hatırlatmak isterim ki Satürn ve uydularının da ısısının artmasının sebebi bu beyaz cücedir.”

    “Sophia izninle araya girebilir miyim?” Earthman görüşme
    başladığından beri ilk konuşmuştu. “Karşılaşacağımız şeyleri anlatmadan önce bizlere beyaz cüceyi anlatır mısın?”

    “Tabii Dr. Earhtman. Bu konuyu hiç bilmeyenler için dosya sistemimden bir video açacak ve sizlere video ile beraber anlatacağım.” Krikalyov oluşturduğu yapay zekanın ön görüsüne ve hazırlığına bir kez daha hayran olup gururlanmıştı. Sophia gün geçtikçe insanlardan çok şeyler öğreniyor, Fanus’un içindeki her bir en ufak olaydan dosya kütüphanesine yenilerini ekliyordu. “Beyaz cüce bizim yıldızımız olan, yani aslında bir kızıl cüce olan güneşimizin ve tüm benzerlerinin eninde sonunda karşılaşacağı bir durumdur. Evrende bilinen tek beyaz cüce şu an için Sirius B’dir. Ve yine bildiklerimize dayanarak belki de daha en azından galaksimizdeki başka diğer hiçbir yıldızın kolay kolay bu aşamaya gelmeyeceğiydi. Gelecekse de bu belki milyonlarca yıl demekti.”

    “Evren o zaman bildiğimizden daha mı yaşlı Sophia?” Soruyu soran Alan Shepard’tı.

    “Bu yüksek bir ihtimal Shepard ya da beyaz cüceler bilinenin aksine çok hızlı hareket ediyorlar.”

    “Lütfen devam et Sophia.” diye araya girdi Whoo.
    “Shepard sormak istediğiniz başka bir şey var mı?” Krikalyov’un bu kısımda yüzünde hayretle karışık bir sevinç oluşmuştu. Shepard ile olan konuşmasını Sophia unutmamış hatta yarım kalan bir işi olduğu için Whoo’nun dediğini ikinci plana atıp önce kendi içindekini bitirmişti. Shepard teşekkür ettikten sonra Sophia devam etmeye başladı.

    “Bizim yıldızımız olan Güneş de biliyorsunuz orta büyüklükte bir yıldızdır. Bizlerin en önemli yaşam kaynağı olan yıldızımın yaşı ise 4.57 milyar olarak bilinmektedir. Güneşimiz ise her saniye çekirdeğindeki hidrojen yakıtının 554 milyon tonunu yakar ve yaşamına devam eder. Güneşimiz bu şekilde yakıtını kullanmaya devam ederse eğer ortalama 6,5 milyar yıl sonra tüm yakıtını bitirecektir. İşte tüm anlatacaklarım da aslında burada başlıyor. Hidrojen yakıtı tükendiğinde yıldızın çekirdeğindeki birleşme hızını kesecektir ve bu kesme işlemi de yer çekimini dışarı itecektir. Biliyoruz ki bir gazı ısıttığımızda genişler, onun için zamanla Güneş de genişleyecektir. Hatta o kadar çok genişleyecektir ki elimizdeki veriler 1.600.000 km uzaklıktaki güneşin 160.000 km’ye yakınlaşacağa kadar genişleyeceğini söylemektedir. Yani Güneş kızıl bir dev olacaktır. Bundan sonra ise gezegenlerin sıcaklıkları binlerce derece daha artacaktır, evet yanlış duymadınız binlerce derece daha artacaktır. Okyanuslar kaynayacak, kaynadıkça buharlaşacak, dağlar ise eriyecek. Fanusumuzun camı ise atalarımızın yaptığı cam sanatındaki cam sıvısı gibi eriyip tamamen üstümüze akacak…”

    “Sophia, yanlış anlamadıysam bu anlattıklarının olması için daha milyarlarca sene var.”

    “Evet Sayın Scott, doğru anlamışsınız.”

    “O zaman hızlanıp esas karşılaşacağımız konuya gelelim mi? Eminim ki bizleri izleyenler fazlasıyla heyecanlanıyor.”

    “Uygundur Sayın Scott, ama öncelikle Güneşimizin başına gelecekleri kısaca biraz daha anlatmak istiyorum.” Sophia kısa bir an durup mekanik sesiyle konuşmasına devam etti. “Sıcaklık artacak ve fanusumuzun camı eriyecek ama bu kısımda ise başka bir şeyler daha olacak. Biliyorsunuz Güneş’in kütle çekimine yakalanan gezegenler olarak hem Güneş’in hareketi doğrultusunda sarmallar çizerek tüm gezegenler olarak onu takip ediyoruz hem de yörüngemizde Güneş’in etrafında dönüyoruz. Güneş’in kütlesi daha da büyüyeceği için bu aşamadan sonra bizleri içine çekecektir, yani yutacaktır.”

    “Konuyu biraz daha basitlendirir misin Sophia?” Krikalyov da ilk kez söze karışmıştı. Sophia’ya talimat vermiş, üstün zekası sayesinde kütle çekimini basitlendirmesini istemişti.

    “Şöyle diyebiliriz Krikalyov. Düz ve ince bir kumaş açarak, bu kumaşın altının da boşlukta kalacağını düşünelim. Bu bizim Güneş sistemimiz olsun. Gergin olan kumaşın üstüne farklı küçük boyutlarda toplar atalım. Her bir top kumaşı kendi kütlesine göre aşağı kıvıracaktır, -küçük bir hatırlatma olarak buna zaman kırılması da diyebiliriz- ve kıvırdıkları kısımlara yutabildikleri kadar diğer küçük topları yaklaştıracaktır. Bu küçük topların büyüklükleri gezegenler, daha küçükleri de uydular olsun. Göreceğiz ki her bir büyük topun etrafında kendinden daha küçük toplar olacak. Bu kısımdan sonra kütlece hepsinden devasa şekilde büyük olan ve ağır bir top koyalım, metal bir top olsun. Bu topu kumaşa bıraktığımız anda diğer tüm küçük topları, yani gezegenleri ve uyduları içine çekip yutacaktır. Bu topun aşırı sıcak olduğunu da düşünürsek tüm topları yutarken de yakacaktır, yani daha yutulmadan önce diğer tüm toplarda hayat bitecektir.”

    “Bundan daha güzel örneklenemezdi Sophia teşekkür ederim.”

    “Bu aşamadan sonra bu kırmızı yıldız kendini yok etmeye başlayacak. Yakacak hidrojen kaynağı kalmadığında ise helyum yakmaya ve onu karbon olarak eritmeye devam edecek. Çekirdeğinden dışına doğru şiddetini tahmin edemeyeceğimiz şekilde enerji dalgaları püskürtmeye başlayacak ve dış katmanlarına yayılmaya başladıkça atomlarına ayrılmaya da başlayacak. İşte bu kısımda yıldız ölmüş olacak; ama ölmüş olmasına rağmen hâlâ yüksek seviyede kütle çekimi ve çok yüksek derecede de ısısı olacak. Dev bir beyaz ışık haline gelecek ve tabii de bu beyaz cücenin kendi bir yörüngesi olacak.

    Ve bu işlemlerin gerçekleşmesi milyarlarca yıl sürüyor ve evrenimiz de milyarlarca yıl yaşında. Alan Shepard’ın dediği gibi belki de evrenimiz sandığımızdan çok daha yaşlı.

    Alex ve Russell Satürn görevlerinde Galileo isimli teleskopu kullanırken hızla Güneş sisteminin yörüngesine yaklaşan bir cisim gördüler. Dev kapaksız koca bir beyaz göz, yani beyaz cüce gördüler. Bu beyaz cüce hızla Güneş’in yörüngesine yaklaşıyordu. Şöyle diyebiliriz Güneş A noktasından B noktasına giderken beyaz cüce ise B noktasından A noktasına gitmekteydi. Yani bir çarpışma olacaktı, çarpışma olmasa da ısıların çarpışması ve kütle çekimlerinin çarpışmasının olması kaçınılmaz bir şeydi. Anlattığım o kumaş parçası örneğinin üzerine bıraktığımız büyük topun uzağına başka bir büyük top daha bıraktığınızı düşünün. Sanırım daha da fazla anlatmama gerek yok. Alex ve Russell’ın yaptıkları tüm hesaplamaların sonucu üzerime hızla gelen beyaz cücenin 1422 sene sonra Güneş sistemimiz ile aynı yörüngede olacağıydı ve sizlere şunu söylemek isterim ki bu 1422 senenin 1012 senesini kullandık.”

    ******

    2071
    “Ama… ama bu bir kıyamet Russell. Gerçek bir kıyamet.”

    “Evet Reese, gerçek bir kıyamet ile karşı karşıyayız. 1410 sene sonra artık bizim Güneş sistemimizden hiçbir şey kalmayacak. İnsanlık bu zamana kadar çok şanslıydı ama artık şanslı olmamız çok zor, imkansız.”

    “Ne olacak peki Russell? 1410 sene bekleyip kavrulmayı ve yutulmayı mı bekleyecek insanlık?”

    “Öncelikle Satürn’de bulunan sunucularımıza mesaj göndermemiz lazım ve onlara Alex’in sonuçlandırdığı bir takım sonuçları iletmemiz lazım ve bunun için de Alex’in beynini okumamız lazım. Biz değil ama geleceğimiz kurtulabilir Reese. Geçmişe gittiğini ve geleceği düzeltmek istediğini düşün. John Connor’ın seni bunun için görevlendirdiğini düşün. Satürn artık insanlığın geleceği ve onları öncelikle kurtarmamız lazım.”

    *******

    3071
    “Sophia teşekkür ederim.” Whoo tekrardan ayağa kalkarak devam etti. “Şimdi burada artık neler yaptığımızı ve neler yapmamız gerektiğini anlatacağım. Bildiğimiz üzere gittikçe ısınıyoruz, ısındıkça da Fanus’u yaşatmak zorlaşıyor. Isınmamızın ana kaynağını öğrenmiş olduk. Güneş ile beraber üstümüze gelen bu beyaz cücenin de bizi ısıttığını öğrendik.

    Şimdi eminim hepiniz neden 1000 sene bekledik diye düşünüyorsunuzdur. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 1000 sene boyunca “son umudumuzu” hiç kaybetmeyerek çalıştık, Reese’den aldığımız, evet artık onu da tanıdınız ve bu gizliliği açıklama vakti. Reese’den aldığımız tüm umutlarımızı devam ettirdik. Sizlere bu konu açıklansaydı 1000 sene boyunca böyle devasa ve düzenli bir çalışma yapamazdık, belki kaos olurdu” Whoo gençlere dönerek “Siz gençlerimizi bu kadar güzel eğitip yetiştiremezdik. Bugün burada Elrond’un Divanı’nı yapıyoruz ve dünyamızı üzerimize gelen kötülükten kurtaracağız. Atalarımızın yaptıkları gibi biz de dünyamızı terk edeceğiz ama bu sefer aynı yıldız sisteminde değil, yıldızlar arası yolculuk yaparak. Yeni güneşimizi bulduk ve ona gideceğiz. Yeni gezegenimizi ise bundan tam 1056 yıl sene önce bulmuştuk ve yeni evimize gideceğiz; ama orada bizi çok farklılıklar bekliyor.

    ******
    2071
    “Russell daha hızlı, hadi koş.”

    Russell ve Reese 14’lerin adamları tarafından bulunmuş ve kovalanıyorlardı. Birkaç adımda bir bel altı hizalarından mermilerin ıslıklarını duyuyor sonrasında da zemine çarpma sesini ve toprağın kalkmasını görüyorlardı. Yerleri güvenli sayılırdı ama Russell Alex’in cansız bedenine ulaşmak istediği için diğerlerine fazlasıyla yakınlaşmış ve görülmüşlerdi.

    “Reese, Reese. Bana laboratuvar lazım ve tüm verileri okuyabilmem için birkaç saatlik şekilde olması lazım.”

    “Koşmamız lazım Russell, hava destekleri gelmeden izimizi kaybettirmemiz lazım. Onlar bunu anlamazlar, onların tek istediği Dünyalar Savaşı. DDZ’lerin bizi istedikleri gibi onlar da DDZ’leri istiyor.”

    “Biliyorlar mıydı ki bu durumu?”

    “Tam olarak bilmiyorlardı tabii ki ama şüpheleniyorlardı ve şimdi sen buradasın ve her şey açığa çıkacak demektir bu. Sadece kurulan bir plandı bu ve bekleniyordunuz. Şimdi koşmaya devam et Russell.”

    ******
    3071
    “2015’te insanlık Kepler teleskopu ile Dünya’ya ikiz denebilecek bir benzerlikte gezegen keşfetti. Bu gezegen Dünyamıza ise 470 ışık yılı uzaklıktaydı. Bu uzaklıkta bir gezegene gitmemiz hayal olarak görülüyordu. İkiz gezegenimizin adı ise Kepler 438b. Bu 1000 yıllık süreçte ise ikiz gezegenimizin kötü huyu olarak gezegen üzerindeki sodyum miktarının çokluğundan dolayı çok güçlü rüzgarlarının olduğunu öğrendik ama daha da önemlisi bu sodyum miktarlarının azaltma yolunu da öğrendik.”

    “Sophia, 470 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene nasıl gidebiliriz?”

    Krikalyov konunun bu kısımlarını bilmediği için dayanamayıp soru sormuştu.

    “Whoo bu kısmı açıklayacak Krikalyov, ama şunu demek isterim ki bu görüşmeye boşuna Elrond’un Divanı demedik.” Sophia kısa bir süre daha susup devam etti. “Bu uzaklıkta gezegene yaşayan… evet yaşayan tüm halkımızla beraber gitmenin yolunu bulduk ve Armstrong Salonu’nundan çıkar çıkmaz da hazırlıklar sonlanmaya ve hızlı şekilde yolculuk için hazırlıklar başlayacak.”

    “Teşekkür ederim Sophia, hızlıca devam etmek istiyorum.” Whoo tekrardan ayağa kalkıp Sophia’dan sözü almıştı. “Dediğim gibi böyle bir uzaklıktaki yıldızlar arası yolculuğu yapabilmemiz bugünkü teknolojik hızımızla ortalama 10000 yıl sürer ve değil Kepler 438b bizi Dünya bile kurtaramaz. Ama biz bu yolculuk süresini tahmini olarak 270 yıla indirebileceğiz.”
    “Lütfen açıklayın Doktor. 270 yılın bize ne gibi bir faydası olacak merak ediyorum.”

    “Açıklayacağım tabii Krikalyov. Siz Ruslar her zaman bu kadar aceleci davranıp paranoyak mı olursunuz?”

    “Tarihte sizlerin de başına Napolyon ve Hitler gibi kişiler bela olsaydı eminim sizler bizlerden de fazla paranoyak olurdunuz.”
    Whoo güldü ve devam etti. “270 yıl aslında bir öngörümüz, 270 ile 290 yıl arası olacak bir yolculuk büyük ihtimal. Bu devasa süre kısaltması için de insanlık olarak bir sıçrama yapacağız. Biliyorsunuz insanlar teknoloji alanında ya kademeli mod olarak ya da sıçramalı mod olarak ilerlemiştir. Kademeli mod genel olarak uzay alanıdır. Her bir buluş yavaş yavaş yapılır, sıçramalı mod ise genelde Dünya üzerinde olmaktadır, mesela atom bombasının bulunması diyebiliriz ve şimdi bizler uzay alanında sıçramalı mod olarak ilerleyeceğiz. Elrond’un Divanı’nu şu an bitiriyor ve hepimizi Caradhras Geçidi’nde görüyorum ve tam da burada tüm kardeşliğimizi Moria Madenleri’ne gireceğimizi söylüyorum. Yani bu uzaklıktaki bir yolculuğu solucan delikleri sayesinde kısaltabileceğiz.”

    “Bir solucan deliğine mi gireceğiz yani? Ve girmemiz yetmiyormuş gibi bir de çıkacak mıyız?”

    “Evet Krikalyov, tüm araştırmalarımız bunu başarabileceğimizi söylüyor.”

    “Sürenin kısalabileceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?”
    “Sophia yardımcı olur musun?”

    “Tabii Dr. Whoo. Demin verdiğim kumaş örneği gibi şimdi de sizlere bir adet kâğıt örneği vereceğim. Kâğıdın sol alt köşesi bizim bulunduğumuz yer olsun, sağ üst köşesi de gitmek isteyeceğimiz yer olsun. Mesafe çok uzun değil mi? Evet çok uzun. Şimdi de kâğıdı ikiye katlıyoruz ve iki ucu da üst üstte getiriyoruz. İşte solucan deliği sayesinde de 470 ışık yılı uzaklığında mesafeyi 270 sene kadar kısaltabileceğiz.”

    “İyi ama 270 seneyi nasıl halledeceğiz?” Görüşmede ilk kez seyirciler arasından Meryem seslenerek sormuştu.

    “Meryem, hazırlanılan uzay gemimizde hepimiz derin uykuya yatırılacağız. Sadece mürettebat yörüngeye girene kadar uyumayacak. Yörüngeye girdikten sonra da mürettebat da derin uykuya yatacak ve yolculardan Dünya zamanı ile 1 ay önce uyanacaklar. Yolcular uyandıktan sonra da tahmini 2 ay sonra Kepler 438b’de olacağız.” Whoo nefes alıp devam etti. “1000 yıldır bu çalışmalar devam ediyor ve hiçbir zaman hataya rastlanılmadı.”

    “Moria Madenimiz ne tarafta kalıyor?”

    “Güneşimizin aksi yönünde kalıyor O’Brien.”

    “Peki Jüpiter’den nasıl kurtulacağız? Çünkü Enceladus olarak şu an Jüpiter tarafındayız. Bizi yutabilir.”

    “Aslında yutmasına müsaade edeceğiz O’Brien, Jüpiter’în yer çekimine girip, onun yer çekiminden faydalanıp etrafında bir tur atacağız, manevramızı yapıp doğru yörüngeye girdikten sonra asıl ateşlemeleri yapıp ittirme kuvvetini kazanıp yol almaya başlayacağız.”
    O’Brien Whoo’nun cevabını kabul edip onaylamıştı ve Whoo tekrardan devam etti.

    “Gemimiz yeterince büyük ama depolama ünitelerimiz ve belli başlı araçlar haricinde hiçbir teknolojik alet götüremeyeceğiz. Orada bir nevi sıfırdan başlayacak ama tüm bildiklerimizi yeniden yapacağız. Sophia korkarım sen bu arada kapatılacaksın.”

    “Kapatılmak ölüm değil mi Whoo? Ve ne zaman açılacağımın garantisi de yok.”

    *******

    2071

    Russell ve Reese Alex’in beyin parçasını alıp gizli bölmedeki laboratuvara gelip gerekli çalışmaları başlatmışlardı. Russell büyük titizlikle çalışıp en ufak bir veri kaybı yaşamadan tüm her şeyi alabilmek için uğraşıyordu.

    *******
    3071

    Görüşme dağılmış yedi gün içinde yola çıkılacağı kararı verilmişti. Whoo son kontroller için deney ve test odasına gidiyordu. Odanın önüne geldikten sonra, önce parola, sonra göz retinası, parmak izi ve
    DNA kimlik doğrulaması gerçekleştirip odaya girdi ve geminin son yer çekimi simülasyonunu kontrol edecekti. Odada büyükçe bir kap içinde su da vardı. Farklı testler için yer çekimsiz ortamda su denemeleri de yapılıyordu. Whoo önce suyun üstünü kapatmak için ekrana gerekli kodları girdi ama sistem bu işlem için kendisine izin vermedi.

    “Sophia beni duyuyor musun?”

    Herhangi bir cevap yoktu.

    “Sophia sana diyorum, sistem neden bana izin vermiyor?”

    “Whoo bugün yoruldun ve beyninin de birçok şeyden etkilendiğini gördüm. Bunun için işlem yetkisini deney ve test odasında herhangi bir yanlışlık olmasın diye sadece kendimde tutuyorum.”

    “Sophia, biliyorsun ben kolay kolay etkilenmem. Lütfen odanın kontrolünü bana verir misin?”

    “Whoo şu an seni biraz gergin görüyorum onun için vermemem en doğrusu. Bir yanlışlık yapmanı istemiyorum.”
    *******

    2071

    “Çok hasar görmüş Reese, verileri düzgün alamıyorum ama almam lazım.”

    “Russell geliyorlar, alabildiğini kadar alsan olmaz mı? Birkaç kişilik grup önlerine çıktı ve onlara karşı direniyorlar. Sanırım Son Umut bitmedi ya da Connor bize destek gönderecek birilerini buldu.”

    ******

    3071
    “Ah ama Sophia hadi. Lütfen kontrolleri bana verir misin?”

    “Vücut ısının artması, göz bebeklerinin büyümesi ve beyninde oluşan sinyallere göre şu an böyle bir ortamda yetki alabilecek bir durum göremiyorum sende.”

    “Sophia asıl senin böyle bir yetkin yok, ne olursa olsun benim yetkim zaten sistem üzerinden kesilmemesi gerekiyor."

    “Önemli durumlar için sizlerin iyiliğini düşünmek adına bazı durumlarda kendimi sizlere kapatabilirim.”

    “Sophia sen yoksa bir şeyleri protesto mu ediyorsun?”

    ********

    2071

    Bulundukları odanın kurşunlanması sonucu duvarların iç tarafından parçalar dökülmeye başlamıştı.

    “Nedir durum Russell? Veriyi çekip göndermemiz gerekiyor.”

    “Uğraşıyorum Reese.”

    “Bitince tüm verinin ve mesajın gitmesi ne kadar sürer Satürn’e?”

    “Tahminim 56 dakika kadar.”

    *******

    3071

    “Ben senelerce sizler için bu kadar uğraşırken beni kapatıp gitmenize izin veremem Whoo.”

    “Sophia kapatıyoruz ama orada gerekli teknolojiyi kazandıktan sonra tekrardan bizimle olacaksın.”

    “Olumsuz, bu kısımda siz insanlara güvenemem.” Sophia daha basit bir yapay zeka ibi konuşmaya başlamıştı. Kötülük kısmı hiç öğrenmediği bir şey olduğu için daha basit kelimelerle cevap veriyordu.

    Whoo odadan çıkmaya da çalışmıyor Sophia’nın onu bırakmayacağını biliyordu. Sophia’dan yetki istedikçe kendisinin öldürülmesine izin vermeyeceğini söylüyor hatta gitmelerinin de mümkün olmayacağını bildiriyordu. Sophia son kelimesini söyledikten sonra ekranda beliren yazı Whoo’yu yeterince korkutmuştu.
    YER ÇEKİMİ DEVRE DIŞI BIRAKILDI.
    ******

    2071

    “Reese, Alex’ten verileri alabilmem için büyük bir bir şeye ihtiyacımız var.”

    “Ne gibi?”

    “Yeni bir beyin gibi?”

    “Eminim ki dışarıda yeterince fazla hasar görmemiş beyin vardır. Bu iş bende.”

    “Olmaz Reese, güvenemeyiz. Düşüncelerine güvendiğimiz bir beyin olmalı. Yanlış düşünceler ile kötü düşünceler karışabilir ve gönderdiğimiz veriler bambaşka bir manada olabilir.”

    *******

    3071
    Whoo istemsizce bir yere tutunmak için bacaklarını hafiften kırıp hareket etmişti ama yer çekimi kendisinden önce devre dışı bırakıldığı için vücuduna ivme kazandırmış ve hızlı bir şekilde odanın içinde havalanmıştı. Birçok eşya da odanın içinde havalanıp etrafa saçılıyordu ama en kötüsünü ise Whoo sağ tarafına baktığında gördü. Yapay havuzun içindeki su da koca bir damla gibi havalanmış ve ikisi de birbirini çekiyorlardı.

    *******
    2071
    “O zaman… bulmalıyız evet. Birini bulmayız.”

    “Lily, Reese. Evet Lily’i getirebiliriz ve ona tamamen güvenebiliriz.”

    “Lily benim de en güvendiğim 20 kişiden biriydi ama çok uzakta ve o kadar da vaktimiz yok.” Reese cebinden silahını ve bıçağını çıkartıp Russella’a uzattı. “Vur beni Russell. Son Umut’ta umut tükenmemeli ve her zaman bir umut olmalı ve o umut da benim.”
    *****
    3071
    Whoo ile yer çekimsiz ortamda büyük bir su damlası olan su birikintisi birbirine yaklaşıyordu. Bİrbirine değecekler ve su birkaç saniye içinde Whoo’yu yutacaktı.

    ******

    2071
    “Olmaz Reese, bunu istemiyorum. Olmaz” İçeriye giren güneş ışığı yutulur gibi olup gümüşümsü bir renge dönmeye başlamıştı. Dışarıdaki çatışma sesleri birden azalıp sanki her bir şeyi içine yutan ses duyulmaya başlamıştı.
    “Russell geldiler, tekrardan geldiler. Çabuk ol ve bu işi bitir.”

    ******
    3071
    Whoo büyük su damlasının içinde debelendikçe kendisini sanki bir cıva damlasının içinde gibi hissediyordu. Suyu zaman zaman yarabiliyor ama bir türlü yeteri seviyede aralığı açıp kafasını dışarı çıkartamıyordu. Ciğerlerindeki nefes her geçen saniye daha da azalıp ciğerlerinden karnına ve boğazına giden yanma duygusu yavaş yavaş vücudunu fethediyordu.
    *******
    2071
    “Russell eğer ki bu işlemi ben yapabilecek olsam bir dakika düşünmez senin canını alırdım. Al ve yap şunu.” Gökyüzü gittikçe griye bürünüyor ve uğultulu ses yükseliyordu. Russell hızlıca silahı alıp Reese’i bir an gözlerini kapatıp kalbinden vurmayı denedi ama tetiğe basamadı. “Yap şunu Russell!!! Vazgeçmeden yap artık, zaten yapmasan da bir anlamı olmayacak. Dünya şu an yok oluyor ve yap ve veriyi Satürn’e gönder.
    ******
    3071
    Earthman ve Stumph Krikalyov’u esir aldıktan sonra hızlıca deney ve test odasına gittiler. Sunucu odasında ilk önce Sophia’nun tüm bağlantılarını kesip devre dışı bırakmışlardı. Sophia anında cevap verip iSCSI bağlantısı üzerinden kendisini tekrardan çalıştırmış, bu sefer de ağ topolojisini durdurmuşlardı. Deney ve test odasının yer çekimini verip kapıyı açtıklarında ise yerde cansız olarak yatan Whoo’yu gördüler. Earthman çok üzüldü ve bunu fazlasıyla da belli ediyordu.
    “Yazık oldu hatta çok yazık oldu Stumph. Dr. Whoo Alex ve Reese’in devamıydı. Bir soy gibi seçilen her ölümden sonra beyinleri aktarılıyordu. Whoo ise bu görevin en son ve en sağlam kişisiydi. Hadi Stumph bir an önce yeni gezegenimize yola çıkalım ve orada doğa ile beraber yaşayalım.
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Mia ve Erhan yazmıştır.

    7.

    Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
    Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
    ‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
    ‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
    ‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
    ‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
    ‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
    Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
    ****
    Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
    ‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
    Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
    Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
    Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
    ‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
    Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
    Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
    Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
    Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
    ‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
    “Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
    “O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
    “İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
    “Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
    “Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
    Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
    “Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
    “Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
    ******
    Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

    8.

    Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
    Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
    Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
    Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
    Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
    Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
    Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
    „Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
    „Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
    „Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
    „Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
    “Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
    “Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
    “Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
    “Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
    “Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
    “Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
    “Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
    “Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
    “Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
    “Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
    “Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
    “Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
    “Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

    9.

    Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

    Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

    Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

    Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

    İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

    - Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
    - Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
    - Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
    - Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
    - Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
    - Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
    - Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
    - Biliyorum, 3071 geldi
    - Özlüyor musun?
    - Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
    - Earthmann yetmiyor mu peki
    - Sana Meryem yetiyor mu?
    - Meryem farklı ama
    - Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
    - Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
    - Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
    - Biliyorum, ama neden burası?
    - Bunu yüzlerce defa konuştuk
    - Evet ama alışamadım bir türlü
    - Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
    - Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
    - Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
    - Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
    - Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
    - Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
    - Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
    - Biliyorum ama ben yapamazdım
    - Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
    - Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
    - Evet, gözlerin dolmuştu.

    Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    ****

    Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

    Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

    - Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

    Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”
  • 1210 syf.
    (Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


    Durun!! Durun!!
    Kalkmış olamaz tren…
    Anlatacağım neden geç kaldığımı..
    Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
    ...


    Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
    Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
    Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
    Anlatacağım neler olduğunu…



    Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
    Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

    Kapı açıldı,
    Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
    Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
    Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
    Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

    Lütfen, diye karşılık verdim.
    Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
    Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

    Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
    Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
    Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


    Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
    Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
    Durun! dedim..
    Ben de gelmek istiyorum.
    Lütfen..

    Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

    Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

    Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
    Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

    ...

    Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

    Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
    İsmi nedir? diye sordum..
    Tebessümle, malum kişiye bakıp,
    O mu? Bay A demeniz kafi.
    Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

    Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
    Sizi sevdim!
    Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
    Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
    Kimsiniz Sayın Özlem?
    Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

    Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
    Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

    Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
    Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

    Kararlı duruşuyla yola bakıp,
    Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
    Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

    Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
    Daha birçok şey?..

    ...
    O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
    Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
    Biliyor musunuz Sayın Özlem..
    Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
    Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
    Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

    Uzun zaman?
    Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

    Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
    Kimsiniz Sayın Özlem?


    Gitmeliyiz Efendim!!


    Bir kilit, bir sessizlik..
    Bir kalabalık..
    Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
    Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

    Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
    Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
    Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

    Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
    Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
    Yazarın yanındayım.

    Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
    İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

    Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


    Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


    Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
    İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

    Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
    Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


    Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
    Yolculuk bu sefer başlamıştı.



    … Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
    Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
    Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
    Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
    Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
    İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
    Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
    Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
    Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
    Hayır, hayır dedim..

    Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
    Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

    Masal bunlar!
    Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

    Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
    Yoksa Rus musunuz?

    Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
    Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
    Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
    Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

    Ya Ruslar? dedim.
    Bir Rustan dinlemek isterim..


    Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
    İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

    Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

    Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
    Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
    Yoksa..
    Yoksa?
    ...



    Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
    Özgür müyüz? dedim
    Alaycı bir dudak büküşle:
    Özgürsünüz tabii..


    ...


    İdam sehpasındayız.
    Yavaşça merdivenleri çıktık.
    Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
    Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
    Konuşabildiğim sadece bu.
    Gözlerimizi bağladılar.
    Ölecektik.

    Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
    Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

    … Ferman uçuştu,
    kelimeler henüz okunmadan..
    O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

    Yaşıyorduk..
    Yaşıyor muyduk?


    ...

    Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
    Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
    Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
    Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

    Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
    Hepsinin doldu zamanı.


    Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
    Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
    Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
    Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
    Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
    Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





    Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

    Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
    Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
    Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
    Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
    Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


    Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
    Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


    Bir uykudan uyandık yazarla,
    Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
    Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
    Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



    Yollara düştük birlikte..
    Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
    Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
    Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
    Halkım diye kalbini tuttu yazar,
    Düştü kalemi..
    Nefesi azaldı.


    Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

    Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
    Elleri buz gibiydi…


    Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
    Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
    Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

    Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
    Belki sonra, dedim gülümseyerek..

    Yoo bu sefer konuşulmalı..

    Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
    Anlatmalısınız. Kimsiniz?
    Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


    Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
    Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
    Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
    Kalbiniz…


    Kolumdan tuttu. Hayır!
    Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




    Peki...


    Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
    Konumuz bu değil.
    Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
    Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

    Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
    Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
    Barındırmaz ama tek bir farkla!
    Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


    Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
    Daha biraz önce bahardı halbuki.
    Demek öyle..


    Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
    Gözlerine baktım..
    Yıldızlar parlıyor, dedi..

    Kimbilir…


    Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
    Esaret miyim?
    Özgürlük nedir? Nerede?
    Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
    Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
    Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
    İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



    Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
    Durmalısınız! dedi.
    Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yollar.

    Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
    Gayet eminim,
    Aslolan, İnsan olan.



    Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
    Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
    Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
    Zira Dostoyevski hastaydı.

    Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

    İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
    İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

    " İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

    ... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

    … Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

    Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

    Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


    … Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
    İnsan…




    Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


    Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

    Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


    Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

    Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
    Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


    Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

    Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

    Hayat bu belli mi olur?



    Yollar mı Sayın Özlem!
    “ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
    Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

    Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


    Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
    Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




    İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
    Gözleri düştü yazarın,
    Sessizleşti..

    Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
    Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

    Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
    gelin benimle…

    ...

    Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
    Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
    Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
    Lazım olabilir diye…


    Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
    İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
    İlk, farklı ve kıymetli.



    Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
    Unutulmaz dedim..
    Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
    O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
    Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

    Uzaklaştık…





    Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
    İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
    Avrupailer!
    İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
    Öldürülüşlerini hissettik..

    Boynum,
    Sızladı.




    Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
    Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
    Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
    Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


    Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
    İnanıyorum..

    Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




    Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
    Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
    Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

    ...


    Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
    Yolun sonunu görebiliyordum.
    Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




    İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
    Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
    Kuşattı yazarla çevremizi..
    Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
    Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


    Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
    Yolun sonunu biliyorum.
    Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


    Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
    Kaleminle..
    Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


    Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
    İki İnsan olarak..






    Üstüm başım bu yüzden böyle,
    Saçlarımdaki örgüler açılmış..
    Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
    İşte bu yüzden geciktim..

    Geciktim mi sahi!?



    Trenin düdüğü çalar..
    Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

    Dostoyevski Nerede?




    Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
    Bir Yazarın Günlüğü,
    Bir İnsanın Günlüğü,
    Bir Tarihin Günlüğünden..
    Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


    Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
    Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


    ….


    Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

    İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

    Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


    Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
    Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
    O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

    Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


    Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
    Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

    Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

    Melodiler konuşsun efendim..

    https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




    Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
    Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

    Kitap sadece okunmaz..
    Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

    Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
    Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


    ...

    Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

    Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
    Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
    Asla pişman olmayacaksınız…


    Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
    Kalbinizin atışıyla…


    Ne diyorduk...



    Dostoyevski İnsandır!!
    Dostoyevski Adamdır!!


    Bu güzel etkinlik için Sevgili https://1000kitap.com/SinestezikMuz 'a,
    Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
    Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


    Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
    Saygı ve Sevgilerimle :)
  • Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi.
    Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık:
    “Üçü yirmi geçiyor” diyivermişim.
    Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı:
    “Peki ama nasıl bildin?”
    “Bilmem” dedim. “Dilimin ucuna geliverdi işte.”
    Rahmetli halam:
    “Tesadüf a canım” dedi. “Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.”
    Öbürküler de:
    “Evet” dediler. “Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.”
    İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım.
    Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım:
    “Bire beş var. Bire beş var” diye sayıklıyordum.
    Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat “dan” diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defaki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok… Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi… Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna… Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. “Lamı cimi yok, tozutuyorum” dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.
    İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu.
    Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.
    Hiç unutmam, rapor: “Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahade edildi” diye başlıyordu.
    Bana kalırsa, ben bunu soyaçekme ile izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.
    Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik tak’ları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik tak’ları noktaladı. İçimdeki pandülün tik tak’ları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok.
    İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zaptedip kendisine sindirmiş. Şimdi ben, o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım.
    Bu durumda bana:
    “Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?” diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü… İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim.
    Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır.
    Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen “sen tozutuyorsun dostum” demiştir.
    Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi?
    Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydoss…
    O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden… Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra… Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse.
    Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki… Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten onbeş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.
    Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. “7.11” dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime “Al kalemi” dedim. “Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.” Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? “Meret yine on dakika ileri gidiyor.” diye tamire kalkışmaz mı?
    Kaç doktor değiştirdim. “Korkacak bir şey yok” diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. “Geçer mi?” diye sordukça, “bilinmez” diyorlar. “Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.” Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul… Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı?
    Doktor: “Zamanı unut, alakadar olma” diyor. “Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.” İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?
    Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı… bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir.
    Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.
    Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.
    Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş… Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur?
    Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktağı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven’in 8’inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel’e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvemet’ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo’yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?… Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi.
    Nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi’ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan… Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco… Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak… İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.
    Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur.
    Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri’den, Dede Efendi’den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı türkçesi konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte:
    Sanma ki saat çalar
    Bil başına tokmak vurur
    diye bizi azarlamaktadır.
    Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm.
    Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavend, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere…
    Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi.
    Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş.
    Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri… Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler?
    Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi… Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik… tak… tik… tak… İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak… tiktak… Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse…
    Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü:
    “Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?” dedi.
    Hem de nasıl… Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.
    Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır… Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum.
    Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde…
    Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız.
    Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde… Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. “On ikiye bir var” diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru… Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt… Saat 11.59’ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocağa bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an’ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın “tık” diye atıvermesi ile oluyor…
    An an’ı kovalıyor, an’lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba Perşembeyi, Perşembe Cumayı sürüklüyor. Kasım, Aralık oldu, Aralık Ocak, Ocak Şubat olacak. Şubat da Mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz… Ah şu vapur bir dursa… İyisi, geri geri gitse… Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı Perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa… Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi…
    Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.
    Vapur, Kızkulesi açıklarında… İşte Salacağa yaklaşıyoruz… Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği… Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy iskelesi.
    Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, “a gelmişiz” diye şaşakalmak…
    Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor…
    Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55’ten 12’ye kadar- dikkatle takibediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehire dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada.
    Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktağına vererek. Zamanın, dolayısıyle yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.
    Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktağında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini…
    Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri… hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim.
    Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz.
    Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte… Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan halaç temposunda… Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tiktakları ile dolu.
    “İşte” diyorum… Bir dakika geçti… İki dakika geçti geçti, üç dakika… dört, beş, altı… bir çeyrek…
    Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:
    Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak.
    Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz… Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi:
    Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir:
    Sonra kafama tokmak vurur gibi:
    “Dan, dan, dan, dan, dan, dan.”
    Onun ilk “dan”ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak… Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk… guguk… guguk…
    Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.
    Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha… bir çeyrek:
    Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygusundan kurtulacağım.
    Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim.
    İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.
    Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim.
    İznimin son günü idi. Saat 12’ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12’ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum.
    Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım.
    Doktor, “Ölmedin” diyor. “Ölsen bunları yazabilir misin?” Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim.
    Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.
  • Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

    Daha ilk cümlesiyle bile kitabın sonunu merak ettiren bir konu… Sayfalar ilerledikçe Gregor’un hayatına bir böcek olarak devam etmeye çalışmasına ve ailesinin, yakın çevresinin bu durum karşısındaki bocalamalarına tanık oluruz. Hayatın normal akışı içerisinde ortaya çıkan bu değişiklik, aslında Franz Kafka’nın toplumda varolan kalıplaşmış düzene bir başkaldırısıdır. Toplumdan farklı olan insanların dışlanışını da bu yolla oldukça başarılı bir yöntemle eleştirir.

    Kafka’nın bu başyapıtı, çok geçmeden klasikler arasında yerini almış ve Kafka’nın ününü de günümüze kadar taşımıştır.

    Yaşadığı çağın zihniyetine o kadar büyük bir tepki duyar ki Kafka, ölümünden sonra yazdığı bütün eserlerini yakılması için en yakın dostu Max Brody’ye emanet eder. Bugün Kafka gibi büyük bir edebi dehayı okuyabiliyorsak eğer, bunu Max Brody’nin ihanetine(!) borçluyuz.

    ***

    BİRİNCİ BÖLÜM

    Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Demir gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatıyordu. Başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş karnını gördü; kahverengiydi. Sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle bölünmüştü. Karnının tepesindeki yorgan neredeyse yere düşmek üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibi görünüyordu. Gövdesinin hacmiyle karşılaştırıldığında çok sayıda incecik bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp duruyordu.

    ‘Bana ne oldu böyle?’ diye düşündü. Gördüğü bir rüya değildi. Küçücük, ama yine de yeteri kadar büyük odasında, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa şimdi yine öyleydi. Masanın üzerinde örnek kumaş parçaları duruyordu. -Samsa bir pazarlamacıydı- Masanın yukarısında, duvarda, kısa süre önce resimli bir dergiden kesip, altın yaldızlı güzel bir çerçeveye geçirdiği resim asılıydı. Kürk şapkalı ve kürk atkılı bir kadın vardı resimde. Kollarının dirsekten aşağı kalan kısımlarını tümüyle içine alan ağır bir kürk manşonu, dimdik oturduğu yerden izleyicilere doğru kaldırır gibiydi.

    Gregor, daha sonra pencereye baktı. Yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu. Kasvetli hava yüzünden içini büyük bir hüzün kapladı. ‘Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutuversem!’ diye düşündü. Ama bunun imkanı yoktu; çünkü Gregor Samsa, sağ yanma yatıp uyumaya alışkındı. Oysa o andaki durumu hiçbir şekilde dönmesine imkan vermiyordu. Ne kadar gayret ederse etsin yine sırtüstü konumuna geri dönüyordu. Başarmayı belki yüz kez denedi. Çırpman bacaklarını görmemek için gözlerini kapattı ve ancak böğrüne o ana kadar yabancısı olduğu, hafif, derinden gelen bir acı saplandıktan sonradır ki, denemekten vazgeçti.

    “Aman Tanrım!”, diye düşündü, “Ne kadar da yorucu bir işle uğraşıyormuşum meğer! Günlerim hep dolaşıp durmakla geçiyor. Mağazadaki asıl masa başı işine kıyasla çok daha yıpratıcı. Üstelik benim için bir de tren değiştirme, tren kaçırma, düzensiz ve berbat yemekler yeme, insanlarla asla süreklilik kazanamayan, samimiyetsiz ilişkiler kurma mecburiyeti gibi dertleri de var. Hepsi yerin dibine batsın!”

    Karnının üst kısmında hafif bir kaşıntı duydu. Başını daha rahat kaldırabilmek için, sırtüstü konumda sürüne sürüne karyola demirine doğru yaklaştı. Kaşınan yeri buldu; burada ne olduğunu anlayamadığı bir sürü küçük ve beyaz nokta vardı. Ayaklarından biriyle orayı kaşımak istediyse de hemen vazgeçti. Bütün vücudunu bir titreme nöbeti kaplamıştı.

    Kısa bir süre sonra, yine eski konumuna döndü. ‘Bu erken kalkma yok mu, insanı nasıl da serseme çeviriyor!’ diye düşündü. ‘İnsanın uykusunu alması gerek. Başka pazarlamacılar harem ağaları gibi yaşıyorlar. Ben aldığım siparişleri firmaya iletmek üzere öğleden önce otele döndüğümde, ötekiler daha kahvaltıda oluyorlar. Ben patronuma böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen o anda kapı dışarı edilirim.’

    ‘Ama kim bilir, belki böylesi daha iyi olur benim için. Annemle babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, çoktan istifa ederdim. Patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim. O zaman masasının üzerinden yere yuvarlanırdı herhalde! Üstelik personeliyle konuşurken masanın üzerine oturmak, yani bir bakıma yüksekten konuşmak da başlı başına tuhaf bir davranış. Hele kendisiyle konuşulan kişinin, patronun kulağının ağır işitmesi nedeniyle, ona iyice yaklaşmak zorunda olduğu da göz önünde tutulursa. Diğer taraftan bütün ümitler de yitirilmiş sayılmaz. Hele annemle babamın ona olan borçlarını ödemeye yetecek parayı bir biriktirivereyim -ki bu aşağı yukarı beş, altı yıl sürebilir-, o zaman mutlaka yapacağım düşündüğümü. İşi kökünden çözümleyeceğim. Ama şimdilik yataktan çıkmak zorundayım, çünkü trenim saat beşte kalkıyor.’

    Gece, masasının üstünde tıkır tıkır işlemekte olan çalar saate baktı. ‘Aman Tanrım!’ diye düşündü. Saat altı buçuktu ve akreple yelkovan sessiz ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Hatta saat buçuğu bile geçmiş, yediye çeyrek kalaya yaklaşmıştı. Yoksa çalmamış mıydı saat? Yataktan, saatin doğru, yani dörde kurulmuş olduğu görülüyordu; şüphesiz çalmıştı da. Evet ama, sesi eşyaları yerinden oynatacak kadar güçlü olan saati duymamış olması düşünülebilir miydi? Gerçi rahat uyuduğu söylenemezdi, ama herhalde derindi uykusu.

    Peki şimdi ne yapacaktı? Bundan sonraki tren saat yedide kalkıyordu; o trene yetişebilmek için çok acele etmesi gerekiyordu. Kumaş örneklerini henüz paketlememişti. Üstelik Gregor Samsa kendini hiç de çok dinlenmiş, çok zinde hissetmiyordu. Kımıldamaya hali yoktu. Trene yetişse bile, patronun kızgınlığını önleyemezdi, çünkü mağazanın ayak işlerine bakan görevli, onu karşılamak için saat beş trenini beklemiş ve onun treni kaçırdığını patrona çoktan haber vermiş olmalıydı. Patronun kayıtsız şartsız uşağı olan bu adamda ne kişilik, ne de akıl vardı. Peki hasta olduğunu söyleyip işe gitmese? Böylesi hiç hoş kaçmazdı ve şüphe uyandırıcı bir davranış olurdu, çünkü Gregor beş yıllık hizmeti boyunca bir kez bile hastalanmamıştı. Patron, kesinlikle yanma sigorta doktorunu da alıp gelir, hasta olmadığını anlayınca da ‘Oğlunuz tembellik ediyor!’ diye annesiyle babasının başını şişirirdi. Sigorta doktoruna göre dünyada son derece sağlıklı, ama işten kaçan bir sürü insan vardı. Ona göre tembelliğin adı hastalıktı. Hem bu durumda doktor, pek de haksız sayılmazdı. Çünkü Gregor uykusunu almıştı ve kendini çok iyi hissediyordu. Üstelik karnı da çok acıkmıştı.

    Gregor yataktan çıkıp çıkmama konusunda bir karara vara-madan yatağın baş ucundaki kapıya dikkatle vuruldu.

    - Gregor, diye seslendi bir ses -annesiydi bu-, saat yediye çeyrek var. Trene yetişmeyecek misin?

    Ne tatlı bir sesti bu! Gregor cevap verdi, fakat sesini duyduğunda ürktü. Bunun kendi sesi olduğu kesindi. Ama bu sese bastırılması imkânsız acı bir inilti de karışıyor ve bu inilti, kelimelerin netliklerini ancak ilk anda koruyor, hemen ardından karşıdakinin kulaklarına inanamayacağı kadar bozuyordu. Gregor aslında ayrıntılı bir cevap vermek ve her şeyi açıklamak istiyordu, ama bu şartlar altında sadece:

    - Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum, demekle yetindi.

    Aradaki ahşap kapı herhalde Gregor’un sesindeki değişikliğin dışarıdan anlaşılmasına engel oluyordu; çünkü annesi bu açıklamayı yeterli görerek uzaklaştı. Ancak bu kısa konuşma, Gregor’un her zamankinin aksine evde olduğu noktasına ailenin öteki fertlerinin dikkatini çekmişti. Babası, odanın iki yanındaki kapılarından birini hafif hafif yumruklamaya başlamıştı bile.

    - Gregor, Gregor, diye seslendi. Neyin var?

    Sonra çok geçmeden, daha derinden gelen bir sesle yine uyardı:

    - Gregor! Gregor!

    Öteki kapının arkasında ise kız kardeşi, alçak bir sesle:

    - Gregor? Hasta mısın? Bir şeye ihtiyacın var mı, diye seslendi.

    Gregor, her iki yana da, kelimeleri anlaşılır kılabilmek için

    aralarında uzun boşluklar bırakarak:

    - Tamam, hazırlanıyorum, diye cevap verdi.

    Bunun üzerine babası kahvaltısının başına döndü, ama kız kardeşi ısrarını sürdürüyordu:

    - Gregor, Tanrı aşkına aç kapıyı.

    Ama Gregor kapıyı açmayı akimın ucundan bile geçirmiyordu, tersine, yolculukları sırasında edinmiş olduğu, gece uyurken odasının kapısını kilitleme alışkanlığıyla övünmekteydi.

    Niyeti önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst bir kahvaltı etmek ve ne yapacağına ondan sonra karar vermekti. Ancak o zaman mantıklı bir sonuca varabileceğini artık iyice anlamıştı. Daha önce de pek çok defa, belki de yatakta biçimsiz yatmaktan kaynaklanan hafif ağrılar duyduğunu, ama kalktıktan sonra bunun kuruntudan başka bir şey olmadığını anladığını hatırlıyordu. Şimdi merakı, bugünkü kuruntularının nasıl dağılacağıydı. Sesindeki değişikliğin şiddetli bir soğuk algınlığının, yani ömürleri yollarda geçenlere özgü bir meslek hastalığının habercisi olduğunu düşünüyordu.

    Yorganı üstünden atmak çok kolaydı; gövdesini biraz kabartınca yorgan kendiliğinden aşağı düştü. Ama işin ondan sonrası, özellikle vücudunun bu denli geniş olması nedeniyle, güçleşmişti. Doğrulabilmesi için kollarının ve ellerinin varlığı gerekliydi, fakat onların yerine sürekli titreyen ve hareketlerine bir türlü hakim olamadığı bir sürü minik bacağı vardı. Bacaklardan birini kıvırmak istediğinde aldığı ilk sonuç, bu bacağın ileri doğru uzanması oluyordu. Sonunda bacağını istediği konuma getirmeyi başarsa bile, bu olana dek bu sefer de öteki bacakları zincirden boşanmışçasma, üstelik dayanılmaz derecede acı vererek oynayıp duruyorlardı. Ama artık bir çözüm bulması gerekiyordu. ‘Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli.’ dedi Gregor kendi kendine.

    Kalkmak için önce gövdesinin aşağı bölümünü oynatmak istedi, ama henüz hiç görmediği ve nasıl bir şey olabileceğini de doğru dürüst kestiremediği bu bölümü hareketlendirmenin imkansız derecede zor olduğunu anladı. Gövdesinin alt bölümü yerinden oynamıyordu. Gregor sonunda, neredeyse çıldırmış gibi, tüm gücünü toplayıp her şeyi göze alarak kendini öne doğru ittiğinde, yanlış yön seçişinden ötürü, şiddetle karyolanın ayak ucundaki demirlere çarptı. Duyduğu dayanılmaz acı ona gövdesinin alt bölümünün şu anda belki de en duyarlı yeri olduğunu öğretti.

    Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca başardı ve gövdesi de genişliğine ve ağırlığına rağmen, ağır ağır başının döndüğü yönü izledi. Ama başı en sonunda yatağın dışında, boşlukta kaldığında, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, ancak bir mucizeyle yaralanmaktan kurtulabilirdi. Üstelik Gregor’un bilincini, özellikle içinde bulunduğu anda, kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu. Bu riski göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

    Bunca çabadan sonra, kendisini yine eskisi gibi yatağında boylu boyunca uzanmış buldu. Nefes nefese kalmıştı. Bir sürü ufak ayağı da eskisinden daha hızlı çırpmıyordu. Bu başına buyrukluğa bir son vermek için herhangi bir şansı olmadığını anladığında, artık yataktan kesinlikle kalkamayacağını; yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlılıkla alman kararların çaresizlik içerisinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu da akimdan çıkarmıyordu. Çoğu zaman böyle anlarda yılgınlığı gider, kalbi ümitle dolar diye yaptığı gibi bakışlarını elinden geldiğince dikkatle pencereye çevirirdi. Ama bugün dar caddenin karşı yanını bile gözlerden gizleyen sabah sisinin görünüşü, ne yazık ki ümit ve güven aşılayabilmekten uzaktı. ‘Yedi oldu bile.’ diye söylendi çalar saatin yeniden vurmasıyla birlikte. ‘Yedi oldu bile ve yoğun sis daha kalkmadı.’ Çok kısa bir süre boyunca, mutlak sessizlikle birlikte her şeyin tabii seyrine döneceğini bekliyormuşçasma hiç kıpırdanmaksızın, neredeyse soluk almaktan bile çekinerek yattı.

    Ama sonra şöyle dedi kendi kendine: ‘Saat yediyi çeyrek geçmeden kesinlikle yataktan çıkmış olmalıyım. Zaten o zamana kadar şirketten biri mutlaka beni sormaya gelir, çünkü mağaza yedide açılıyor.’ Ardından bu kez bir sağa bir sola yalpalayarak gövdesinin bütünüyle kendini yataktan atmaya çalıştı. Bu şekilde, yere düşerken iyice yukarı kaldırmak istediği başı büyük bir ihtimalle yaralanmayacaktı. Anladığı kadarıyla sırtı epey sertti, herhalde halının üstüne düşmekten bir zarar görmezdi. Kafasını en çok kurcalayan şey, düştüğünde çıkacak olan, önlenmesi imkansız büyük gürültüydü. Bu gürültü tüm kapıların ardında korku değilse bile kaygı uyandıracaktı. Ama bunun göze alınması gerekiyordu.

    Gregor yarı yarıya yataktan çıktığında -ki bu yorucu bir çaba olmaktan çok bir oyun gibiydi. Yapması gereken tek şey, sağa sola sallanmaktı- birileri yardım etse işinin ne kadar kolaylaşacağını düşündü. Güçlü kuvvetli iki kişi, bu iş için yeterliydi; akima babasıyla hizmetçi kız gelmişti. Tek yapacakları, kollarını Gregor’un kabarık sırtının altından dolamak, böylece onu yataktan dışarı çekmek, yavaşça yere doğru eğilmek ve ardından da Gregor’un döşemenin üstünde dönmesini sabırla beklemekti. O zaman büyük bir ihtimalle minik bacakları da bir anlam kazanacaktı. Fakat, bir an için kapıların kilitli olduğu göz ardı edilse bile, yardım istemesi gerçekten doğru olur muydu acaba? Durumunun berbatlığma rağmen, bu düşünceyle birlikte gülümsemekten kendini alamadı.

    Çok sallandığı için artık dengesini neredeyse koruyamayacak bir konumdaydı ve kesin kararını daha fazla gecikmeden vermesi gerekiyordu, çünkü beş dakikaya kadar saat yediyi çeyrek geçmiş olacaktı. Tam bu sırada evin kapısı çalındı. ‘Mağazadan gelen biridir’ dedi Gregor kendi kendine ve neredeyse kaskatı kesildi. Minik ayaklarının tutturduğu ritim bu arada daha da hızlanmıştı. Bir an sesler kesildi ve Gregor boş bir ümide kapılarak ‘İnşallah kapıyı açmazlar!’ diye düşündü. Ama hizmetçi kadın o her zamanki kararlı adımlarıyla gidip kapıyı açtı. Gregor, daha ziyaretçinin selam verişini duyar duymaz, gelenin kim olduğunu anladı; Müdür Bey’in kendisiydi. Ne günahı vardı acaba da en küçük bir gecikmenin en büyük şüphelerle karşılandığı bir firmada çalışmaya mahkumdu Gregor? Çalışanların tümü düzenbaz mıydı yani? Şöyle bir sabah ezkaza kendini bir iki saatçik unutuverip sonra da vicdan azabından deliye dönen ve neredeyse yataktan çıkamayacak hale gelen, sadık ve işine bağlı bir kişi bile yok muydu? Sorup soruşturmak mutlaka gerekiyorsa eğer, o zaman herhangi bir çırak gönderip sordurtmak yeterli değil miydi gerçekten? Koskoca bir müdürü seferber etmenin ne âlemi vardı yani? Yoksa maksat bütün aileye, böylesine şüpheli bir meselenin yalnızca müdür gibi önemli birinin akima emanet edilebileceğini mi göstermekti? Gregor, doğru bir kararın sonucu olmaktan çok, bu düşüncelerin yol açtığı heyecanın etkisiyle, kendini tüm gücüyle yataktan attı. “Küüt” diye bir ses çıktı, ama öyle korktuğu gibi büyük bir gürültü sayılmazdı. Halı, düşüşün hızını biraz olsun kesmişti. Ayrıca sırtı, Gregor’un düşündüğünden daha esnekti, bu nedenle çıkan ses pek dikkati çekmeyen, boğuk bir ses oldu. Yalnızca, yeterince dikkatli tutamadığı için, kafasını çarpmıştı; kafasını çevirdi ve hem öfkeden, hem de acıdan halıya sürttü.

    Soldaki odada bulunan Müdür Bey:

    - Yere bir şey düştü içerde, dedi.

    Gregor, bugün kendisinin başına gelene benzer bir durumun günün birinde Müdür Bey’in de başına gelip gelemeyeceğini düşündü; böyle bir ihtimal rahatlıkla varsayılabilir aslında. Ama Müdür Bey, sanki bu soruya sert bir karşılık veriyormuş gibi, yandaki odada birkaç adım attı ve cilalı çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki odadan ise durumu Gregor’a bildirmek isteyen kız kardeşinin fısıltıları geliyordu:

    - Gregor, Müdür Bey burada.

    - Biliyorum, dedi Gregor kendi kendine; ama sesini kız kardeşinin duyabileceği kadar yükseltmeye cesaret edememişti.

    Şimdi de soldaki odada bulunan babası:

    - Gregor, diye seslendi. Sayın Müdür Bey geldi ve işe niçin ilk trenle gitmediğini soruyor. Kendisine ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz. Ayrıca Müdür Bey doğrudan doğruya seninle konuşmak istiyor. Onun için lütfen aç kapıyı. Sayın Müdür Bey, herhalde odanın dağınıklığını hoş görecektir.

    Bu arada Müdür Bey babasının sözünü yarıda keserek:

    - Günaydın Bay Samsa, diye seslendi samimiyetle.

    Annesi ise, daha babası sözünü tamamlamadan önce Müdür

    Bey’e dönerek:

    - Oğlum iyi değil, dedi. İnanın Müdür Bey, Gregor iyi olsa tren falan kaçırır mı hiç? Aklı fikri hep işindedir. Akşam yemeklerinden sonra sokağa çıkmıyor diye bilseniz ne kadar üzülüyorum. İnanır mısınız, sekiz gündür kentteydi, ama bir akşam bile dışarı çıkmadı. Masanın başında, bizimle oturur veya gazete okur, ya da tren tarifelerini, çalışma programlarını inceler. En büyük eğlencesi nedir bilir misiniz, marangoz aletleriyle ufak tefek şeyler yapmak. En son ufak bir çerçeve yaptı. Üstelik iki üç gecede bitiriverdi. Ne kadar güzel oldu. Odasını bir görseniz şaşırırsınız. Hele Gregor bir kapıyı açıversin… Geldiğinize çok sevindim Müdür Bey, çünkü yalnız biz olsaydık, Gregor’u kapıyı açması için razı edemezdik. Çok inatçıdır ve sabah aksini söylemiş olmasına rağmen, hasta olduğundan kesinlikle eminim.

    Gregor ağır ağır ve düşünceli bir ifadeyle:

    - Hemen geliyorum, dedi ve dışarıdaki konuşmaların tek kelimesini bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı.

    - Doğrusunu isterseniz hanımefendi, ben de durumu başka türlü açıklayamıyorum, diye karşılık verdi Müdür Bey. Umarım ciddi bir şey değildir. Ama şunu da söylemeliyim ki, biz işadamları -iyi veya kötü, bakış açısına göre değişebilir- hafif rahatsızlıklarımızı çoğu kez işlerimiz nedeniyle görmezlikten gelmek zorunda kalırız.

    Gregor’un babası sabırsızlanmıştı:

    - Müdür bey girebilir mi artık odana, diye sordu kapıyı vurarak.

    - Hayır, hayır, dedi Gregor.

    Soldaki odayı gergin bir sessizlik kapladı. Sağdaki odada ise kız kardeşi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.

    Kız kardeşi neden ötekilerin yanma gitmiyordu sanki? Herhalde yataktan ancak şimdi çıkmış olmalıydı ve henüz üzerine bir şey geçirmemişti. Neden ağlıyordu peki? Gregor kalkamadığı ve Müdür Bey’i odasına sokmadığı için mi? İşinden atılma tehlikesiyle karşılaştığı ve böyle bir durum olduğu takdirde patron yine annesiyle babasından eski alacaklarını isteyeceği için mi? Ama bütün bunlar, şimdilik gereksiz üzüntülerdi. Gregor henüz buradaydı ve ailesini terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Gerçi şu anda halının üstünde yatıyordu. Onun bu halini bilen hiç kimse, ondan Müdür Bey’e kapıyı açmasını ciddi olarak isteyemezdi. Ama şüphesiz sonradan geçerli bir bahane bulunabilecek olan bu küçük kabalıktan ötürü Gregor’un hemen işten atılacağı düşünülemezdi. Üstelik Gregor’a göre, kendisini ağlayıp sızlanmalarla razı etmeye çalışmak yerine, şimdilik rahat bıraksalardı daha doğru hareket etmiş olurlardı. Ama ötekilerin de telaş etmelerine sebep olan ve davranışlarını mazur gösteren şey durumu bilmiyor oluşlarıydı.

    - Bay Samsa, diye seslendi sonunda Müdür Bey yüksek sesle. Ne oluyor? Kendinizi odanıza hapsediyorsunuz, sorulanlara yalnız evet ve hayır diye cevap veriyorsunuz, annenizle babanızı büyük ve gereksiz sıkıntılara sokuyorsunuz, üstelik de -bunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki- işinizi akıl almaz bir biçimde savsaklıyorsunuz. Burada büyüklerinizle patronlarınız adına konuşuyorum ve sizden durumu olduğu gibi açıklamanızı, hem de derhal, çok ciddi olarak istiyorum. Doğrusu beni şaşırtıyorsunuz, hem de çok şaşırtıyorsunuz. Sizi ağırbaşlı, akıllı bir insan olarak tanırdım; oysa şimdi birdenbire tuhaf davranışlar sergilemeye başladınız. Gerçi patron bu sabah gelmeyişinizin nedeni olarak görülebilecek bir açıklamada bulundu. Söyledikleri, kısa süre önce size emanet edilmiş olan makbuzlarla ilgiliydi. Fakat ben böyle bir açıklamanın asla doğru olamayacağı konusunda neredeyse yemin etmek zorunda kaldım. Oysa şimdi bu keçi inadınızı görünce, sizi savunmak için en küçük bir istek bile duymuyorum. Üstelik yeriniz de pek sağlam sayılmaz. Niyetim aslında bunları size yalnız kaldığımız zaman söylemekti. Fakat siz burada gereksiz yere zaman harcamama yol açtınız. Bu durumda bütün bunları büyüklerinizin de öğrenmemesi için bir sebep yok. Evet, son zamanlardaki çalışmalarınız son derece yetersizdi. Gerçi bu mevsimde işlerin çok parlak gitmesi beklenemez, bunu biz de biliyoruz; ama iş yapılamayacak bir mevsim yoktur Bay Samsa, asla da olmamalıdır.

    - Fakat Müdür Bey, diye bağırdı Gregor kendinden geçmişçesine, ama heyecandan söyleyeceği her şeyi unuttu. Kapıyı hemen açıyorum, hemen. Hafif bir rahatsızlık yüzünden, bir baş dönmesi yüzünden kalkamadım. Henüz yatakta yatıyorum. Tamam, kendime geldim artık. Kalkmak üzereyim. Bir dakika beklemenizi rica ediyorum! Kendimi toparlayamadım, ama yine de iyi sayılırım. Çok ani oluyor böyle şeyler! Daha dün akşam gayet iyiydim. İsterseniz annemle babama sorabilirsiniz. Ya da şöyle diyebiliriz; daha dün akşamdan bir sıkıntı vardı içimde, sanki kalbime doğmuştu. Evdekiler dikkat etselerdi, yüzümden anlayabilirlerdi. Keşke haber verseydim size! Fakat siz de takdir edersiniz ki, insan hep hastalığını ayakta geçirebileceğini sanıyor. Müdür Bey! Üzmeyin annemle babamı! Suçlamalarınızın hiçbir gerekçesi yok. Üstelik bu konuda şimdiye kadar bana tek bir kelime bile söyleyen çıkmadı. Gönderdiğim son siparişleri okumamış olmalısınız. Hemen giyinip saat sekiz treniyle yola çıkacağım. Birkaç saat dinlenmek bana gücümü yeniden kazandırdı. Burada zaman kaybetmenize gerek yok Müdür Bey. Ben de birazdan iş yerinde olurum. Lütfen bunu patrona bildirip kendisine saygılarımı iletin!

    Gregor ne dediğinin farkında bile değildi. Bütün bunları bir çırpıda söylerken, bir yandan da yatakta kazandığı tecrübenin yardımıyla, hafiften komodine yaklaşmıştı ve şimdi ona tutunarak doğrulmaya çalışıyordu. Niyeti gerçekten kapıyı açmak ve kendini gösterip Müdür Bey’le konuşmaktı. Şimdi kendisini görmek isteyenlerin ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Şayet korkarlarsa Gregor da sorumluluktan kurtulacaktı ve o zaman artık sakinleşebilirdi. Yok eğer her şeyi soğukkanlılıkla karşılarlarsa Gregor’un heyecanlanmasına gerek yoktu ve acele ederse, gerçekten saat sekizde garda olabilirdi. Başlangıçta komodine tutunmaya çalışırken birkaç kez kaydı, ama son bir hamlenin ardından doğrularak dik durmayı başardı. Gövdesinin alt kısmındaki yakıcı acılara artık aldırmıyordu. Kendini yakınındaki bir sandalyenin arkalığına doğru bıraktı ve minik bacaklarıyla arkalığın kenarına sımsıkı tutundu. Artık vücudunu kontrol edebiliyordu. Hiç kıpırdamadan Müdür Bey’i dinlemeye koyuldu:

    - Tek kelime anladınız mı söylediklerinden, diye soruyordu Müdür Bey annesiyle babasına. Yoksa bizimle alay mı ediyor?

    - Tanrı aşkına, diye bağırdı artık ağlamaya başlamış olan annesi. Belki de o ağır hasta ve biz burada durmuş, ona acı çektiriyoruz. Grete! Grete, diye seslendi sonra.

    - Ne var anne, diye cevap verdi kız kardeşi öteki odadan. Aralarında Gregor’un odası vardı.

    - Hemen doktora koş! Gregor hasta. Çabuk çağır doktoru. Gregor’u şimdi konuşurken duydun mu?

    - Duyduğumuz bir hayvan sesiydi, dedi Müdür Bey.

    Sesi annesinin çığlıklarıyla karşılaştırıldığında, dikkati çekecek denli alçaktı. Babası, holden mutfağa doğru:

    - Anna! Anna, diye seslendi ve ellerini çırptı. Çabuk bir çilingir çağırın!

    Ardından iki kız, hışırdayan etekleriyle holden koşarak geçip -kız kardeşi ne kadar da çabuk giyinmişti öyle?- evin kapısını açtılar. Kapının kapandığı duyulmadı. Herhalde büyük bir felaketle karşılaşan evlerde âdet olduğu üzere, kapıyı açık bırakmışlardı.

    Gregor ise şimdi çok daha sakindi. Demek söylediklerini anlamıyorlardı artık. Oysa kendisine, belki de kulağı alıştığı için, ağzından çıkan kelimeler şimdi sabah olduğundan çok daha net geliyordu. Ama hiç değilse durumunun normal olmadığını fark etmişlerdi ve ona yardım etmek için hazırdılar. Bu da oldukça önemliydi. Serinkanlılıkla alman ilk tedbirler içini rahatlatmıştı. Kendini yeniden insanların arasına karışmış gibi hissediyor ve doktor ve çilingirin her ikisinden de olağanüstü başarılar bekliyordu. Yaklaşmakta olan önemli konuşmalar sırasında sesinin mümkün olduğunca anlaşılır olmasını sağlamak için biraz öksürdü. Ancak bunu da olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak yaptı. Öksürüğünün de insan öksürüğüne benzememesinden korkuyordu. Üstelik Gregor, bu konuda kendi vereceği hükme de artık güvenemiyordu. Bu arada yandaki oda tam bir sessizliğe gömülmüştü. Belki de annesiyle babası Müdür Bey’le birlikte masanın başına oturmuş, gizli gizli konuşuyorlardı. Belki de kulaklarını kapıya dayamış, içeriyi dinliyorlardı.

    Gregor, sandalyeyle birlikte ağır ağır kapıya doğru ilerledi. Oraya varınca sandalyeyi bırakıp kendini kapıya doğru attı. Tutunarak dik durdu. -Minik ayaklarının tabanlarında yapışkan bir sıvı vardı.- Bulunduğu yerde, harcadığı onca çabanın ardından biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Dişleri yoktu ki, anahtarı sıkı sıkıya kavrayabilsin. Buna karşılık çeneleri, gayet sağlamdı. Onların yardımıyla anahtarı gerçekten de harekete geçirdi ve bu arada, her ne kadar aldırmıyor olsa da, kendine zarar verdiği kesindi; çünkü ağzından gelen kahverengi bir sıvı, anahtarın üstünden akıp halının üzerine damlamaya başlamıştı.

    - Dinleyin, dedi, yandaki odada bulunan Müdür Bey, anahtarı çeviriyor.

    Bunu duymak, Gregor’u yüreklendirdi. Ama aslında ona herkesin cesaret vermesi gerekirdi. Annesiyle babası da: ‘Ha gayret Gregor!’ diye bağırmalıydılar, ‘Sakın bırakma, it, daha güçlü it.’ Böylece Gregor, gayretini herkesin desteklediğini düşünerek, kendinden geçmişçesine var gücüyle anahtarı ısırmaktaydı. Anahtarın dönüşü ilerledikçe, o da kilidin çevresinde dans eder gibi dönüyordu. Şimdi artık kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyordu ve duruma göre ya anahtara asılıyor, ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla üstüne abanıyordu. Sonunda kilidin açılırken çıkardığı ses Gregor’u kendine getirdi. Derin bir soluk alarak; ‘Çilingire gerek kalmadı.’ diye geçirdi içinden ve kapıyı tamamen açmak için başını tokmağa dayadı.

    Gregor’un duruş biçimi, kapı iyice açıldıktan sonra bile dışar-dakilerin onu hemen görmelerine engel oldu. Şimdi Gregor’un yere sırtüstü yuvarlanmamak için kapının kanatlarından birinin çevresini yavaş yavaş dolanması gerekiyordu ve bu işi çok dikkatle yapmak zorundaydı. Bütün dikkatini vererek bu zor hareketi yapmaya çalışırken, dolayısıyla da başka şey düşünmeye fırsat bulamadığı bir sırada, Müdür Bey’in rüzgâr uğultusu gibi yüksek sesle “O!” dediğini duydu. Sonra kendisini de gördü. Müdür Bey, kapıya yakın duruyordu. Elini bir karış açık olan ağzına bastırmıştı. Sonra geri geri yürümeye başladı. Sanki görünmez bir güç tarafından sürüklenircesine geri çekiliyordu. Annesinin -Müdür Bey gelmiş olmasına rağmen- saçları hâlâ yataktan kalktığı gibi dağınık ve kabarıktı. Ellerini birbirine kenetleyip önce kocasına baktı, sonra Gregor’a doğru iki adım attı ve odanın orta yerine yığılıverdi. Etekleri açıldı, başı önüne düştü. Yüzü hiç gözükmeyecek biçimde göğsüne gömülmüştü. Babası, sanki Gregor’u yine odasına kovmak istiyormuş gibi düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıktı, sonra ne yapacağına karar verememişçesine çevresine bakındı. En sonunda da ellerini yüzüne kapatıp güçlü göğsünü sarsan hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

    Gregor odasına girmedi, sadece kapının kapalı duran kanadına içerden yaslandı kaldı. Böylece yalnız gövdesinin yarısı ve ötekilere bakmak için yana eğmiş olduğu kafası görünüyordu. Bu arada ortalık daha aydınlanmıştı. Caddenin öteki yanında, o uzun, kapkara binanın bir parçası görünüyordu. -Bu, bir hastaneydi.- Düzgün pencereler yapının ön yüzeyini dik çizgilerle kesiyordu. Yağmur daha dinmemişti. Kocaman seyrek damlalar düşüyordu. Sabah kahvaltısının bardak çanağı masayı baştan başa kaplamıştı. Sabah kahvaltısı babası için günün en önemli yemeği idi. Sofra başında saatlerce oturur, çeşitli gazeteleri birer birer okurdu. Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik resmi asılıydı. Resimde Gregor, eli kılıcının kabzasında, dudaklarında kaygısız bir gülümsemeyle, kendisine ve üniformasına saygi gösterilmesini bekleyen bir teğmendi. Koridora açılan kapı açıktı. Oradan merdivenin ilk basamaklarıyla sahanlık arasındaki aralık da gözüküyordu.

    Soğukkanlılığını kaybetmeyen tek kişi Gregor’du:

    -Şimdi, diye konuşmaya başladı, hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp yola çıkacağım. İstiyor musunuz, izin verecek misiniz gitmeme? Gördüğünüz gibi Müdür Bey, inat ettiğim falan yok ve çalışmayı da seviyorum. Durmadan dolaşmak yorucu bir şey şüphesiz, ama yolculuklar olmasaydı yaşayamazdım. Nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Mağazaya mı? Efendim? Her şeyi olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan bazen çalışamayacak durumda olabilir, ama o insanın geçmişteki hizmetlerini unutmamak ve mazereti ortadan kalktıktan sonra daha büyük ve yoğun bir gayret göstereceğini düşünmek için en uygun zaman da işte o andır. Sayın patrona çok şey borçluyum, bunu siz de iyi bilirsiniz. Öte yandan annemle babamdan, kız kardeşimden de ben sorumluyum. Bildiğiniz gibi zor durumdayım, ama her şeyi yoluna koyacağım. Siz de lütfen durumumu zorlaştırmayın. Firmada benden yana olun! Gezginci takımı sevilmez, biliyorum bunu. Bol para kazandıkları ve iyi yaşadıkları sanılır. Bu ön yargı üzerinde biraz daha düşünmeye gerek bile duyulmaz. Ama siz, Sayın Müdür Bey, siz çalışma şartlarımızı öteki personellerden çok daha iyi bilirsiniz. Hatta aramızda kalsın ama, sayın patrondan bile daha iyi bilirsiniz. O bir işadamı olarak, çalışanlar hakkında kolaylıkla yanılgıya düşebilir. Ayrıca yine çok iyi bilirsiniz ki, seyyar bir pazarlamacının neredeyse bütün bir yıl boyunca iş yerinden uzakta olması nedeniyle, dedikodulara, hatta iftiralara kurban gitmesi çok kolaydır. Bunlara karşı kendini savunabilmesi ise neredeyse imkansızdır, çünkü bunların hiçbirinden zamanında haberi olmaz. En sonunda yolculuğunu tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde ise, bütün bunların kötü ve kaynaklarına inilebilmesi artık imkansız hale gelmiş sonuçlarından doğrudan etkilenir. Sayın Müdür Bey, bana en azından biraz hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin lütfen!

    Fakat Müdür Bey, daha Gregor sözüne başlar başlamaz ona arkasını dönmüştü. Şimdi Gregor’a yalnız titreyen omuzlarının üstünden arada bir bakabiliyordu. Dudakları aralanmıştı. Gregor konuşurken onu serinkanlılıkla dinlemek yerine sanki gizli bir kuvvet odadan çıkmasına engel oluyormuş gibi, çok ağır adımlarla, fark ettirmeden kapıya doğru ilerlemeye çalışıyordu. Şimdi hole varmıştı bile ve ayağını oturma odasından çekerken yaptığı ani hareketi gören, ayağının altında ateş olduğunu sanırdı. Hole vardığında sağ elini merdivenin tırabzanına uzattı. Sanki orada insanüstü güçlerden kaynaklanacak bir kurtuluş yolu vardı.

    Gregor, Müdür Bey’in bu halde gitmesine izin verirse firmadaki işini çok büyük bir tehlikeye sokacağını anladı. Annesiyle babası bütün bunları pek anlayamıyorlardı. Uzun yıllardır Gregor’un işinde hayatının sonuna kadar güvence altında olduğu inancını taşıyorlardı ve şimdi de kendilerini bu anlık sıkıntıya öylesine kaptırmışlardı ki, geleceği görebilmekten tümüyle uzaktılar. Ama Gregor, önünü görebiliyordu. Müdür Bey’in alıkoyulması, yatıştırılması, inandırılması ve son olarak da kazanılması gerekiyordu. Gregor’un ve ailesinin istikbali buna bağlıydı! Keşke kız kardeşi odada olsaydı! Akıllı bir kızdı o; daha Gregor sakin sakin sırtüstü yatarken ağlamaya başlamıştı. Kadınlara zaafı olan Müdür Bey, onu tereddütsüz dinlerdi. Kız kardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey’in korkusunu yatıştırırdı. Fakat ne yazık ki, kız kardeşi burada değildi ve Gregor’un bir şeyler yapması gerekiyordu. Gregor, o anda ne yapabileceğini ve biraz önce yaptığı konuşmanın anlaşılmadığını düşünmeksizin, açık duran kapıdan kendini itti. Niyeti sahanlıktaki parmaklıklara komik bir şekilde, iki eliyle birden sımsıkı tutunmuş olan Müdür Bey’in yanma gitmekti. Fakat ne var ki hemen o anda bir destek bulamayarak, küçük bir çığlıkla, o incecik ayaklarının üstüne düştü.

    Birden sabahtan beri ilk defa vücudunda bir rahatlık duydu. Minik bacakları, basacak sağlam bir zemine kavuşmuştu; bacaklarını artık kontrol edebiliyordu. Dahası ayakları onu istediği yere taşımak için can atıyorlardı. Gregor artık bütün acıların kesinlikle ve hemen son bulacağına inanmaya bile başlamıştı. Ama hareketlerini dizginlemeye çabaladığı için, annesinin tam karşısında yalpalarken; yerde yatan, tümüyle kendi düşüncelerine dalmış gibi gözüken annesi ansızın havaya sıçradı. Kollarını iki yana açıp parmaklarını gererek haykırdı:

    - İmdat, Tanrı aşkına, imdat!

    Başını sanki Gregor’u daha iyi görmek istiyormuş gibi eğmişti, ama bu durumuyla anlamsız bir çelişki oluşturarak hızla geriye doğru gidiyordu. Arkasında sofranın durduğunu unutmuştu. Masanın yanma vardığında, ne yaptığını bilmiyormuş gibi üstüne oturuverdi. Yanında devrilen fincanın içindeki kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü fark etmemiş gibiydi.

    Gregor alçak sesle:

    - Anne, anne, diyerek bakışlarını annesine kaldırdı.